1 Nisan 2013 Pazartesi

HASTALIKTIR ŞİŞE DALIŞI...


Bir sebepten dolayı çoook uzun yıllar önce denizin dibini boylamış olan cam ya da seramik şişeleri dibin
keşmekeşinde arayıp bulmaya son zamanlarda fena sardırdım.

Zamanında deniz biyolojisi öğrencisiyken deniz kabuklarını toplar ve sınıflandırırdım. Deniz kabuklarının renkli dünyalarına hayran olmakla beraber, bu koleksiyonun amacı denizlerimizde yaşayan kabuklu hayvanların bir listesini çıkarmaktı. Fakülteden ayrılınca o iş de bitti.

Bilmem kaç metre derinden eski şişeleri toplamamın bambaşka bir sebebi var...

***

Dipte bulduğunuz bir şişe hiç ummadığınız bir hikâyenin başlangıcı olabilir!

Şişedeki hikâye anılardan bile çoktan silinmiş bir markanın hikâyesi olabileceği gibi, bugün var olan ancak zamanla kabuk değiştirmiş bir markanın zar zor hatırlanan geçmişini anlatabilir de...

Aslında dipte bulduğum hemen her eski şişe, İstanbulluların vaktiyle tanışmak fırsatını buldukları bir markanın derinlere uzanan ipucudur.

Onlar İstanbul’un ‘batmış’ markalarıdır...

***

Açık konuşmak gerekirse bu şişe toplama hastalığını başıma Osman (Yazla) ağabey sardı.

Bir gün Kızıltoprak’taki Marintek’in arka bahçesinde çayla karışık muhabbet ediyorduk Osman ağabeyle. Çok geçmeden iki adım ötedeki dükkânından zıpkıncı Emin de (Yiğitler) çıkageldi. Sizden iyi olmasınlar ikisini de çok severim...

Dalış piyasasının eski kulağı kesikleriyle dostluğumuz çoktan yirmi yılı devirdi...

Muhabbet koyulaştıkça koyulaştı, en sonunda döndü dolaştı ve uzun süredir birlikte dalışa gitmediğimize geldi takıldı.

“Ahırkapı’ya gidelim” dedi Osman ağabey...
“Ne var ki orada?” diye sormuş bulundum...
Çayından bir fırt çektikten sonra “sürpriz olsun, gelirken fileni getirmeyi sakın unutma!” diyerek sözünü bitirdi.

***

Konuşmamızdan bir kaç gün sonra pazar sabahı daha gün aydınlanmadan yine Marintek’in orada buluştuk Osman ağabeyle.

Tüp hariç tüm malzemeyi getirmiştim. Ahırkapı dalışı için on tane 12 litrelik tüpü imanına kadar doldurmuştu ihtiyar. İki dalış kafa başına iki tüp eder. Belli ki birileri daha gelecekti. Minibüsü yükler yüklemez yola çıktık.

Ahırkapı sahiline parkettiğimizde güneş doğuyordu. Eski bir servis minibüsünden bozma çayocağından sabahın ilk demli çayları geldiğinde Cenk’le Serdar yanımıza parketmişlerdi çoktan...

Her zaman söylerim arkadaşsız dalışın pek tadı yoktur diye. Ara sıra derinde bir başıma kalmak istesem de dostlarla paylaşılan dalış keyfini hiçbir şeye değişmem. Sizlere bu yazıda Cenk’le Serdar’ı uzun uzadıya anlatmak isterdim. Ancak asıl konu olan eski şişelerden sapmamak için bunu bir başka zamana bırakıyorum. Umarım alınmazlar...

***

Çaylı poğaçalı kahvaltımız biter bitmez hazırlanmaya giriştik. O zamanlar daha malzememi yenilememiştim. Eski elbisem, eski denge yeleğim, emektar Scubapro MK-10 regülatörüm... Birkaç sene önce satın aldığım Ikelite fener ve Sea&Sea 860G fotoğraf makinesi haricinde en yeni malzemem en az on yaşındaydı.

Geçmiş zamana yapılacak bir yolculuğun ruhuna fazlasıyla uygundu üzerimdeki eskiler. Ne de olsa şişe dalışı da bir bakıma eskileri toplamaktır yeniden hatırlansınlar diye...

Hazır yeri gelmişken sizlere şişe dalışının ne olduğundan kısaca bahsetmek istiyorum. Dünyanın farklı
yerlerinde dalgıçları cezbeden keyifli bir uğraştır şişe dalışı. İlla ki şurada yapılmalıdır diye bir sınırlaması da yok! Deniz, göl ya da akarsuda, derinde ya da sığda kolaylıkla uygulanabilir.

Aslında işin temelinde insanların asırlardır değişmeyen bir alışkanlığı yatıyor: içip bitirdiysen, içindekini yiyip yuttuysan, artık işine yaramıyorsa elindeki şişeyi, kavanozu, vs.’yi at denize gitsin. Deniz yoksa göl de olur dere de...

Mutlaka bir gemi enkazına dalmanıza gerek yok; hamallar eskiden de suya birşeyler düşürürlerdi, vinçlerin halatları eskiden beri kopmakta tıpkı bugün olduğu gibi...

Öyle ya da böyle şişeler eskiden beri denizin dibini boyluyorlar. Aradan zaman geçtikçe geçmişin çöpü bugünün kıymetlisi oluveriyor...

***

Giyinip kuşanma işini bitirdikten sonra Osman ağabey dalış planımızı hızla anlattı ve sonra cumburlop suya 
girdik. Çok değil 6-7 metre derinde bir döküntü yığını gözüme ilişti: bir sürü kırık tabak çanak sağa sola saçılmıştı.

Hâlâ keyifle sakladığım ilk şişemi o yığının arasından bulup çıkardığımda suyla karışık bir “hass...” diyip Osman ağabeye yöneldim ganimetimle. Maskesinin ardındaki gözleri pis pis sırıtıyordu...

Ahırkapı’daki ilk dalışı 2008'in haziran ayında yapmıştık. O gün ve o günden sonraki kırk küsür dalışta daha bir sürü güzel şişe buldum aynı yerde ve yakınlarında...

Önceleri ganimetimi zaman geçirmeden temizler ve vitrine dizerdim. Bugün bile tepem birşeylere attığında vitrinin önündeki koltuğa boylu boyunca uzanır koleksiyonumu seyreder ve rahatlarım. İkibuçuk yaşındaki oğlum Derin’e masallar uydurmama gerek kalmaz onları nasıl bulduğumu anlatırken...

***

Gel zaman git zaman evde o kadar çok şişe birikti ki bir süreliğine toplamamaya karar verdim. Kırılgan
koleksiyonu derinlemesine incelemenin zamanı gelmişti en sonunda.

Şişelerime yakından baktıkça yüzeylerine kazınmış hikâyelerde ortaya çıkmaya başlamıştı. Ahırkapı camlarının arasında neler vardı neler...

Hayatımı kazanmak için yaptığım işi -metin yazarlığı- belki de ilk kez sevebilmemi sağladı İstanbul’un ‘batmış’ markaları...


İnsanları sahip olduklarıyla yetinmemeye teşvik eden, tüketim ateşini kaleminin mürekkebiyle besleyen bir metin yazarının çoktan gelip geçmiş markaların büyüsüne kapılması benden başka kaç meslekdaşımın başına gelmiştir acaba?

Denizin dibinde hep iyilik geldi başıma. İşimin kıyıcı doğasına direnme gücüm de yine derin karanlığın hediyesi...

***

Gün geldi Ahırkapı’nın dışında da şişe aramaya başladım. Hem Osmanlı hem de
Cumhuriyet döneminin ilk cam ocaklarının tüttüğü Beykoz ve Paşabahçe'nin açıkları kısa sürede meyvelerini verdi.

Geçmişi onsekizinci yüzyıla kadar giden Beykoz cam atölyeleri, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk modern cam fabrikası olan Şişecam’ın Paşabahçe fabrikası, aslan sütünün şişelendiği Beykoz Rakı Fabrikası, bir zamanlar koyun kenarında sıralanmış olan irili ufaklı cam atölyeleri, kesme kristal işlikleri...

Sonra yalılar vardı sahil boyunca. Asırlardır boğazı izleyen sessiz tanıklardı onlar. Orada yaşayanlar kimbilir neleri fırlatıp atmışlardı önlerinden akıp giden kadim suya?

Öfkeli, efkârlı, aşk dolu, çakırkeyif anların derin bir ooof çektikten sonra dibi boylamış izlerini birer ikişer bulmaya başlayınca şişe dalışları da haliyle Ahırkapı’dan epey kuzeye kaydı...

Anadolu Hisarı’yla Kanlıca Koyu arasında Lacivert Restrorant’ın az açığında akıntıyla cebelleşirken bulduğum bir kavanoz olmasaydı, bir zamanlar İstanbul’da “Sevimli” marka reçeller satıldığını belki de hiç öğrenemezdim.


Kızılay maden suları ve SEK sütün kimbilir hangi ustanın elinden çıkma kabartma markalı şişelerinin işçiliği ve ayrıntıları, aynı markaların günümüzde üretilen boya baskılı şişeleriyle kıyaslanamaz. Bu nadide parçaları Beykoz’un az yukarısında Hünkâr Köşkü’nün yakınında gezinirken bulmuştum.


1900’lerin başında hayatımıza giren “Akif Bey Çamaşır Suyu”nun cam şişesi de günümüzde artık yok. Bir pazar sabahı Beykoz vapur iskelesinden açığa doğru aheste aheste giderken 20 metre civarında bulduğum şişenin üzerindeki fesli ve palabıyıklı Akif Bey’i eskiden bakkal raflarında dizili duran plastik şişelerin üzerindeki etiketten belki hatırlarsınız. (Son cümle 30 yaş ve üstü için söylenmiştir.) 

***

Eski camların her biri ayrı bir kişilik sergiler. Aynı kullanım amacı için yapılmış olan şişelerin biri diğerinden farklıdır çoğu zaman. Kimi yamuktur, kiminin cidarı kabarcıktan geçilmez. Ateşe şekil veren ustanın soluğu hapsolmuştur her kabarcıkta...

Ustanın ruh hali ve yorgunluğu kolayca okunur el yapımı şişeden!

İnsanın yerini makineler aldıkça şişeler kişiliklerini yitirdiler. Tıpkı modern insan gibi...

Artık bazı şişeleri denizden çıkardığım halleriyle saklıyorum. Sonuçta deniz de çaba harcıyor şişelerin üzerini
yaşamla kaplarken...

Zaten ustanın emeği denizinkiyle birleşince hikâye daha da güzelleşiyor...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme