12 Haziran 2011 Pazar

BAKTIĞIN TREN DEĞİL, DENİZDİR...

İstanbul’da dalıp da dipte çöp görmemek mümkün mü? Konserve kutusundan gaz sobasına kadar çeşitlidir denizin dibinde unuttuklarımız. Farklı nedenlerden dolayı dalgaların altında yitip gitmişlerdir, kazara ya da bilerek. Kimi, anlık bir sinir krizi sırasında denizin dibini boylamıştır; mesela kızla erkek sahilde elele gezinirken, her nedense bir kavga patlak vermiştir mutlu çiftin arasında. Sonra alyanslar parmaklardan çıkarılmış ve denize atılmıştır. İskele yakınlarında dolanırken dipte gördüğüm cep telefonu cesetleri de, muhtemelen benzer nedenlerle kendilerini denizde bulmuşlardır. En pahalısından en ucuzuna ruhunu tuzlu suda teslim etmiş cep telefonları, ya karşılıksız bir aşkın kurbanıdırlar ya da bir alacak verecek kavgasının. Çöpleri de denize atılma nedenlerini de çoğaltmak mümkün.

Denizi hep sonsuz bir çöplük, dibi olmayan bir lağım çukuru olarak görmüşüz. Eskiden yaz mevsiminde Haliç’in üzerindeki köprülerden cam açık geçemezdiniz. Balgama dönüşmüş kahverengi suların leş gibi yapışkan kokusu, son sürat giderken bile insanın burnunu sızlatırdı. 20 yıl öncesine kıyasla şimdi mis gibi kokuyor ve o mis gibi koku bile ara sıra insanın içini kaldırabiliyor. İstanbul’un en bereketli voli avlaklarındandı Haliç, el birliğiyle kenefe çevirdik.

Umursamıyoruz denizi... Şüphesiz denizi seven, onu ve barındırdığı yaşamları korumak için çabalayanlar da var. Ancak, denizin toplum yaşantımızda öncelikli bir yere sahip olduğunu söylemek zor. Ticaret yolu, rakı balık mekânı, Emirgân’da çay, biraz da martılara simit... Haftasonu kap mangalla kankaları, istikamet adalar... Deniz, çoğumuz için ne yazık ki sadece bu kadar. Gece gündüz, yağmur kar demeden kıyıları mesken edinen oltacılar da olmasa trene bakmaktan pek farkı kalmayacak Boğaziçi izlenimlerimizin. Sözüm meclisten dışarı. Denizin kıyısında yaşayıp da onun önemini ve değerini kavrayamamış olanlaradır sitemim.

Deniz, onu korumak için, kirletmemek için göstermediğimiz çabayı, çöplerimizi sahiplenmek, onları yaşamın en güzel renkleriyle allayıp pullamak için hiç bıkmadan gösteriyor. Ayıbımızı kapatmak için elinden geleni fazlasıyla yapıyor. Hem de onu acımasızca hırpalamamıza, olanca hoyratlığımıza rağmen...

Dipsiz bir çöp kutusu olmadığını, yaşayan bir varlık olduğunu hatırlatıyor, sahiplenmek zorunda kaldığı çöplerimizin içine bazen bir balık, bazen bir karides yerleştirerek...
Biz batırdıkça o temizlemeye uğraşıyor. Yaramaz çocuklar gibiyiz, deniz ise döküntülerimizi bıkmadan toplayan bir anne gibi...
Nedense annelerimizin değerini hep onlar ölünce anlıyoruz.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme