16 Ocak 2019 Çarşamba

ZORDUR KIŞ DALGICI OLMAK


Dalgıcın kışı mahzun geçer. Yazın hemen her dalışta yüzünü güldüren, en azından tebessüm ettiren denizana adeta yüz çevirir, küser deniz emekçisine. Geçinmek için denizin derin karanlığında yorulmak bilmeden çabalayan, sayılı nefesine aldırmadan dibin her karışını inatla ve umutla altüst eden deniz emekçisi için kış mevsimi, kırılan umutların, boşa çıkan hayallerin ve her dalışta kendisini biraz daha belli eden geçim sıkıntısının mevsimi olur çıkar.

Hava soğur, fırtına ve yağış mevsim normalleridir, güneş ara sıra yüzünü gösterse bile pek ısıtmaz ne de olsa kış güneşidir. Bazen havadan daha sıcak olsa da deniz de soğur, hatta soğumakla kalmaz üstüne bulanır, bulandıkça da kararır. Suyun karanlığı hissedilen, insana yapışan bir karanlıktır. Eline, yüzüne, tenine değen, her tarafı kuşatan, algıları körelten, yön duygusunu yok eden, insanı ezen bir karanlık...

Kış karanlığında deniz iyice merhametsizleşir. Dipte rızkını arayan dalgıcın çabalarını boşa çıkarmaktan, evine eli boş göndermekten sanki keyif alır. Su berrakken bile derin karanlığa giden yol dikkatli olmayı, tedbirli davranmayı şart koşar! Deniz karardıkça derinlere giden yol belirsizleşir, sanki görünmez olur. Yine de her şeyi göze alır kış dalgıcı, “ya kısmet” diyip yola koyulur; en fazla bir kol boyu mesafeyi aydınlatan fenerinin ışığına sığınarak, el yordamıyla yolunu bulmaya çalışır. Biraz pusulasını biraz da içgüdülerine güvenir. Geçmiş kışlarda kazandığı tecrübeler, yaşadığı sıkıntılar, kılpayı kurtulduğu tehlikeler en güvenilir kılavuzları olur kış dalgıcının:

-        On kış önce burada takılmamış mıydım hayalet ağlara?
-        Az ilerdeki batığın paslı demiri acaba kaç kış önce kesmişti elimi?
-        Burada kumların altında enkazlar var, pusulayı şaşırtır güvenmemeli! Geçen kış yönümü şaşırtmıştı bana, tam da burada...

Soğuk ve karanlık kış denizinde yolunu ararken dalgıcın aklından nice düşünceler gelir geçer. Aslında dipte zihni meşgul etmek iyidir. Kaygılarla baş etmenin en iyi yoludur zihni meşgul etmek. Karanlık korkusu bilinçaltında pusuya yatar. Zihninizin kontrolünü kaybetmenizi sabırla bekler, ortaya çıkması an meselesidir.

***

Emektar kuru elbisem bu kış kelimenin tam anlamıyla su koyverdi. Engin Yıldırım ve Olgun Malatya elden geldiğince tamir etmişlerdi sağ olsunlar ama iyice yaşlanmıştı garibim. Bu kış derinlerdeki son kışıymış. 2019’a doğru geriye sayarken Aralık ayının ortasıydı. Yine boğazın derinlerinde hurda peşindeydim. Daha ilk dalışta torbamı güzel doldurmuştum doldurmasına ama gülümseyemiyordum. Üşüyordum! Kuru elbisem sızdırıyordu.

Titreye titreye kıyıya geldim, iskele merdivenine uzandım sıkıca tutunmak için. Gezi motorlarının dalgaları sırtıma şamar gibi inerken paletlerimi çıkardım. Malzememi sağlama almadıkça çuvalı çıkarmaya girişmem. Nasılsa dibe oturdu, emniyet halatı da merdivene bağlı.

Cambaz kıvraklığıyla merdiveni tırmandım, kıyıdaki banklardan birine çöküp beş dakika soluklandım. Soğuktan uyuşmuşum, parmaklarım ne açılıyor ne de kapanıyordu. Tanıdık balıkçılardan biri sıcacık çayı alelacele tutuşturdu elime. Demli ve bol şekerli çaydan birkaç fırt çekince biraz kendime geldim. Aceleye gerek yok eşşek ölüsü gibi ağırlaşmış çuvalı çıkarmak için...

***

Elbisemi çıkarınca gördüğüm manzara içler acısıydı. Kuru elbisenin artık sadece adı kalmıştı. Anorak içliğin çektiği suyu sıkmaya teşebbüs etmedim bile, ıslak ıslak tıktım çantaya. Kelimenin tam anlamıyla donuma kadar ıslanmıştım. Kurulanmak ve giyinmek kış ayazında katmerli eziyettir. Allah’tan karanfilli ve bol şekerli çay termosta hazır vaziyette. Malzemeyi toparlarken titremem iyice hafifledi, ısınmaya başladım.

Kuru elbisemden arta kalanı emektar düldülümün bagajına yerleştirdikten sonra soluğu Olgun’un Hasanpaşa’daki tamirhanesinde aldım. Elbiseye şöyle bir baktı, dışını köpükle kapladı ve şişirdi. Ben kim bilir kaçıncı çayımı yudumlarken dudağını büzerek yüzüme baktı, kararı kısa ve netti:

-        Adam olmaz bu, ayvayı yemiş...

Buz gibi suya ıslak elbiseyle dalmak zorundaydım yıllar sonra yine. Tam zatürre olacakken –ki hafiften olmuştum da- annem Hızır gibi yetişti imdadıma...


***
Annem tam 25 sene işçi olarak çalıştı Almanya’da. Gurbet emekçisiydi zamanında, Grundig televizyon fabrikasında. Vaktiyle alın terini akıttığı bu fabrika, her ay az da olsa bir cep harçlığı gönderirmiş çalışanlarının emekli maaşlarına katkı olsun diye. Bu ay akşam yemeğiniz bizden olsun... Çocuğunuzun kışlık botları bizden olsun... Çalışırken alıştığınız keyiflerden uzak kalmayın... Emekliliğinizi yaşarken çorbada bizim de tuzumuz olsun...

Kanaatkârdır annem, idarelidir, emekçinin parayı ne zorluklarla kazandığını iyi bilir. Alın teri dökeni takdir eder. Maaşına ek gelen bu cep harçlığına dokunmamış, biriktirmiş. Geçenlerde hesabıma durduk yere para geldi Sevim hanımdan. “Git kendine yeni bir elbise al...” dedi, “...üşüme, elin dara düşerse haberim olsun!

Şimdi kış denizinin soğuğuna anamın aldığı kuru elbiseyle dayanıyorum. Bu kuru elbise bir başka, sanki sıradan bir elbise değil de anne sıcaklığı var üzerimde, insanın iliklerini dondurmaya yemin etmiş kış denizinde...

7 Kasım 2018 Çarşamba

BİZ HAYALLERE DALARIZ


Eskiler toplarım denizin dibinden. Yaşanmış, bitmiş ve çoktan unutulmuş hayatlardan geriye kalan izleri bulur çıkarırım su yüzüne derinlerden. İşim bu benim. Hayatımı böyle kazanırım.

Aramak ve bulmak, toplamak ve çıkarmak... Bu dört kelimenin arasındaki boşluklara ben bir yaşam sığdırdım.

Dipte birşeyler arayan hemen her dalgıç derinlere dalarken bir sürü hayali de beraberinde götürür. Bilinmeyene doğru yola çıkarken bir kendi bir de zihninden hiç çıkmayan tek bir düşüncesi vardır toplayıcı dalgıcın: “Dilerim bu sefer aradığımı bulurum... Dilerim bu sefer elim boş dönmem...” Derinlerde yavaşça gözden kaybolurken bu dileği dilinden hiç düşürmez, öyle ki bir dilekten çok bir duadır artık tekrarlanan, adeta bir yakarıştır. Emeklerinin boşa çıkmaması için yakarır. Talihi artık dönsün diye yakarır. Bugün şanslı günü olsun diye için için dua eder. Bi’türlü şeytanın bacağını kıramayan, adeta talihsizliğe müebbet her dalgıcın dileği, duası, yakarışı üç aşağı beş yukarı aynıdır: “N’olur talihim bu sefer dönsün...”



***

Dibe dokunur dokunmaz kısmetini aramaya başlar toplayıcı dalgıç. Deniz çöpçülüğü de denebilir aslında onun yaptığı işe. Ne de olsa dünün çöpüdür bugün kıymete binen. Mesela bir asır önce kıyıda dolaşan birilerinin içip bitirdiği ve sonra “yallah” diyip denize fırlattığı bir gazoz şişesidir. Paşa kızının aşkıyla yanıp tutuşan nazenin beyzadenin efkârını bastırmak, bi’yudum teselli bulmak için sığındığı meyin şişesi de eninde sonunda denize ulaşmanın yolunu bulur. Çakırkeyif beyzadenin masada bıraktığı o boş şişe de bir sabah vakti yalının öbür çöpleriyle birlikte boğazın akıntısına karışır gider.

Dünün çöpü denize karıştıktan sonra eninde sonunda dibe çöker. Derken dipte uzun bir uyku başlar. Deniz kendisine yabancı bu nesneyi sevmemiş olmalı ki onu örterek meraklı gözlerden gizlemek için envai çeşit canlısıyla, mercanıyla, yosunuyla, irili ufaklı kabuklarıyla kaplamaya başlar. Geçmişe ait ne varsa deniz sabırla sahiplenir ve en sonunda kendi renkli doğasına benzetir.



***

Toplayıcı dalgıcın gözleri keskin olmalıdır! Dibi kaplayan doğal örtüye ait olmayan, oraya sonradan eklenmiş detayları hızla ayırdedebilecek kadar keskin gözlere sahip olan toplayıcı dalgıç eğer kısmetli günündeyse dipten boş çıkmaz. Ancak şunu hiç unutmamak gerek; denizden geçinmek kısmet işidir. Ne kadar iyi bir dalgıç olursanız olun, eğer o gün kısmetinizde varsa birşeyler bulursunuz.

Hurda ararken dibi bazen öyle derin kazdığım olur ki açılan çukura marketlerdeki alışveriş arabalarından birkaç tanesini gömebilirsiniz. Eldivenlerim parçalanır dibi kazımaktan. Eğer bu yetmezse parmaklarımın parçalandığı da olur. Etimden kan sızar, tırnaklarım körelir, bir süre sonra insan eli olmaktan çıkar ve vahşi bir hayvanın pençesine döner. Neyse ki artık tırmık kullanıyorum, zaten ellerimdeki kesikler de kapandı gitti.



Dibi kazarken bütün mesele açılan çukurun hangi tarafını kazmaya karar vermiş olduğunuzdur. Önce yüzey temizlenir, büyük taşlar, sac parçaları vs. taşınarak kazı yerinden uzaklaştırılır. Ardından dibi yelpazelemeye başlarsınız. Dipten kalkan tortu akıntıyla uzaklaşırken çukur da derinleşmeye başlar. Çukur içine girilecek kadar derinleştiğinde o can alıcı soruyu sorarsınız kendinize: “Şimdi ne tarafa doğru kazmalıyım? Çukurun sağını mı yoksa solunu mu ilerletmeliyim?” Doğru yönde yapılan kazı gün olur tonlarca hurdayla ödüllendirilir. İş doğru tarafı seçebilmiş olmakta ki o da talihinize kalmış. Unutmayın, yapmış olduğunuz seçimle kısmetinize sırt çevirmiş de olabilirsiniz.

***

Belki, belki, belki... Toplayıcı dalgıcın aklını daima belkiler meşgul eder! Belki bugün kısmetim açılır, aradığımı belki bugün bulurum... Hayaller ve belkiler birbirine karışır bizimkinin aklında. Gözlerini uzaklara diker, hayal kurar; onu iyi tanımayanlar, hayal kurarak geçirdiği bu duraklamaları aylaklık etmek olarak görseler de aslında toplayıcı dalgıç durum değerlendirmesi yapar bu anlarda. Geçen sefer neyi eksik bıraktığını, nerede yanlış yaptığını düşünür... Dibin görüntüsünü gözünün önüne getirir, akıntıları hissetmeye çalışır... “Eğer ben buraya bir şey atmış olsam nereye gidebilirdi, nereye takılabilirdi?” vs. vs... Daha önce bulmuş olduklarını sadece kendisinin görebildiği dip görüntüsü üzerine yerleştirmeye başlar. Nesnelerin yoğunlaştığı alanlarla seyrekleştiği alanların sınırlarını bu hayali resmin üzerine çizmeyi dener.

Başkaları tembellik ettiğini düşüne dursunlar toplayıcı dalgıç bu hayali senaryo üzerinden bir sonraki dalışını planlar. Belki bu sefer aradığımı bulurum diyerek hayallere dalar gider.


4 Ekim 2018 Perşembe

DERİNLERDEKİ HUZUR


Derin karanlıkta yol alırken huzursuz olduğumu hiç hatırlamam. Ruhuma ağırlık veren tüm sıkıntılardan, kırgınlıklardan, mutsuzluklardan beni uzak tutan, hemen her dalışta adeta düşünsel olarak yeniden doğmamı, tazelenmemi sağlayan yumuşacık bir rahatlama hakim olur ruhuma dipte çalışırken.

Denizin durumu ne olursa olsun; ister beni tir tir titretsin, ister adına anafor denen o karşı konulmaz canavarı üzerime salıp beni yutmaya kalksın, derinlerdeki varlığıma nasıl meydan okumak isterse okusun, farketmez. Umursamam! Bana kötülük etmek istediğini düşünmem bile. “Yine beni sınamayı çekti canı” der geçerim. Ona karşı beslediğim sevgiyi hâlâ muhafaza ediyor muyum, karşılıksız bağlılığımda bir gevşeme var mı? bunları sınamak istemiştir diye düşünürüm. Üzerime saldığı tüm belaların karşısında sakinliğimi, cesaretimi koruyabiliyor muyum? Dipte yaşadıklarım her ne olursa olsun aldırmadan mutlu olmayı sürdürebiliyor muyum?

Eğer o gün beni normalden daha fazla zorluyorsa bir bildiği vardır derin karanlığın. Hâlâ aynı ben olup olmadığımı öğrenmek istemiştir, hepsi bu...


Daha bir delikanlıyken gönülden bağlandım derin karanlığa. Onsekiz yaşımın tüm delidoluluğuyla, gözüpekliğiyle, sonunda ne olur diye bir kez bile düşünmeden yüzeyde kaybolup derinlere doğru ilk kez yola çıktığımdan beri ruh halim hiç değişmedi. Kumun altından nadide bir şişeyi çıkardığımda mutluyum, akıntıya kapılıp boğaz kıyısı boyunca sürüklenirken de. Çuvalımı 50 kilo kurşunla doldurduğumda şükrederim, eve elim boş ama kazasız belasız döndüğümde de...

Bana eli açık davrandığı gün sevinçle kucakladığım, sevinç sözleriyle yücelttiğim derin karanlığa nankörlük etmem, kahretmem günün birinde eve eli boş gönderdi diye.

Derin karanlıkta saf bir mutlulukla yol alırım. Ruhen ve bedenen tüm ağırlıklarından arınmış bir hayatın coşkusudur dipte hissettiğim duyguların özeti. Geçmişle geleceğin arasında, şimdiki zamanın sonsuzluğunda akışına bırakılmış, yaşanmış ve yaşanması muhtemel herşeyden arınmış bir yaşamda, anın tadına varılan gerçek mutluluktur.

Eğer aldığın her nefeste mutluluğu içine çekmek istiyorsan derinlere doğru yola çıkacaksın. Emin ol, aradığın katıksız huzuru derin karanlıkta bulacaksın.



25 Eylül 2018 Salı

BUGÜN DALMASAM OLUR MU ACABA?


Dalmayı öğrenmek ve dalgıç olmak, aynı gibi görünen ama birbirlerinden siyahla beyaz kadar farklı olan iki ayrı yoldur. Birinci yola sapmak için insanın heveslenmesi, meraklanması, ruh ve beden olarak farklı bir dünyanın insanı olmaya uygun olması yeterlidir. Eğer bu şartların tümünü karşılayan bir bireyseniz, bugün itibarıyla azımsanmayacak bir sayıya ulaşmış olan dalış kurslarından birine kayıt yaptırır, kurs düzeyinin gerektirdiği pratik ve teorik eğitimleri tamamlar, yazılı ve uygulamalı sınavları başarıyla atlattıktan sonra dalıcı olursunuz.

Bundan sonra ilerlemek – daha yetkin bir dalıcı olmak – ya da olduğunuz kadarıyla yetinmek size kalmış. Denizde geçen 30 senede hâlâ başlangıç düzeyinde dalıcı olup da binlerce dalışı olan, belgesine bakıp “daha acemiymiş” deme yanılgısına düşebileceğiniz ama deneyimi karşısında şapka çıkarılması gereken birçok dalıcıyla karşılaştım. Bu dostlar belge avına çıkmak, kartlığa bir tane daha bröve sıkıştırmak için koşturmaktansa, bol bol dalış yapmayı, denizi bir yaşam sığınağına dönüştürmeyi tercih etmişlerdi. Buna rağmen onların dahi neredeyse çoğu hâlâ birer dalıcıydı ve dalgıç olmak için bambaşka bir eğitimden – ruhsal bir şekillenmeden – geçmeleri kaçınılmazdı.



Çoğu neşeli ve keyfekeder birer dalıcı olarak kalmayı tercih ettiler ve adeta demir leblebi olan, her adımı insanı zamanla tükenmenin eşiğine getiren güçlüklerle inşa edilmiş zorlu ruhsal şekillenme yoluna sapmadılar. Bu onların tercihleriydi, yargılamak bana düşmez.

***

Ruhsal şekillenme süreci, bazen göz açıp kapayıncaya kadar gerçekleşen, bazen yıllar alan, dalışın doğasından kaynaklanan tüm zorluklara gönüllü olarak boyun eğmenin öğrenildiği bir alışma faslı olarak da özetlenebilir. Fakat bu özetlemenin perde gerisine bakıldığında bambaşka bir olgunlaşmanın yaşanmakta olduğunu görürsünüz.

Çoğu zaman dalgıcın “bugün dalmasam da olur” deme şansı yoktur. Keyfekeder dalıcıyı hayatını kazanmak için düzenli olarak dalmaktan başka seçeneği olmayan dalgıçtan ayıran en önemli fark muhtemelen bu zorunluluktur. Dalıcıyı zamanla dalgıca dönüştüren ruhsal şekillenme yolculuğundaki muhtemelen en zorlu aşama, dalgıcın bu zorunluluğu kabullenmesi ve hayatının sıradan bir gerçekliği olduğuna kendisini alıştırmasıdır.



Hayatını denizden kazanan bir dalgıç, koşullar ne olursa olsun dalmanın bir yolunu bulmalıdır. Dalamadığı gün cepten yer. O gün kâr etmemiş olsa bile günü kurtarmalıdır. Her zaman ve her koşulda dalgıç suda olmalıdır. Mazeretlere sığınmak, bahaneler aramak, her sabah tazelenen bir enerjiyle tekrar tekrar derinlere doğru yola çıkmaktan alıkoymaya başlar dalgıcı. Bahaneler dalgıcın derin karanlıkla arasındaki bağları zayıflatır ve en sonunda koparır. Derinlerden kopan dalgıç bir daha kolay kolay bağlanamaz oraya.


***
Toplayıcı dalgıcın bedeni çok zorlanır. Üşür, yorulur, tükenmenin sınırına gelir. Dip zamanının her saniyesi eninde sonunda bir sabır sınavına döner. Titrer, uyuşur, bir an önce sudan çıkmaya can atar. Kafasında tehlike çanları çalarken, havası ve dip zamanı hızla azalırken toplayıcı dalgıcın aklı karışmaya başlar. Artık takatinin sınırına gelip dayanmıştır. Şimdi ne yapmalıdır? Çıkmalı mı yoksa kalmalı mıdır? Torbasını doldurabildiyse mesele yok, dönüş yolculuğuna hızla başlayabilir. Fakat elinde yarım yamalak dolmuş hatta hiç dolmamış bir torba varsa dalgıcın aklı çaresizce bocalar.



Ruhsal şekillenmesi kusursuz gerçekleşmiş bir dalgıç için böyle zor anlarda – ölüm kalım anlarında – vermesi gereken kararlar adeta düşünsel bir refleks gibi kendiliğinden gerçekleşir. Geçmiş deneyimlerden beslenen bu refleks çoğu zaman dalgıcın koruyucu meleği oluverir. Bu melek onu dönüş yoluna yönlendirirken kulağına fısıldamayı da ihmal etmez: “Yolunun üzerine çıkanlarla idare et, bu seferlik böyle olsun. Hayatta kal, bakarsın yarınki kısmetin dünün zararını da karşılar.”

Toplayıcı dalgıç için her günün, her dalışın kazanç garantisi yoktur. O, artık kanına işlemiş olan bir alışkanlıkla, düne takılmadan yola çıkmak ve yeniden başlamak zorundadır. Çünkü dalgıç olmak kabullenmek ve alışmaktır; her şeye rağmen her gün inatla derinlere karışmaktır.

18 Eylül 2018 Salı

UMUDUN PEŞİNE DÜŞMEK


Derin karanlığın belleği yoktur. Dalgıcın ne sevincini ne de hüznünü hatırlar. Hatırlamak şöyle dursun önemsemez de. Gülmüşsün ya da ağlamışsın “-bana ne...” der gibidir dalgıç dipte soğuk terler dökerken.

Merhametsiz olmasa da sevgiyle dolup taştığı da söylenemez dipte ekmeğini arayan dalgıca karşı. Yorulmak bilmeden çabalayan denizoğlunu sanki hep sınamak ister, ona yaşattığı onca zorluk yetmezmiş gibi. Aynı sevinci arka arkaya yaşatması çok ender sunduğu bir ayrıcalıktır. Günlerdir sabırla, inatla dibi karış karış aramasına rağmen çuvalına hayal kırıklığından başka bir şey dolduramamış olan ve çaresizce vazgeçmenin eşiğine gelen dalgıca karşı birden bire öyle eli bol davranmaya başlar ki günlerdir küfrettiği talihinden özür diler, cilve üstüne cilve yapar denizoğlu.



Aslında derin karanlık ne cömerttir ne de cimri. Sadece sınav şekil değiştirmiştir. Yokluğun yerini bolluk almıştır ve onun da ne kadar devam edeceği belli değildir. Su akarken küpünü dolduran, kışı yazdan düşünen dalgıç belki biraz rahat nefes alır ama çoğu zaman bu bereket sağnağı uzun sürmez. Yılların birikimiyle dolan kasa boşalmaya görsün, dalgıcın zihninde pusuya yatmış olan o bildik korku vakit kaybetmeden ortaya çıkıverir. Eli boş çıkma, eve eli boş dönme endişesi ile dalgıç yine kendisini zorlamaya başlar. Her ne pahasına olursa olsun çuval dolmalıdır. “Bir daha derine dalmam!..” diyen dalgıç işte böyle unutur yeminini, yeni yerlerde daha derinlerde arar kısmetini. Ne de olsa rızkı veren Allah’tır ve dalgıca düşen her koşulda onu aramaktır.

Kısmetini arayan dalgıcı, nedendir bilinmez, tuzağa düşürdüğü de olur derin karanlığın. Bu tuzak bildiğiniz tuzaklara benzemez. Ne çukura ne de çelikten kapana ihtiyacı vardır. Dalgıcın korkularından, beklentilerinden, umutlarından, zihnine yerleşmiş sayısız düşünceden ve duygudan aldığı ilhamla kurar tuzağını derin karanlık. Midye, sünger, salyangoz, hurda artık aradığı her neyse onu dalgıca gıdım gıdım buldurarak ona zaman kaybettirir. “Burada bir şey yok, başka yere bakmalı...” diyen ve yer değiştirmeye hazırlanan dalgıcın karşısına aradığından bir parça çıkarıverir bir anda. Umutlanmaya her an hazır olan deniz emekçisi özenle hazırlanmış olan bu zokayı yutar çoğu zaman.



Derinlerde kurşun ararken, umutla yemlenmiş olan zokayı ben de yuttum çoğu zaman! Yutmak zorunda kaldım desem daha doğru ifade etmiş olurum aslında. Daha demin her çabamı boşa çıkaran karanlık dip birden bire kurşun kusmaya başlar kara çamurun içinden. Az önce verdiğim tüm kararlar – yer değiştirmek ya da dalışı bitirmek – artık geçersizdir. Tüpümün yarı yarıya boşalmış olması, uzayan dip zamanı ya da sebep her neyse, aklımdan çıkıp gitmiştir artık. Görünmeyen bir zincir ayaklarıma dolanırken, ansızın ortaya çıkan bir avuç kurşun demir gülle gibi prangalar beni dibe. Artık tuzak tamamlanmıştır.

Zaman geçerken arayış hızlanır. Dalgıç tuzağa düştüğünün farkına varır varmasına ama dipten eli boş çıkmamak için görmezden gelir düştüğü tuzağı. Kelle koltukta bir yarış başlar akrep, yelkovan ve dalgıç arasında. Kalan zamanda hiç olmazsa o günkü zararını telafi edecek kadar çuvalını doldurmak umuduyla dibi eşelemeye, kesmeye, koparmaya ve toplamaya devam eder.

Bu arayış kesinlikle açgözlülük değildir! Olsa olsa, bir anlığına tazelenen ve çoğu zaman saman alevi gibi parlayıp sönen umudun peşine çaresizce düşmektir.

https://youtu.be/O-3xgKqN2g4

2 Mayıs 2018 Çarşamba

MAKSAT ÇORBA KAYNASIN


Yaptığım işin adını nihayet koydum. İş dediysem, denizin dibinden hurda toplama işini kastediyorum. Bakır, bronz, kurşun, gümüş ya da nadiren de olsa altın; çoğu zaman yükte alabildiğine ağır ama pahada hafif, şansımın yaver gittiği nadir zamanlarda ise tam tersi... Ne de olsa tektaş alyans en az çeyrek ton kurşuna bedeldir!

Sırf denizden hurda metal topluyorum diye beni hemen “hurdacı” diye yaftalayıp, küçük görenler, halime burun kıvıranlar olduğu gibi, altını, gümüşü, tektaşı duyunca ağzı sulanan, beni hemen “definecilik” yapmakla suçlayıp aba altından sopa göstererek avanta koparmaya çalışanlar da olur. Sakin mizacıma kanıp hamle eden nice gafilleri az geri püskürtmedim zamanında. Sakın aldanmayın ellerimin temiz ve ince görüntüsüne, zira dipte hurda sökmekten artık boru anahtarı gibi oldu kendileri (Bkz: Dalgıç el yordamıyla umut edendir).

Neyse, konu dağılmadan isim koyma meselesine kaldığım yerden devam edeyim. Ne diyordum, evet, ben bir sualtı hurdacısıyım. Sadece ben değil, başkaları da var geçimini bu yoldan sağlayan ya da vaktiyle sağlamış olan. Dolayısıyla, bulmam gereken isim sadece bendenizi değil, derin karanlığın türlü çeşit tehlikelerine bir an olsun gözkırpmadan meydan okuyan deniz emekçisi yoldaşlarımın da hakkını tam anlamıyla vermeliydi!



Bana toplayıcılığı öğreten Osman (Yazla) abinin, kurşun toplama işinin mucidi dalgıç Mustafa’nın (Dursun), dalgıç Olgun’un (Malatya) ve dalgıç “Kırk...” Şahin’in (Aksoy)... Tek dertleri evlerinde bir tencere çorba kaynatmak ve kimseye muhtaç olmadan yaşamak olan nice dalgıçların hakkını vermeliydi bu isim!

İsmini unuttuklarım beni bağışlasınlar, zira denizde geçen bunca yılın ardından belleğim bana oyun oynamaya başladı artık.



***

Karaköy’de Perşembe Pazarı’nda Yağkapanı diye bir yer vardır. Eskilerin gözlerinde belki bi’damla yaş belki de bi’gülümsemeyle yankısını bulan Yağkapanı adı, çoğu yeni nesil dalgıç için bir anlam ifade etmeyebilir. Bu işi öğrendiğimiz, maceralarını keyifle dinlediğimiz abilerimiz, -mesela Tıran (Oktay) abi, Osman Yaşar (Kulaç) abi, Sercan (Göktürk) abi- burayı artık mazide kalmış bir korsan yatağı, fukara dalgıçların ekmek kapısı olarak tarif ederler.

Yağ Kapanı bir çeşit bankadır aslında. Sualtından getirilen her türlü malzemenin –koccaman obüs mermisi kovanlarının, batıklardan sökülmüş bakır karina kaplamalarının, deniz suyunun tesiriyle yeşermiş kekamoz kaplı pirinç manikaların ve akla gelen gelmeyen her tür metal hurdanın- anında paraya çevrildiği bu bankaya malını döken toplayıcı dalgıç, artık az ya da çok, cebi dolu dönermiş evine, çorbasını kaynattığı sığınağına.

Mazinin sisleri arasında unutulmaya yüz tutmuş korsan hikâyelerine hangimiz kapılmadık ki? Vaktiyle Sercan abinin Şişhane Yokuşu Saka İşhanı’ndaki derme çatma dükkânında –ki hâlâ oranın ne dükkânı olduğunu anlayabilmiş değilim- Osman (Yazla) ve Emin (Yiğitler) abilerle az dinlemedik bu hikâyeleri. İzmit Körfezi’nde Eskihisar’ın açığında ray yüküyle batan Agatocle’yi, bakır kaplamaları ağız sulandıran Heybetnüma’yı, Ortaköy batığını ve boğazdaki diğer leşleri hep burada duyup öğrenmiştim.

Bu batıklardan çıkarılan metal malzemenin son durağı hep Yağkapanı olmuştu. Korsan yatağında paraya çevrilen hurdalarla kaynamıştı tenceredeki çorba. Aslında yapılan iş korsanlık değildi, dün de bugün de! İşin aslını bilmeyenlerin, dalgıçsa “hırsızdır” diye kestirip atanların cahilce yakıştırmasıdır bu korsan yaftası. Denizde terkedilmiş, batmış, dibe saplanıp kalmış, bilmem kaç kulaç derinde kaderine terkedilerek unutulmuş metalleri toplayıp satmanın neresi korsanlık olabilir ki?

Yağkapanı önce formalı dalgıçların toplanma yeriymiş. Yakınlarda bir de dalgıç kahvesinden söz edilir ama günümüzde yerinde yeller esmektedir. İçerisi her daim kesif bir sigara dumanı bulutu ile kaplı olan kahvehanede dalgıçlar iş bekler, yediği vurgunla topal kalan dalgıçların maceralarını dinler, çay içip lak lak ederlermiş. Derin karanlıkta harcadığı çabanın, döktüğü alın terinin karşılığını vermeyen denize sırtını çevirip oturduğu olurmuş bazı kalbi kırık dalgıçların...



Şu kocaman şehr-i İstanbul’da o minicik kahveyi bir dalgıçlar –gavvaslar- müzesi olarak muhafaza edememişiz ya, yuh olsun!

Derken Yağkapanı’nda formalı dalgıçların yerini balıkadamlar almaya başlamışlar. Hantal formanın yükünü üzerinden atmış, havasını sırtındaki tüplerde taşıyan, dünyaya bakır kazanı andıran miğferin lumbozları yerine kauçuk deniz gözlüğünün camlarından bakan balıkadamlar görüntü itibariyle formalılardan farklı olsalar da aynı toplayıcı ruh onlarda da varmış. Tabi ki eski nesil balıkadamların da tek derdi çorbayı kaynatmakmış.

Hazır aklımdayken söyleyeyim, bu çorba kelimesini bi’Osman (Yazla) abi kullanmaz. Nedense hep fasulyeyi kaynatmak der o. Varsın desin, nihayetinde kurufasulye de bi’nevi çorba değil mi?



***

Eski Yağkapanı dalgıçlarının çoğu dünyadan göçüp gittiler. Onların hem neşeli hem de hüzünlü anıları Tırhan (Oktay) abiyle, Osman Yaşar (Kulaç) abiyle hayata tutunuyor. Şüphesiz o anıları dinleyen bizler -yeni nesil toplayıcı dalgıçlar- sayesinde Yağkapanı, dalgıçların ortak belleğindeki yerini muhafaza edecek. Hoş, dalgıç kahvesi bir müzeye dönüştürülmüş olsaydı buna da gerek kalmazdı ya. Ne de olsa insanlar dünyadan göçüp gittikçe anılar silikleşmeye yüz tutar. Geride en fazla kişisel albümler ve kenarda köşede unutulmuş birkaç ıvır zıvır kalır. O da yeni nesiller tarafından muhafaza edilirlerse. Önemli olan geleneği korumaktır, yaşatmaktır. Bize düşen bu!

İşte bu yüzden, dalgıç Osman’ı (Yazla), dalgıç Cem’i (Özbakır), dalgıç Mustafa’yı (Dursun), dalgıç Olgun’u (Malatya), dalgıç “Kırk...” Şahin’i (Aksoy) ve kendimi “Yeni Nesil Yağkapanı Dalgıçları” diye isimlendirmekte bir sakınca görmedim.

Evet, ben bir toplayıcı dalgıcım, bir Yeni Nesil Yağkapanı Dalgıcı’yım. Hemen yukarıda isimlerini dostlukla, kardeşçe duygularla zikrettiğim deniz emekçisi yoldaşlarım da birer Yeni Nesil Yağkapanı Dalgıcı’dırlar...



Bugünlerde Osman abi, Cem ve Şahin, kurşun –ve diğer hurdaları- toplama işine biraz ara verdiler. Bu ara, geçici bir duraklamamı yoksa temelli bir paydos mu? İşte orasını bilemem. Olgun ise Yağkapanı geleneğine karadan destek veriyor; bugün itibariyle Hasanpaşa’da faaliyet gösteren dükkânında malzeme bakımı ve tamiri yapıyor. Eğer dalış malzemenize bakım yaptıracaksanız Olgun’a yaptırın derim. Zira kitapta yazmayan kusurları bulup ortaya çıkarmada, imkânsız tamirleri halletmede üstüne yoktur Olgun’un. Ne de olsa o da eski deneyimli bir dalgıç.

Kurşun ve diğer hurdaları boğazın dibinden toplayıp çıkarma işini yapanlar bugün bir ben, bir de Mustafa ile yardımcısı Engin (Gökdeniz). Engin dalışta daha çok yeni ama gözünü budaktan esirgemeyen iyi bir dalgıç. Belki de bizden sonra Yağkapanı geleneğini o devam ettirecek. Sonuçta o da bizlerin ve bizden öncekilerin yetiştiği ocağın ateşinde çorbasını kaynatıyor.

Umarım bizlerden sonra da Yağkapanı geleneğini sürdürecek yeni nesiller olur.

18 Nisan 2018 Çarşamba

DENİZDEN GEÇİNMEK KISMET İŞİ


Bazen ağlatır, bazen de güldürür deniz. Gün olur, büyük umutlarla kendimi onun kucağına attığım bir dalıştan eli boş çıkarır, için için ağlatır. Tövbeler ederim, bir daha dalmamaya yeminler ederim, boş çuvalı hırsla avucumda sıkarken. Böyle bereketsiz günlerin ardından küserim derin karanlığa, sırtımı dönerim, görmezden gelirim denizi. Bilirim nankörlüktür aslında benimki. Oysa daha düne kadar yine onun cömertliğiyle dolmuştur torbam, bu geçici bereketsizlik belki de bir sınavdır yaradan tarafından. Nedense bu hep çıkar aklımdan!

Öyle günler olur ki gönülsüz başladığım bir dalışta çuvalıma adeta bir bereket sağnağı boşaltır. Çuval doldukça kederden eser kalmaz. “İyi ki gelmişim bugün kısmetimi toplamaya...” diye geçirirken aklımdan, dipte bir bayram sevinci başlar. Evin rızkı çıktıkça neşe de beraberinde gelir!



***

Derin karanlıkta kaybolurken aklımda tek bir düşünce vardır. Diğer bütün düşüncelere, hatta örtbas ettiğim korkulara baskın çıkan bu tek düşünce, çuvalıma doldurmayı hayal ettiğim hurdalardır. Gözlerim dipteki hurdaları ararken, bu hayalin gerçeğe dönmesi için var gücümle çabalarım. Yorularak, yıpranarak, hatta biraz acı çekerek öderim gerçeğe dönen hayalimin bedelini. Deniz asla karşılıksız vermez, mutlaka bedelini ödetir, er ya da geç, verdiğinin karşılığını alır.

Denizin verdikleriyle geçinirken ona küsmemek, umudunu yitirmemek esastır. Dibi eşelerken eldivenimin söküldüğü hatta yırtıldığı günler olur. Parmaklarım yaralanır, acır, hafiften kan sızdığı bile olur. Yine de vazgeçmem kazmaktan, kumun gizlediği metallere ulaşmak için var gücümle kazarım. Dipten kalkan kum yüzünden göz gözü görmez, bir karış ötemdekileri bile seçemediğim anlar olur. Ya durur beklerim bulanıklık dağılsın diye ya da çok fazla uzaklaşmadan başka bir yeri kazarım. Su durulunca nasılsa geri dönerim ilk kazdığım yere.



Eğer kısmetsiz bir günümdeysem suyun inadı tutar, durulmak bilmez, beklerken zaman geçer, havam azalır. Hele bir de elimde yük olmasın diye çuvalı o belirsizliğin içinde bıraktıysam vay halime; çuvala mı yanayım, üzerindeki karabinalara mı yoksa içindeki kurşuna mı? Kaybolan çuvalla en az 100 lira gitti demektir.

Bir seferinde yine hurda toplarken, kaldırma balonu, emniyet ipi, karabinalar ve iki çuval dolusu kurşun anafora kapılıp gitmişti. İskeleye yakın bir noktada çalışıyordum. İşimi bitirmiştim, çıkma vakti gelmişti. Çuvalları bağladığım balona yavaşça hava bastım. Şöyle bir yokladım ağırlık dengelendi mi diye. Yorulmuştum, işi kolaydan bitirmek için balonu biraz daha şişirdim. Çok zorlanmadan taşıyabiliyordum yükümü. Yük dediysem 50 kiloyu aşkın kurşundan bahsediyorum...

Derken, birden bir curcuna koptu dipte. Mevsim kıştı ve kuru elbise vardı üzerimde. Elbisenin havasını tahliye etmeye çalışırken bir an elimden kaçırdım çuvallara bağladığım emniyet ipini. Her şey göz açıp kapayana kadar olup bitmişti. Boğaz motorlarından birinin pervane akıntısıyla dipte kopan anlık fırtına çekip almıştı binbir emekle topladığım onca kurşunu. Oysa daha beş dakika önce ikinci çuvalı da doldurmanın sevinciyle dipte için için sevinç kahkahaları atıyordum!

İşte o gün öğrendim, karaya çıkarmadığım, emniyete almadığım malın bana ait olmadığını. İster istemez üzüldüm biraz, kurşunlar yetmezmiş gibi balonu da kaybetmiştim. Kısmetten çıkmışlar bir kere. Ne diyelim, sağlık olsun...



***

Kayıpla biten dalışların ardından biraz buruk dönerim eve. Zarara girmiş olmak bir yana evin kısmetini kaybetmiş olmaktır beni asıl üzen. O günün yevmiyesini denize kaptırınca nasıl sevinebilir ki insan?

Yine de denizle küslüğümü çok uzatmam. Bir dahaki sefere kısmetimi arayacak yüzüm olsun isterim ona karşı. Ne de olsa denizin verdikleriyle geçinmek kısmet işidir. Bugün bulduysan öbür gün bulamayabilirsin ve her seferinde, sınandığını bilerek, sabırla, şükürle aramaya devam edersin.