1 Mayıs 2012 Salı

MERHAMETSİZLİĞİMİZİN BATAĞI...

Misafiriz bu dünyada. Ne kadar uzun yaşarsak yaşayalım gelip geçiciyiz.

Doğumla ölüm arasında, uzun ya da kısa bir ömür yaşıyoruz. Hayatta kalmak için ihtiyaç duyduğumuz her şeyin kaynağı doğa. Ürettiğimizi sandığımız hemen her şeyin başlangıcı doğada bir yerde...

Aslına bakarsanız doğa, yaşayan en büyük varlık; o kadar büyük ki, yerküredeki tüm canlılar onun varlığında yaşam buluyor.

Hepimiz bir bakıma onun misafirleriyiz. Doğa, tüm yaşayanların ortak evi, hepimizin ev sahibi...

İnsan, konukluğunun kıymetini bilmeyen arsız bir misafir gibi davranıyor; ev sahibinin ona sunduğu nimetlerin kıymetini önemsemeden, her şeyin sanki sonsuz bir kaynaktan hiç bitmeyecekmiş gibi aktığını düşünerek, olanca küstahlığı, dargörüşlülüğü ve merhametsizliği ile...

İnsan kendine o kadar fazla güveniyor ki bu misafirliğin birgün sonlanabileceğinin bile farkında değil. Doğaya karşı merhametsizliğimizle çocuklarımızın misafirliğini de tehlikeye atıyoruz, gelecekteki evlerini bugünden yok ediyoruz, düşüncesizce...

***

Alışmadıklarımızın aksine, alışılmış her şeyde insana cazip gelen bir yan vardır” der, John Steinbeck, Kaygılarımızın Kışı’nda...

Alışmak... Doğaya karşı işlediğimiz suçlar karşısında kendimizi iyi hissetmemizi sağlayan zihinsel kaçış yolumuz...

Alıştıkça görmezden geliyoruz çamura, çöpe, petrole bulanan evimizi. Nasıl olsa su alır götürür diye elimize geçeni atıyoruz, akıtıyoruz denizlere. Alıp götürüyor da, yalan değil... Ama nereye?

Pisliğin farklı bir yere gittiği yok! Döküldüğü noktadan binlerce kilometre uzağa gitse bile yine aynı evin içinde kalıyor pisliğimiz, yok olmuyor.

Gözümüzün önünden gittiği sürece nereye gittiği önemli değil. Başkasının bahçesindeki çöplere alıştığımız gibi alışıyoruz, görmezden geliyoruz ve en sonunda unutuyoruz.

Haydarpaşa’nın dibinde patlayan Independenta’yı kaçınız hatırlıyor? Ya 1960’da boğazı cehenneme çeviren Petar Zoranić’i... Ya zehir yüklü varillerini yıllar önce Karadeniz’e boşaltan Petersberg’i... Hepsi de uzaklardan gelmişti.

***

Balıklar yuvalansın diye gemiler batırıyoruz. Fırlatıp attığımız otomobil lastiğine yerleşen bir deniz şakayığı mutlu ediyor izleyeni. Deniz atıklarımızı sahipleniyor eninde sonunda, sahiplenmek zorunda kalıyor.

Kendi zevkimize göre yeniden dayayıp döşüyoruz derin karanlığı, yakışıp yakışmadığına aldırmadan.

Adam sende, sorgulamak ona mı kalmış, beğenmemek haddine mi? Biz nasıl alıştıysak o da alışır eninde sonunda, pisliğe...

***

Birgün kendimizi öyle bir pisliğin içinde bulacağız ki, o gün geldiğinde saklanacak yer kalmayacak! Doğanın merhameti, affediciliği, gönüllü unutkanlığı yetmeyecek yaşamı kurtarmaya.

O gün geldiğinde kendi merhametsizliğimizin batağında boğulacağız.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme