24 Temmuz 2019 Çarşamba

OYUN OYNAMAK GİBİDİR GAZOZ İÇMEK


Çocukluğumun bir ayrıcalığıydı gazoz içmek. Aklıma her estiğinde içemezdim o köpüklü neşeyi, mutlaka özel bir şeyler olması gerekliydi. Aile boyu şişe genelde haftasonları alınırdı ve hakkınız genelde bir bardaktan fazla olmazdı, hemen bitmesin diye ağır ağır yudumlanırdı. “Aman şekerli, aman çok içmesin yoksa şişmanlar!” diye telaşa kapılmazdı büyükler; zira, sabahtan akşama kadar sokakta dört dönen bizler için bir bardak gazozun şekerini yakmak işten bile değildi.

Sokakta, sinemada, sahilde gazoz içmenin, gazozuna maç yapmanın keyfi başkaydı. Her bahar baştan tamir edilen Alaman malı bisikletimle mahallede iki tur atmanın bedeli ise bir şişe buz gibi Elvan ya da Çamlıca’ydı...

***

İlkokula başladığım gün annemle babam ilk okul harçlığım olarak bir buçuk lira vermişlerdi. Avucumda ışıldayan üç tane 50 kuruşa bakarken, “acaba bununla ne alınır?” diye iştahla düşünüyordum. Aklımda varsa yoksa gazoz vardı, acaba kaç paraydı?

Bostancı İlkokulu’nun kantininden aldığım ilk şey bir şişe Çamlıca gazozuydu. Bir elimde gazoz şişesi, öbür elimde harçlığımdan arta kalan, bahçedeki merdivenlere oturup neşeyle içmiştim gazozumu. Kendi paramla ilk gazozumu almanın sevinciyle kantinciden gazoz kapağını istemeyi unutmuştum, ağaç dalından yaptığım okun ucuna takmak için. Fırlamalıkta sınır tanımayan bir çocuğun elinde gazoz kapağı şekilden şekile girer...

***

Bende güzel anıları olan gazozun tarihini araştırmaya kafayı taktım yıllar önce, artık nerden aklıma geldiyse. Acaba bizden önceki çocuklar nasıl gazozlar içerlerdi? Memlekette ilk gazozu kim yapmıştı? Böyle bir sürü soru vardı kafamda kabarcıklanan. Araya iş güç girdi ve tam istediğim gibi araştıramadım köpüklü neşenin geçmişini. Ta ki bir gün yine Boğaz’daki bir dalışta çok değişik bir şişe bulana kadar...

Gazoz icat olalı beri çocukların severek içtikleri bir meşrubat olmakla kalmadı, aynı zamanda oyunlarına da alet oldu. Bizler şişe kapaklarından neler yapmadık ki; ok uçları, derme çatma oyuncak arabanın tekerleği, hatta minyatür kale futbolda top yerine bile geçerdi. Bizim nesilde durum böyleydi, fakat bizlerden çoook önceki çocuklar için gazoz içmek misket oynamak demekmiş.
Boğaz’da bulduğum o şişenin üzerinde HASSAN BEY yazıyordu. Boğum yerinden kırıktı ve camı çok kalındı. Marka bilgilerinin Osmanlıca ve Fransızca yazdığı bu kırık şişeyi aslında almazdım, lakin bu çift lisanlı durum ilgimi çekti, araştırmaya değerdi.


***

Londralı mucit Hiram Codd 1872 yılında, eşi benzeri bulunmayan bir şişe icat eder. Gazlı meşrubatların doldurulması için kullanılan Codd şişesinin içinde sızdırmazlığı sağlamak için bir tane cam bilya ve şişe ağzının iç tarafında da lastik conta vardır. Codd şişesi baş aşağı doldurulur ve şişeye basılan gazlı içeceğin basıncıyla cam bilya contaya baskı yapar, böylece sızdırmazlık sağlanırmış. Şişeyi açmak için ise bilyayı aşağı doğru bastırmak gerekirmiş. 

Codd şişesindeki gazozu lıkır lıkır içen yumurcağın bir sonraki hamlesi ise, bilyayı –misket- almak için şişeyi boğum yerinden usturuplu bir şekilde kırmak olurmuş. Codd şişesindeki gazozlara bizde “bilyalı gazoz” denmesinin hikâyesi özetle böyle.

Geçen yıllarda Boğaz’da bulduğum onlarca bilyalı gazoz şişesinin neden boğum yerlerinden kırık olduklarını öğrendiğimde, gazozun her devirde şekli değişen bir oyun aracı olduğunu tebessümle öğrenmiştim. Bizlerden önceki çocuklarda gazozla serinlemenin yanı sıra oyun oynamanın da bir yolunu bulmuşlardı.

Gel zaman git zaman HASSAN BEY’den başka markalar da çıkmaya başlayınca bilyalı gazozlarımızın tarihi her yeni markayla biraz daha zenginleşti. Bunlardan birisi MISIRLIOĞLU gazozuydu. Aslen Niğdeli bir Rum olan Aleksandr Mısırlıoğlu ve ortakları Ligor Bazlamacı ve Leon Schor ile birlikte MISIRLIOĞLU gazozlarını 1800’lerin sonlarında Karaköy’de kurmuşlar. Amblem olarak seçtikleri iki ayağı üzerine kalkmış aslan kabartması zamana inatla direnmiş. Boğaz’ın güneyinde bulduğum bu şişe, aslında bizde gazoz üretiminin miladını da temsil ediyor. Ulaştığım kaynaklar, MISIRLIOĞLU’nun ilk gazoz markamız olduğuna işaret ediyor.
Dipte kurşun araken karşıma en fazla HASSAN BEY gazozunun kırık şişeleri çıkar. Sapasağlamını bir kez buldum. Bu şişeyi, Boğaz’ın namlı kurşuncularından Cem’e öyle güzel bir paraya satmıştım ki, ailecek çıktığımız kısa bir tatilde cep harçlığımız olmuştu. 1908’de üretime başlayan HASSAN BEY’i, 1917’de NEPTUNE gazozu izler. Bolşevik Devrimi’nden kaçarak İstanbul’a gelen Beyaz Ruslar’ın çıkardığı bu gazozun daha doğrusu şişesinin en ilginç özelliği markanın Osmanlıca, Ermenice, Rusça ve Fransızca yazılmış olması. Şişenin dört yüzünde dört dilde aynı marka okunuyor. Bugüne kadar NEPTUNE gazozunu iki kez buldum. Sağlama yakın olan şişe bende, diğerini ise bir arkadaşa hediye ettiğim kalmış aklımda.

20. yüzyılın başındaki bilyalı gazoz furyasına Tatavlalı –Kurtuluş- Rumlar da katılırlar. Ürettikleri gazoza her nedense yerel gazeteleri PROODOS’un adını verirler. “Terakki ya da kalkınma” anlamına gelen PROODOS kelimesinin, bilyalı gazoz üretiminde nasıl bir gelişmeyi temsil ettiğini öğrenememiş olsam da, Tatavlalı tulumbacıların 1918 yılındaki karnavallarında şampanya yerine bolca bu gazozdan tüketildiği aynı isimli gazetede aktarılıyor.
Hazır söz PROODOS gazozundan açılmışken belirtmeliyim ki bu marka az daha karambolde kaybolup gidecekti. Boğaz’da ara sıra birlikte kurşunculuk yaptığım ahiretliğim dalgıç Mustafa’ya bu şişeyi gösterince, “bi’moka yaramaz, HASSAN BEY’in farklı bir şekli” diye kestirip atmıştı. Şişenin fotoğrafını sosyal medyada paylaşmamın üzerinden daha bir saat geçmemişti ki şimdilerde Atina’da yaşayan Bozcaadalı Panayot (Pano), şişenin üzerindeki Yunanca yazıyı okuyunca PROODOS gazozu olduğu ortaya çıktı. Bu nadir şişenin hikâyesi Tatavla’da başlamış ve Boğaz’ın kuzeyinde sonlanmıştı. Adını koyan yardım eli ise Atina’dan uzanmıştı.

Eskilerin içtiği bir başka gazoz markası ise, 1800’lerin sonlarında üretim yapan KADIKÖY BİRLEŞİK GAZOZ FABRİKASI. Soğuk bir kış günü yine Boğaz’ın kuzeyinde dipte kurşun arıyordum. Taşları yerlerinden oynatmak için tırmıkla dibi eşelerken, kafa fenerimin parlak ışığı dipten aynı parlaklıkla yansıyınca bi’an mücevher bulduğumu sandım. Anlık mutluluklar ve hayal kırıklıkları dipte birbirlerini kovalar. Bu da öyle oldu. Kumdan çıkan nesnenin etrafını kazınca elimdekinin bilyalı gazoz şişesi olduğunu anlamakta gecikmedim. Kabartma marka var mı yok mu diye şişenin yüzeyinde elimi gezdirdim, markalı olduğunu anlayınca doğru torbaya...
Kabasakal Koleksiyonu’nundaki bilyalı gazozların biri hariç hepsinin markasını ve az çok tarihlerini bilmek, bir gazoz düşkünü olarak damağımda keyifli bir tat bırakıyor. Sarayburnu açıklarında bulduğum kahverengi bilyalı gazozun markasını ise henüz öğrenemedim. Gösterişli puntolarla “SB” harflerinin süslediği, “tescilli marka” cümlesinin Osmanlıca ve İngilizce yazılı olduğu bu şişenin markasını bilen biri çıkar da bana bildirir umarım.
***

Bugün bile iflah olmaz bir gazoz düşkünüyüm. Artık eski günlerin alışkanlığı mıdır nedir, o kadar sevmeme rağmen hâlâ her aklıma geldiğinde gazoz içmem, mutlaka güzel bir sebep yaratmaya çalışırım. Boğaz’ın karanlık diplerinde dünün ve bugünün gazoz şişeleri zamana meydan okuyan bir karmaşa yaratıyor. Benim gibi bi’avuç eski marka meraklısı bu şişeleri buldukça, İstanbul’un unutulmuş gazozları Boğaz’ın karanlığından gün ışığına çıkıyor. Koleksiyonumdaki bilyalı gazoz şişelerini seyretmek buz gibi bir gazozu yudumlamak kadar keyif veriyor bana. Onlara bakarken, bir zamanlar kafasına diktiği şişedeki gazozu son damlasına kadar içen ve sonra şişeyi kırıp içindeki misketi alan fırlamanın zamana karışan gülümsemesini görür gibiyim. Fakat bu bakışma gazozun köpüğü gibi kısa sürüyor. Vaktiyle “kapağı üstünde kalsın bakkal amca, okumun ucuna takıcam” diyen kır saçlı dalgıca sanki bir selam çakıp hemen arkadaşlarının yanına koşuyor.

4 Temmuz 2019 Perşembe

ZAMANDA KAYBOLMUŞ BİRALAR


Bardağa doldurulduğunda altta kalan sarı sıvıyla üstteki beyaz köpük insanın iştahını açan görsel bir zıtlık yaratıyor. Buz gibi biraya hayır demek zor, hele de ortalığı kavuran yaz mevsiminde. Ademoğlu asırlardır lıkır lıkır bira içiyor.

Serinletmekle kalmayan, böbreklerden mesanenin çıkış kapısına kadar boşaltım sistemini şelaleye çevirip kafayı güzelleştiren bira Sümerler’in icadı. İşin bu detayına bulaşmaya niyetim yok. Sümerlerin birayı nasıl icat ettiklerini okumak için googlelamak yeter...

Boğaz’da dalarken dipte bir sürü bira şişesi çıkar karşıma. Tekel bayilerinde gördüğünüz bira markalarının hemen hepsi, kutusu, şişesi, kapağı, hatta kasasıyla arz-ı endam eder derinlerdeki İstanbul’da. Bunda bir tuhaflık yok, zira denize çöplük muamelesi yapmayı huy edinmişiz 7’den 70’e hepimiz. Dibi fazla kurcalamadan bakınca durum böyle, ancak biraz eşeleyip zamanda azıcık geriye gidince, İstanbul’un belleğinden çoook uzun zaman önce silinmiş olan, zamanın derinlerinde kaybolmuş bira markaları ortaya çıkmaya başlar.

Daha bıyıkları yeni terleyen taze bir dalgıç olduğum yıllarda birileri çıkıp, “günün birinde tırmıklı çapa vazgeçilmez dalış aletin olacak” deseydi, dalga geçiyor diye sopayla kovalardım. Dalgıcın tırmıkla ne işi olur dememin üzerinden kabaca 30 sene geçti. Zamanında burun kıvırıp dalgıca yakıştıramadığım o tırmıksa, kurşunculuk yaparak geçirdiğim son 5 yıldır, hemen her dalışta elimden düşmedi. Dibi kazmak, taşları yerinden oynatmak, akıntıyla boğuşurken kendimi dibe mıhlamak için baş yardımcım oldu. Denge yeleğimin kemerine sabitlediğim 3 tırnaklı canavarı görenler bir anlam veremeseler de, dipte hayatımı nasıl kolaylaştırdığını bir ben bilirim, bir de Allah. Neyse, tırmık bahsi bu kadar yeter...

Kurşun benim kazanç kapım. Fakat bu ağır metali dibin belirsizliğinde bulmak için kazarken, kentin çamura batmış hatıraları da birer ikişer ortaya çıkmaya başlar. Dibi santim santim kazarken İstanbul’un hatıra defterini sayfa sayfa çeviriyormuşum gibi gelir bana. Gün olur kurşundan başka bir şey çıkmaz o çukurdan. İstanbul nedense boş bırakmıştır o sayfayı ya da sadece yanlış yeri kazmışımdır yarım saat boyunca. Eğer şanslı bir günümdeysem anılarla dolu bir sayfaya denk gelirim derinlerde. Eski anılardan bir parça açığa çıkmıştır karanlığın yüreğinde...

Bana sorarsanız, bira şişeleri ve bunların porselen tıpaları, İstanbul’un geçmişinden kalan en güzel anılar arasındalar. Hele bir de üzerlerinde markaları varsa, şişe ya da tıpa sıradan bir ganimet olmaktan çıkar, asırlık biralarımızı anlatan keyifli bir hikâyeye dönüşür.

Derinlerdeki yolculuğum sırasında bulduğum ilk bira şişesinin üzerinde, günümüzde bulunmayan bir marka var: THE NECTAR BREWERY CO. LTD. BEUYUKDERE  CONSTANTINOPLE. Büyükdere Nektar Bira Fabrikası İstanbul olarak tercüme edebileceğimiz bu marka, Osmanlıca ve İngilizce yazılmış. Günümüzde Büyükdere’de bu markanın yerinde yeller esiyor. Kabartmanın merkezindeki Davut Yıldızı, markanın sahibini ele vermek ister gibi.



Sizin tercihiniz nedir bilmiyorum ama şahsen Bomonti bira severim. Aşağı yukarı 10 sene önce Boğaz’ın kuzeyinde bir yerlerde yine tek başıma dolanırken dipte, kumdan başkaldırmış bir nesne takıldı gözüme. Fenerin ışığıyla zümrüt yeşili gibi parlayınca “aha, malı götürdük” dedim içimden. Harala gürele kazdım kumu. Gerçi mücevher değildi bulduğum ama asırlık bir Bomonti bira şişesiydi elimde tuttuğum. BRASSERIE BOMONTI CONSTANTINOPLE yazısının çevrelediği dört yapraklı yonca markasını fenerin ışığında incelerken 40 m derinde zamanın nasıl geçtiğini unutmuştum. Allah’tan dalış bilgisayarı sesli uyarı verdi de aklıma başıma geldi.

Kabasakal Koleksiyonu’nun gözbebeği olan bira şişelerinin hikâyeleri kısaca böyle. Gelelim porselen tıpalara. Şimdilerde plastik taklitleri yapılan tıpalar eskiden porselenden yapılırmış. Tıpayla şişenin arasına sarı lastikten bir conta yerleştirilerek sızdırmazlık sağlanırmış. Bu contayı sağlam saklamak hiç kısmet olmadı. Her seferinde kurudu, çatladı ve toz gibi dağıldı. Tıpalardan ilki İstanbullu bir marka: THE NECTAR BREWERY CO. LTD. CONSTANTINOPLE. Marka tıpanın üzerine Osmanlıca ve İngilizce basılmıştı. Her ne kadar bu tıpanın üzerinde BEUYUKDERE yazmasa da ticari ünvanın geri kalanı yukarıdaki Büyükdere bira şişesindekinin aynısı. Sanki onun tıpası. Çamurdan sığınağında bir asırı devirdi ve zerre hasar görmeden yeniden günışığına kavuştu. Üzerinde NECTAR yazan tıpaya gelince, onun hakkında elle tutulur bilgilere hiç ulaşamadım. Özensiz baskısını dikkate alınca, eski İstanbul’un ucuz markalarından biri mi duruyor acaba karşımızda?



İstanbul kendi bira markalarını yaratmakla kalmamış, yabancı bira markalarını da keyifle konuk etmiş zamanında. Mesela BRASSERIES OLYMPOS NIAUSSA SALONIQUE bir Selanik markası. 1900’lerin başından kalma bu markayı acaba kim atmıştı Boğaz’ın derin karanlığına? Bir Avusturya markası olan BRAUEREI LIESING bile gelmiş zamanında şehr-i İstanbul’a. Johan Georg Held tarafından 1828’de kurulan tarihi üretimhane 2005’de yanmış. Bir başka Avusturya markası olan DREHER BIERE, 1773’de Franz Anton Dreher tarafından Trieste’de kurulmuş. Şimdi Adriyatik kıyısındaki Trieste nere, Avusturya nere demeyin, zira 18. asırda Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun toprakları Adriyatik Denizi’ne kadar geniş bir alanı kaplıyordu. Dreher birasının asıl ilginç yanı ise, zamanında İstanbul’a gelmekle kalmayıp burada bir de acenta kurmuş olması. Bol kurşunlu keyifli bir dalışta bulduğum beyaz tıpanın üzerinde BIERE DREHER CONSTANTINOPLE J. J. ROSCOLO yazısı okunuyor. J. J. Roscolo acaba kimdi? Muhtemelen markanın İstanbul temsilcisiydi, benim tahminim bu...

Brauerei... Brewery... Birahane...

Şimdilerde sadece bira içilip LigTV falan seyredilen, havasız, bol dumanlı ve argolu bir yere indirgenen “birahane” kelimesi, kökleri taa Sümerler’e uzanan bir üretim kültürünün özeti aslında. Eskiler evde bira yaparlar mıydı? Kim bilir, ancak evde bira yapma modası hızla yayılıyor. Keyif kimyagerliğinin sebepleri ise saymakla bitmez; kimileri zamları bahane ediyor, kimileri damak tadına uygun bir formül arayışı içinde. Internet’te onlarca tarif var en güzel birayı yapma iddiasıyla ortaya fırlayan. Kafayı güzelleştirmeye adanmış bu bilimsel(!) çaba ardında nasıl anılar bırakır, şimdiden öngörmek zor. Ben yine de rüştünü asırlardır ispat etmiş Bomonti Filtresiz’den yanayım. Bazen elimdeki buz gibi bira şişesiyle koleksiyonun durduğu vitrinin karşısına geçiyorum ve derinlerden çıkardığım şişelerin karşısında şerefe, sağlığa, mutluluğa diyerek bir yudum alıyorum. Vaktiyle onları yudumlamış keyifçilere ulaşır umuduyla, sonsuzluğa bir selam yolluyorum.