22 Mayıs 2012 Salı

SÜSLÜ VE HAŞARI...

Hep telaşlıdır tekir balığı. Yorulmak bilmeden dibi eşeler durur karnını doyurmak için. Bir saniyesini bile boşa geçirmez, kumu, çamuru alt üst eder. Dişine göre bir lokma ararken etrafı kolaçan etmeyi de ihmal etmez, kulağı hep kiriştedir. Huylanmaya görsün hemen sıvışır. Ee, lezzetli ve albenili olmak kolay değil; dipte pusuya yatmış büyük yırtıcılar da, tavasını, ızgarasını afiyetle mideye indiren insanoğlu da tekirin lezzetli etini geri çevirmez.

Bir anlık dalgılığın sonu ya vatoza yem olmaktır ya da ağdan sofraya uzanan bir yolculukla hayatı noktalamaktır...

***

Birkaç gündür yalnızım evde; hanımla, ufaklık babaannede... Tüpüm dolu, çantam hazır; zaten bir haftadır dalmamışım, elim ayağım karıncalanır... İşten eve döner dönmez ayaküstü birşeyler atıştırdım ve daha sırtımın teri kurumadan malzemeleri arabaya yükleyip yola koyuldum...

Böyle kısıtlı zamanlarda gideceğim yerler üç aşağı beş yukarı bellidir: eve uğramadan dalışa gideceksem Fenerbahçe’den Kartal’a kadar olan kıyı gece dalışı için elverişlidir, tabi lodos esmiyorsa...

Eğer eve uğrayıp dalışa öyle gideceksem, Çengelköy’den Beykoz’a kadar tüm kıyılar benimdir. Yerine göre iki yalı arasına, yerine göre yolun kenarına arabayı parkeder, hazırlanırım. Ondan sonra bırakırım kendimi boğazın akıntısına...

***

Dün akşam Paşabahçe’ye gittim. Burayı severim, ne de olsa dalmayı öğrendiğim yer, ilk göz ağrım. Eskiden okuldan kaçar dalmaya gelirdim, artık içimdeki sıkıntıları atmaya geliyorum: Derdin mi var, denize at; sıkıntın mı var, denize bırak kendini; sırrın mı var, denizle paylaş... Ben öyle yapıyorum, verdiği rahatlık en az bir hafta gidiyor...

Akşam 7 buçuk gibi Paşabahçe’deydim. Kuru elbisenin fermuarını tek başıma kapatırken biraz zorlandığımı itiraf etmeliyim. Hava sıcaktı, şıpır şıpır ter aktı yüzümden, tüpü sırtladığım gibi oyalanmadan suya girdim...

***

İlk metrelerde su bulanıktı, derken yavaş yavaş açıldı. Yine de görüş mesafesi 2 metreyi geçmiyordu. Önce rengarenk bir kikla çıktı üzeri yosun bağlamış kamyon tekerleğinin içinden. Bir an burun buruna geldik, daha elim kameraya gitmeden topukladı, gözden kayboldu.

Paşabahçe Koyu’nda dalarken, şiddetlenen akıntı, kanala yaklaştığınızı hatırlatan ilk uyarıdır. 25’le 30 m arasında değişir akıntının hızlanmaya başladığı kanal kenarının derinliği. Ardından, gelen geçen büyük tonajlı gemilerin pervane seslerini duymaya başlarsınız. Sanki bir dev bronzdan yumruklarla denizi dövmektedir.

***

Akıntıyla beraber suyun bulanıklığı da biraz açıldı. Bu akşam dipte tekir balıklarının cümbüşü var anlaşılan. Her yer onlarla kaynıyor!

Bana sorarsanız bizim denizlerin en süslü balıklarındandır tekir ve kuzeni barbunya. Gerçi ilki daha bir albenilidir ama sonuçta ikisi de çok güzeldir.

Tam bir makyaj düşkünüdür tekir. Pembe menevişli bedenini kaplayan kırmızı lekelerin üzerinden geçen sarı şeridiyle “Savulun, ben geliyorum! Var mı benden güzeli?..” der gibi dolanır ortalıkta. Hele o yüzgeçlerini açmaya görsün, kristal çıtalarla gerdirilmiş ipek bir kanat gibi dalgalanırlar.

Tekir, derin karanlığın en güzel süsüdür. Sadece yemesi değil, seyretmesi de çok keyiflidir.

***

İki tekiri koyun koyuna yatarken gördüyseniz bilin ki şanslı gününüzdesiniz. Dipte fırdönen haşarı balıklar da ara sıra duraklar, soluklanırlar. Kendilerine yaklaşmanıza da pek ses çıkarmazlar, ama en ufak falsoda kaçmaya da hazırdırlar.

Eski bir palamar parçasının üzerinde birbirlerine sokulmuş yatan iki tekire rastladığımda artık geri dönüyordum. Parlak ışığı genelde pek sevmezler, bu yüzden onlara yaklaşırken feneri kapattım. Bakalım fotoğraf makinesinin cılız odaklama ışığı yeterli olacak mı?

İlk flaş patladığında biraz kıpırdansalar da yattıkları yeri terketmediler. Ama flaş ikinci kez patladığında “yandım Allah” dercesine sırra kadem bastılar. Arasam birkaç metre uzakta tekrar bulurdum onları ama dönme zamanı geldi. Daha 11 dakika deko var...

***

Yıllar önce teknesinde çalıştığım bir reis, tekir balığını tutmak kadar satmanın da incelik istediğinden bahsetmişti. Tekir ve kuzeni barbunyayı avlamak için kullanılan fanyalı ağlarını, aşı boyası gibi bir kırmızıya boyardı. Birkaç sene önce Darıca’da karşıma çıkan soluk sarı ağlar geldi aklıma. Acaba reis neden kırmızıya boyardı ağlarını?

Tuttuğu tekirleri çavelaya dizmeden önce mutlaka bir yanlarındaki pulları kazır ve iyice kızarmalarını sağlardı müşteri 10 m öteden görsün ve tezgaha yaklaşsın diye. Yetinmezdi denizin makyajıyla ve bir iki dokunuş da kendisi yapardı.

Mevsimin ilk tekiri yenmez derdi, çamur kokar diye. Sular iyice soğusun, hayvan çamurdan çıksın, o zaman daha tatlı olur eti derdi... Yıllar sonra Karasu’da tanıştığım birkaç Karadenizli balıkçı da mevsimin ilk tekirini, tanıdıkları hatırlı müşterilerine tavsiye etmezlerdi.

***

Boğaz balıkları içinde senin yerin ayrı sevgili tekir. Gözündeki hayat ışığına gecenin karanlığında tanık olmak, içimde ne gam bıraktı, ne de keder...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme