26 Kasım 2012 Pazartesi

SAKLI ŞEHRİN FİRARİSİ...


Bir zamanlar İstiklal Caddesi’nde 318 numaralı binada Eugene Dellasuda adında bir eczane varmış. Sahibiyle aynı adı taşırmış bu eczane.

Sipariş üzerine müstahzarlar hazırlar, şuruplar kaynatır, mineralli sular ve hoş parfümler satarmış dükkânında eczacı Eugene...

Binbir emekle hazırladığı ürünlerini eczanesinin adını taşıyan özel şişelere doldururmuş...

***

O şişelerden birini yine bir pazar sabahı boğazın alacakaranlık sularında gezinirken buldum.

Derinlere gömülmüş bir başka izdi İstanbul’un geçmişinden gelen. Bir zamanlar var olmuştu ve sonra o da unutulmuştu.

Kimbilir kimin cebinde çıkmıştı eczacı Eugene’in dükkânından. Onu önce kıyıya getirmiş ve ardından denize atmış, belki de düşürmüştü aynı el...

318 numaralı dükkândan çıkan şişe boğazın karanlığında kaybolduğunda, İstanbul’un derinlerindeki saklı şehrin bir parçası olmuştu.

Ben onu bulup yeniden günışığına çıkarana kadar kimbilir kaç yıl beklemişti derin karanlıkta...

***

Yanlış duymadınız, İstanbul’un gözden uzak derinliklerinde gizlenmiş bir şehir var.

Yaşayanları bize benzemeyen, bizim gibi yaşamayan, hayatı ağırdan alan, kimi buranın yerlisi olmuş kimi gelip geçen, birbirleri üzerinde ya da bize ait olan ve derinlere fırlatıp attığımız ne varsa onların üzerine yerleşen, suya karışmış yaşamlar saklı şehrin yaşayanları...

Benim gözden uzak dostlarım... Haftada bir kez ziyaretlerine gitmezsem kendimi eksilmiş hissediyorum.

Deniz, kimini boğar, kimine de yaşam verir, yıllardır bana cömertçe verdiği gibi...

***

Geçen haftasonu Rumelihisarı’nın gölgelediği sularda yatan Lok Pharba’yı görmeye gittim. Teoman ve Ulaş da benimleydiler...

Poyrazın önüne kattığı akıntı uğraşılır gibi değildi. 51 m’de batığın gölgesini şöyle bir görebildim sanırım, fazla oyalanmadan geri döndüm. Anlaşılan enkazın ruhu bu hafta yalnız kalmak istedi, batığa ulaşamayalım diye elinden gelen engeli çıkardı yolumuza...

Dipte akıntı terstir boğazda, Karadeniz’e doğru akar. Eğer yolu biliyorsanız, Fatih Sultan Mehmet köprüsünün altındaki Perili Köşk’ün hizasına doğru dipten çok fazla çaba harcamadan gider, ardından yamacı tırmandıktan sonra dekompresyon yaparken hisarın önüne doğru yavaşça tersine akarsınız...

Kefal sürüleri çıkar karşınıza, bazen onlara izmaritler de karışır. İstavritler hep çevrenizdedir...

Sahil yolunu destekleyen çelik kazıkların üzeri midyelerle kaplıdır, onların üzerinde incecik dantelleri andıran hidroit polipleri görürsünüz...

İnce, narin, ipeksi bir örtüdür kayaları kaplayan Aglaophenia ve Tubularia türü hidroit poliplerin dokuduğu canlı danteller...

Masum görünüşleri aldatıcıdır saklı şehrin derinlerinde gözle görünmeyen avlarını yakalamak için fırsat kollayan mikroyırtıcıların...

***

Sahil yolunun yamacını takip ederek güneye doğru ilerlerken, çelik takviyeli kıyı duvarından ileriye doğru bir iskele çıkar. Hemen hemen 5 m derinden yukarıya bakınca iskelenin üzerindeki tek katlı binanın hayal meyal gölgesi seçilir. Midyelere yataklık eden kalın kazıkların üzerine oturtulmuş yapı, Rumelihisarı İskele Lokantası’ndan başka bir yer değildir.

Balık iskeletlerinden küçük yığınların üzerinde yengeçler dolaşır. Lokantada tüketilen deniz yaşamının artıkları, asıl ait oldukları yerin, saklı şehrin sakinlerine de bir ziyafet çekerler kemiklerinde kalan son et kırıntılarıyla...

İnsan ve deniz arasındaki bitmek bilmeyen alışverişin izleridir şişeler ve iskeletler... Ve daha bir sürü şey...

Bu izlerin peşinden saklı şehrin derinliklerine gitmeye tutkunum ben...

***

Haftada bir kez bile olsa dalmak, çok mutlu olduğum kendimi bulduğum, kendim olduğum bir yere firar etmek gibi...

Evet, ben saklı şehrin, derinlerdeki İstanbul’un firarisiyim...

Deniz her seferinde geri dönme şartıyla salıyor beni aranıza, ailemin, sevdiklerimin yanına...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder