DENİZ YAŞAMI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
DENİZ YAŞAMI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Haziran 2014 Cuma

UMUT KAYNAĞI HOROZBİNA...

Oğlum Derin’in balıklara verdiği ilginç tepkilere geçenlerde bir yenisi daha eklendi: “Ama bu tavşana
benziyor...”

Aslında haksız da değildi, çünkü resmine baktığı horozbina balığı uzun kulaklı bir tavşanı andırıyordu.

Yine şişe peşinde dipte dört döndüğüm bir gündü. Kumdan belli belirsiz çıkıntı yapmış yeşil pırıltıyı farkedince, ne olduğunu anlamak için tırmığı özenle takıp şişeyi kumdan çıkardım. Oldukça eski, kalın çeperli, su yeşili camdan şişeyi evirip çevirirken, korkuyla yuvalarından fırlamış gözleriyle bana bakan horozbina yerleştiği şişeden çıkmamak için direniyordu. Belli ki bir şeyleri koruyordu.

İçine balıkların yuvalandığı şişeleri toplamamaya dikkat ederim. Daha sudayken şişelerin içini yıkamamın tek nedeni, yılların tortusunu temizlemek değildir. Es kaza şişede bir balık ya da yengeç kaldıysa çıksın gitsin ve yaşamaya devam etsin telaşıdır benimki, sırtımda en az 20 kilo ağırlıkla kıyıda dengede durmaya çalışırken.

Fakat ilkbahar sonu gelip de horozbinalar ve kaya balıkları şişelerin içine yumurtlamaya başladıklarında, içinde yumurta bulunan şişeleri değil çıkarmak dokunmam bile. Her birinde yüzlerce yumurta olduğunu düşünürseniz, gelecek sene yüzlerce balık demektir bu yumurtalar. Pürüzsüz cam cidara yapışmış yumurtaları koruyan anaç horozbina size tehditkâr bakışlar fırlatırken, adeta bir tıpa gibi kapatır yumurtladığı şişenin ağzını.

***

Derin’in tavşana benzettiği horozbina da canlı bir şişe mantarı olup çıkmıştı içi yumurta dolu rakı şişesinin
ağzında. Yüzüne cepheden bakınca, gözlerin hemen gerisinde dimdik yükselen uzun deri çıkıntıları gerçekten dik kulaklı bir tavşanı andırıyordu.

Ürkmesin diye şişeyi yavaşça yerine koyup bir başka cama yöneldim madende. Bu sefer de kırık bir kadehin içine iki horozbina birden yuvalanmışlardı. Deniz zamanla kadehin içini süngerle kaplayarak balıkların rahatça yuvalanmaları için keskin kenarları kapatmış ve yumuşacık bir beşik hazırlamıştı onlara.

Bu beşiklerin içinde büyüyen yavru iskorpitlerle, lapinlerle, hanozlarla boğazda o kadar çok karşılaştım ki...
Konuyu dağıtmamak için horozbinalara dönelim, diğerlerini başka bir zaman anlatırım.

***

Daha çocuklukta tanışılan balıklardandır horozbina. Blennidae ailesinin üyeleri olan horozbinalar gerekmedikçe çok hareket etmeyen, yuvalanmayı seven ve yuvalarını koruyan balıklardır. Dibi eşeleyerek ortaya çıkardıkları kurtçuklarla ve küçük kabuklularla beslenseler de dipte karşılaştıkları hemen hemen her çeşit leşten küçük bir parça koparmayı da ihmal etmezler. Av peşinde koştukları görülmemiştir, ama iş yuvalarını korumaya gelince sinir küpü olur çıkarlar. O küçücük cüsselerine bakmadan dalgıca kafa tuttukları bile olur.

İstanbul’un kıyı semtlerinde ya da adalarda oturan çocuk tayfasından horozbinayı bilmeyen nadiren çıkardı eskiden. Acemi oltacıların ilk avları bir kaya balıkları bir de horozbina olurdu vaktiyle. Annenin dikiş kutusundan bir kaç tane toplu iğne aşırılır, sonra elden geldiğince özenle bükülerek bunlardan iptidai olta kancaları yapılır ve sağlamca dikiş ipliğine ya da eskiden evlerde bolca bulunan dantel ipliklerine bu kancalar acemice düğümlenerek ilk olta hazırlanırdı.

Bir zamanlar benim de izlediğim yol aşağı yukarı böyleydi. Sonra mahalleden arkadaşlarla ver elini Bostancı sahile, orası olmazsa Kuzguncuk, eğer haftasonu adaya gidilmişse müsait olan ilk iskeleden midyeyle yemlenmiş olta denize bırakılırdı. Horozbina oltaya atlamakta çok nazlanmaz. Daha birkaç dakika geçmeden kovalar dolmaya başlardı. Horozbina tutmak benim gibi şimdilerde 40’ını aşmış çoğu İstanbullu’nun 70’lerdeki kıyı eğlencelerinden biriydi. Hemen hatırlatayım, tuttuğum horozbinaları hiç öldürmedim. Kancadan çıkarır kıyıdan topladığım bir iki yengecin beklediği su dolu kovama atar ve daracık dünyadaki kovalamacayı seyrederdim. Horozbina yeleyi andıran sırt yüzgecini kabartır, yengeç kıskaçlarıyla gözdağı verirdi. Sonra hepsi geldikleri gibi doğruca denize geri boca edilirdi. Dedim ya çocukluk eğlencesi...

***

Türkiye’de balık biliminin (ihtiyoloji) öncülerinden olan Rhasis Erazi, İstanbul Boğazı ve Marmara’da yaşayan horozbina türlerine ilişkin önemli bir makaleyi 1940’larda yayınlamıştı. Ondan önce 1937’de Sadullah Ayaşlı tarafından kaleme alınan Boğaziçi Balıkları adlı eserde de horozbinalara genişçe yer verilmiştir. Gerek makalede gerekse kitapta bahsedilen horozbina türlerinin çoğu İstanbul Boğazı’nda hâlâ yaşamayı sürdürüyor. Göçmen balıklar olmamaları ve bölgeci bir yaşam şekli sürmeleri nedeniyle, deniz koşullarında yaşanan olumsuzluklardan ilk etkilenen balık türleri arasında onlar da var.


Şükürler olsun İstanbul kıyılarındaki her dalışta horozbina görmeye devam ediyorum. Sevincim boşuna değil. Eğer bir yerde horozbina yaşıyorsa orası için daha umutlar tükenmedi denebilir.

12 Kasım 2013 Salı

BOĞAZ İNADINA YAŞIYOR...

Gece gündüze dönmek üzere. Deniz akşamdan kalmış, hâlâ katran karası. Sanki sabahın yaklaştığını
umursamıyor, aydınlanmaya niyeti yok gibi. Yeni gün boğazın sırtlarını belli belirsiz aydınlatarak haber veriyor gelişini. Tepeler yavaşça kızarırken hava ha aydınlandı ha aydınlanacak. Deniz daha sıyrılamamış karanlığından. Şafak vakti sanki geceye dalıyorum boğazın kıyısında bir yerde.

Boğaz... Denizler içinde en sevdiğim! Evimden uzaktaki evim...

Her taşı tanıdık. Balığından yengecine, yosunundan midyesine içinde kim varsa hepsi dost, kardeş bana derinlerde. Yabancısı değilim buranın. Boğazda her dalış tanıdıkları ziyaretten farksız benim için...

***

Çeyrek asrı geçti boğazda dalmaya başlayalı. Başka yerlere gittiğim de oldu bu zaman zarfında, ama hep
burayı özledim. Boğazın yeri başkadır benim için. İçini dışını avcumun içi gibi bilirim onun. Kıyısında gezerken, üzerinden geçerken, şıpırıtılı sularına bakıp çayımı yudumlarken yanımdakilere “bak buradan biraz açıkta, şu kadar kulaç derinlikte bu var” demek çok hoşuma gider. Hemen birisi atlar ve sorar “nereden biliyorsun ki?” diye:

“Gördüm” derim, “dokundum, etrafında dolaştım, izledim onu” derim,
artık o an için bahsettiğim her neyse. Bazen bir batıktır anlattığım, uzun yıllar önce boğazın karanlığında yitip giden; bazen bir deniz şakayığı veya menevişli bir eşkina balığıdır...

Gün olur çevremi arı sürüsü gibi sarmış istavritleri, palamutları, izmaritleri, lüferleri anlatırım yanımdakilere.
“Gelincik balıkları, allı morlu kiklalar, yaldız yakamozlu trakonyalar da var” derim, sabırsızın biri yine dayanamaz ve sorar yüzünde gizleyemediği hayretle ve çoğu zaman inanmazlıkla: “Bunların hepsi burada mı yaşar?”

Haklıdır sorusunda, ne de olsa yıllarca öldü, bitti, bok çukuruna döndü, artık adam olmaz diye fişlenmiş bir denizin kıyısında delinin biri çıkmış ve ona burasının ölmediğini, bağrındaki türlü çeşit yaşamla inadına direndiğini, günden güne hayata daha sıkı bağlandığını söylemektedir. Üstelik bu deli dipten getirdiği yaşam dolu görüntüleri ona gösterip aklını iyice bulandırmakta, boğazın öldüğünü iddia edenlere olan inancını temellerinden sarsmaktadır da!

İnanması zordur dibini görmemiş olanlar için, ama gerçek budur, boğaz inadına yaşamla doludur...

***

Çılgındır boğazın denizi. Çılgın derken abartmıyorum, boğazın bazı yerleri azgın nehirlerle boy ölçüşebilecek
kadar akıntılıdır da. Doğrusunu söylemek gerekirse en sakin gibi görünen koylarında bile hafif hafif akar boğaz. İstanbul’u ayıran denizin karakteridir hiç durmamak, hep akmak. Üstelik akan sadece su değildir, yaşam da akar boğazın içinden. Boğazdaki hayat akıntısına karışanlar arasında güleç yüzlü yunuslar vardır. Gemilerin sağında solunda fırdönerler, boğazın haylaz çocuklarıdır onlar. Karadeniz’den Marmara’ya ve sonra aksi istikamete giden balık sürüleri boğazdan gelip geçerken derinlerde gümüş rengi bir ışık akıntısı yaratırlar. Su önce karanlıktır sonra bir bakarsın gümüş rengi bir ışık seli akmaya başlamıştır derin karanlıkta.

Bugüne kadar neyi görmek istediysem, neyi hayal ettiysem cömertçe çıkardı karşıma. Derinlerinde kaybolup
gitmiş nice hikâyeleri paylaştı benimle asla cimrilik etmeden. Usta nefeslerin üflediği, emek zahmet şekillendirdikleri şişelerini paylaştı mesela. Şehr-i İstanbul’da ahalinin eskiden nasıl yaşadığına, neler yiyip içtiklerine, hayat şekillerine, hayatlarına girmiş olan markalara dair ucundan kıyısından bir fikir sahibi olmamı sağladı.

Akmaktan yorulan suyunu az dinlendirmek için hafifçe dirsek kırarak şekil verdiği koylarda - Paşabahçe, Kanlıca, Tarabya, İstinye sakinliklerinde- ne hikâyeler fısıldadı kulağıma bir bilseniz. Ara sıra paylaşıyorum sizlerle bunları, ama emin olun gençliğimden beri dinlediklerimi anlatmaya ömrüm yetmez.


Coştuğu yerde ayrı, soluklandığı yerde ayrı yaşar boğazın denizi. Eee ne de olsa zamanın özenle, sabırla
şekillendirdiği bir hayat yolu burası. Oluşması da yaşamla kalabalıklaşması da binlerce yıl almış. İnsan sabrının ötesinde bir sabırla yaratılmış, tanrının elinden çıkmış ne de olsa. Az uzağına kazmaya niyetlendikleri boğaz bozuntusu günün birinde hakikaten kazılırsa, gerçeğinin içindeki hayat akışını bakalım nasıl etkileyecek?

10 Haziran 2013 Pazartesi

UMUTTAN FAZLASI VAR...

Marmara’ya karşı beslenen önyargıları yerle bir etmek çok hoşuma gidiyor.

Yaşam umutlarının tükenmeye yüz tuttuğu bir denizin derinliklerinde renkli mi renkli bir dünyanın görüntüleri ile
karşılaşınca hissettiğim sevinci tarif edemem.

Yıllarca bizleri Marmara’nın öldüğüne inandırmaya çalıştılar. İçdenizin ve onun Karadeniz’e açılan kapısı İstanbul Boğazı’nın derinlerinde her şey güllük gülistanlık olmasa da, sanılanın aksine işler hiç de çok kötüye gitmiyor. Öldü gitti nasılsa, gözden çıkaralım olsun bitsin diyebileceğimiz bir durum yok en azından...

***

Marmara ve boğazları kendilerine has yaşam alanlarıdır diye her zaman söylerim. Türk Boğazlar Sistemi
olarak adlandırılan Çanakkale ve İstanbul boğazları ve Marmara üçlüsü dünyada eşine ender rastlanacak bir yaşam bütünlüğüne ev sahipliği yaparlar.

Bu sulardan gelip geçenler olduğu gibi kalıp yerleşenler de var. Bu denizler kimileri için yol üzerinde durakladıkları, daha ileriye gitmeden önce yeni koşullara alıştıkları bir sığınak, kimilerininse hayatın geri kalanındaki son durakları. İşte bu nedenlerden dolayı Marmara ve boğazları daima yaşam zengini yerler olmuşlar.

Bazı şeyler eksilmiş olsa da, haklarındaki ölüm ilanını yalancı çıkarmak istercesine bugün bile yaşam zenginidirler. Çünkü gidenlerin yerine daima yenileri gelir, bu denizlerde birileri boşluğu hep doldurur.

***

Eskiden deniz yaşamını kara insanlarının gözleri önüne sermek zordu. Ne
bu kadar dalgıç vardı ne de görüntüleme ve görüntüyü paylaşma imkânları bu kadar yaygındı. Sualtı kamerasına sahip olanlar parmakla gösterilirdi. Onların da çektikleri görüntüleri paylaşmak için yapabilecekleri sınırlıydı. Belki kişisel sergi ya da sağda solda film ya da slayt gösterimi. Fotoğrafları albümleştirmek, görüntüleri ülkeyle hatta dünyayla paylaşmak hayalden öteye geçmezdi çoğu zaman. Hal böyle olunca Marmara öldü, bitti, mahvoldu yalanına milleti inandırmak kolaydı.

Denizin dibini göremeyen milyonlar yıllarca yüzeyde gördükleri kadarıyla
Marmara hakkında hükümlere vardılar. Onlar için Marmara’nın ölümünü kabullenmek hiç de zor olmadı. Çünkü eskilerin anlattıkları dışında yaşadığına hiç tanık olmamışlardı.

Şimdi öyle mi? Dalanların ve dalarken görüntüleyenlerin sayısı arttıkça sözde merhumun dibinden gelen yaşam dolu kanıtlar da çoğaldı, çoğalmayı da sürdürüyor. Şişedeki cin çıktı bir kere...

***

Marmara’nın çoktan öldüğü yalanına artık bir son vermek gerek. Geçmişte anlatılan zengin deniz yaşamı;
orkinozlar, büyük beyazlar, foklar, kıyılara vuran palamut, uskumru, lüfer sürüleri, boğazın ortasında yakalanan kılıçbalıkları ve de yüz yıl önceki Marmara’ya ait olan ne varsa onları geri getirmekten henüz çok uzaktayız. Üstelik buna kalkışırsak çok uzun soluklu ve zahmetli bir işe kalkışmamız gerektiği de ortada.
Ne yazık ki insanın yüreğindeki karanlık bu çabayı engelliyor. Denizi -Marmara’yı ve boğazlarını- karadaki hayatın bir devamı olarak göremediğimiz için, Beyoğlu’ndan, Çamlıca’dan, Sarıyer sırtlarından, Ümraniye’den geçen sokakların ama uzun ama kısa bir yolun sonunda denize ulaştıklarını anlayamadığımız için, denizi ve yaşayanlarını korumak için sarfedilen cılız çabalar kollektif bir bilince dönüşemiyor.

Belki eski yaşam zenginliğini geri getiremeyiz ama bugünden başlayarak sarfedeceğimiz çaba elimizde
kalanları kurtaracak, geleceğe yaşayan bir Marmara, yaşayan bir boğaz bırakmamızı sağlayacak.

Emin olun Marmara’nın dibinde bu denizin hâlâ direndiğini fısıldayan ve gelecek umutları besleyen yaşamlar var!


Gözünü açanlar için Marmara’nın dibinde umuttan fazlası var...

6 Ocak 2013 Pazar

ŞİMDİ EVE DÖNME ZAMANI...


“Hadi, yeter bu kadar, çık artık daha fazla oyalanma... Uzatma misafirliğini, evine dön!..” der gibiydi sedef gibi ışıldayan gözleriyle bakarken.

Sakindi, rahatsız olmamıştı varlığımdan. Nereye gidersem peşimdeydi, rehberlik eder gibiydi karanlığın içinden çıkıp gelen, yuvalandığı kayalığın sağını solunu inceleyen bu meraklı yabancıya...

***

Kanlıca Koyu’nun ağzında derinliği anlamak için derinlik göstergeme bakmaya gerek yok! 25 metre civarına gelmiş olmalıyım...

İşte bir duvar gibi karanlıkta kaybolan kayalığın başlangıcı orada... 

Sarı siyah derili bir yılan gibi derinlere doğru uzayıp giden kablo da metal zırhından hemen hemen bu derinlikte sıyrılıyordu...

Her şey yerli yerinde. Birkaç palet daha vurduktan sonra kanalın meyili başlar. Akdeniz’in tuzuyla ıslanmama az kaldı, çok sürmez...

***

Ve karar anı: tamam mı yoksa devam mı?

Ne zaman tamam diyebildim ki? İşte yine tek tabanca derinlere doğru gidiyorum.

Ne zaman bir karar vermem gerekse hep o çağrıyı duyarım kulaklarımda. Gemicileri kandırıp yanlarına çağıran, sonra kendilerine esir eden deniz kızları gibi, derinlerden gelen bir ses de beni çağırır gel diye...

Yine kapıldım gittim o çağrıya. Pusulam var, yolum kerterizim belli: “giderken ok 180’de dönerken 0’da.” Ucu bucağı belli olmayan kablo da güven veren bir rehber...

Eğer yollarımızın ayrılması gerekirse kıvrıldığı yerden bağlarım makaramdaki ipi sağlam bedenine ve yoluma öyle devam ederim.

Derinlerin çağrısına kapıldığımı inkâr etmiyorum. Fakat derinlerin esiri olmamayı daha bu işlerde çocukken öğrendim.

Hem artık evde de bir deniz kızı var, bir de onun yavrusu...

***

Dev gibi kayalar var dipte. Neye ait olduğu belli olmayan paslı bir admiralti çapa ve sac kalıntıları karışmış aralarına.

1891’de İngiliz “Eddlethorpe” buharlısının Kanlıca önlerinde battığına ilişkin birkaç satır yazı (http://www.wrecksite.eu/wreck.aspx?144307) insanın aklını ister istemez kurcalıyor. Acaba o buharlıya mı ait bu kalıntılar? Belki de Eddlethorpe’nin davetiydi derinlerden yükselen çağrı...

Gel... Gel ve bul beni...

Bugün değil. Bugün yanımda sadece iki tane tüp var. Bu davete icabete yetmez bu donanım. Ama söz, bir dahaki sefer sıra sende. Artık eve dönmeliyim...

***

Dönüş yolunda önce kan kırmızı bir lipsoz çıktı karşıma. İstavritler ve izmaritler izledi onu. Sokulgan ve samimiydiler.

Boğazın derinlerinde Kanlıca’nın az açığında 40 küsür metre derinde balık kaynayan bir kayalık var. Araya karışmış hurdalar... Uzaklarda başlamış, fakat limanına ulaşamadan noktalanmış bir hikâyeden bugüne kalanlar... Onların arasında keyifle gezinen ben...

Bana göre yaşamak bu işte...

***

Gidişi dönüşü dahil 42 metrede kırk dakika zaman geçirdim. 6 metrede yirmi dakika beklemek ılık suda keyiflidir ama gel gelelim suyun sıcaklığı 8 derece. Kuru elbisemin altına anorak içliğimi giymiş olmama rağmen bugün sanki yetmedi bu yalıtım.

Eğer beklenen kar yağarsa haftaya su daha da soğur. Mart sonuna kadar böyle, ne yapalım, bunun da kendine göre bir güzelliği var; kıyılar ıssız, deniz de öyle. Anlayacağınız kış dalışları tam kafa dinlemelik...

Yalıların önündeki taşlara aşinayım. Aralarında asırlardır bu kıyıdan boğazı gözleyenler var. Sahipleri de kendileri gibi eski, kimbilir kaç kuşaktır buradalar?

Çıkmama on dakika kala çamurun içinde farklı bir şişe gözüme çarptı. Tombik ağzı, kalın etine karışmış kabarcıkları ile belli ki eski bir şişeydi. Suya fırlatılalı kimbilir kaç yıl geçmişti?

Çamurdan çekip çıkardım; çoğunlukla 1800’lerin sonu ile 1910 arasına tarihlendirilen “blob-top torpedo ten-pin” denilen eski soda şişesi bu dalışın küçük bir anısı oldu.

Her dalış ayrı bir hikâyeyi de beraberinde getiriyor İstanbul kıyılarında. Hiç masal bilmesem bile oğlum Derin’e anlatacak o kadar çok şey birikti ki aklımda!

Bunları ona anlatmak için sağ salim eve dönmem gerek ve şimdi eve dönme zamanı...

1 Mayıs 2012 Salı

MERHAMETSİZLİĞİMİZİN BATAĞI...

Misafiriz bu dünyada. Ne kadar uzun yaşarsak yaşayalım gelip geçiciyiz.

Doğumla ölüm arasında, uzun ya da kısa bir ömür yaşıyoruz. Hayatta kalmak için ihtiyaç duyduğumuz her şeyin kaynağı doğa. Ürettiğimizi sandığımız hemen her şeyin başlangıcı doğada bir yerde...

Aslına bakarsanız doğa, yaşayan en büyük varlık; o kadar büyük ki, yerküredeki tüm canlılar onun varlığında yaşam buluyor.

Hepimiz bir bakıma onun misafirleriyiz. Doğa, tüm yaşayanların ortak evi, hepimizin ev sahibi...

İnsan, konukluğunun kıymetini bilmeyen arsız bir misafir gibi davranıyor; ev sahibinin ona sunduğu nimetlerin kıymetini önemsemeden, her şeyin sanki sonsuz bir kaynaktan hiç bitmeyecekmiş gibi aktığını düşünerek, olanca küstahlığı, dargörüşlülüğü ve merhametsizliği ile...

İnsan kendine o kadar fazla güveniyor ki bu misafirliğin birgün sonlanabileceğinin bile farkında değil. Doğaya karşı merhametsizliğimizle çocuklarımızın misafirliğini de tehlikeye atıyoruz, gelecekteki evlerini bugünden yok ediyoruz, düşüncesizce...

***

“Alışmadıklarımızın aksine, alışılmış her şeyde insana cazip gelen bir yan vardır” der, John Steinbeck, Kaygılarımızın Kışı’nda...

Alışmak... Doğaya karşı işlediğimiz suçlar karşısında kendimizi iyi hissetmemizi sağlayan zihinsel kaçış yolumuz...

Alıştıkça görmezden geliyoruz çamura, çöpe, petrole bulanan evimizi. Nasıl olsa su alır götürür diye elimize geçeni atıyoruz, akıtıyoruz denizlere. Alıp götürüyor da, yalan değil... Ama nereye?

Pisliğin farklı bir yere gittiği yok! Döküldüğü noktadan binlerce kilometre uzağa gitse bile yine aynı evin içinde kalıyor pisliğimiz, yok olmuyor.

Gözümüzün önünden gittiği sürece nereye gittiği önemli değil. Başkasının bahçesindeki çöplere alıştığımız gibi alışıyoruz, görmezden geliyoruz ve en sonunda unutuyoruz.

Haydarpaşa’nın dibinde patlayan Independenta’yı kaçınız hatırlıyor? Ya 1960’da boğazı cehenneme çeviren Petar Zoranić’i... Ya zehir yüklü varillerini yıllar önce Karadeniz’e boşaltan Petersberg’i... Hepsi de uzaklardan gelmişti.

***

Balıklar yuvalansın diye gemiler batırıyoruz. Fırlatıp attığımız otomobil lastiğine yerleşen bir deniz şakayığı mutlu ediyor izleyeni. Deniz atıklarımızı sahipleniyor eninde sonunda, sahiplenmek zorunda kalıyor.

Kendi zevkimize göre yeniden dayayıp döşüyoruz derin karanlığı, yakışıp yakışmadığına aldırmadan.

Adam sende, sorgulamak ona mı kalmış, beğenmemek haddine mi? Biz nasıl alıştıysak o da alışır eninde sonunda, pisliğe...

***

Birgün kendimizi öyle bir pisliğin içinde bulacağız ki, o gün geldiğinde saklanacak yer kalmayacak! Doğanın merhameti, affediciliği, gönüllü unutkanlığı yetmeyecek yaşamı kurtarmaya.

O gün geldiğinde kendi merhametsizliğimizin batağında boğulacağız.

26 Nisan 2012 Perşembe

YAŞAMA GÖZ AÇTIRMAYAN SERSERİLER...

Dipte kalan her ağ deniz yaşamının kefeni oluyor eninde sonunda. Çürüyene, paramparça olana kadar öldürmeye devam ediyor. İçi boşalmış yengeç kabukları, çürümeye yüztutmuş balıklar, etleri eriyip gitmiş kılçıklar... Heba olan yaşamların kimi cansız, kimi can çekişen kanıtları sarkıyor dipteki kefenlerin üzerinden.

Deniz yaşamının üzerine çöken ve yavaşça boğan acımasız bir örtüye dönüşüyor dipte kalan ağlar. Balıkları yuvalarına hapseden, büyümeleri yıllar alan deniz ağaçlarını -gorgonları ve mercanları- kıran, denizdeki yaşam akışını sekteye uğratan serseri ağlar, endüstrinin yarattığı modern malzemeler sayesinde artık yok olmak bilmiyorlar.

Her serseri ağ, öldürme isteğini dizginleyemeyen bir seri katil gibi durdurak bilmeden can alıyor gözden uzak derinliklerde...

Doymak bilmeyen öldürme açlıklarını, çoğunluğun varlığından bile haberdar olmadıkları yerlerde giderdiklerinden, aynı çoğunluk katliamın ulaştığı boyutlardan ve yarattığı etkilerden de habersiz.

Uzaktan izleyenlere göre denize bırakılan her ağ geri toplanıyor ve denizden alması gerekeni alıyor.

Keşke öyle olsaydı...

***

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), dünya genelinde deniz yaşamını tehdit eden serseri ağlar sorununu, “terkedilmiş, kaybedilmiş ya da başka bir nedenden dolayı denize atılmış av araçları” sorunu olarak tanımlıyor.

İyi de bir balıkçı dünya kadar masraf yapıp sahip olduğu kıymetli ağları neden terketsin? Borç harç sahip olunan ekmek kapısından vazgeçmek bu kadar kolay mı?

***

FAO’nun 2009’da yayımladığı kapsamlı bir raporda, serseri ağlar sorununa yol açan nedenler birer birer sıralanmış. Rapora göre balık ağlarının kasıtlı olarak terkedilmesinin başlıca nedenleri, yasadışı/kayıtdışı balık avlama teşebbüsünün yanı sıra, kurallara uymayan av araçlarının kullanımında ısrar edilmesi...

Bu gibi eylemlerde bulunan balıkçılar ceza almamak için hiç tereddüt etmeden ağlarını arkalarında bırakabiliyorlar.

Kötü hava/deniz koşulları, dip yapısının iyi tanınmaması, yanlış kerteriz ise, ağların kaybedilmesinin başlıca nedenleri olarak öne sürülüyor.

Tekneye çekilen ağın onarılamaz derecede yıpranmış olması durumunda balıkçı, alacağını aldıktan sonra ağların geri kalanını olduğu gibi denize atabiliyor.

***

Aynı raporda serseri ağların deniz yaşamı üzerindeki olumsuz etkilerine de vurgu yapılıyor. Ticari türleri avlamaya devam eden serseri ağlar, soyu tehlike altında olan deniz canlıları üzerinde öngörülemeyen bir av baskısı yaratarak tükenme sürecini hızlandırıyor. Av yasağının başlamasıyla birlikte limanlara çekilen balıkçı filolarının aksine denizin kural tanımayan serserileri, balıkçılık ekonomisini canlı tutan değerli doğal kaynakları yok ederken yasak dinlemiyor. 

Deniz emekçilerinin kısmetine göz diken, yarınlarını belirsizliğe mahkûm eden birer tuzak serseri ağlar...

Balıkların yanı sıra yengeçten istakoza, ahtapottan süngere, deniz şakayığına kadar çeşitlenen yüzlerce, binlerce, hatta onbinlerce farklı dip canlısına da göz açtırmıyor bu tuzaklar. Bir kere düşmeye görsünler, birileri gelip onları tuzaktan kurtarmadıkça çaresizce ölümü beklemekten başka seçenekleri yok!

***

Gittikçe büyüyen serseri ağlar sorununa kalıcı bir çözüm bulmak için kolları sıvayanların sayısı giderek artıyor. Büyük tonajlı tarama gemilerinin yedeğinde çekilen dev tırmıklar, dipte kalan ağları yüzeye çıkarmak için derinlere dalan pençeleri andırıyor. Yerel gönüllülerin çabalarıyla hayata geçen küçük ölçekli temizleme çalışmaları da övgüye değer. Bu gayretlerin tümü az ya da çok bir bedele mal oluyor. Asıl bedeli ödeyense, kefeni yırtamayan deniz yaşamının ta kendisi...

Denize bu bedeli daha fazla ödetmemek için serseriliği bırakmanın zamanı geldi de geçiyor.

***

Gelincik kurtarılmadan önce işte böyle çırpınıyordu...



***

FAO raporunun tam künyesi:

Macfadyen, G.; Huntington, T.; Cappell, R. Abandoned, lost or otherwise discarded fishing gear. UNEP Regional Seas Reports and Studies, No. 185; FAO Fisheries and Aquaculture Technical Paper, No. 523. Rome, UNEP/FAO. 2009. 115p.

6 Nisan 2012 Cuma

BİRBİRİNİ BESLEYEN HALKALAR...

Dar alanlarda yaşamayı seçen farklı türler arasında, yaşamı katı kurallarla yöneten, yazıya dökülmemiş bir sözleşme var. Her türün yaşam alanını görünmeyen sınırlarla bölen, kuralları içgüdülerle belirlenmiş olan bu sözleşme “bölgeci” yaşam şeklinin ya da bölgesel egemenliğin de temelini oluşturur.


Komşu canlıların birbirlerine gözdağı vermeden “Burası benim! Buradan ileriye sakın geçme!..” demelerini mümkün kılan sınırları çizerken doğa asla gelişigüze davranmıyor. Etnik farklılıkların gözardı edilerek, sınırların cetvelle dümdüz çizilebildiği insanların dünyasının aksine, denizdeki sınırlar çizilirken her türün ihtiyaçlarına saygı duyulmuş.

Görünmeyen sınırların amacı savaş çıkarmak değil...

***

Yaşam alanı daraldıkça kaynakların da azalması gerektiğini düşünebilirsiniz. Oysa doğa, dar alanlarda bile yaşamı beslemeye yetecek zenginlikte kaynaklar sunabilir.

Daracık yuvalarından ok gibi fırlayarak, taşların yüzeyini tırtıklayan horozbinalar; yosunların arasındaki minik kabukluları cımbızla çeker gibi toplayan lapinler; sivri dikenlerine aldırmadıkları deniz kestanelerini ustalıkla kıran ve sapsarı yumurtaları afiyetle yiyen karagözler, hanozlar...

Dipteki açık büfede her balığın dişine, beğenisine uygun bir şeyler var. Kaynakları paylaşan, üstüste yaşamanın gerektirdiği ekolojik düzene uyan her balık ve diğer her deniz canlısı karnını doyurabiliyor; en kısıtlı koşullarda bile...

Dipten yüzeye deniz, muazzam bir yaşam bütünlüğü. İçinde barınan herbir canlıyla şekillenmiş tek bir yaşayan organizma gibi görmek yanlış olmaz denizi. Burada her canlı, uzun bir yaşam zincirinin vazgeçilmez bir halkasını oluşturuyor. Besin zinciri, birbirini besleyen milyonlarca halkadan oluşan hassas bir yapı.

Uzun zamandan beri zinciri cahil cesareti ile zorluyoruz. Bu hassas bütünlük üzerindeki insan yükü giderek ağırlaşıyor. Halkalar koptuğunda kaybımız bir tabak balıktan çok fazla olacak...