28 Haziran 2012 Perşembe

OYNAR BAŞLILARI KULLANSANA...

En güzel balık deniz üstünde yenir. Boğazı adım başı parsellemiş, Avrupa’nın bilmem neresinden diplomalı şefleriyle caka satan, yer bulmak için günler öncesinden yer ayırtmak gereken fiyakalı mekânların kırk çeşit sosa buladıkları tarifler vız gelir tırıs gider, denizden yeni çıkmış, üzerinden yakamoz damlayan kıpır kıpır sade lezzetlerin yanında...

***

Balığı hakkıyla yemeyi teknelerde öğrendim. Masaya yaydığımız gazete kâğıdının üzerinden ne balıklar geldi geçti. Kara insanlarının kolay kolay tadamayacakları, şafağın ilk ışıklarında ya da gecenin alacakaranlığında tutulan, denizdeki hali neyse tavadaki hali de aynı olan balıkların lezzeti, denizin gerçek tadıydı onlar...

Deniz suyuyla pişirdiğimiz mercan pilaki, karagözlerin akrabası olan ıskatari yahnisi, uskumrunun ızgarası sebzelisi, közde tekir...

Kayığı baştan kara edip hemen oracıkta yaktığımız çingene ateşinin közünde pişirdiğimiz boklu balık... Pulları ve iç organları temizlenmemiş izmaritleri yatırın közün üstüne, her iki tarafı iyice kızarınca boklu balığınız hazır. Adına aldanıp da sakın burun kıvırmayın. Denizin gerçek tadını almanın en güzel yolu budur...

***

Yıllar önce teknesinde çalıştığım reislerden biri, “Balıkçı balığın en güzelini pişirmeyi, en semizini yemeyi hakeder...” demişti bir keresinde... Galiba Gökçeada’nın Yenibademli köyünden Adem Reis’ti bu sözün sahibi...

Haklıydı! Fırtına, bora, kar, yağmur demeden, evden günlerce, millerce uzakta, hiç tanımadığı sofralar için balık tutan, karides tutan, kalamar tutan, denizin çilesini çeken ve bazen bu yolda canını veren balıkçının hakkıydı balığın en güzeli...

Adem Reis, hem Su Ürünleri Fakültesi’nin 8 metrelik alamatrasına kaptanlık ederdi hem de kendi kayığıyla balığa çıkardı. Aslen Karadeniz’liydi. Rüzgârın önünde savrulan yapraklar misali, sert bir Karadeniz fırtınası onu alıştığı sulardan koparıp Ege’ye savurmuştu.

Yaman denizciydi, bir bakmaya anlardı kaç kulaçta neler olup bittiğini. Teknedeki balık sofrasında ilk ve son kez çatal aradığımda da o söylemişti “oynar başlıları kullansana” diye...

O günden beri teknede çatal kaşık aramam. Sofrada varsa kullanırım, yoksa parmaklarım ne güne duruyor...

***

Deniz üstü balık sofrası ne masa ister ne de porselen tabak çanak...

Sırtını dayarsın küpeşteye, çekersin üzerine ışıl ışıl yıldızları; denizle göğün sonsuzluğu arasında demlene demlene balığın tadına varırken, günlük yaşamın dayattığı lüksleri hatırlamazsın bile...

Yanında iki can dostun, dilinde iki satır hoş sohbetin varsa sofranın hiçbir eksiği kalmaz. Denizin kokusu mangalda cızırdayan balığın dumanına karışır, hür ve mutlu bir yaşamın kokusu olur çıkar...

Tıpkı deniz suyu gibidir bu koku, bir kere üzerine sinmeye görsün asla unutmazsın. O günden sonra yediğin her balıkta, içtiğin her kadehte, küpeşteye yaslandığın o günleri ve geceleri anarsın, ararsın...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme