15 Ocak 2012 Pazar

KIŞ BOĞAZI...


Karlar altında bir başka güzeldir Boğaziçi. Suyun iki yanı tepeden kıyıya beyaza büründüğü an bambaşka bir yer olur çıkar daracık su yolu. Günün ilk ışıklarıyla hava yavaşça ısınırken deniz yüzeyinden kalkan pus beyaz kıyılarla buluştuğunda, Boğaziçi, giderek hayalle gerçek arasında bir yer olmaya başlar. Beyaz örtünün altındaki puslu topraklar ve gümüş bir aynayı andıran boğaz yüzeyi ışığı öyle güçlü yansıtır ki, gözlerinizi kısmadan bakamazsınız.

Kışın Boğaziçi’nin güzelliği insanın gözlerini kamaştırır.

***

Nihayet kulağıma kar suyu kaçtı. Boğazın buz gibi suları başlığımın içine dolduğu an kuru elbisemin kıymetini bir kez daha anladım. İnsanın sadece kafası ıslanınca, iğne gibi batan karla karışık boğaz suyuna daha kolay dayanıyor.

Su daha soğuk olur diye düşünmüştüm. Pazar sabahı saat 9’da hava sudan daha soğuk. Biz hazırlanırken - biz dediysem, ben, Burak (Demircan) ve Ulaş (Oyal) - hava sıcaklığı 0’la 2 derece arasında gidip geliyordu; bir ara 3’e çıktı, orda da kaldı. Su ise 9 dereceydi...

Tamam, kara insanın iliğini kemiğini sızlatmaya yeterdi belki, ama bizde biraz serince bir ılık duş etkisi yapmaktan başka etkisi olmadı.

***

Ah şu gırgır tekneleri yok mu!

Yıllardır Beykoz Koyu’nun altını üstüne getirirler. Benim hatırladığım en az 20 senedir koyda avlanır dev gibi gemiler. At çek, at çek... Sonarın ekranında balık olarak işaret edilen her sürü nasibini alır bu amansız baskından. Kocaman denizler, okyanuslar yetmiyor galiba onlara...

Bu Pazar sabahı da gırgırlar koydaydı. Fazla derine inmeden, akıntıyla tatlı tatlı sürükleneceğimiz bir dalış planlamıştım. Pek umduğumuz gibi olmadı. Ya bahtısız bir çinekop sürüsünün tam altına denk gelmiştik ya da gırgırın sonarı “dipte üç tane baba torik var” sinyali vermiş olmalıydı ki tepemizde bir gümbürtü koptu. Tekne galiba gırgır ağını yakınımıza mola etmişti. Birden bire 25 metre derinde dip öyle bir karıştı ki akıntı kuzeye doğru olmasına rağmen biz güneye sürüklenmeye başladık. Ağ torbanın içinde kalmaktan bizi muhtemelen bu akıntı alıkoydu.

Açık denizde avlanmak üzere inşa edilen dev gibi balıkçı gemilerinin, daracık bir su yolunda ne işleri var? Hem de yıllardır...

***

Denize ilk kar düştüğünde aklıma hep aynı fotoğraf gelir: “Kulağına kar suyu kaçmış torikler ve kocaman bir kepçeyle onları toplayan bir balıkçı...” Eskiden torik o kadar boldu ki, İstanbul’da kış sert geçmeye görsün, kulağına kar suyu kaçanlar karaya vururdu. Alamana kayıklarıyla palamuda, toriğe çıkan balıkçıların teknelerini tıka basa balıkla doldurmaları için 200 kulaç ağ ile dolunay yeterdi.

Gözümüz doymadı, hep daha çok istedik. Önce büyükleri bitti, sonra yavrularına varana kadar ne var ne yoksa peşine düştük boğaz balıklarının.

Bitmese de, bitmeye yakındır...

Bugün o ağın içinde kalsaydık, güverteye düşer düşmez kaptana bunları söylemek isterdim; bir de son sürat bizi Çubuklu’daki basınç odasına yetiştirmesini...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme