10 Mart 2014 Pazartesi

HAYATTA SEVEREK YAPTIĞIM TEK İŞ

Köpekbalığı hikâyem aşağı yukarı 26 yıl önce, Bakırköy Balık Pazarı’nda gördüğüm kocaman bir bozcamgözle (Hexanchus griseus) başladı. İstanbul Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi’de öğrenmeye iştahlı bir öğrenciydim. Derinlerden gelen ziyaretçinin haberini aldığımda ki, kuzenim bir solukta anlatmıştı bir gün önce gördüğü dev köpekbalığını, fotoğraf makinemi kaptığım gibi soluğu balık pazarında almıştım. Marmara’nın derin karanlığından koparılan dev bozcamgözü görmeye benden başkaları da gelmişti. Kimi derisine dokunuyordu, kimi uzaktan bakmakla yetiniyordu. Dişleri ölüyken bile korkutmaya yetmişti kara insanlarını. Hazır gelmişken bir kilo da balık alalım diyen meraklı kalabalığından fazlasıyla memnundu Balıkçınız Kenan. Evet yanlış duymadınız; özellikle kış aylarında Gürpınar’daki dükkânında sergilediği irili ufaklı bozcamgözlerle ve kurduğu deniz canlıları müzesiyle gündeme gelen Balıkçınız Kenan da o tarihlerde Bakırköy’deydi.

Bozcamgözü incelerken aklımda tek bir soru vardı: acaba bir punduna getirip bu dişlerden birini alabilir miyim? Etraf fazlasıyla kalabalıktı ve dişleri yerlerinden sökmek zor görünüyordu. Dev köpekbalığının birkaç kare fotoğrafını çekip doğrulmuştum ki balıkçının sesini duydum: - Selam delikanlı, gazeteci misin? Yok... - Madem değilsin ne halt etmeye hayvanın ağzına elini sokuyorsun o zaman?

Balıkçılık okulunda öğrenci olduğumu bir solukta söyledim, tabi ki dişlerden almak istediğimi de. Bıyık altından hafifçe gülümsedi, sonra kocaman palamut bıçağıyla birkaç tane dişi kesip verdi. Çenedeki dişsiz kalan yerler çok zavallı görünmüştü gözüme. Köpekbalığının dişleri olmadığında tüm kudretini yitirdiğini daha o gün anlamıştım. Onun sihri de şiddeti de dişlerindeydi. Adeta alamet-i farikasıydı sedef ışıltılı dişleri.

***

Size anlattığım bu kısa hikâye 1988’de soğuk bir Kasım günü yaşanmıştı. Akşam eve dönerken cebime
tıkıştırdığım naylon poşette köpekbalığı dişleri vardı. Hayatımda ilk kez büyük bir köpekbalığının fotoğrafını çekmiştim. Keyifliydim; belki o gün farkına varamamıştım ama hayatımın yönü belirlenmişti Bakırköy Balık Pazarı’nda. Gelecek 20 küsür yılda akademisyenlikten serbest çevirmenliğe, dalgıçlıktan metin yazarlığına kadar çeşitli işlere girip çıkacaktım. Hatta kısa sürelerle de olsa işsiz bile kalacaktım. Ancak, bazen balıkçı tezgâhlarında bazen açık denizde köpekbalıklarının peşindeki yolculuğum asla sona ermeyecekti. Hayatta severek yaptığım tek işin temeli buz gibi bir Kasım sabahı atılmıştı.

Onları asla kana susamış canavarlar olarak görmedim. Özellikle büyük köpekbalıklarıyla uğraşmanın
 beraberinde getirdiği tehlikeler her zaman aklımın bir köşesindeydi. Köpekbalıklarıyla birlikte dalarken ya da yeni avlanmış bir makoyu incelemek için yanına çömelmişken en küçük bir dikkatsizliğimin ciddi sonuçlar, hatta üzücü sonuçlar doğurabileceğinin farkındayım. Yırtıcı canlıların doğası onları incelerken çok dikkatli olmayı gerektiriyor. Neyse ki hâlâ tek parçayım. Çoğu insan benim sadece bir kelle avcısı olduğumu, çene ve diş toplamaktan başka bir şey yapmadığımı düşünür. Bu kesinlikle doğru değil. Şüphesiz fırsat buldukça bu kıymetli örneklerin yanı sıra genetik analizler yapmak için doku parçaları da topluyorum köpekbalıklarından. Fakat bu kıymetli örnekler basit bir aksesuar merakının özneleri değil. Onlar, denizlerimizde asırlardır süregelen ancak bugüne kadar çok az kulak verilen köpekbalığı hikâyelerinin elle tutulur kanıtları. Bugün Kabasakal Koleksiyonu’nda muhafaza edilen bu örneklerin tümü farklı araştırmalar için mercek altına alındı ve uluslararası bilimsel dergilerde makaleler halinde yayınlandı. Türkiye Köpekbalığı Kaynakçası’nın oluşturulmasında her birinin önemli bir yeri olduğunu düşünüyorum.

Balıkçınız Kenan’da geçirdiğim birkaç saat köpekbalığı bilimi ya da elasmobrankoloji alanındaki kariyerimi başlatmakla kalmadı, aynı zamanda İhtiyoloji (Balık Bilimi) Araştırmaları Topluluğu’nun da (İAT)  fitilini ateşledi. İAT’ı Türkiye’de çok az insan tanıyor olsa da farklı ülkelerdeki birçok köpekbalığı araştırmacısının gözünde önemli bir kurum haline geldi zamanla.

***

Yeni bir balıkçıyla ilk kez çalışmaya başlamanın her zaman kendine has sıkıntıları olur. Karşınızdakinin güvenini kazanmak bu işin kilit taşıdır. Aradan geçen 26 yılda en az bir düzine balıkçı teknesine gönül rahatlığı ile girip çıkabildiğim için şanslıyım. Aksi halde Türk sularında yaşayan köpekbalıklarının gizemli dünyasına giremezdim. Hepsinin bende ayrı bir hatırası var, ama içlerinden birinde gördüklerimi unutmam mümkün değil. ‘Şekerbaba 2’ydi bu teknenin adı. Gökçeada’da Kaleköy rıhtımına bağlı dururdu. Hacı ve Ramazan Çavuş adında iki balıkçı kardeşe aitti 17 m uzunluğundaki ahşap trol teknesi. Onları ilk tanıdığımda çok telaşlıydılar. Tekneyi yeni almışlardı ve donatmaya uğraşıyorlardı. Kaleköy’de eski Rum kilisesinin hemen yanıbaşındaki çınarın altında, demli çaylarımızı yudumlarken, onlara doktora tezimden ve köpekbalığı yakalamak zorunda olduğumdan bahsetmiştim.  1997 yılının Nisan ayıydı. Gökçeada’nın meşhur rüzgârlarının esmediği, güzel güneşli bir ilkbahar günü, ada sakindi. - İnceleyecek başka şey bulamadın mı?” diye sormuştu Ramazan. - Biz sana kasa kasa gönderelim, gelmene gerek yok...” demişti kardeşi. Evet bu da bir çözümdü, fakat ben onları sadece laboratuvarda değil, kendi yaşama ortamlarında incelemeyi de istemiştim. Düşünceme saygı duyup beni aralarına kabul etmişlerdi, ama delinin teki olduğumu yıllar boyunca hep gülerek, şakayla söylemeyi de ihmal etmedi bu kurt balıkçılar. Kuzey Ege’nin bazen hırçın, bazen sakin sularında, yıllarca sürecek maceramız böyle başlamıştı. Beraber çok güzel günler gördük, çok fırtınalar atlattık emektar trolün güvertesinde. Şekerbaba 2 adeta ikinci evimdi.

Eski ve yeni ustalardan çok şey öğrendim köpekbalıkları hakkında. Orkinozların peşinden Marmara’ya akın eden büyük beyazları (Carcharodon carcharias) onlar sayesinde tanıdım. Gerçi orkinozun da büyük beyazın da Marmara’dan eli eteği çekildi artık. Yaşlı kurtların sonuncusu da öldüğünde bu hikâye de sonsuza kadar unutulacaktı. Neyse ki KANIT (Türk Sulanda Yaşayan Köpekbalıklarının Tesbiti) Projesi kapsamında yürütülen geçmişe dönük incelemeler ışığında, unutulmaya yüz tutmuş köpekbalığı hikâyelerinin onlarcası kayıt altına alındı. KANIT Projesi’nin bir başka hedefi ise, sularımızda yaşayan köpekbalığı türlerinin güncel durumunu ortaya çıkarmaktı. İAT çatısı altında 2000 yılında başlatılan ve 2010’da ilk bölümü biten projenin bana göre en önemli sonucu ise, köpekbalıklarımızı diğer balık türlerinden ayrı tutarak anlatan ilk Türkçe kitabın yayınlanmış olmasıdır. 4Deniz Yayınları’ndan çıkan Türk Sularında Köpekbalıkları okuyucusunu bekliyor.

***

Bu işe başladığımda bıyıkları yeni yeni terleyen bir delikanlıydım. Bugün kafamda siyahtan çok beyaz saç var. Mikroskop başında geçen uzun saatler gözlerimi bozmuş olsa da şikâyetçi değilim. Köpekbalığı dokularındaki dünya görmeye değerdi. Domuz köpekbalığını incelemek için derin sularda dakikalarca gezinirken hissettiğim heyecanı, Gökçeada’da Kaşkaval Burnu açıklarında mavi köpekbalığıyla yaşadığım kapışmayı hiçbir şeye değişmem. Müzelerin tozlu koridorlarından, kitapların sararmış sayfalarına, derin deniz çukurlarına uzanan bir yaşam benimkisi. Kuzey Anadolu Fayı üzerinde dipsiz bir kuyuyu andıran Tekirdağ Çukuru’nun 1000 m’yi aşan derinliğinde çivili köpekbalığını (Echinorhinus brucus) kaçınız izlediniz?


26 yıl zordu ama çok keyifliydi. Umarım bir bu kadar daha devam edebilirim, hayatta severek yaptığım tek işi yapabilmeye.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder