26 Nisan 2010 Pazartesi

DERİNDEKİ ÖYKÜLER

Marmara'nın mevsim geçişlerine denk gelen dalışları pek sevmem. Yıl boyunca sayılı zamanların dışında görüşün pek iyi olmadığı yüzey sularının iyice bulanması yetmezmiş gibi, nispeten daha duru olan dip suları da dalgıçları körleştiren bulanmadan payına düşeni fazlasıyla alır. Tüm yönlerin anlamını yitirdiği loş sular, Marmara'ya yabancı dalgıçlarda klostrofobik duygular uyanmasına yetecek kadar kasvetlidir. Akıntı, derinlik, basınç ve soğuk gibi derin dalışın olağan sayılan güçlüklerine, dikkat düzeyindeki fazladan artışın yol açtığı küçümsenmeyecek bir zihin yorgunluğu da eklenir. Zorlukla görebildiğiniz loş derinliklerde görme duyusu, duyma ve hissetmeye destek olmaktan daha fazlasını yapamaz. Pırıl pırıl parlayan güneş, yüzeyin birkaç metre altında bütün gücünü yitirir. Bulanıklık, ışığı emip yok eden somut bir gerçekliğe dönüşür. En güçlü sualtı feneri bile, ışığı kıran yoğun bir sis perdesinden farkı olmayan derin bulanıklıkta fazla işe yaramaz. İnsanın duyularını körelten karanlıkta dalgıç, sadece dibi takip ederek yolunu bulabilir. Birkaç metre ileride kendinize bir hedef belirler ve ona doğru ilerlersiniz. Sonra bir başka hedef, sonra bir başkası ve derken bir başkası... Yolunuzu metre metre aydınlatarak derinlere doğru ilerlerken, teknenin güvertesinde yumuşacık minderlerde keyif yapanlar, yüzeyde patlayan kabarcıkların kaynağında yaşanan mücadeleden çoğunlukla habersizdirler. Karanlık bir tünelin ucunda hayal meyal görülen ışığa gitmeye çalışmaktan farksızdır bulanık suda derin dalış. Böyle zorlayıcı bir dalıştan sonra olan biteni keyifle anlatırken çoğunlukla şu soruyla karşılaşırsınız: Derinde görecek ne var ki? Bu kadar sıkıntıya katlanmaya değer mi?

Geçen haftasonu Neandros (Balıkçı) adasındaki dalışta da koşullar hemen hemen aynıydı. Su soğuktu; kuru elbise giymiş olmama rağmen suyun soğukluğunu hissedebiliyordum. 14 santigrat dereceye -ki dalış bilgisayarımın termometresinin gösterdiği değer buydu- karada dayanmak kolay olabilir; ancak sudaysanız, daha bir saat geçmeden kemikleriniz acıyana kadar üşümenize yeter de artar.

Uçurumun kıyısında dengesini korumaya çalışan bir kaya parçası gibi duran Neandros'un kıyıları baş döndüren bir eğimle derinlerde kaybolur. Kınalı, Burgaz, Heybeli ve Büyükada dörtlüsünün güneyinde, herbiri birer ıssızlık abidesi gibi duran üç küçük adanın en doğuda ve en yanlız olanıdır Neandros ya da Balıkçı adası. Bir zamanlar adayı mesken tutmuş olan bir balıkçının dışında -ki o da en sonunda dayanamayıp anakarada soluğu almıştır-, Neandros'un nüfusu martılardan ve kertenkelelerden oluşur. Bir de bizim gibi haftasonu dalışa gelen günübirlik robensonlardan...

Teknedekiler ne düşünürlerse düşünsünler, kuzey Marmara'nın zorlu sularına sırf macera olsun diye dalmıyorum. Denize meydan okumamayı yıllar önce öğrendim. Issızlıkla, sükûnetle, huzurla kutsanmış derin bahçemde gezinirken rahatlıyorum. Ofiste, sokakta, kara insanlarının arasında üzerime sinen, bana rahatsızlık veren manevi ağırlıkların her birinden bu derin bahçede kurtuluyorum. İnsanların dünyasında beni kederlendiren, kızdıran, dişlerimi sıkmama neden olan her türlü öfkeden arınıyorum gorgonlarla renklenen derin bahçemde. Dibe indikçe peşimden gelenlerin sayısı da azalıyor. Bir noktadan sonra derinlik, huzurlu bir yalnızlığın kapılarını ardına kadar açıyor.

Gorgonlar derindeki bahçenin en renkli, en süslü yaratıkları. Balıkçılar onlara "çalı" deseler de, bitki yaşamıyla uzaktan yakından ilgileri yok. Merhum Yaman Koray'ın "Deniz Ağacı" romanında bahsettiği, Marmara'nın derin sularına atılan ağlara takılan renkli çalılar da yine aynı yaratıklar... Kırmızının, morun, sarının, turuncunun sıcak tonlarını yansıtan gorgonlar, Anthozoa ya da "çiçek hayvanlar" olarak tanımlanan kalabalık bir grubun üyesi olan omurgasız hayvanlardır. Hareket halinde görmeye alıştığımız diğer hayvan türlerinin aksine, sert zeminlere tutunarak yaşayan, taşların ve kayaların tutsağı olan gorgonların alışılmışın dışındaki geometrileri, hayvan yaşamına açılan farklı bir penceredir. İşte ben, Marmara'da sürüp giden yaşama bu pencereden bakmayı seviyorum. Oradan bakarken öyle güzellikler gördüm ki bugüne kadar... İnsanların zihninde ölüme mahkûm edilmiş bir denizin, ölümün zorla yakıştırıldığı Marmara'nın derinlerinde var olmaya çalışan yaşamın en güzel, en kırılgan renkleridir gorgonlar.

Hemen her türlü sert zemine tutunarak yaşayan gorgonların Marmara'daki temsilcileri, Paramuricea ve Eunicella cinslerine ait türlerden oluşuyor. Dalışın konforunu azaltan akıntı, gorgonların beslenmelerini ve hayatta kalmalarını sağlıyor. Akıntıyla taşınan plankton, gorgonun çalı benzeri iskeletini cıvık bir canlı tabaka gibi örten poliplerin yegâne besinini oluşturur. Poliplerin çevresini yapışkan bir çelenk gibi kuşatan dokunaçlar, akıntıyla sürüklenen planktonik canlıları yakalamak için hazır bekleyen aç parmaklar gibidir. Her polip, hızla kapanmaya hazır bir kapanı andırır.

Deniz ağaçlarının kök saldığı taşların üzerini kaplayan karanfil mercanları (Caryophillia) taştan çiçekleri andırırlar. İskeletin üzerini kaplayan gorgonların aksine, karanfil mercanının canlı dokusu "kaliks" adı verilen ve kalkerden oluşmuş taş gibi sert bir evciğin içine yerleşmiştir. Mercanın kan kırmızı dokusu, bembeyaz kaliksin içinde yanan bir ateş gibi görünür.

Disiplinli teknik derin dalış bir nevi gönüllü hamallığı da beraberinde getirir. Büyük hacimli tüpler; hatta ikili dalış tüpü; beklemelerdeki solunum için bir ya da birkaç tane, daha küçük hacimli tüp; makaralar, fenerler, vs. vs. ve her şeyin yedeği... Derine dalmak isteyen dalgıçların gerçekten akla yatkın bir hedefleri olmalı. Bu hedef, dalış camiasında “çakılmak” olarak adlandırdığımız serserice derin dalışlarla, disiplinli teknik dalış uygulamalarının ayrıldığı temel noktadır. Bana göre dalınan derinliğin ne olduğu hiç önemli değil. Önemli olan derinlerde gizlenen bir öyküyü dinlemek, o öyküyü saklandığı derinliklerden çıkarıp başkalarına da anlatmak... Derinlere yapılan yolculuğu haklı çıkarmak için başka sebep aramaya gerek var mı?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme