21 Nisan 2013 Pazar

DENİZ HEP ÖĞRETİR...


Ne kadar pişsem de hâlâ denizin öğrencisi olduğumu bir kez daha anladım.

İstediğiniz kadar deneyimli olduğunuzu, dalgıçlıkla alakalı her bilgiyi yalayıp yuttuğunuzu iddia edin deniz bunları umursamaz. Her zaman bir sürprizi vardır. Fırsatını bulur bulmaz yapacağını yapar, hizaya getirir adamı.

Artık öğretmeyi mi sever yoksa iplerin daima kendisinde olduğunu mu hatırlatmak ister bilinmez ya, her seferinde kendinizi acemi hissetmenizi sağlamanın bir yolunu bulur.

Dur bakalım der hemen şımarma, daha ne gördün ki? Bende daha ne numaralar var!

***

Bu sabah fena aldandım Beykoz’un sakinliğine...

Bunca yıldan sonra evimin bahçesinden farkı yok diye düşünürdüm. Dipteki her taşı bildiğimi zannederdim: şurada kırık küpler, ötede dalyanın devasa çapası, denizin geri vermediği ağ kalıntısı, midyelerle kaplanmış klozeti görünce şişe döküntülerine yaklaştın demektir.

Koyun dibindeki nişanlar sayesinde hemen her şeyi elimle koymuş gibi bulurum derindeki bahçemde gezinirken.

Orkozun kaldırdığı dip çamuru kristalin altına yayılınca, bu sabah Beykoz’un dip suyunu sanki sis basmıştı. Her zaman az çok berrak olan derin suda göz gözü görmüyordu.

Nereye gitti nişanlarım? Kerterizlerin hepsi sanki buhar olup uçmuşlar! Bu sabah deniz hem karanlık hem de bulanık. 30 metre derinde körlemesine gidiyorum. Dip suyunu bulandırmakla kalmamış akıntıyı da hissedilir derecede hızlandırmış orkoz.

Gerçi Paşabahçe Koyu’nda biraz açığa çıktığınızda akıntı her zaman kendisini hafifçe hissettirir. Koyda boğaz yüzeyden ve dipten daima kuzeye doğru akar. Bazen koyun güneyinde İnciraltı çakarının önünden suya girip kuzeye doğru sürüklenmeye bırakırım kendimi. Sahili seyrederek dalyana doğru giderken canımın istediği yerde yüzdürücünün havasını boşaltır ve ortadan kaybolurum.

Eğer kullanmayı bilirseniz koydaki akıntı bedava bir vasıta gibi sizi istediğiniz yere götürür.

***

Su bulanık olunca boğazın derin karanlığı daha da kararır. Berraklığını yitiren suda fener işe yaramaz. Ne kadar güçlü olduğu o kadar önemli değil. Suda uçuşan parçacıklara çarpan ışık her seferinde geri yansır, insanı kör eden parlak bir engel olur çıkar bulanık suda.

Bu sabah Beykoz’un dibinde yaşadıklarım böyle özetlenebilir.

Feneri söndürdüğümde daha rahat görebiliyordum. Pusulayı neredeyse burnuma dayamış vaziyette geri dönerken eski avlardan kalma ağ leşlerine takılmamak için pür dikkat etrafı kolaçan ediyordum. Ağa takılmak berrak suda bile insana kâbus yaşatır, sis basmış derinliklerde başınıza ne gelir varın siz düşünün...

***

30, 29, 28, 27, 26, 25... Karşıma ne ağ çıktı ne de eski halat yığınları. Yol üzerindeki birkaç iri kıyım kayadan kılpayı sıyırmış olmamın dışında sorun yok.

24, 23, 22, 21, 20, 19... Eski camların saçıldığı derinlikteyim artık. Derinliği koruyarak iskeleye doğru giderken çevremi çok net seçemesem de şişe aramaya devam ediyorum.

Bugün çok uzatmasam mı ne? Şimdiye kadar elim hiç boş çıkmadım, öyle ya da böyle şansım hep yaver gitti. Ancak bu sabah filem hâlâ boş. Artık kırık mırık bir şeyler bulsam iyi olur.

Beykoz bu sabah hem sabrımı hem de kısmetimi sınıyor sanki...

***

Tam çıkmaya hazırlanıyordum ki önce küçük bir likör şişesi buldum, sonra da bir tane mürekkep şişesi...

Adetimdir, çıkmaya karar verdiğimde eğer yeterli havam varsa ilk şişeyi bulduktan sonra 5-10 dakika daha bakınırım. Bu seferde öyle yaptım. Mürekkep şişesini bulduğum yerin yakınında geçmiş zamana ait o narin şişeyi gördüm. Yarı yarıya kuma gömülmüştü. Tırmığı dikkatle taktım kırmamak için. Fileye bile koymadım, çantaya özenle yerleştirdim.

Evde temizleyince orta çıktı hikâyesi: 1950’lerden kalma “Necip Bey” marka losyon şişesi denizden aldığım bugünkü dersin hediyesiydi.

Hep öğreten deniz elim boş göndermemişti.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme