21 Nisan 2015 Salı

YOL ALMAK ÖĞRENMEKTİR

“İthaka’ya doğru yola çıktığın zaman,
dile ki uzun sürsün yolculuğun,
serüven dolu, bilgi dolu olsun.
Ne Lestrigonlardan kork,
ne Kikloplardan, ne de öfkeli Poseidon’dan.
Bunlardan hiçbiri çıkmaz karşına,
düşlerin yüceyse, gövdeni ve ruhunu
ince bir heyecan sarmışsa eğer...”

Kavafis’in İthaka şiirini çok severim. Buraya ilk birkaç mısrasını alıntıladığım İthaka, dilimize Cevat Çapan’ın kazandırdığı, yola, yolculuğa, yolda öğrenerek bilgeleşmeye dair bir güzellemedir.

***

Denizin üzerinde yol almayı da çok severim ama dipte geçirdiğim uzun zamanların, soluk soluğa aştığım yolların gözümde ayrı bir değeri var. Annem arada sırada şaka yollu takılır “sen hiç toprak insanı olamadın...” diye. “Onlardan çok var be anne...” derim, “biri eksik olsa ne fark eder ki...

O kadar uzun zaman oldu ki bu yola çıkalı. Hani elde küçük bir çanta, içinde üç beş parça eşya ama
bir dünya hayalle çıkılan, sonu pek düşünülmeyen uzun yolculuklar vardır ya, dalışa öyle başlamıştım. Gerçi regülatörden ilk nefesi aldığım yer, pisliğiyle, kokusuyla, çamur rengi suyuyla dalgıçlığa heveslenen birinin hayallerini daha en başında kıracak bir yerdi ya varsın olsun, nasılsa başka yerler de vardı, hele şu yola bir çıkayım gerisi kolaydı. Zamanla yolum nasılsa oralara da düşerdi.

Rumelifeneri’nde Roket Taşı’nın hemen gerisine düşen balıkçı barınağında, derinliğin taş çatlasın 5 m olduğu liman suyundaki acemi nefeslerin üzerinden çeyrek asır geldi geçti. Geriye kalansa binlerce dalış ve dipteki uzun yolda geçen binlerce saat...

***

Dipte uzun zaman geçirince ister istemez aştığınız yol da uzuyor. Beykoz’da Hünkâr Kasrı’ndan girip
meydanda Onçeşme’ye uzanan gezintilerde dipte iki saatten fazla kalıp iki kilometreye yakın yol yaptığım çok olmuştur. Bu gezintiler sırasında derinlik bazen 30 metreyi aşar. Eğer rotam İDO iskelesinin önündeki çukurluktan geçiyorsa yolun önemli bir bölümü derin suda devam eder. Dalış bilgisayarının ekranında dekompresyon tavanı giderek derinleşir. Zaman geçer, yol uzar, torbam şişeyle, kameram görüntüyle dolar. Tek tük kırlangıçla kalkan ve bolca tekir çıkar karçıma. Onçeşme’nin yakınındaki yalıların önüne geldiğimi eşkina taşından bilirim. Gözenekli haliyle kömür cürufuna benzeyen bu kocaman kayalığın içindeki eşkinalar belki de Paşabahçe Koyu’nun ve de Beykoz’un son eşkinalarıdır.

Eşkina taşını bulunca ağır ağır yükselmeye başlarım. Burada da tek tük şişe bulduğum olur. Son zamanlarda torbamı kurşunla da doldurmaya başladım. Dibe takılıp kalmış ağ leşlerinin yaka kurşunları, oltaların iskandilleri de iyi kötü para ediyor. Hem öğrenir hem de fazladan birkaç kuruş kazanırım Beykoz’un dibinde gezinirken.

Ahırkapı’da da durum değişmez. Çekek yerinin hemen önünden dalıp teknelerin açıkta demir
üzerinde bekledikleri alarga yerine doğru giderken deniz tabanı dakikalar boyunca derinleşmemekte inat eder. Suya girdiğim yerde derinlik taş çatlasın 6 metredir, sonra nazlana nazlana 12-13 metreyi bulur. Buraya ulaşana kadar hiç olmazsa 10 dakika geçer. Eğer şişe bulmak ya da yol üzerindeki enkazda yuvalanan istakoz hazretlerine bir selam çakıp iki satır muhabbet için oyalandıysam bu süre daha da uzar. Derken düzlüğün yerini dik bir eğim alır. Ahırkapı sığlığı nihayet sona erer ve derindeki şişe ocağına giden kısa iniş başlar.

Hava lodos esmediğinde burada su berraktır. Karadeniz’in burukluğundan kurtulan su gerçek bir
deniz olur ağzınızda tuz tadı bırakır. Dipteki her türlü pisliğin üzerini adeta ayıbımızı gizlemek ister gibi örten yumuşak mercanlar ve deniz şakayıkları, insan hayalinin ötesinde bir güzellikte olan derin bahçeler yaratırlar Ahırkapı’da ve boğazın birçok başka yerinde.

Sadece toplamak için inmem dibe, gördüklerimi kaydederim, not alırım, görüntülerim. Toprak insanlarının da hemen yanıbaşlarında gözlerden uzak başka bir dünya olduğunu öğrenmelerini isterim. O dünyayı onlara daha iyi anlatmak için daha fazla öğrenmeye zorlarım kendimi. Haliyle yol da zaman da uzar gider bu sonsuz öğrenme anlarında. Denizin öğrencilerine bıkkınlık yakışmaz.


Sabırla yol aldıkça daha çok öğrenirsiniz denizden ve derinlerden. Dalışın bitmesi öğrenmenin de bittiği anlamına gelmez. Sonsuz öğrenme fırsatları sunan derinlere bir sonraki yolculukta ders kaldığı yerden devam eder.

9 Mart 2015 Pazartesi

İYİ Kİ VAR ŞU İSKELELER!

İskele dalışlarını oldum olası çok severim. Gerçi boğazdaki iskelelerin keyifli bir dalışa imkân veren konforlu ortamlar sunduğu pek söylenemez. Yine de iskele bacaklarının sualtı manzarası muhteşemdir. Zaten iskele dalışlarının dünyada çok sevilen bir dalış şekli olmasının en önemli sebebi bu manzaradır.

Nedense bizim iskeleler pek dalgıç dostu yapılar olarak inşa edilmemişlerdir. Ya çok yüksektirler ve üzerinizdeki malzemeyle derinliğini kestiremediğiniz bir yere atlamanız halinde muhtemel bir sakatlanmaya düpedüz davetiye
çıkarmış olursunuz ya da bir yolunu bulup suya girmiş olsanız bile merdiveni bulunmadığından, bu sefer aynı ağırlıklarla sudan çıkmaya çalışmak adeta bir eziyete döner. Gerçi, Boğaz’ın iki yakası boyunca uzayıp giden kazıklı yolun üzerinde yer yer merdivenler inşa edilmiştir. Göz göre göre yok dersem ayıp etmiş olurum. Lakin, son basamağı deniz yüzeyine değmeyen bu merdivenleri yapanların aklındaki en son kaygının dalgıçlar olmadığı da gün gibi ortadadır. Eğer aksi düşünülmüş olsaydı merdivenin inşaatı sırasında hiç olmazsa birkaç basamak denizin altına uzanacak şekilde yapılır ve böylece biz boğaz dalgıçlarının ziyadesiyle hayır duaları alınmış olurdu. Ama ne gezer...

Kazıklı yolun merdivenleri suya girmek için biçilmiş kaftandır, ne de olsa önlerindeki boğaz uçurum
gibi derinleşir çoğu yerde. Ama aynı yerden çıkmayı aklınıza bile getirmeyin. Bir keresinde üzerimde malzeme olmadan çıkmayı denedim ama nafile. Merdivenden umudu kesince en yakındaki sığlığı aramaya başlarsınız. Yeniköy’de bu durum pek sorun yaratmaz, sandalcıların hemen yanında kıyı

iyice sığlaşır, hatta taşlık bir plaj yapar, oradan yürüyerek çıkması kolaydır. Zaten  derindeki işi bitirip yüzeyin biraz altında gaz atım beklemesi (dekompresyon) yaparken akıntı ile sığlığa doğru yola koyulursunuz bile farkında olmadan. Fakat kazıklı yolun her yeri bu kadar dost canlısı  değildir. Mesela Aşiyan’da dalarken çakarın hemen yanındaki demir merdivenden suya girilir. Aşiyan’da suyun kenarında ayakta durmak bile zordur, boğaz burada diklemesine derinleşir. Akıntı daha da kuvvetlidir, kuzey fırtınasıyla cadı kazanına döndüğü olur ara sıra. Eğer burada akıntıya kapılır ve merdiveni kaçırırsanız çıkmaya en uygun kıyı taa Bebek’tedir. Hidiv Yalısı’nın civarındaki sığlıktan çıkıp Aşiyan’a kadar neredeyse yarım kilometre yürümek, üzerinizdeki gâvur ölüsü malzemeyle hiç kolay değildir...

***

İskeleler arasında emektar çekek yerlerinin yeri bir başkadır gönlümde. Boğaz’ın kıyısına sıralanmış
çekeklerin kararmış yosun bağlamış tahtaları denizcilerin çileli hayatının delili gibidir. Kolay kolay yıkıldıkları görülmemiştir, fırtınaya da dalgalara da sonuna kadar direnirler. Sandalların kolayca çekilebilmesi için suya sıfır birer rampa şeklinde inşa edildiklerinden çekeklerden suya girmesi de kolaydır. Civarları mutlaka sığ olur. Dalıştan sonra çıkmaya uygun yer aratmazlar insana.

Muhabbeti de severler. Ne halde olduğunu kendi diliyle anlatır üzerinde gezinene. Eğer çürümeye başladıysa, dalgıcın ağırlığı ile önce biraz esner, ardında biraz gıcırdar, “bana güvenme, dikkatli bas, sonra karışmam!” der gibi sesler çıkartır. Çok zorlamanın gereği yoktur, hemen yan tarafta daha iyi durumda olan bir çekek mutlaka vardır.

Bir de adını koyamadığım, çekek mi iskele mi belli olmayan sahanlıklar vardır Boğaz kıyılarında.
Sahil duvarından denize doğru birkaç metre çıkma yapan daracık beton sahanlıklar, teknelerin uzun süre bağlanmadıkları, yolcu ve yük indirip bindirmeye yarayan kaptı kaçtı iskeleleridir. Bunlar arasında sıkça ziyaret ettiklerimden biri Rumelihisarı’nın önünde diğeri ise Ortaköy İskelesi’nin yanındadır. Boğaz’daki en sevdiğim batıklara giden uzun yolların başlangıcıdır buralar. Eskiden Ortaköy’deki kaptı kaçtı iskelesinde bir tane demir merdiven de vardı. Basamakları suyun altına kadar inerdi, pek alışkın olmadığım bir lükstü. Bir sabah Ortaköy batığına dalmaya geldiğimde yerinde yeller esiyordu canım merdivenin. Anlaşılan birazcık rahata ermem birilerinin gözüne batmıştı. Suya girip çıkaren yaptığım cambazlık bazen dalıştan daha fazla yoruyor.

***

İskele bacakları suyun içinde birer yaşam kulesi gibi yükselirler. Ancak Marmara’daki iskelelerin
bacakları canlı çeşitliliği açısından boğazdakilere beş basar! Suyun dışında çıplak olan metal yüzeyin altına girer girmez deniz canlılarının adeta hücumuna uğrar. Midyeler Boğaz’da ve Marmara’da bacakların değişmeyen ortak kostümüdür. Geriye kalan her şey midyelerin üzerine yerleşir.
Eğer canlıdan yana zengin bir iskele dalışı yapmak isterseniz, Kartal’da eski kumculardan kalma demir iskelenin yıkılmamaya direnen enkazında hoş bir manzara ile karşılaşabilirsiniz. Dalgakıranın taşlarından hoplaya zıplaya kıyıya inmesi biraz zor olsa da kazıkların arasındaki manzara bu zorluğa değer. İskelenin ucunda derinlik 13 metredir. Sağında solunda sandal enkazları vardır. Midyenin yanı sıra Chlamys türü tarak midyeleri de bacaklara sıkıca tutunmuşlardır. Bu kadar lezzetli kabuklular birarada olunca onları iştahla yiyen deniz yıldızları da bacaklara tırmanmaya üşenmezler. Deniz tavşanları yılbaşı süsleri gibi midyelerin arasında dolanırlar. Yüzemeyen deniz canlılarının su içinde yükselmelerine fırsat veren iskele bacakları bu halleriyle birer yaşam kulesine benzerler. Midyelerin arasında horozbinalar ve çalı karidesleri göze çarpar. İskelenin gölgesinde kocaman iskorpitler, lapinler, hanozlar, gelincikler gezer. Gümüş ve izmarit balıkları da iskelenin civarından ayrılmazlar. Civardaki kayalıklarda tek tük istakoz gördüğüm bile olmuştur. Allah’tan sık sık yerini değiştiryor, yoksa çoktan yakayı ele verirdi.


Tepeden sarkan bir olta Kartal’daki eski kum iskelesinin sadece dalgıçların değil oltacıların da uğrak
yeri olduğunu fısıldar. Türlü çeşit deniz canlısına güvenli bir yuva sunan hurda yığını, denizin altındaki ve üstündeki bir avuç deniz insanına karadaki yaşamın sıkıntılarından kurtulmak ve bir süreliğine de olsa rahat bir nefes almak için sığınak olur çıkar.

9 Şubat 2015 Pazartesi

TOPLAMA ÇIKARMA DALIŞLARI


Hani 3 kuruş kâr edelim derken 5 kuruş zarar etmek vardır ya, geçen Aralık’ta Ortaköy Batığı’nda
başıma gelen tek kelimeyle buydu. Hem batıkta kafa dağıtır hem de biraz kurşun toplarım niyetiyle inmiştim paslı demir yığınına. Malum önümüz yılbaşıydı ve fazladan birkaç kuruşun zararı olmazdı.

Boğazın batıkları dalgıçların bankası gibidir. Zamanında abilerimiz iner, balık, ıstakoz, hurda, vs., ne varsa toplar nafakayı doğrulturlarmış. Sağolsunlar öyle bir hevesle çalışmışlar ki bronz ve bakır namına bir gram metal bırakmamışlar enkazlarda. Demiri zaten işe yaramaz. Eh hal böyle olunca bana da olta ve ağ kurşunlarından başka bir şey kalmıyor geriye.

Abiler bankada ne varsa çekmişler zamanında. Ortalık tam takır. Allah oltacılara zeval vermesin. Arada 15-20 kilo kurşun hiç fena olmuyor, akmasa da damlıyor dar zamanımda. Yalnız siz siz olun böyle tatlı talı anlatıyorum diye sakın kanıp derinde hurda kurşun toplamayı sakın kolay bir iş zannetmeyin. Öyle bir iki tane küçük olta kurşununu cebe atıp çıkarmaya benzemez. Tıka basa dolu çuvalı balonla çıkarmaya çalışmak, huysuz atı dizginlemeye çalışmak gibidir, elinizden kaçmak için fırsat arar. Nitekim onca tecrübeme rağmen geçenlerde bir tanesi elimden kaçıverdi her nasıl olduysa...

***

Yılbaşı öncesi fazladan üç beş kuruş ek gelir olsun diye dipteki bankaya uğramıştım. Kerterizler belli,
kıyıdan epey açıktaki batığı bulmak zor olmadı. Ulaş’la hazırlığımızı daha hafta ortasında tamamlamıştık. Birer tane 25 kiloluk kaldırma balonu, sağlam birer çuval -ki benim çuvalın dışında trol ağından yapılmış bir de sağlam aboş vardı-, birer de kafa feneri...

Batığın ortasındaki boşluğa gelince sağa dönüp derine doğru ilerlemeye başladık. Bir zamanlar bu boşluğun olduğu yerde kocaman bir buhar kazanı varmış. Dinamitle patlatıp çıkarmışlar bakır kazanı. Hurdası bile iyi para etmiştir. Pervanesinin de yerinde yeller esiyor. Kazanı götüren onu bırakır mı hiç!

Boşluğu bulunca enkazın hemen sancak bordasını siper almak gerek. Ben de tam böyle yaptım. Ulaş da peşimde. Böylece akıntıdan çok etkilenmeden 43 m derine kadar nispeten vukuatsız bir şekilde indik. Paslı cesedin pruvasında envayi çeşit olta kurşunu daldan sarkan armutlar misali toplamamazı bekliyordu. Gırgırlardan ve fanyalı ağlardan yadigâr dizi dizi yaka kurşunları metal yılanlar gibi dolanmışlardı batığa.

Durum vaziyetini iki satır değerlendirip birbirimize afili birer okey çaktıktan sonra işe koyulduk Ulaş’la. Ağ artıklarını, ipleri kes babam kes. Senelerdir dolanan iplerden ve ağlardan adeta dürüm olmuş batıktan arta kalan gudubet. Serbest kalan leşler dalgıcın üzerini örtmek, koluna bacağına dolanmak için fırsat kollar. Bir anlık dikkatsizliğin bedelini batığın ayrılmaz bir parçası haline gelerek ödemek de vardır.

Kesme biçme torbaya doldurma işi hemen hemen 15 dakika sürdü. Şöyle bir yokladım torba iyice şişmiş, neredeyse kusmak üzere. Açgözlülüğün alemi yok. Kerteriz nasılsa bende saklı, hem hesabı da hemen bitirmemek gerek, azar azar, gerektikçe çek...

Can yeleğiyle taşınmayacak kadar ağırlaşan torbaya bağladım balonu. Önce regülatörden çok az hava bastım balona, anında fırladı yukarıya ama gücü yetmedi altındaki ağırlığı kaldırmaya. Sonra az daha hava bastım. Hafifler gibi oldu. Niyetim daha fazla şişirmeden, batığın ortasındaki boşluğa kadar denge yeleğiyle destek verip taşımaktı. Kuru elbise, denge yeleği ve balon; havasını kontrol etmem gereken üç tane zımbırtıyla 43 m derinden çıkmaya çalışmak her biri ayrı bir tarafa gitmek isteyen üç tane köpeği zaptetmeye çalışmak gibi. Her biri aklına estiği gibi gitmek istiyor. Dikkatli olmak gerek.

Kuru elbisenin valfini sonuna kadar açtım, biraz sızdırırsa bile sorun değil. Hiç olmazsa kendi kendine tahliye eder içindeki havayı. Denge yeleğini zaten çok şişirmedim, balona kuvvet çıkıcaz artık. Aklımda bu hesapları yaparken batığın bordasından biraz ayrılmışım farkında olmadan. Sipersiz kalınca akıntının avcuna düştüm. Artık ne diye yaptıysam balona biraz daha hava bastım. Balon şişirirken çok kritik bir sınır vardır. Havayı azıcık kaçırırsanız balon bir anda havayi fişek gibi fırlar gider. Akıntıyla başa çıkmaya çalışırken balon bir an gözümden kaçtı. İşte ne olduysa o anda oldu. Balon elimden fırlayıverdi. İleri atıldım ama nafile. Yetişmek ne mümkün!

Balona mı yanayım, kurşunlara mı, ağ torbaya mı? Sudan dışarıya fırladığında etrafta balıkçı varsa inşallah yüreğine inmemiştir. Tahliye valfinden çıkan havayla tıslayan kırmızı bir deniz canavarı gibi fırlamıştır Allah bilir. İlk paniği atlattıktan sonra balonu patlatmadan ve de belini incitmeden torbayı kayığa almayı becerdiyse birkaç senelik kurşun ihtiyacını fazlasıyla karşılaşmıştır herhalde. Ne diyeyim helali hoş olsun...

***

Hep birşeyler topladım denizin dibinden. Başım ne zaman sıkışsa, ne zaman dara düşsem, üç beş
kuruş artık kısmette ne varsa hiç esirgemedi, hep yüzümü güldürdü deniz ana. Gün oldu cep harçlığımı, gün oldu ek kazancımı verdi. Az çok, artık gönlünden ne koparsa...

Her işin olduğu gibi toplayıcılığın da bir raconu, kendine has bazı kuralları var. Bu kuralların önem sıralaması adamına göre değişebilir. Sağ salim çıkmak şüphesiz en önemli kural, ancak girdiğin malzemeyle çıkmak da bir o kadar önemli. Her dalışta dipte bir şey bırakan dalgıç kâr etmeyi rüyasında görür.

Toplama çıkarma dalışlarında olabildiğince az malzemeyle dalmayı tercih etmemin sebebi kendi kendime koyduğum bu kuraldır. Dipte bir şey bırakmamak için yanıma gereksiz malzeme almam. Yalnız az malzeme derken eksik malzemeyi kastetmiyorum. Aman üzerimde görünsün diye takıp takıştırmaya gelmez toplama çıkarma dalışı, sadece gerekli olanları taşımak gerek.

***

Şubat’ın ilk haftasonu yine Beykoz’daydım. Uzun hastalığın ardından ikinci dalış. Yavaş yavaş eski gücümü kazandığımı hissediyorum. Malzememi akşamdan hazırladım. Klasik kurşun çantam yerine brandacıda diktirdiğim takviyeli PVC çantamı aldım. 50 kilo ağırlığa dayanacak şekilde özenle dikti usta. Taşıma kulpları olarak sağlı sollu paslanmaz D halkaları var. Dört dörtlük oldu. İnşallah bu da uçup gitmez, Ortaköy’deki zararı unutmadım daha.

Su bu hafta daha da soğumuş. İyi ki anorak içliğin altına termal de giymişim. Yeni aldığım kafa lambasını denemek için iyi fırsat. Hiç olmazsa çalışırken ellerim serbest kalır. Çekek yerinden suya girdim. Son kontroller, Yunus Peygamber’in duası (hiç ihmal etmem), denge yeleğini söndür veee işte yine başlıyoruz.

Suyun bulanık olacağını tahmin etmiştim ama bu kadarını beklemiyordum doğrusu. Birkaç gündür lodos esiyordu, önüne kattığı orkoz suları iyice bulandırmış boğazın dibini. Görüş taş çatlasın 1 m, belki derinde daha iyidir. Çala palet ilerliyorum ama dikkati de elden bırakmamak gerek, mazallah bulanık suda balık avlamak isteyen birileri civara ağ attıysa sonuçları hiç hoş olmayabilir. Örümceğin ağındaki sinek olmak da var işin ucunda...

***

Yok yok, bugün derinde de su kötü. Şişe bulmaya uğraşmak boşa kürek çekmek olur. 25 m civarında
ağır ağır ilerliyorum. Görüş biraz daha iyi gibi. Fenerim az ilerideki kayaları hayal meyal aydınlatıyor. Biraz daha yaklaşınca, kayaya dolanmış hayalet ağları hemen farkettim. Yaka kurşunları yerli yerinde. Şişe bulamadım ama yine de üç beş bir şey toplayabilicem gibi görünüyor. Bu sefer kurşunları tek tek dipte kesmek yok. Torba yeteri kadar büyük, ipiyle beraber istifler karada sökerim artık.

Aşağı yukarı 10 m’lik uzunca bir kurşun yakayı güzelce toplayıp torbaya tıktıktan sonra aynı kayaya dolanmış bir başka ağ leşi gözüme ilişti. Allaaah cennetmiş burası. Bi 10 m’lik yakayı daha toplayıp torbaya koyduktan sonra ağırlık kendisini hissettirmeye başladı. Rahat çalışmak için torbayı kayanın hemen yanında dibe bıraktım. Kurşun gibi ağırlaşmıştı, nereye gidebilirdi ki?

Sen misin bunu söyleyen. Hayalet ağın kurşunlarını traşlarken artık nasıl debelendiysem dipten öyle bir çamur bulutu kaldırmıştım ki bir anda göz gözü görmez oldu. Hadiii nereye gitti torba? Sağa baktım sola baktım ama nafile torba koyduğum yerde değil ya da ben torbayı koyduğum yerde değilim. Kendi kendime söyleniyorum, söylenmek ne kelime sinirden fokurduyorum. Gitti güzelim torba. Ulan yine içi kurşun doluydu, üstelik bu sefer makas da içindeydi. Katmerli zarar yine...

Sinirim geçince farkettim hafif akıntıyı. Aa bulut dağılıyor! Çamur bulutunun içinden çıkıp kayalığın üzerine tüneyip beklemeyi düşündüm önce. Baktım hareket etmeyince üşüyorum, zamanında dalgıç okulunda öğrendiğim gibi giderek genişleyen daireler çizerek torbayı yakın çevremde aramaya karar verdim. Isınırken belki torbamı bile bulurum. Ne diyelim umut dalgıcın ekmeği...

Arkadaş, Allah insana önce eşeğini kaybettirip ağlatır sonra buldurup güldürürmüş. Bana da tam öyle oldu. Bizim torba helal malmış içindeki makas ve kurşunlar da. Kayalığın çevresinde dönmeye başladıktan 10 dakika sonra torbayı koyduğum yerde buldum. Nasıl sevindim anlatamam. Biraz daha kurşun toplayıp bulanık suda şansımı daha fazla zorlamadan ufak ufak voltamı aldım. Her şeyi tadında bırakmak gerek. Geçen sefer torba, balon, karabina, kurşunlar ne var ne yok gitmişti. Neyse, bu seferki geçici bir kayıpmış. Bugünlük bu kadar. Zaten üşümeye de başladım.

25 Ocak 2015 Pazar

DALIŞ BENİM AFYONUM...

Bu kış, ilklerin kışı oldu benim için.

Dala çıka geçen 26 sene boyunca ilk kez bu kış dalışa bir ay ara vermek zorunda kaldım. Kesin rakam vermek gerekirse, 24 Ocak 2015 itibarıyla tam 1 ay 3 gün uzak kaldım sudan...

Geçen aralıkta, gereksiz yere uzatılan bir dalışın ardından önce şiddetli bir sinüs ağrısı (önemsemedim); sonra aynı yerden kaynaklanan, iltihapla karışık şiddetli bir kanama (sen misin önemsemeyen)... Ee gitsene doktora!

Oldum olası sevmem doktora gitmeyi, haliyle ilk günlerde yine gitmedim.  
Bildiğim bir antibiyotik var, beher tableti 1000 mg, tam domuz kurşunu. Birkaç sene önce yine sinüzit olmuştum, doktor da aynı ilacı vermişti. Kendi kendime dedim ki; “adam sen de belirtiler aşağı yukarı aynı; kutu bitene kadar her gün iki tane al; yakıştırma hastalığı kendine...”

Beş gün kullandım kafadan uydurma reçetemi. Hangi cins mikrop kaçtıysa bünyeye, ilaç kâr etmedi. İnatla devam eden ağrıya ve kanamaya bir de ciğerlerimden gelen hırıltı eklenince, dedim bu sefer kaçarı yok, doğruca doktora...

İlk teşhiste yanılmamışım: sinüzit. Ancak, gerek alerjik bünyem, gerekse ana tarafımdaki astım öyküsü nedeniyle bronşit başlangıcı da eklenmiş lağıma dönen sinüslerime. Beş günlük tedaviye bir on gün daha eklendi. Durum ağırlaşınca tedavinin kalibresi de yükseldi haliyle.

Ulan hamsi kafalı, bak durduk yere papazı buluyordun! Otur kıçının üstüne, düzelene kadar dalmak yok!

O sözün üzerinden bir aydan fazla geçti; üstelik daha tam randımanlı da düzelmemiştim, ama dayanamadım. Arkadaş, dalmayınca huysuz, nemrut biri olup çıkıyorum. Dalış benim afyonummuş, bu kış bunu iyice anladım.

***

Dedim ya, bu kış ilklerin kışı oldu benim için...

Mesela, hastalıktan sonraki ilk dalışta biraz üşüdüm de...

Geçen hafta Salı akşamı Emin (Yiğitler) abinin dükkânına gittim tüpümü doldurmak için. Daha önce
size ondan bahsettim. Bu blogun bir yerlerindeki yazılarımda adı geçer. Galiba şişe dalışlarını ya da gece dalışlarını anlattığım yazılardaydı. Başka öykülerde de adı geçiyor olabilir ihtiyarın. Yanılıyor da olabilirim. İhtiyarla o kadar eski arkadaşız, abi kardeşiz ki...

Dalmasam bile tüpüm dolu olacak! Çünkü her an dalabilirim, dalmayı isteyebilirim! Eve gitmeden Kızıltoprak’taki mekâna damladım. Saatler öncesinden telefonlaşmıştık, beni bekliyordu. Ancak, garibimin beli fena ağrıyormuş, kompresörün üzerini açamamış. Muhafaza olsun diye koyduğu ağır tahta kapıyı ve üzerindeki bir yığın ıvır zıvırı birlikte kaldırdık, emektar koca kafa kompresörümüzün üzerinden. O da yaşını başını aldı bizim gibi, ama bu sizi yanıltmasın, o da hâlâ taş gibi!

Tüpümü kompresöre bağlar bağlamaz, daha ilk tıslamada kendimi iyi hissetmeye başladım. Onbeş
gün süren antibiyotik tedavisinde bile kendimi bu kadar iyi hissetmemiştim. Dalış benim afyonum diyorsam bir sebebi var. Benim sakinleştiricim, vitaminim, proteinim, ilacım, şifam dalış...

Kimisi yaşamında bir değişiklik olsun diye dalar, ben yaşadığımı iliklerime kadar hissetmek için dalıyorum. Gerçi bu kez iliklerimde hissettiğim yaşamın yanı sıra birazcık da soğuk oldu ya sağlık olsun. Üstelik su daha tam soğumadı bile, hâlâ 8 derece. Kuru elbisenin altına düzgün bir içlik giydiyseniz bahar serinliği sayılır bu. Hımmm demek ki daha tam iyileşememişim. Yani hastalık tıbben geçmiş, ama bünye eski direncini, gücünü kazanmak için biraz daha zamana ihtiyaç duyuyor...

Eğer bu lafa kansaydım, daha bir ay suya girmemem gerekti. Yok ya! Ha bugün ha yarın diye sürekli ertelemeye başlarsan, bir daha giremezsin suya. Bu böyledir, başkalarında izlediğim tecrübelerle sabittir. Öyle ya da böyle şeytanın bacağını geç olmadan kırmak gerek.

Dedim ya, ben yaşantımda bir ilginçlik olsun diye değil, yaşadığımı hissetmek için dalıyorum...
Sizi bilmem, ama ben eğer dalamazsam (ki ister istemez günün birinde olacak bu), yaşamım eksik kalır!

***

24 Ocak 2015... Sabah erkenden kalktım. Göğsüm hâlâ biraz hırlıyor, ama umurumda değil.
Muhtemelen bugünün akşamı yine hapşırmaya, öksürmeye başlarım. Bahane uydurmak için fırsat verme kendine be adam. Çantaların hazır. Hem, hamsi kafalı, madem depoda çürütecektin, ne diye kuru elbiselere o kadar para verdin? Kov aklındaki şeytanları.

Enerji versin diye bolca bal ve fıstık ezmesi sürdüm ekmeğe ve doğruca indirdim mideye. Termos boş, kahveyi yoldan alırım. Dalıştan sonra sıcak kahve iyi gelecek, bunu bilmek için alim olmaya gerek yok.

Son sürat gittim Beykoz’a. Daha arabayı park eder etmez dostlar sardı çevremi:

-       - Nerelerdeydin?
-        -Gözlerimiz seni aradı...
-        -Alışmışız senin görüntüne...
-        -Tahmin ettik hasta olduğunu...
-        -Geçmiş olsun...

Son sürat hazırlandım. Kuru elbisemi giydim, takım taklavatı kuşandım. Dostlarla kısa bir
vedalaşmanın ardından yine boğaza karıştım.

Su buz gibi, hiç olmazsa bu gün çok uzatma, der gibiydi sağduyum. Onu kırmadım. Dipten birkaç şişe, biraz kurşun topladım. Biraz üşüsem de sıcacık kahvemi yudumlarken rahatladım.

Dalış benim afyonummuş; o beni bırakana kadar dalışı bırakmak yok!

Bunu çok iyi anladım...

18 Ekim 2014 Cumartesi

‘BÜYÜK BEYAZ’IN 130 YILLIK HİKÂYESİ...

Korkuyla saygının bütünleştiği kusursuz bir yırtıcıdır büyük beyaz köpekbalığı. Bilim dünyası onu Carcharodon carcharias olarak adlandırmış olsa da, kana susamış bir katili tanımlamaya yetecek en az bir düzine adı daha vardır bilinmeyenlerle kuşatılmış olan bu muhteşem balığın. İnsan yiyen, beyaz ölüm, katil köpekbalığı gibi ipe sapa gelmez isimlerin zorla yakıştırıldığı büyük beyaz, köpekbalıklarının peşinde 25 yıldır aralıksız devam eden takibimin başta gelen öznelerindendir.


Büyük beyaz köpekbalığını konu alan ilk makalem 2003 yılında Annales dergisinin doğa tarihi serisinde yayınlandı. Bu ilk makaleyi ilerleyen yıllarda daha birçokları izledi. Nihayet 2014 senesinin Ekim ayında Marine Biodiversity Records dergisinde yayınlanan en son tarihli makalemle, büyük beyazın Türk sularındaki 100 yıllık öyküsü belki de ilk kez derli toplu bir şekilde yazıya döküldü.

Evet, bu 130 yıllık bir hikâye. Makalede bahsedilen en eski tarihli kayıt 1881’den kalma, en son tarihli olansa 2011 yılına denk geliyor. İkisi arasında tam 130 yıl geçmiş. Bu hikâyenin tam 46 tane kahramanı var. Çoğunlukla İstanbul Boğazı’nda ve kuzey Ege’de yakalanmış olan bizim beyazlara, İskenderun Körfezi, Marmaris ve Marmara Denizi’nde yakalanmış olan büyük beyazlar ya da balıkçıların tabiriyle ‘harharyaslar’ eşlik ediyor. Ancak, sayı bundan da fazla olabilir; çünkü, bu hikâyenin peşinde geçen uzun yıllar boyunca tanıştığım boğazın namlı orkinoz avcılarının beyanları, orkinozlar boğaza girdiğinde peşlerinden harharyasların da geldiğine işaret ediyor. Ancak elde yazılı ve görüntülü kanıt olmayınca sadece anılarda kalan harharyasları listeye eklemek doğru değil. Eldeki kayıtları birer birer eleyince geriye 46 tane harharyas kaldı ki, doğu Akdeniz’de bugüne kadar kaydedilmiş olan C. carcharias bireyleri arasında listenin 4’te 3’ünü yine bizim beyazlar oluşturuyor.

Bu hikâyeyi şekillendiren her bir kilometre taşı başlı başına bir hikâye aslında. 2008’de Edremit Körfezi’nde yakalanan yeni doğan harharyaslar... Boğazın orkinoz avcılarını saatlerce peşlerinden koşturan harharyaslar... Foça’da gırgırcıların güç bela tekneye aldıkları, Babakale’de yakalandıktan sonra Sarıyer’li bir balıkçının tezgâhında sergilenen harharyaslar... Gökçeada açıklarında yakalandıktan sonra Çanakkale’ye getirilen ve bir meslekdaşımın bir çift dişini bana gönderdiği –ki hâlâ saklarım onları- harharyas...

Büyük beyazın sularımızdaki varlığı 1500’lerden beri kayıtlara geçmişti. 20. yüzyılın çeşitli dönemlerinde Türk sularında balıkçılık araştırmaları yapmış olan Sadullah Ayaşlı, Karakin Deveciyan, Emilio Ninni ve Fethi Akşıray gibi balıkçılık uzmanları da C. carcharias’ın sularımızdaki varlığına defalarca işaret etmişlerdi. Ama nedense bugüne kadar birileri çıkıp bölük pörçük bilgileri biraraya getirip bu kusursuz yırtıcının hikâyesini hak ettiği şekilde anlatmamıştı.

2003’den bu yana yapmaya çalıştığım, büyük beyazın hikâyesini anlatmaktı.
Bizim beyazların hikâyesi dinlemeye değer bir hikâye.

15 Haziran 2014 Pazar

BİTMEK BİLMEYEN KOMŞU KAVGASI...

Balıkların yuvalanma davranışları en az türleri kadar çeşitlilik ortaya koyar. Yuva olarak kullanılan alt yapı ne olursa olsun, yuvanın kullanım amacını iki başlık altında toplamak mümkün: korunma ve üreme.
Balıklar hem günü kurtarmak hem de yumurtalarını güvence altına almak için buldukları her uygun nesneyi yuva olarak kullanabildikleri gibi, bunlardan kendilerine yuva da inşa ederler. İş başa düşmeye görsün balıklar bir anda inşaat ustası olur çıkarlar.


Bazen bir kovukta yuvalanır balıklar, bazen bir şişenin içinde. Kese şeklinde bir süngerin içinden meraklı bakışlarla çevresini kolaçan eden horozbinanın yumuşacık sığınağının derinliklerinde gözden kaybolması için küçük bir kıpırtı yeterlidir. Dürülüp bükülüp denize atılmış mukavva boruyu beğenmezse, içi boşalmış bir çift midye kabuğu yeni bir evsahibini ağırlamak için hazırdır. Denizin dibinde olanaklar sonsuzdur. Uygun olan her yer ve her şey, başını sokacak çatı arayan bir balık bekler.

***

Bu yazıyı düşünürken yıllar önce okuduğum bir başka yazıyı hatırladım. Birazdan kısaca bahsedeceğim bu yazıyı neredeyse 20 yıl önce okuduğum da bile o zamanlar için oldukça eski bir makale sayılırdı 1970’lerde İngiltere Deniz Biyolojisi Dergisi’nde yayınlanmış olan makale. Yazarının adını hatırlamasam da Symphodus melops türü kikla balığının yuvalanma ve yuva inşa etme davranışları anlatılıyordu.

Eskiden sadece kuşların çalı çırpı toplayarak yuva yaptıklarını zannederdim, ancak kiklaların da taş ve yosunlardan yuva yaptıkları ve bu yuvalarını inatla korudukları çok ilginç gelmişti. “Teritoryal ya da bölgeci” davranış olarak adlandırılıyordu kiklaların yuvalanma davranışları. Yıllar önce okuduğum bu davranışı geçenlerde Beykoz’da kıyının biraz açığında bizzat seyretme fırsatı buldum. Neredeyse adım başı bir kikla yuvası vardı 8-10 m derinde. Buradaki yuvaları inşa eden ustalarsa Symphodus rostratus türü kiklalardı. İnce çakıllı bir zeminde ustaca kazdıkları bir çukurun çevresini ve üzerini çeşitli yosunlarla kaplayarak kadife gibi yumuşak ama akıntıya karşı koyacak kadar dayanıklı yuvalar inşa etmişlerdi. Yumurtalarını çalmak için fırsat kollayan kaya balıklarına göz açtırmadan nöbet tutuyorlardı, ilk örneklerini mayıs başında görmeye başladığım mevsimlik yuvalarda.


***


Bütün balıklar yuva inşa etme konusunda kiklalarla aynı ustalığa ve hevese sahip olmayabilirler. Neyse ki denizin dibinde sığınmak için sınırsız olanaklar var. 1+1’i, 2+1’i, dubleksi, tripleksi, ne arasanız var dipte. Mesela taş delen midyelerinin asitli salgılarıyla delik deşik ettikleri bir kaya parçası onlarca horozbinanın ortak yaşam alanına dönüveriyor. Önce bir tane horozbina, sonra bir tane daha ve derken bir tane daha, taa ki kayada boş delik kalmayıncaya kadar yeni komşuların taşınma telaşı arkası kesilmeden devam ediyor. Taşınma telaşı bitince yerini bir başka telaş alıyor. Yuvayı kaybetmemek için verilen kavgada, güç bela bulunan deliği bir başkasına kaptırmamak için komşu komşuya göz açtırmıyor. Beslenmek için yuva kısa süreliğine terk edilse de en küçük tehditte bile horozbina hızla yuvasına geri dönüyor ve yuvasına göz diken beleşçiye fırsat vermemek için dikleniyor, sırt yüzgecini kabartıyor, malını başkasına kaptırmamak için gerekirse dövüşüyor. Dışarıdaki yemeğin maliyeti bazen beklenenden fazla olabilir. Eğer horozbina yuvasına dönmekte biraz gecikirse kendisini kapı dışarı edilmiş bulabilir. Horozbinaların dünyasında komşu kavgaları bitmek bilmez. Bölgecilik denilen davranışın en özet halidir komşular arasındaki bitmek bilmeyen çekişmeler.

6 Haziran 2014 Cuma

UMUT KAYNAĞI HOROZBİNA...

Oğlum Derin’in balıklara verdiği ilginç tepkilere geçenlerde bir yenisi daha eklendi: “Ama bu tavşana
benziyor...”

Aslında haksız da değildi, çünkü resmine baktığı horozbina balığı uzun kulaklı bir tavşanı andırıyordu.

Yine şişe peşinde dipte dört döndüğüm bir gündü. Kumdan belli belirsiz çıkıntı yapmış yeşil pırıltıyı farkedince, ne olduğunu anlamak için tırmığı özenle takıp şişeyi kumdan çıkardım. Oldukça eski, kalın çeperli, su yeşili camdan şişeyi evirip çevirirken, korkuyla yuvalarından fırlamış gözleriyle bana bakan horozbina yerleştiği şişeden çıkmamak için direniyordu. Belli ki bir şeyleri koruyordu.

İçine balıkların yuvalandığı şişeleri toplamamaya dikkat ederim. Daha sudayken şişelerin içini yıkamamın tek nedeni, yılların tortusunu temizlemek değildir. Es kaza şişede bir balık ya da yengeç kaldıysa çıksın gitsin ve yaşamaya devam etsin telaşıdır benimki, sırtımda en az 20 kilo ağırlıkla kıyıda dengede durmaya çalışırken.

Fakat ilkbahar sonu gelip de horozbinalar ve kaya balıkları şişelerin içine yumurtlamaya başladıklarında, içinde yumurta bulunan şişeleri değil çıkarmak dokunmam bile. Her birinde yüzlerce yumurta olduğunu düşünürseniz, gelecek sene yüzlerce balık demektir bu yumurtalar. Pürüzsüz cam cidara yapışmış yumurtaları koruyan anaç horozbina size tehditkâr bakışlar fırlatırken, adeta bir tıpa gibi kapatır yumurtladığı şişenin ağzını.

***

Derin’in tavşana benzettiği horozbina da canlı bir şişe mantarı olup çıkmıştı içi yumurta dolu rakı şişesinin
ağzında. Yüzüne cepheden bakınca, gözlerin hemen gerisinde dimdik yükselen uzun deri çıkıntıları gerçekten dik kulaklı bir tavşanı andırıyordu.

Ürkmesin diye şişeyi yavaşça yerine koyup bir başka cama yöneldim madende. Bu sefer de kırık bir kadehin içine iki horozbina birden yuvalanmışlardı. Deniz zamanla kadehin içini süngerle kaplayarak balıkların rahatça yuvalanmaları için keskin kenarları kapatmış ve yumuşacık bir beşik hazırlamıştı onlara.

Bu beşiklerin içinde büyüyen yavru iskorpitlerle, lapinlerle, hanozlarla boğazda o kadar çok karşılaştım ki...
Konuyu dağıtmamak için horozbinalara dönelim, diğerlerini başka bir zaman anlatırım.

***

Daha çocuklukta tanışılan balıklardandır horozbina. Blennidae ailesinin üyeleri olan horozbinalar gerekmedikçe çok hareket etmeyen, yuvalanmayı seven ve yuvalarını koruyan balıklardır. Dibi eşeleyerek ortaya çıkardıkları kurtçuklarla ve küçük kabuklularla beslenseler de dipte karşılaştıkları hemen hemen her çeşit leşten küçük bir parça koparmayı da ihmal etmezler. Av peşinde koştukları görülmemiştir, ama iş yuvalarını korumaya gelince sinir küpü olur çıkarlar. O küçücük cüsselerine bakmadan dalgıca kafa tuttukları bile olur.

İstanbul’un kıyı semtlerinde ya da adalarda oturan çocuk tayfasından horozbinayı bilmeyen nadiren çıkardı eskiden. Acemi oltacıların ilk avları bir kaya balıkları bir de horozbina olurdu vaktiyle. Annenin dikiş kutusundan bir kaç tane toplu iğne aşırılır, sonra elden geldiğince özenle bükülerek bunlardan iptidai olta kancaları yapılır ve sağlamca dikiş ipliğine ya da eskiden evlerde bolca bulunan dantel ipliklerine bu kancalar acemice düğümlenerek ilk olta hazırlanırdı.

Bir zamanlar benim de izlediğim yol aşağı yukarı böyleydi. Sonra mahalleden arkadaşlarla ver elini Bostancı sahile, orası olmazsa Kuzguncuk, eğer haftasonu adaya gidilmişse müsait olan ilk iskeleden midyeyle yemlenmiş olta denize bırakılırdı. Horozbina oltaya atlamakta çok nazlanmaz. Daha birkaç dakika geçmeden kovalar dolmaya başlardı. Horozbina tutmak benim gibi şimdilerde 40’ını aşmış çoğu İstanbullu’nun 70’lerdeki kıyı eğlencelerinden biriydi. Hemen hatırlatayım, tuttuğum horozbinaları hiç öldürmedim. Kancadan çıkarır kıyıdan topladığım bir iki yengecin beklediği su dolu kovama atar ve daracık dünyadaki kovalamacayı seyrederdim. Horozbina yeleyi andıran sırt yüzgecini kabartır, yengeç kıskaçlarıyla gözdağı verirdi. Sonra hepsi geldikleri gibi doğruca denize geri boca edilirdi. Dedim ya çocukluk eğlencesi...

***

Türkiye’de balık biliminin (ihtiyoloji) öncülerinden olan Rhasis Erazi, İstanbul Boğazı ve Marmara’da yaşayan horozbina türlerine ilişkin önemli bir makaleyi 1940’larda yayınlamıştı. Ondan önce 1937’de Sadullah Ayaşlı tarafından kaleme alınan Boğaziçi Balıkları adlı eserde de horozbinalara genişçe yer verilmiştir. Gerek makalede gerekse kitapta bahsedilen horozbina türlerinin çoğu İstanbul Boğazı’nda hâlâ yaşamayı sürdürüyor. Göçmen balıklar olmamaları ve bölgeci bir yaşam şekli sürmeleri nedeniyle, deniz koşullarında yaşanan olumsuzluklardan ilk etkilenen balık türleri arasında onlar da var.


Şükürler olsun İstanbul kıyılarındaki her dalışta horozbina görmeye devam ediyorum. Sevincim boşuna değil. Eğer bir yerde horozbina yaşıyorsa orası için daha umutlar tükenmedi denebilir.