2 Mayıs 2018 Çarşamba

MAKSAT ÇORBA KAYNASIN


Yaptığım işin adını nihayet koydum. İş dediysem, denizin dibinden hurda toplama işini kastediyorum. Bakır, bronz, kurşun, gümüş ya da nadiren de olsa altın; çoğu zaman yükte alabildiğine ağır ama pahada hafif, şansımın yaver gittiği nadir zamanlarda ise tam tersi... Ne de olsa tektaş alyans en az çeyrek ton kurşuna bedeldir!

Sırf denizden hurda metal topluyorum diye beni hemen “hurdacı” diye yaftalayıp, küçük görenler, halime burun kıvıranlar olduğu gibi, altını, gümüşü, tektaşı duyunca ağzı sulanan, beni hemen “definecilik” yapmakla suçlayıp aba altından sopa göstererek avanta koparmaya çalışanlar da olur. Sakin mizacıma kanıp hamle eden nice gafilleri az geri püskürtmedim zamanında. Sakın aldanmayın ellerimin temiz ve ince görüntüsüne, zira dipte hurda sökmekten artık boru anahtarı gibi oldu kendileri (Bkz: Dalgıç el yordamıyla umut edendir).

Neyse, konu dağılmadan isim koyma meselesine kaldığım yerden devam edeyim. Ne diyordum, evet, ben bir sualtı hurdacısıyım. Sadece ben değil, başkaları da var geçimini bu yoldan sağlayan ya da vaktiyle sağlamış olan. Dolayısıyla, bulmam gereken isim sadece bendenizi değil, derin karanlığın türlü çeşit tehlikelerine bir an olsun gözkırpmadan meydan okuyan deniz emekçisi yoldaşlarımın da hakkını tam anlamıyla vermeliydi!



Bana toplayıcılığı öğreten Osman (Yazla) abinin, kurşun toplama işinin mucidi dalgıç Mustafa’nın (Dursun), dalgıç Olgun’un (Malatya) ve dalgıç “Kırk...” Şahin’in (Aksoy)... Tek dertleri evlerinde bir tencere çorba kaynatmak ve kimseye muhtaç olmadan yaşamak olan nice dalgıçların hakkını vermeliydi bu isim!

İsmini unuttuklarım beni bağışlasınlar, zira denizde geçen bunca yılın ardından belleğim bana oyun oynamaya başladı artık.



***

Karaköy’de Perşembe Pazarı’nda Yağkapanı diye bir yer vardır. Eskilerin gözlerinde belki bi’damla yaş belki de bi’gülümsemeyle yankısını bulan Yağkapanı adı, çoğu yeni nesil dalgıç için bir anlam ifade etmeyebilir. Bu işi öğrendiğimiz, maceralarını keyifle dinlediğimiz abilerimiz, -mesela Tıran (Oktay) abi, Osman Yaşar (Kulaç) abi, Sercan (Göktürk) abi- burayı artık mazide kalmış bir korsan yatağı, fukara dalgıçların ekmek kapısı olarak tarif ederler.

Yağ Kapanı bir çeşit bankadır aslında. Sualtından getirilen her türlü malzemenin –koccaman obüs mermisi kovanlarının, batıklardan sökülmüş bakır karina kaplamalarının, deniz suyunun tesiriyle yeşermiş kekamoz kaplı pirinç manikaların ve akla gelen gelmeyen her tür metal hurdanın- anında paraya çevrildiği bu bankaya malını döken toplayıcı dalgıç, artık az ya da çok, cebi dolu dönermiş evine, çorbasını kaynattığı sığınağına.

Mazinin sisleri arasında unutulmaya yüz tutmuş korsan hikâyelerine hangimiz kapılmadık ki? Vaktiyle Sercan abinin Şişhane Yokuşu Saka İşhanı’ndaki derme çatma dükkânında –ki hâlâ oranın ne dükkânı olduğunu anlayabilmiş değilim- Osman (Yazla) ve Emin (Yiğitler) abilerle az dinlemedik bu hikâyeleri. İzmit Körfezi’nde Eskihisar’ın açığında ray yüküyle batan Agatocle’yi, bakır kaplamaları ağız sulandıran Heybetnüma’yı, Ortaköy batığını ve boğazdaki diğer leşleri hep burada duyup öğrenmiştim.

Bu batıklardan çıkarılan metal malzemenin son durağı hep Yağkapanı olmuştu. Korsan yatağında paraya çevrilen hurdalarla kaynamıştı tenceredeki çorba. Aslında yapılan iş korsanlık değildi, dün de bugün de! İşin aslını bilmeyenlerin, dalgıçsa “hırsızdır” diye kestirip atanların cahilce yakıştırmasıdır bu korsan yaftası. Denizde terkedilmiş, batmış, dibe saplanıp kalmış, bilmem kaç kulaç derinde kaderine terkedilerek unutulmuş metalleri toplayıp satmanın neresi korsanlık olabilir ki?

Yağkapanı önce formalı dalgıçların toplanma yeriymiş. Yakınlarda bir de dalgıç kahvesinden söz edilir ama günümüzde yerinde yeller esmektedir. İçerisi her daim kesif bir sigara dumanı bulutu ile kaplı olan kahvehanede dalgıçlar iş bekler, yediği vurgunla topal kalan dalgıçların maceralarını dinler, çay içip lak lak ederlermiş. Derin karanlıkta harcadığı çabanın, döktüğü alın terinin karşılığını vermeyen denize sırtını çevirip oturduğu olurmuş bazı kalbi kırık dalgıçların...



Şu kocaman şehr-i İstanbul’da o minicik kahveyi bir dalgıçlar –gavvaslar- müzesi olarak muhafaza edememişiz ya, yuh olsun!

Derken Yağkapanı’nda formalı dalgıçların yerini balıkadamlar almaya başlamışlar. Hantal formanın yükünü üzerinden atmış, havasını sırtındaki tüplerde taşıyan, dünyaya bakır kazanı andıran miğferin lumbozları yerine kauçuk deniz gözlüğünün camlarından bakan balıkadamlar görüntü itibariyle formalılardan farklı olsalar da aynı toplayıcı ruh onlarda da varmış. Tabi ki eski nesil balıkadamların da tek derdi çorbayı kaynatmakmış.

Hazır aklımdayken söyleyeyim, bu çorba kelimesini bi’Osman (Yazla) abi kullanmaz. Nedense hep fasulyeyi kaynatmak der o. Varsın desin, nihayetinde kurufasulye de bi’nevi çorba değil mi?



***

Eski Yağkapanı dalgıçlarının çoğu dünyadan göçüp gittiler. Onların hem neşeli hem de hüzünlü anıları Tırhan (Oktay) abiyle, Osman Yaşar (Kulaç) abiyle hayata tutunuyor. Şüphesiz o anıları dinleyen bizler -yeni nesil toplayıcı dalgıçlar- sayesinde Yağkapanı, dalgıçların ortak belleğindeki yerini muhafaza edecek. Hoş, dalgıç kahvesi bir müzeye dönüştürülmüş olsaydı buna da gerek kalmazdı ya. Ne de olsa insanlar dünyadan göçüp gittikçe anılar silikleşmeye yüz tutar. Geride en fazla kişisel albümler ve kenarda köşede unutulmuş birkaç ıvır zıvır kalır. O da yeni nesiller tarafından muhafaza edilirlerse. Önemli olan geleneği korumaktır, yaşatmaktır. Bize düşen bu!

İşte bu yüzden, dalgıç Osman’ı (Yazla), dalgıç Cem’i (Özbakır), dalgıç Mustafa’yı (Dursun), dalgıç Olgun’u (Malatya), dalgıç “Kırk...” Şahin’i (Aksoy) ve kendimi “Yeni Nesil Yağkapanı Dalgıçları” diye isimlendirmekte bir sakınca görmedim.

Evet, ben bir toplayıcı dalgıcım, bir Yeni Nesil Yağkapanı Dalgıcı’yım. Hemen yukarıda isimlerini dostlukla, kardeşçe duygularla zikrettiğim deniz emekçisi yoldaşlarım da birer Yeni Nesil Yağkapanı Dalgıcı’dırlar...



Bugünlerde Osman abi, Cem ve Şahin, kurşun –ve diğer hurdaları- toplama işine biraz ara verdiler. Bu ara, geçici bir duraklamamı yoksa temelli bir paydos mu? İşte orasını bilemem. Olgun ise Yağkapanı geleneğine karadan destek veriyor; bugün itibariyle Hasanpaşa’da faaliyet gösteren dükkânında malzeme bakımı ve tamiri yapıyor. Eğer dalış malzemenize bakım yaptıracaksanız Olgun’a yaptırın derim. Zira kitapta yazmayan kusurları bulup ortaya çıkarmada, imkânsız tamirleri halletmede üstüne yoktur Olgun’un. Ne de olsa o da eski deneyimli bir dalgıç.

Kurşun ve diğer hurdaları boğazın dibinden toplayıp çıkarma işini yapanlar bugün bir ben, bir de Mustafa ile yardımcısı Engin (Gökdeniz). Engin dalışta daha çok yeni ama gözünü budaktan esirgemeyen iyi bir dalgıç. Belki de bizden sonra Yağkapanı geleneğini o devam ettirecek. Sonuçta o da bizlerin ve bizden öncekilerin yetiştiği ocağın ateşinde çorbasını kaynatıyor.

Umarım bizlerden sonra da Yağkapanı geleneğini sürdürecek yeni nesiller olur.

18 Nisan 2018 Çarşamba

DENİZDEN GEÇİNMEK KISMET İŞİ


Bazen ağlatır, bazen de güldürür deniz. Gün olur, büyük umutlarla kendimi onun kucağına attığım bir dalıştan eli boş çıkarır, için için ağlatır. Tövbeler ederim, bir daha dalmamaya yeminler ederim, boş çuvalı hırsla avucumda sıkarken. Böyle bereketsiz günlerin ardından küserim derin karanlığa, sırtımı dönerim, görmezden gelirim denizi. Bilirim nankörlüktür aslında benimki. Oysa daha düne kadar yine onun cömertliğiyle dolmuştur torbam, bu geçici bereketsizlik belki de bir sınavdır yaradan tarafından. Nedense bu hep çıkar aklımdan!

Öyle günler olur ki gönülsüz başladığım bir dalışta çuvalıma adeta bir bereket sağnağı boşaltır. Çuval doldukça kederden eser kalmaz. “İyi ki gelmişim bugün kısmetimi toplamaya...” diye geçirirken aklımdan, dipte bir bayram sevinci başlar. Evin rızkı çıktıkça neşe de beraberinde gelir!



***

Derin karanlıkta kaybolurken aklımda tek bir düşünce vardır. Diğer bütün düşüncelere, hatta örtbas ettiğim korkulara baskın çıkan bu tek düşünce, çuvalıma doldurmayı hayal ettiğim hurdalardır. Gözlerim dipteki hurdaları ararken, bu hayalin gerçeğe dönmesi için var gücümle çabalarım. Yorularak, yıpranarak, hatta biraz acı çekerek öderim gerçeğe dönen hayalimin bedelini. Deniz asla karşılıksız vermez, mutlaka bedelini ödetir, er ya da geç, verdiğinin karşılığını alır.

Denizin verdikleriyle geçinirken ona küsmemek, umudunu yitirmemek esastır. Dibi eşelerken eldivenimin söküldüğü hatta yırtıldığı günler olur. Parmaklarım yaralanır, acır, hafiften kan sızdığı bile olur. Yine de vazgeçmem kazmaktan, kumun gizlediği metallere ulaşmak için var gücümle kazarım. Dipten kalkan kum yüzünden göz gözü görmez, bir karış ötemdekileri bile seçemediğim anlar olur. Ya durur beklerim bulanıklık dağılsın diye ya da çok fazla uzaklaşmadan başka bir yeri kazarım. Su durulunca nasılsa geri dönerim ilk kazdığım yere.



Eğer kısmetsiz bir günümdeysem suyun inadı tutar, durulmak bilmez, beklerken zaman geçer, havam azalır. Hele bir de elimde yük olmasın diye çuvalı o belirsizliğin içinde bıraktıysam vay halime; çuvala mı yanayım, üzerindeki karabinalara mı yoksa içindeki kurşuna mı? Kaybolan çuvalla en az 100 lira gitti demektir.

Bir seferinde yine hurda toplarken, kaldırma balonu, emniyet ipi, karabinalar ve iki çuval dolusu kurşun anafora kapılıp gitmişti. İskeleye yakın bir noktada çalışıyordum. İşimi bitirmiştim, çıkma vakti gelmişti. Çuvalları bağladığım balona yavaşça hava bastım. Şöyle bir yokladım ağırlık dengelendi mi diye. Yorulmuştum, işi kolaydan bitirmek için balonu biraz daha şişirdim. Çok zorlanmadan taşıyabiliyordum yükümü. Yük dediysem 50 kiloyu aşkın kurşundan bahsediyorum...

Derken, birden bir curcuna koptu dipte. Mevsim kıştı ve kuru elbise vardı üzerimde. Elbisenin havasını tahliye etmeye çalışırken bir an elimden kaçırdım çuvallara bağladığım emniyet ipini. Her şey göz açıp kapayana kadar olup bitmişti. Boğaz motorlarından birinin pervane akıntısıyla dipte kopan anlık fırtına çekip almıştı binbir emekle topladığım onca kurşunu. Oysa daha beş dakika önce ikinci çuvalı da doldurmanın sevinciyle dipte için için sevinç kahkahaları atıyordum!

İşte o gün öğrendim, karaya çıkarmadığım, emniyete almadığım malın bana ait olmadığını. İster istemez üzüldüm biraz, kurşunlar yetmezmiş gibi balonu da kaybetmiştim. Kısmetten çıkmışlar bir kere. Ne diyelim, sağlık olsun...



***

Kayıpla biten dalışların ardından biraz buruk dönerim eve. Zarara girmiş olmak bir yana evin kısmetini kaybetmiş olmaktır beni asıl üzen. O günün yevmiyesini denize kaptırınca nasıl sevinebilir ki insan?

Yine de denizle küslüğümü çok uzatmam. Bir dahaki sefere kısmetimi arayacak yüzüm olsun isterim ona karşı. Ne de olsa denizin verdikleriyle geçinmek kısmet işidir. Bugün bulduysan öbür gün bulamayabilirsin ve her seferinde, sınandığını bilerek, sabırla, şükürle aramaya devam edersin.

5 Mart 2018 Pazartesi

MÜHİM OLAN İLKİNİ BULMAK


İşin doğrusu çok da matah bi’karın ağrısı değil peşine düştüğüm. Yükte ağır mı ağır ama pahada hafif kalır. Bi’çuval toplamalı ki biraz para etsin.

Ben hurda kurşun toplarım denizin dibinden. Bazen batık bir gemide safra ya da boru olarak karşıma çıktığı olsa da çoğu zaman olta kurşunudur aradığım. Kurşun ararken ara sıra daha değerli hurda metaller, bakır borular ya da bronz pervaneler de bulduğum olur. Batıktaki hurda metali bulmak kolaydır. Eğer benden önce birileri sökmediyse, bronzdan döküm pervanesi hatırı sayılır bir nakit demektir. Zor zamanlarda derin bir soluk almak demektir şöyle kocaman bir pervane. Gel gör ki her zaman denk gelmez hurdanın böylesi. Kırk yılda bir...



***

Misinanın ucundaki iskandil dipteki ilişkene takılmaya görsün, deniz hemen oltanın ucundan koparıp alıverir gri zehirli metali. Olta kurşunu mu deyip burun kıvırmayın, 30-40 kilosu torbaya girince günlük yevmiyeyi doğrulttum demektir. Eğer doğru yeri bulursam, hele daha önce bir başka deniz hurdacısının denk gelmediği yıllar yılı birikmiş bir kurşun öbeğine denk gelirsem, uzun süre başka bir yer aramama gerek kalmadan her gün azar azar doldururum torbamı.

Böyle yerlerde çalışırken kendimi banka hesabımdan azar azar para çekermişim gibi hissederim. Deniz bana, ben hurdacıya, elime geçen neyse artık o da evime...

Kurşun merhametsizce zehirler denizi! Dipte ne kadar uzun süre kalırsa o kadar çok kusar içindeki zehri denize ve onun yaşayanlarına. Ekmeğimi kazanırken denizi temizlediğimi düşünmek de güzel. Geçenlerde oturdum ve kurşunculuğa başladığım 2013 yılından bu yana dipten çıkardığım hurda kurşun miktarını kabaca hesapladım. Bugüne kadar neredeyse 5 ton kurşun çıkarmışım! An be an zehrini kusan 5 ton kurşun...

***

Kurşunculuğu küçümseyen de var, kolay bir iş olduğunu zanneden de. Küçümseyenlere söyleyecek çok sözüm var ama veryansın etmeye bir başlarsam çok ağır laflar söylerim diye hep kendimi tutuyorum. Emek ve helal alınteri karşılığı elde edilen kazancı küçümseyenler benden uzak olsunlar.
Gelelim bu işi kolay zannedenlere...



Kurşun çıkarmak zor iştir. Üstelik kışın daha da zorlaşır. Hurda çuvalını yüzdürmek için kullandığım kaldırma balonu, kuru elbise ve denge yeleği... Üçünün de içi havayla doludur. Doğru zamanda ve derinlikte gerektiği kadar şişirmezseniz ya çuval dibe çöker, ya elbise sizi sıkıştırmaya başlar ya da kendi ağırlığınızı taşıyamaz hale gelirsiniz. Madalyonun öbür yüzündeyse bir anda kontrolsüzce yüzeye fırlama riski vardır. Elbiseyi de, denge yeleğini de, balonu da azar azar tahliye etmek, bu sırada kontrollü bir şekilde yükselmek zor sanattır. Ne demek istediğimi daha kolay anlamak için üç tane köpeğin tasmasının elinizde olduğunu ve üçünün de farklı yönlere doğru koşturduğunu hayal edin. Birini kaçırdınız mı ayvayı yersiniz.

***

Zehirli de olsa deniz oltacıdan koparıp aldığı kurşunu kolayca size vermez. Çaba harcamanızı, dipte fellik fellik aranmanızı, her ilişkenin etrafını iyice kazmanızı ister. Dalgıcın aradığı ne olursa olsun marifet ilkini bulmaktır.

Sonsuz bir hiçliği andıran dibin çoraklığı dalgıcın umudunu kırmak için yeter de artar. Her taş birbirine benzer, vıcık vıcık tortu her izi örter. Dalgıcın kafasında bi’sürü soru dolaşır; nereyi kazmalıdır, hangi taşın altına bakmalıdır, düz mü ilerlemelidir yoksa zik zak mı yapmalıdır, torba doldu dolmasına ama yüzeye çıkarabilecek midir onca ağırlığı?



Hele bir de arka arkaya birkaç gün eli boş döndüyse karanlığın yüreğinden umutları iyice kırılır. Başka bir yerden akarı olmayan dalgıçlar için bu eli boş dönmeler, telafi edilmesi gereken zararın her dalışta biraz daha çoğalmasına neden olur. Öyle bir an gelir ki malzemesini yavaş yavaş elinden çıkarmak zorunda bile kalır başka bir yerden akarı olmayanlar.

Her ne olursa olsun dipten eli boş dönmemek için akıntıya, karanlığa, soğuğa aldırmadan dalgıç dibi karış karış arar.

Dibin belirsizliğinde kısmetini ararken umut dolu bir cümle hep zihnindedir: “ilkini bulursam gerisi gelir.

24 Aralık 2017 Pazar

DALGIÇ EL YORDAMIYLA UMUT EDENDİR

Benim ellerim pek büyük sayılmazlar. Parmaklarım biraz incedir. Kesik, sıyrık pek yoktur ellerimde, ayrıca temizdirler. Kaba iş yapanların binbir eziyet karşısında pençeleşmiş elleriyle kıyaslandıklarında ağır işleri yakıştıramazsınız benim ellerime. Sadece ellerime bakarak hakkımda karar verenler çok geçmeden yanıldıklarını anlarlar.

Benim ellerim güçlüdürler. Ben bu ellerle denizin dibini kazırım kısmetimde ne varsa bulup çıkarıp torbama atmak için.

Dalgıcın elleri dipte onun her şeyidir! Elleriyle eşeler, koparır, söker, kazar, yerinden oynatır, tersine çevirir. Öyle bir an gelir ki gözgözü görmeyen karanlık ve bulanık sularda gözleri olur bir anda dalgıcın elleri. Dalgıçlık mesleği aslında el emeğidir bir anlamda.



***

Dipte el yordamıyla kısmetini arayan dalgıç umuduyla başbaşa kalır, er ya da geç. Üşür, titrer, karanlıkta bir başına arar durur kısmetini hep tazelediği umuduyla. O umuda sarılarak daha derine iner her seferinde. Karşısına çıkan tehlikelere, engellere ve ara sıra “hassstir...” diye söylenmesine neden olan sürprizlere aldırmadan tazeler umudunu.


“Hadi biraz daha kal, daha o kadar üşümedin... Bi’kulaç daha in derine, belki oradadır aradığın... Hadi, hadi, sakın vazgeçme...” diyerek cesaret ve umut verir kendisine. Kara insanları için cesaret başkalarının sesini bastıran güçlü gür bir ses olabilir. Ama kimsenin varlığından bile haberdar olmadığı, ailesinin geçimini sağlamak ya da fazladan üç beş kuruş kazanmak için dipte her zorluğa katlanmaya sessiz sedasız razı olan avare dalgıç için cesaret sadece umut etmektir.  Bulmak ve çıkarmak umududur dalgıcı taze tutan enerji.

O umuda sarılarak el yordamıyla dibi karış karış arar. Ellerinin hakkını, sessiz cesaretinin hakkını arar dibin her karışında, bir kendisi bir de umuduyla.

***

En iyi dalgıç diye bir şey yoktur aslında. Olsa olsa umudunu en iyi tazeleyen, şartlar ne olursa olsun her seferinde kendisine, sadece kendisinin duyabileceği bir fısıltıyla “hadi, korkma, yine dene, ne olursa olsun vazgeçme” diyerek cesaret verebilen dalgıç vardır.

İyi dalgıç da üşür, yorulur, bitkin düşer ama vazgeçmez, vazgeçmemelidir.
Dalgıç, sessiz cesaretinden güç alarak dipte el yordamıyla umut edendir.

21 Nisan 2015 Salı

YOL ALMAK ÖĞRENMEKTİR

“İthaka’ya doğru yola çıktığın zaman,
dile ki uzun sürsün yolculuğun,
serüven dolu, bilgi dolu olsun.
Ne Lestrigonlardan kork,
ne Kikloplardan, ne de öfkeli Poseidon’dan.
Bunlardan hiçbiri çıkmaz karşına,
düşlerin yüceyse, gövdeni ve ruhunu
ince bir heyecan sarmışsa eğer...”

Kavafis’in İthaka şiirini çok severim. Buraya ilk birkaç mısrasını alıntıladığım İthaka, dilimize Cevat Çapan’ın kazandırdığı, yola, yolculuğa, yolda öğrenerek bilgeleşmeye dair bir güzellemedir.

***

Denizin üzerinde yol almayı da çok severim ama dipte geçirdiğim uzun zamanların, soluk soluğa aştığım yolların gözümde ayrı bir değeri var. Annem arada sırada şaka yollu takılır “sen hiç toprak insanı olamadın...” diye. “Onlardan çok var be anne...” derim, “biri eksik olsa ne fark eder ki...

O kadar uzun zaman oldu ki bu yola çıkalı. Hani elde küçük bir çanta, içinde üç beş parça eşya ama
bir dünya hayalle çıkılan, sonu pek düşünülmeyen uzun yolculuklar vardır ya, dalışa öyle başlamıştım. Gerçi regülatörden ilk nefesi aldığım yer, pisliğiyle, kokusuyla, çamur rengi suyuyla dalgıçlığa heveslenen birinin hayallerini daha en başında kıracak bir yerdi ya varsın olsun, nasılsa başka yerler de vardı, hele şu yola bir çıkayım gerisi kolaydı. Zamanla yolum nasılsa oralara da düşerdi.

Rumelifeneri’nde Roket Taşı’nın hemen gerisine düşen balıkçı barınağında, derinliğin taş çatlasın 5 m olduğu liman suyundaki acemi nefeslerin üzerinden çeyrek asır geldi geçti. Geriye kalansa binlerce dalış ve dipteki uzun yolda geçen binlerce saat...

***

Dipte uzun zaman geçirince ister istemez aştığınız yol da uzuyor. Beykoz’da Hünkâr Kasrı’ndan girip
meydanda Onçeşme’ye uzanan gezintilerde dipte iki saatten fazla kalıp iki kilometreye yakın yol yaptığım çok olmuştur. Bu gezintiler sırasında derinlik bazen 30 metreyi aşar. Eğer rotam İDO iskelesinin önündeki çukurluktan geçiyorsa yolun önemli bir bölümü derin suda devam eder. Dalış bilgisayarının ekranında dekompresyon tavanı giderek derinleşir. Zaman geçer, yol uzar, torbam şişeyle, kameram görüntüyle dolar. Tek tük kırlangıçla kalkan ve bolca tekir çıkar karçıma. Onçeşme’nin yakınındaki yalıların önüne geldiğimi eşkina taşından bilirim. Gözenekli haliyle kömür cürufuna benzeyen bu kocaman kayalığın içindeki eşkinalar belki de Paşabahçe Koyu’nun ve de Beykoz’un son eşkinalarıdır.

Eşkina taşını bulunca ağır ağır yükselmeye başlarım. Burada da tek tük şişe bulduğum olur. Son zamanlarda torbamı kurşunla da doldurmaya başladım. Dibe takılıp kalmış ağ leşlerinin yaka kurşunları, oltaların iskandilleri de iyi kötü para ediyor. Hem öğrenir hem de fazladan birkaç kuruş kazanırım Beykoz’un dibinde gezinirken.

Ahırkapı’da da durum değişmez. Çekek yerinin hemen önünden dalıp teknelerin açıkta demir
üzerinde bekledikleri alarga yerine doğru giderken deniz tabanı dakikalar boyunca derinleşmemekte inat eder. Suya girdiğim yerde derinlik taş çatlasın 6 metredir, sonra nazlana nazlana 12-13 metreyi bulur. Buraya ulaşana kadar hiç olmazsa 10 dakika geçer. Eğer şişe bulmak ya da yol üzerindeki enkazda yuvalanan istakoz hazretlerine bir selam çakıp iki satır muhabbet için oyalandıysam bu süre daha da uzar. Derken düzlüğün yerini dik bir eğim alır. Ahırkapı sığlığı nihayet sona erer ve derindeki şişe ocağına giden kısa iniş başlar.

Hava lodos esmediğinde burada su berraktır. Karadeniz’in burukluğundan kurtulan su gerçek bir
deniz olur ağzınızda tuz tadı bırakır. Dipteki her türlü pisliğin üzerini adeta ayıbımızı gizlemek ister gibi örten yumuşak mercanlar ve deniz şakayıkları, insan hayalinin ötesinde bir güzellikte olan derin bahçeler yaratırlar Ahırkapı’da ve boğazın birçok başka yerinde.

Sadece toplamak için inmem dibe, gördüklerimi kaydederim, not alırım, görüntülerim. Toprak insanlarının da hemen yanıbaşlarında gözlerden uzak başka bir dünya olduğunu öğrenmelerini isterim. O dünyayı onlara daha iyi anlatmak için daha fazla öğrenmeye zorlarım kendimi. Haliyle yol da zaman da uzar gider bu sonsuz öğrenme anlarında. Denizin öğrencilerine bıkkınlık yakışmaz.


Sabırla yol aldıkça daha çok öğrenirsiniz denizden ve derinlerden. Dalışın bitmesi öğrenmenin de bittiği anlamına gelmez. Sonsuz öğrenme fırsatları sunan derinlere bir sonraki yolculukta ders kaldığı yerden devam eder.

9 Mart 2015 Pazartesi

İYİ Kİ VAR ŞU İSKELELER!

İskele dalışlarını oldum olası çok severim. Gerçi boğazdaki iskelelerin keyifli bir dalışa imkân veren konforlu ortamlar sunduğu pek söylenemez. Yine de iskele bacaklarının sualtı manzarası muhteşemdir. Zaten iskele dalışlarının dünyada çok sevilen bir dalış şekli olmasının en önemli sebebi bu manzaradır.

Nedense bizim iskeleler pek dalgıç dostu yapılar olarak inşa edilmemişlerdir. Ya çok yüksektirler ve üzerinizdeki malzemeyle derinliğini kestiremediğiniz bir yere atlamanız halinde muhtemel bir sakatlanmaya düpedüz davetiye
çıkarmış olursunuz ya da bir yolunu bulup suya girmiş olsanız bile merdiveni bulunmadığından, bu sefer aynı ağırlıklarla sudan çıkmaya çalışmak adeta bir eziyete döner. Gerçi, Boğaz’ın iki yakası boyunca uzayıp giden kazıklı yolun üzerinde yer yer merdivenler inşa edilmiştir. Göz göre göre yok dersem ayıp etmiş olurum. Lakin, son basamağı deniz yüzeyine değmeyen bu merdivenleri yapanların aklındaki en son kaygının dalgıçlar olmadığı da gün gibi ortadadır. Eğer aksi düşünülmüş olsaydı merdivenin inşaatı sırasında hiç olmazsa birkaç basamak denizin altına uzanacak şekilde yapılır ve böylece biz boğaz dalgıçlarının ziyadesiyle hayır duaları alınmış olurdu. Ama ne gezer...

Kazıklı yolun merdivenleri suya girmek için biçilmiş kaftandır, ne de olsa önlerindeki boğaz uçurum
gibi derinleşir çoğu yerde. Ama aynı yerden çıkmayı aklınıza bile getirmeyin. Bir keresinde üzerimde malzeme olmadan çıkmayı denedim ama nafile. Merdivenden umudu kesince en yakındaki sığlığı aramaya başlarsınız. Yeniköy’de bu durum pek sorun yaratmaz, sandalcıların hemen yanında kıyı

iyice sığlaşır, hatta taşlık bir plaj yapar, oradan yürüyerek çıkması kolaydır. Zaten  derindeki işi bitirip yüzeyin biraz altında gaz atım beklemesi (dekompresyon) yaparken akıntı ile sığlığa doğru yola koyulursunuz bile farkında olmadan. Fakat kazıklı yolun her yeri bu kadar dost canlısı  değildir. Mesela Aşiyan’da dalarken çakarın hemen yanındaki demir merdivenden suya girilir. Aşiyan’da suyun kenarında ayakta durmak bile zordur, boğaz burada diklemesine derinleşir. Akıntı daha da kuvvetlidir, kuzey fırtınasıyla cadı kazanına döndüğü olur ara sıra. Eğer burada akıntıya kapılır ve merdiveni kaçırırsanız çıkmaya en uygun kıyı taa Bebek’tedir. Hidiv Yalısı’nın civarındaki sığlıktan çıkıp Aşiyan’a kadar neredeyse yarım kilometre yürümek, üzerinizdeki gâvur ölüsü malzemeyle hiç kolay değildir...

***

İskeleler arasında emektar çekek yerlerinin yeri bir başkadır gönlümde. Boğaz’ın kıyısına sıralanmış
çekeklerin kararmış yosun bağlamış tahtaları denizcilerin çileli hayatının delili gibidir. Kolay kolay yıkıldıkları görülmemiştir, fırtınaya da dalgalara da sonuna kadar direnirler. Sandalların kolayca çekilebilmesi için suya sıfır birer rampa şeklinde inşa edildiklerinden çekeklerden suya girmesi de kolaydır. Civarları mutlaka sığ olur. Dalıştan sonra çıkmaya uygun yer aratmazlar insana.

Muhabbeti de severler. Ne halde olduğunu kendi diliyle anlatır üzerinde gezinene. Eğer çürümeye başladıysa, dalgıcın ağırlığı ile önce biraz esner, ardında biraz gıcırdar, “bana güvenme, dikkatli bas, sonra karışmam!” der gibi sesler çıkartır. Çok zorlamanın gereği yoktur, hemen yan tarafta daha iyi durumda olan bir çekek mutlaka vardır.

Bir de adını koyamadığım, çekek mi iskele mi belli olmayan sahanlıklar vardır Boğaz kıyılarında.
Sahil duvarından denize doğru birkaç metre çıkma yapan daracık beton sahanlıklar, teknelerin uzun süre bağlanmadıkları, yolcu ve yük indirip bindirmeye yarayan kaptı kaçtı iskeleleridir. Bunlar arasında sıkça ziyaret ettiklerimden biri Rumelihisarı’nın önünde diğeri ise Ortaköy İskelesi’nin yanındadır. Boğaz’daki en sevdiğim batıklara giden uzun yolların başlangıcıdır buralar. Eskiden Ortaköy’deki kaptı kaçtı iskelesinde bir tane demir merdiven de vardı. Basamakları suyun altına kadar inerdi, pek alışkın olmadığım bir lükstü. Bir sabah Ortaköy batığına dalmaya geldiğimde yerinde yeller esiyordu canım merdivenin. Anlaşılan birazcık rahata ermem birilerinin gözüne batmıştı. Suya girip çıkaren yaptığım cambazlık bazen dalıştan daha fazla yoruyor.

***

İskele bacakları suyun içinde birer yaşam kulesi gibi yükselirler. Ancak Marmara’daki iskelelerin
bacakları canlı çeşitliliği açısından boğazdakilere beş basar! Suyun dışında çıplak olan metal yüzeyin altına girer girmez deniz canlılarının adeta hücumuna uğrar. Midyeler Boğaz’da ve Marmara’da bacakların değişmeyen ortak kostümüdür. Geriye kalan her şey midyelerin üzerine yerleşir.
Eğer canlıdan yana zengin bir iskele dalışı yapmak isterseniz, Kartal’da eski kumculardan kalma demir iskelenin yıkılmamaya direnen enkazında hoş bir manzara ile karşılaşabilirsiniz. Dalgakıranın taşlarından hoplaya zıplaya kıyıya inmesi biraz zor olsa da kazıkların arasındaki manzara bu zorluğa değer. İskelenin ucunda derinlik 13 metredir. Sağında solunda sandal enkazları vardır. Midyenin yanı sıra Chlamys türü tarak midyeleri de bacaklara sıkıca tutunmuşlardır. Bu kadar lezzetli kabuklular birarada olunca onları iştahla yiyen deniz yıldızları da bacaklara tırmanmaya üşenmezler. Deniz tavşanları yılbaşı süsleri gibi midyelerin arasında dolanırlar. Yüzemeyen deniz canlılarının su içinde yükselmelerine fırsat veren iskele bacakları bu halleriyle birer yaşam kulesine benzerler. Midyelerin arasında horozbinalar ve çalı karidesleri göze çarpar. İskelenin gölgesinde kocaman iskorpitler, lapinler, hanozlar, gelincikler gezer. Gümüş ve izmarit balıkları da iskelenin civarından ayrılmazlar. Civardaki kayalıklarda tek tük istakoz gördüğüm bile olmuştur. Allah’tan sık sık yerini değiştiryor, yoksa çoktan yakayı ele verirdi.


Tepeden sarkan bir olta Kartal’daki eski kum iskelesinin sadece dalgıçların değil oltacıların da uğrak
yeri olduğunu fısıldar. Türlü çeşit deniz canlısına güvenli bir yuva sunan hurda yığını, denizin altındaki ve üstündeki bir avuç deniz insanına karadaki yaşamın sıkıntılarından kurtulmak ve bir süreliğine de olsa rahat bir nefes almak için sığınak olur çıkar.

9 Şubat 2015 Pazartesi

TOPLAMA ÇIKARMA DALIŞLARI


Hani 3 kuruş kâr edelim derken 5 kuruş zarar etmek vardır ya, geçen Aralık’ta Ortaköy Batığı’nda
başıma gelen tek kelimeyle buydu. Hem batıkta kafa dağıtır hem de biraz kurşun toplarım niyetiyle inmiştim paslı demir yığınına. Malum önümüz yılbaşıydı ve fazladan birkaç kuruşun zararı olmazdı.

Boğazın batıkları dalgıçların bankası gibidir. Zamanında abilerimiz iner, balık, ıstakoz, hurda, vs., ne varsa toplar nafakayı doğrulturlarmış. Sağolsunlar öyle bir hevesle çalışmışlar ki bronz ve bakır namına bir gram metal bırakmamışlar enkazlarda. Demiri zaten işe yaramaz. Eh hal böyle olunca bana da olta ve ağ kurşunlarından başka bir şey kalmıyor geriye.

Abiler bankada ne varsa çekmişler zamanında. Ortalık tam takır. Allah oltacılara zeval vermesin. Arada 15-20 kilo kurşun hiç fena olmuyor, akmasa da damlıyor dar zamanımda. Yalnız siz siz olun böyle tatlı talı anlatıyorum diye sakın kanıp derinde hurda kurşun toplamayı sakın kolay bir iş zannetmeyin. Öyle bir iki tane küçük olta kurşununu cebe atıp çıkarmaya benzemez. Tıka basa dolu çuvalı balonla çıkarmaya çalışmak, huysuz atı dizginlemeye çalışmak gibidir, elinizden kaçmak için fırsat arar. Nitekim onca tecrübeme rağmen geçenlerde bir tanesi elimden kaçıverdi her nasıl olduysa...

***

Yılbaşı öncesi fazladan üç beş kuruş ek gelir olsun diye dipteki bankaya uğramıştım. Kerterizler belli,
kıyıdan epey açıktaki batığı bulmak zor olmadı. Ulaş’la hazırlığımızı daha hafta ortasında tamamlamıştık. Birer tane 25 kiloluk kaldırma balonu, sağlam birer çuval -ki benim çuvalın dışında trol ağından yapılmış bir de sağlam aboş vardı-, birer de kafa feneri...

Batığın ortasındaki boşluğa gelince sağa dönüp derine doğru ilerlemeye başladık. Bir zamanlar bu boşluğun olduğu yerde kocaman bir buhar kazanı varmış. Dinamitle patlatıp çıkarmışlar bakır kazanı. Hurdası bile iyi para etmiştir. Pervanesinin de yerinde yeller esiyor. Kazanı götüren onu bırakır mı hiç!

Boşluğu bulunca enkazın hemen sancak bordasını siper almak gerek. Ben de tam böyle yaptım. Ulaş da peşimde. Böylece akıntıdan çok etkilenmeden 43 m derine kadar nispeten vukuatsız bir şekilde indik. Paslı cesedin pruvasında envayi çeşit olta kurşunu daldan sarkan armutlar misali toplamamazı bekliyordu. Gırgırlardan ve fanyalı ağlardan yadigâr dizi dizi yaka kurşunları metal yılanlar gibi dolanmışlardı batığa.

Durum vaziyetini iki satır değerlendirip birbirimize afili birer okey çaktıktan sonra işe koyulduk Ulaş’la. Ağ artıklarını, ipleri kes babam kes. Senelerdir dolanan iplerden ve ağlardan adeta dürüm olmuş batıktan arta kalan gudubet. Serbest kalan leşler dalgıcın üzerini örtmek, koluna bacağına dolanmak için fırsat kollar. Bir anlık dikkatsizliğin bedelini batığın ayrılmaz bir parçası haline gelerek ödemek de vardır.

Kesme biçme torbaya doldurma işi hemen hemen 15 dakika sürdü. Şöyle bir yokladım torba iyice şişmiş, neredeyse kusmak üzere. Açgözlülüğün alemi yok. Kerteriz nasılsa bende saklı, hem hesabı da hemen bitirmemek gerek, azar azar, gerektikçe çek...

Can yeleğiyle taşınmayacak kadar ağırlaşan torbaya bağladım balonu. Önce regülatörden çok az hava bastım balona, anında fırladı yukarıya ama gücü yetmedi altındaki ağırlığı kaldırmaya. Sonra az daha hava bastım. Hafifler gibi oldu. Niyetim daha fazla şişirmeden, batığın ortasındaki boşluğa kadar denge yeleğiyle destek verip taşımaktı. Kuru elbise, denge yeleği ve balon; havasını kontrol etmem gereken üç tane zımbırtıyla 43 m derinden çıkmaya çalışmak her biri ayrı bir tarafa gitmek isteyen üç tane köpeği zaptetmeye çalışmak gibi. Her biri aklına estiği gibi gitmek istiyor. Dikkatli olmak gerek.

Kuru elbisenin valfini sonuna kadar açtım, biraz sızdırırsa bile sorun değil. Hiç olmazsa kendi kendine tahliye eder içindeki havayı. Denge yeleğini zaten çok şişirmedim, balona kuvvet çıkıcaz artık. Aklımda bu hesapları yaparken batığın bordasından biraz ayrılmışım farkında olmadan. Sipersiz kalınca akıntının avcuna düştüm. Artık ne diye yaptıysam balona biraz daha hava bastım. Balon şişirirken çok kritik bir sınır vardır. Havayı azıcık kaçırırsanız balon bir anda havayi fişek gibi fırlar gider. Akıntıyla başa çıkmaya çalışırken balon bir an gözümden kaçtı. İşte ne olduysa o anda oldu. Balon elimden fırlayıverdi. İleri atıldım ama nafile. Yetişmek ne mümkün!

Balona mı yanayım, kurşunlara mı, ağ torbaya mı? Sudan dışarıya fırladığında etrafta balıkçı varsa inşallah yüreğine inmemiştir. Tahliye valfinden çıkan havayla tıslayan kırmızı bir deniz canavarı gibi fırlamıştır Allah bilir. İlk paniği atlattıktan sonra balonu patlatmadan ve de belini incitmeden torbayı kayığa almayı becerdiyse birkaç senelik kurşun ihtiyacını fazlasıyla karşılaşmıştır herhalde. Ne diyeyim helali hoş olsun...

***

Hep birşeyler topladım denizin dibinden. Başım ne zaman sıkışsa, ne zaman dara düşsem, üç beş
kuruş artık kısmette ne varsa hiç esirgemedi, hep yüzümü güldürdü deniz ana. Gün oldu cep harçlığımı, gün oldu ek kazancımı verdi. Az çok, artık gönlünden ne koparsa...

Her işin olduğu gibi toplayıcılığın da bir raconu, kendine has bazı kuralları var. Bu kuralların önem sıralaması adamına göre değişebilir. Sağ salim çıkmak şüphesiz en önemli kural, ancak girdiğin malzemeyle çıkmak da bir o kadar önemli. Her dalışta dipte bir şey bırakan dalgıç kâr etmeyi rüyasında görür.

Toplama çıkarma dalışlarında olabildiğince az malzemeyle dalmayı tercih etmemin sebebi kendi kendime koyduğum bu kuraldır. Dipte bir şey bırakmamak için yanıma gereksiz malzeme almam. Yalnız az malzeme derken eksik malzemeyi kastetmiyorum. Aman üzerimde görünsün diye takıp takıştırmaya gelmez toplama çıkarma dalışı, sadece gerekli olanları taşımak gerek.

***

Şubat’ın ilk haftasonu yine Beykoz’daydım. Uzun hastalığın ardından ikinci dalış. Yavaş yavaş eski gücümü kazandığımı hissediyorum. Malzememi akşamdan hazırladım. Klasik kurşun çantam yerine brandacıda diktirdiğim takviyeli PVC çantamı aldım. 50 kilo ağırlığa dayanacak şekilde özenle dikti usta. Taşıma kulpları olarak sağlı sollu paslanmaz D halkaları var. Dört dörtlük oldu. İnşallah bu da uçup gitmez, Ortaköy’deki zararı unutmadım daha.

Su bu hafta daha da soğumuş. İyi ki anorak içliğin altına termal de giymişim. Yeni aldığım kafa lambasını denemek için iyi fırsat. Hiç olmazsa çalışırken ellerim serbest kalır. Çekek yerinden suya girdim. Son kontroller, Yunus Peygamber’in duası (hiç ihmal etmem), denge yeleğini söndür veee işte yine başlıyoruz.

Suyun bulanık olacağını tahmin etmiştim ama bu kadarını beklemiyordum doğrusu. Birkaç gündür lodos esiyordu, önüne kattığı orkoz suları iyice bulandırmış boğazın dibini. Görüş taş çatlasın 1 m, belki derinde daha iyidir. Çala palet ilerliyorum ama dikkati de elden bırakmamak gerek, mazallah bulanık suda balık avlamak isteyen birileri civara ağ attıysa sonuçları hiç hoş olmayabilir. Örümceğin ağındaki sinek olmak da var işin ucunda...

***

Yok yok, bugün derinde de su kötü. Şişe bulmaya uğraşmak boşa kürek çekmek olur. 25 m civarında
ağır ağır ilerliyorum. Görüş biraz daha iyi gibi. Fenerim az ilerideki kayaları hayal meyal aydınlatıyor. Biraz daha yaklaşınca, kayaya dolanmış hayalet ağları hemen farkettim. Yaka kurşunları yerli yerinde. Şişe bulamadım ama yine de üç beş bir şey toplayabilicem gibi görünüyor. Bu sefer kurşunları tek tek dipte kesmek yok. Torba yeteri kadar büyük, ipiyle beraber istifler karada sökerim artık.

Aşağı yukarı 10 m’lik uzunca bir kurşun yakayı güzelce toplayıp torbaya tıktıktan sonra aynı kayaya dolanmış bir başka ağ leşi gözüme ilişti. Allaaah cennetmiş burası. Bi 10 m’lik yakayı daha toplayıp torbaya koyduktan sonra ağırlık kendisini hissettirmeye başladı. Rahat çalışmak için torbayı kayanın hemen yanında dibe bıraktım. Kurşun gibi ağırlaşmıştı, nereye gidebilirdi ki?

Sen misin bunu söyleyen. Hayalet ağın kurşunlarını traşlarken artık nasıl debelendiysem dipten öyle bir çamur bulutu kaldırmıştım ki bir anda göz gözü görmez oldu. Hadiii nereye gitti torba? Sağa baktım sola baktım ama nafile torba koyduğum yerde değil ya da ben torbayı koyduğum yerde değilim. Kendi kendime söyleniyorum, söylenmek ne kelime sinirden fokurduyorum. Gitti güzelim torba. Ulan yine içi kurşun doluydu, üstelik bu sefer makas da içindeydi. Katmerli zarar yine...

Sinirim geçince farkettim hafif akıntıyı. Aa bulut dağılıyor! Çamur bulutunun içinden çıkıp kayalığın üzerine tüneyip beklemeyi düşündüm önce. Baktım hareket etmeyince üşüyorum, zamanında dalgıç okulunda öğrendiğim gibi giderek genişleyen daireler çizerek torbayı yakın çevremde aramaya karar verdim. Isınırken belki torbamı bile bulurum. Ne diyelim umut dalgıcın ekmeği...

Arkadaş, Allah insana önce eşeğini kaybettirip ağlatır sonra buldurup güldürürmüş. Bana da tam öyle oldu. Bizim torba helal malmış içindeki makas ve kurşunlar da. Kayalığın çevresinde dönmeye başladıktan 10 dakika sonra torbayı koyduğum yerde buldum. Nasıl sevindim anlatamam. Biraz daha kurşun toplayıp bulanık suda şansımı daha fazla zorlamadan ufak ufak voltamı aldım. Her şeyi tadında bırakmak gerek. Geçen sefer torba, balon, karabina, kurşunlar ne var ne yok gitmişti. Neyse, bu seferki geçici bir kayıpmış. Bugünlük bu kadar. Zaten üşümeye de başladım.