10 Haziran 2013 Pazartesi

UMUTTAN FAZLASI VAR...

Marmara’ya karşı beslenen önyargıları yerle bir etmek çok hoşuma gidiyor.

Yaşam umutlarının tükenmeye yüz tuttuğu bir denizin derinliklerinde renkli mi renkli bir dünyanın görüntüleri ile
karşılaşınca hissettiğim sevinci tarif edemem.

Yıllarca bizleri Marmara’nın öldüğüne inandırmaya çalıştılar. İçdenizin ve onun Karadeniz’e açılan kapısı İstanbul Boğazı’nın derinlerinde her şey güllük gülistanlık olmasa da, sanılanın aksine işler hiç de çok kötüye gitmiyor. Öldü gitti nasılsa, gözden çıkaralım olsun bitsin diyebileceğimiz bir durum yok en azından...

***

Marmara ve boğazları kendilerine has yaşam alanlarıdır diye her zaman söylerim. Türk Boğazlar Sistemi
olarak adlandırılan Çanakkale ve İstanbul boğazları ve Marmara üçlüsü dünyada eşine ender rastlanacak bir yaşam bütünlüğüne ev sahipliği yaparlar.

Bu sulardan gelip geçenler olduğu gibi kalıp yerleşenler de var. Bu denizler kimileri için yol üzerinde durakladıkları, daha ileriye gitmeden önce yeni koşullara alıştıkları bir sığınak, kimilerininse hayatın geri kalanındaki son durakları. İşte bu nedenlerden dolayı Marmara ve boğazları daima yaşam zengini yerler olmuşlar.

Bazı şeyler eksilmiş olsa da, haklarındaki ölüm ilanını yalancı çıkarmak istercesine bugün bile yaşam zenginidirler. Çünkü gidenlerin yerine daima yenileri gelir, bu denizlerde birileri boşluğu hep doldurur.

***

Eskiden deniz yaşamını kara insanlarının gözleri önüne sermek zordu. Ne
bu kadar dalgıç vardı ne de görüntüleme ve görüntüyü paylaşma imkânları bu kadar yaygındı. Sualtı kamerasına sahip olanlar parmakla gösterilirdi. Onların da çektikleri görüntüleri paylaşmak için yapabilecekleri sınırlıydı. Belki kişisel sergi ya da sağda solda film ya da slayt gösterimi. Fotoğrafları albümleştirmek, görüntüleri ülkeyle hatta dünyayla paylaşmak hayalden öteye geçmezdi çoğu zaman. Hal böyle olunca Marmara öldü, bitti, mahvoldu yalanına milleti inandırmak kolaydı.

Denizin dibini göremeyen milyonlar yıllarca yüzeyde gördükleri kadarıyla
Marmara hakkında hükümlere vardılar. Onlar için Marmara’nın ölümünü kabullenmek hiç de zor olmadı. Çünkü eskilerin anlattıkları dışında yaşadığına hiç tanık olmamışlardı.

Şimdi öyle mi? Dalanların ve dalarken görüntüleyenlerin sayısı arttıkça sözde merhumun dibinden gelen yaşam dolu kanıtlar da çoğaldı, çoğalmayı da sürdürüyor. Şişedeki cin çıktı bir kere...

***

Marmara’nın çoktan öldüğü yalanına artık bir son vermek gerek. Geçmişte anlatılan zengin deniz yaşamı;
orkinozlar, büyük beyazlar, foklar, kıyılara vuran palamut, uskumru, lüfer sürüleri, boğazın ortasında yakalanan kılıçbalıkları ve de yüz yıl önceki Marmara’ya ait olan ne varsa onları geri getirmekten henüz çok uzaktayız. Üstelik buna kalkışırsak çok uzun soluklu ve zahmetli bir işe kalkışmamız gerektiği de ortada.
Ne yazık ki insanın yüreğindeki karanlık bu çabayı engelliyor. Denizi -Marmara’yı ve boğazlarını- karadaki hayatın bir devamı olarak göremediğimiz için, Beyoğlu’ndan, Çamlıca’dan, Sarıyer sırtlarından, Ümraniye’den geçen sokakların ama uzun ama kısa bir yolun sonunda denize ulaştıklarını anlayamadığımız için, denizi ve yaşayanlarını korumak için sarfedilen cılız çabalar kollektif bir bilince dönüşemiyor.

Belki eski yaşam zenginliğini geri getiremeyiz ama bugünden başlayarak sarfedeceğimiz çaba elimizde
kalanları kurtaracak, geleceğe yaşayan bir Marmara, yaşayan bir boğaz bırakmamızı sağlayacak.

Emin olun Marmara’nın dibinde bu denizin hâlâ direndiğini fısıldayan ve gelecek umutları besleyen yaşamlar var!


Gözünü açanlar için Marmara’nın dibinde umuttan fazlası var...