16 Ocak 2019 Çarşamba

ZORDUR KIŞ DALGICI OLMAK


Dalgıcın kışı mahzun geçer. Yazın hemen her dalışta yüzünü güldüren, en azından tebessüm ettiren denizana adeta yüz çevirir, küser deniz emekçisine. Geçinmek için denizin derin karanlığında yorulmak bilmeden çabalayan, sayılı nefesine aldırmadan dibin her karışını inatla ve umutla altüst eden deniz emekçisi için kış mevsimi, kırılan umutların, boşa çıkan hayallerin ve her dalışta kendisini biraz daha belli eden geçim sıkıntısının mevsimi olur çıkar.

Hava soğur, fırtına ve yağış mevsim normalleridir, güneş ara sıra yüzünü gösterse bile pek ısıtmaz ne de olsa kış güneşidir. Bazen havadan daha sıcak olsa da deniz de soğur, hatta soğumakla kalmaz üstüne bulanır, bulandıkça da kararır. Suyun karanlığı hissedilen, insana yapışan bir karanlıktır. Eline, yüzüne, tenine değen, her tarafı kuşatan, algıları körelten, yön duygusunu yok eden, insanı ezen bir karanlık...

Kış karanlığında deniz iyice merhametsizleşir. Dipte rızkını arayan dalgıcın çabalarını boşa çıkarmaktan, evine eli boş göndermekten sanki keyif alır. Su berrakken bile derin karanlığa giden yol dikkatli olmayı, tedbirli davranmayı şart koşar! Deniz karardıkça derinlere giden yol belirsizleşir, sanki görünmez olur. Yine de her şeyi göze alır kış dalgıcı, “ya kısmet” diyip yola koyulur; en fazla bir kol boyu mesafeyi aydınlatan fenerinin ışığına sığınarak, el yordamıyla yolunu bulmaya çalışır. Biraz pusulasını biraz da içgüdülerine güvenir. Geçmiş kışlarda kazandığı tecrübeler, yaşadığı sıkıntılar, kılpayı kurtulduğu tehlikeler en güvenilir kılavuzları olur kış dalgıcının:

-        On kış önce burada takılmamış mıydım hayalet ağlara?
-        Az ilerdeki batığın paslı demiri acaba kaç kış önce kesmişti elimi?
-        Burada kumların altında enkazlar var, pusulayı şaşırtır güvenmemeli! Geçen kış yönümü şaşırtmıştı bana, tam da burada...

Soğuk ve karanlık kış denizinde yolunu ararken dalgıcın aklından nice düşünceler gelir geçer. Aslında dipte zihni meşgul etmek iyidir. Kaygılarla baş etmenin en iyi yoludur zihni meşgul etmek. Karanlık korkusu bilinçaltında pusuya yatar. Zihninizin kontrolünü kaybetmenizi sabırla bekler, ortaya çıkması an meselesidir.

***

Emektar kuru elbisem bu kış kelimenin tam anlamıyla su koyverdi. Engin Yıldırım ve Olgun Malatya elden geldiğince tamir etmişlerdi sağ olsunlar ama iyice yaşlanmıştı garibim. Bu kış derinlerdeki son kışıymış. 2019’a doğru geriye sayarken Aralık ayının ortasıydı. Yine boğazın derinlerinde hurda peşindeydim. Daha ilk dalışta torbamı güzel doldurmuştum doldurmasına ama gülümseyemiyordum. Üşüyordum! Kuru elbisem sızdırıyordu.

Titreye titreye kıyıya geldim, iskele merdivenine uzandım sıkıca tutunmak için. Gezi motorlarının dalgaları sırtıma şamar gibi inerken paletlerimi çıkardım. Malzememi sağlama almadıkça çuvalı çıkarmaya girişmem. Nasılsa dibe oturdu, emniyet halatı da merdivene bağlı.

Cambaz kıvraklığıyla merdiveni tırmandım, kıyıdaki banklardan birine çöküp beş dakika soluklandım. Soğuktan uyuşmuşum, parmaklarım ne açılıyor ne de kapanıyordu. Tanıdık balıkçılardan biri sıcacık çayı alelacele tutuşturdu elime. Demli ve bol şekerli çaydan birkaç fırt çekince biraz kendime geldim. Aceleye gerek yok eşşek ölüsü gibi ağırlaşmış çuvalı çıkarmak için...

***

Elbisemi çıkarınca gördüğüm manzara içler acısıydı. Kuru elbisenin artık sadece adı kalmıştı. Anorak içliğin çektiği suyu sıkmaya teşebbüs etmedim bile, ıslak ıslak tıktım çantaya. Kelimenin tam anlamıyla donuma kadar ıslanmıştım. Kurulanmak ve giyinmek kış ayazında katmerli eziyettir. Allah’tan karanfilli ve bol şekerli çay termosta hazır vaziyette. Malzemeyi toparlarken titremem iyice hafifledi, ısınmaya başladım.

Kuru elbisemden arta kalanı emektar düldülümün bagajına yerleştirdikten sonra soluğu Olgun’un Hasanpaşa’daki tamirhanesinde aldım. Elbiseye şöyle bir baktı, dışını köpükle kapladı ve şişirdi. Ben kim bilir kaçıncı çayımı yudumlarken dudağını büzerek yüzüme baktı, kararı kısa ve netti:

-        Adam olmaz bu, ayvayı yemiş...

Buz gibi suya ıslak elbiseyle dalmak zorundaydım yıllar sonra yine. Tam zatürre olacakken –ki hafiften olmuştum da- annem Hızır gibi yetişti imdadıma...


***
Annem tam 25 sene işçi olarak çalıştı Almanya’da. Gurbet emekçisiydi zamanında, Grundig televizyon fabrikasında. Vaktiyle alın terini akıttığı bu fabrika, her ay az da olsa bir cep harçlığı gönderirmiş çalışanlarının emekli maaşlarına katkı olsun diye. Bu ay akşam yemeğiniz bizden olsun... Çocuğunuzun kışlık botları bizden olsun... Çalışırken alıştığınız keyiflerden uzak kalmayın... Emekliliğinizi yaşarken çorbada bizim de tuzumuz olsun...

Kanaatkârdır annem, idarelidir, emekçinin parayı ne zorluklarla kazandığını iyi bilir. Alın teri dökeni takdir eder. Maaşına ek gelen bu cep harçlığına dokunmamış, biriktirmiş. Geçenlerde hesabıma durduk yere para geldi Sevim hanımdan. “Git kendine yeni bir elbise al...” dedi, “...üşüme, elin dara düşerse haberim olsun!

Şimdi kış denizinin soğuğuna anamın aldığı kuru elbiseyle dayanıyorum. Bu kuru elbise bir başka, sanki sıradan bir elbise değil de anne sıcaklığı var üzerimde, insanın iliklerini dondurmaya yemin etmiş kış denizinde...