6 Kasım 2012 Salı

SUALTINDA TEKEL SERGİSİ...

Ha bugün ha yarın derken yıllarca ertelediğim bu dalış geçen pazara kısmetmiş.

Su Ürünleri Fakültesi’nde öğrenciyken, dört sene boyunca haftasonları hariç her gün önünden geçtiğim, her zaman buram buram anason kokan Beykoz Rakı Fabrikası’nın önü dalış için çok cazip bir yer gibi görünmeyebilir.

Bazıları Cumhuriyet’ten bile eski olan binalarda neredeyse bir asırdır alkollü ürünlerin üretilip şişelenmiş olması, eski şişe toplama meraklısı bendenizin ağzını sulandırmaya yeterliydi.
Deniz suyunda yıllanmış eski şişeler...

Deniz suyuyla yunmuş yıkanmış, zamanla denizin hediye ettiği renklerle kaplanmış ve en sonunda denizin malı olmuş eski şişelere epeydir fena sardım.

***

Yine sabah erkenden düştük yola. Malzeme günler öncesinden hazırdı zaten. Yeni kuru elbisemin hevesiyle ıslak elbiseyi bu sene biraz erken dolaba kaldırdım. Su hâlâ ılık, ince içlik bile terletiyor...

Paşabahçe vapur iskelesine giden çıkmazın sonundaki otoparka yerleştiğimizde saat 7 buçuktu. Mekânın sahibi gelir umuduyla kahvaltıyı biraz ağırdan alırken dalış planımızı da gözden geçiriyorduk.

Gerçi haritaya göre 20 m derinlik hattı kıyıdan oldukça açıkta başlıyordu, ama 20 yıl önce buranın biraz ilerisinde yine dalış sırasında başıma gelenler, Paşabahçe Koyu’nun dirsek yaptığı mevkiideki akıntıya sırtımı dönmemem gerektiğini usulca hatırlatıyordu.

Boşuna dememişler bir musibet bin nasihatten iyidir diye...

Dipten çok uzaklaşmadan, akıntıyı kollayarak her kulaçta pür dikkat! Boğazda başka türlü dalmayı unutun...

***
Çekek yerinde gözümüze kestirdiğimiz pek sağlam görünmeyen bir iskelenin ucunda son hazırlıklarımızı yapıyoruz. Hayret, bu sefer soru yağmuruna tutanlar yok ortada. Kayıklarıyla uğraşan birkaç balıkçının yüzünde her zamanki ifade: “Ulan bunlar bizim balıkları mı avlamaya geldiler yoksa?”

Ortalığı kaplayan çöplerin nispeten seyreldiği bir boşluğa doğru bir adım atıyorum ve işte yine sudayım, her pazar olduğu gibi...

Yüzey’den biraz ilerliyoruz Ulaş’la. Vapur iskelesinin ucuna gelince fabrika cepheden karşımızda. Pusulamı eski yapının rıhtımına göre ayarlandıktan sonra dalıyoruz...

***

Su derin gibi görünse de 8 m’de dibe ulaşıyoruz. Biraz balçığımsı ince kum örtüsü boğazın hemen her yerinde deniz tabanının ortak giysisi.

İlginçtir dipten kalkan kum bulutu çok geçmeden yere çöktüğünden görüşü pek engellemiyor. Biraz daha ilerleyince kumun yerini Bittium türü deniz minarelerinin oluşturduğu kalabalık birikintiler alıyor.

Boyu 1 santimi geçmeyen minicik deniz minarelerinin milyonlarcasının yarattığı kalın örtü kumun yerini alınca ortaya ilginç bir manzara çıkmış...

***

Önce kumluk, ardından deniz minareleri derken, yıllarca alkol üretmiş olan fabrikanın başlıca artıkları dibi kaplamaya başladı.

Fabrikanın yakınında deniz tabanını örten kararmış üzüm çekirdekleri, deniz ekolojisi kitaplarında bugüne kadar okuduğum dip katmanlarına hiç benzemiyor.

Bir zamanlar alkol ya da sirke saklamak için kullanıldıklarını düşündüğüm kırık küpler... Pres parçaları, paslanmış elekler... Eski ve yeni şarap şişeleri, kanyak şişeleri, rakı şişeleri... Bir yığın ıvır zıvır...

Tekel’in boğaz kıyısında uzun yıllar devam ettirdiği endüstriyel alkol üretiminin denize gömülmüş izleri, adeta özeti...

Dalışın başından sonuna kadar sanki sualtında kalmış bir Tekel sergisini geziyor gibiydim.

***

Cumhuriyet’in ilk fabrikalarının çevresinde yükseldikleri Paşabahçe Koyu, boğazın en verimli balıkçılık alanlarından biriydi zamanında. Asırlarca önemli bir avlak ve dalyan alanı olarak kullanılan koy, bir zamanlar tüm koy zeminini kaplayan ancak günümüzde iyice küçülen deniz çayırlıkları sayesinde boğaz balıklarının yuvalanmaları ve üremeleri açısından önemli bir yerdi.

Deniz minareleriyle örtülmüş şişeleri karıştırırken bulduğum delikli oval bir taş, eski usulleri bilmeyenlere doğanın bir mucizesi gibi gelebilir. Eskilerin çatlatmamak için itinayla deldikleri oval taşa “voli taşı” denir. Bir zamanların kurt balıkçıları önce balık sürüsünü ağ ile kuşatır, ardından iple bağladıkları voli taşlarını denize atıp çekerek balıkları ürkütür ve ağa doğru sürerlermiş.

İpi kopmuş ve dipte kalmış voli taşı, insanlara hizmet ederek geçen yıllardan sonra derinlerdeki huzurlu istirahati hakediyor...

***

Eski camlar, eski taşlar... Dipte eskiyi anlatan o kadar çok sessiz tanık var ki!..

Üzüm çekirdekleri arasında bulduğum bir şişe, artık üretilmeyen, 50’li yıllar öncesinden “İnhisarlar” marka rakıya aitti. Eve getirdiğim eski şişeyi karım Özgür o kadar sevdi ki, iyice temizledikten sonra içine zeytinyağı koymayı düşünüyor.

***

İstanbul’un altını üstüne getirmeyi sürdürdükçe daha nelerle karşılaşacağız bakalım?

Tekel’in özelleştirilmesiyle 2000 yılında üretime son verilen fabrikada yıkım çalışmaları hummalı bir şekilde sürüyor. Çok yakında binaların yerini çok büyük bir boşluk alacak.

Beykoz Rakı Fabrikası buldozerlerin dişleri arasında yavaş yavaş yok olurken, bundan böyle onun varlığına ait son izleri görebilmenin tek yolu boğazın derinlerinden geçiyor.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme