BALIKLAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
BALIKLAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Haziran 2014 Pazar

BİTMEK BİLMEYEN KOMŞU KAVGASI...

Balıkların yuvalanma davranışları en az türleri kadar çeşitlilik ortaya koyar. Yuva olarak kullanılan alt yapı ne olursa olsun, yuvanın kullanım amacını iki başlık altında toplamak mümkün: korunma ve üreme.
Balıklar hem günü kurtarmak hem de yumurtalarını güvence altına almak için buldukları her uygun nesneyi yuva olarak kullanabildikleri gibi, bunlardan kendilerine yuva da inşa ederler. İş başa düşmeye görsün balıklar bir anda inşaat ustası olur çıkarlar.


Bazen bir kovukta yuvalanır balıklar, bazen bir şişenin içinde. Kese şeklinde bir süngerin içinden meraklı bakışlarla çevresini kolaçan eden horozbinanın yumuşacık sığınağının derinliklerinde gözden kaybolması için küçük bir kıpırtı yeterlidir. Dürülüp bükülüp denize atılmış mukavva boruyu beğenmezse, içi boşalmış bir çift midye kabuğu yeni bir evsahibini ağırlamak için hazırdır. Denizin dibinde olanaklar sonsuzdur. Uygun olan her yer ve her şey, başını sokacak çatı arayan bir balık bekler.

***

Bu yazıyı düşünürken yıllar önce okuduğum bir başka yazıyı hatırladım. Birazdan kısaca bahsedeceğim bu yazıyı neredeyse 20 yıl önce okuduğum da bile o zamanlar için oldukça eski bir makale sayılırdı 1970’lerde İngiltere Deniz Biyolojisi Dergisi’nde yayınlanmış olan makale. Yazarının adını hatırlamasam da Symphodus melops türü kikla balığının yuvalanma ve yuva inşa etme davranışları anlatılıyordu.

Eskiden sadece kuşların çalı çırpı toplayarak yuva yaptıklarını zannederdim, ancak kiklaların da taş ve yosunlardan yuva yaptıkları ve bu yuvalarını inatla korudukları çok ilginç gelmişti. “Teritoryal ya da bölgeci” davranış olarak adlandırılıyordu kiklaların yuvalanma davranışları. Yıllar önce okuduğum bu davranışı geçenlerde Beykoz’da kıyının biraz açığında bizzat seyretme fırsatı buldum. Neredeyse adım başı bir kikla yuvası vardı 8-10 m derinde. Buradaki yuvaları inşa eden ustalarsa Symphodus rostratus türü kiklalardı. İnce çakıllı bir zeminde ustaca kazdıkları bir çukurun çevresini ve üzerini çeşitli yosunlarla kaplayarak kadife gibi yumuşak ama akıntıya karşı koyacak kadar dayanıklı yuvalar inşa etmişlerdi. Yumurtalarını çalmak için fırsat kollayan kaya balıklarına göz açtırmadan nöbet tutuyorlardı, ilk örneklerini mayıs başında görmeye başladığım mevsimlik yuvalarda.


***


Bütün balıklar yuva inşa etme konusunda kiklalarla aynı ustalığa ve hevese sahip olmayabilirler. Neyse ki denizin dibinde sığınmak için sınırsız olanaklar var. 1+1’i, 2+1’i, dubleksi, tripleksi, ne arasanız var dipte. Mesela taş delen midyelerinin asitli salgılarıyla delik deşik ettikleri bir kaya parçası onlarca horozbinanın ortak yaşam alanına dönüveriyor. Önce bir tane horozbina, sonra bir tane daha ve derken bir tane daha, taa ki kayada boş delik kalmayıncaya kadar yeni komşuların taşınma telaşı arkası kesilmeden devam ediyor. Taşınma telaşı bitince yerini bir başka telaş alıyor. Yuvayı kaybetmemek için verilen kavgada, güç bela bulunan deliği bir başkasına kaptırmamak için komşu komşuya göz açtırmıyor. Beslenmek için yuva kısa süreliğine terk edilse de en küçük tehditte bile horozbina hızla yuvasına geri dönüyor ve yuvasına göz diken beleşçiye fırsat vermemek için dikleniyor, sırt yüzgecini kabartıyor, malını başkasına kaptırmamak için gerekirse dövüşüyor. Dışarıdaki yemeğin maliyeti bazen beklenenden fazla olabilir. Eğer horozbina yuvasına dönmekte biraz gecikirse kendisini kapı dışarı edilmiş bulabilir. Horozbinaların dünyasında komşu kavgaları bitmek bilmez. Bölgecilik denilen davranışın en özet halidir komşular arasındaki bitmek bilmeyen çekişmeler.

7 Şubat 2013 Perşembe

KUMDA KIPIRDANAN HAYAT: DİL BALIKLARI...


İlk bakışta birbirlerine çok benzerler. Zaten bu benzerlikten dolayı kolayca birbirleriyle karıştırılırlar.

Tümüne birden dil balığı denen bu beyaz etli ve lezzetli balıkları hangisi hangisidir ayırmak için gözlerinin gerisindeki küçük ayrıntılara keskin bir gözle çok yakından bakmak gerekir.

Diple bütünleşen dil balıklarını farketmek ve aralarındaki farkları görebilmek dikkat ister.

***

Yumurtadan çıktıktan sonra çok kısa bir süre için orta suda gezinen ve ardından dibe çökerek dibi kaplayan hayatın sayısız motiflerinden birine dönüşen dil balığının geçirdiği değişimi size daha önce anlatmıştım (bkz. Bir taraf kaybeder diğer taraf kazanır).

Dil balığı larvasının bedeni yassılaşırken başın bir tarafındaki göz yerini terkederek diğer gözün yanına yerleşir. Bu durum, dil balığının anatomisini tanımayanların, gözlü tarafı sanki sırt tarafıymış gibi zannetmelerine neden olur. Oysa bu taraf dil balığının sol tarafıdır; gözlerin arkasındaki yüzgeçler de sırt değil göğüs yüzgeçleridir.

Karışık mı oldu? Devamlı sol kolunuzun üzerine yatarak yaşadığınızı, kafanızın sağ tarafında iki tane gözünüzü olduğunu hayal edin. Okula, işe, çarşıya, pazara sol kolu üzerinde yatarak gitmeye çalışan, bu haldeyken muhabbet eden, günü böyle geçiren insanlar...

Dil balığının yaşam tarzı biraz olsun gözünüzde canlanabildi mi?

***

Çavaledeki balıklar fiyatlarına göre sıralandıklarında dil balığı listenin üst sıralarına hemen yerleşir. İster evinizde pişirin ister lokantada ısmarlayın, eğer dil balığı yemeye niyetlendiyseniz, ziyafetin sonunda biraz kabarık bir hesap ödemeye de hazırlıklı olun.

Kendi tadı pek hafif olduğundan dil balığı genellikle başka lezzetlerle harmanlanarak pişirilir.

Karides kuyruklarına sarılmış dil balığı filetosu ya da sarımsaklı tereyağında pembeleştirildikten sonra limon sıkılarak fırınlanan bütün dil balığının yanında sade ızgarasının esamesi okunmaz.

Neyse, mutfağın derinlerinde kaybolmadan asıl konumuza geri dönelim...

***

Ne diyordum?

Aa, evet, dil balıklarını birbirlerinden ayırmak, aralarındaki farkları farketmek dikkat ister.

İstanbul’un Marmara ve Boğaziçi sularında birden fazla dil balığı türü yaşar. Bunlar arasında en sık rastlananlar Solea nasuta ve S. vulgaris’tir.

Bu yazının başında gözlerin gerisindeki küçük ve önemsiz gibi görünen göğüs yüzgecinden bahsetmiştim.

Dil balığının bazen bayrak gibi dalgalandırdığı, bazen bedenine yapıştırdığı göğüs yüzgeci, Solea cinsi dil balığı türlerinin ayırdedilmelerinde belirleyici bir rol oynar.

S. nasuta’nın göğüs yüzgecinin ön tarafı turuncudur, arkaya doğru siyah bir lekesi vardır ve yüzgeç beyaz bir bantla sonlanır. Bu dil balığı türünde göğüs yüzgecinin renk dizilimi turuncu > siyah > beyazdır.

Dış görünüşü açısından S. nasuta’nın neredeyse ikizi olan S. vulgaris, daha sade desenli göğüs yüzgeciyle ilk türden ayrılır. S. vulgaris’in göğüs yüzgecine yakından bakarsanız, ön tarafının kum rengi olduğunu ve arka tarafında siyah bir leke bulunduğunu görürsünüz.

***

Soleidae ailesinin üyeleri olan S. nasuta ve S. vulgaris’in dışında, İstanbul kıyılarında yaşayan iki dil balığı türü daha var: Citharus linguatula ve Arnoglossus thori...

Citharidae ailesinin üyesi olan C. linguatula, iri pulları ve sivri kafası ile Solea türlerinden kolayca ayrılır. Sırt ve anüs yüzgeçlerinin gövdeye birleştiği yerlerde koyu renkli küçük lekeler olduğu göze çarpar.

Oldukça küçük bir tür olan A. thori bothidae ailesinin üyesidir. Sırt yüzgecinin ikinci ışınının diğerlerinden çok uzun olması onu hemen ele verir.

Solea’lar gibi ticari kıymeti olan türlerin aksine ne Citharus ne de Arnoglossus türü dil balıkları değerli avlar olmadıklarından onları çarşı pazarda pek göremezsiniz.

Onlarla tanışmanın tek yolu dünyalarına misafir olmak, ziyaretlerine gitmektir...

***

Sizin için Ortaköy’ün nesi meşhurdur bilemem, ancak bu soruyu bana sorsalar cevaplarımdan biri mutlaka dil balığı olurdu.

Ortaköy Camii’nin az yukarısında Esma Sultan Yalısı’nın önünde deniz tabanı 20-25 metreye kadar dik bir yokuş gibi indikten sonra düzleşmeye başlar. Yavaşça derinleşmeye devam eden dibi izlediğinizde akıntının da yardımıyla ulaştığınız temiz kumlukta dil balıkları cirit atar.

Boğazın hemen her yerinde karşıma çıkan dil balıkları, artık her ne hikmetse burada toplaşırlar.

Yalıdan Boğaz Köprüsü’ne kadar uzanan kumlukta adım başı dil balığı görmek, cansız griliğin varlığınıza tepki vererek kıpırdandığına, canlandığına şahit olmaktır.

Rüzgârla savrulan yapraklar misali sağa sola kaçışan dil balıklarının arasında gözden uzak boğaz gezintisinin keyfi bir başkadır.

Dibi örten griliğin canlandığını farkettiğiniz an, dipteki dil balıklarını farkettiğiniz an, kuma karışıp giden hayatı, ıssız kumluğa can veren yaşamları da farkedersiniz.

Çevremi saran yaşam parçalarıyla derinlerde dolaşmak...

İşte bu bana çok keyif verir.

22 Ocak 2013 Salı

ALTIN DEĞERİNDE RENKLER...


Meraklı ve sadık kikla balıkları da boğazın ve Marmara’nın gediklilerindendir.
Sizle karşılaştıklarında ilkin kaçmaya yeltenseler de sonradan sakinleşir ve hafifçe yanınıza sokulurlar. Kocaman gözlerinden saçılan ürkek bakışlarla sizi tepeden tırnağa süzer ve tanımaya çalışırlar.
Yaşanan onca çevre felâketine rağmen İstanbul’u terketmemişlerdir. Sırf bizi balıksız bırakmamak için hâlâ sabırla katlanırlar vurdumduymazlığımızın sonuçlarına.

***

Aramızdaki yakınlık yıllarca önce başladı. İstanbul kıyılarında denizi tanıyan, balık tutma hevesiyle okuldan kaçan çoğu yumurcak gibi ben de allı morlu, mavi menevişli kiklalara dikmiştim gözümü.
Yorgan ipliğinin ucuna bağladığım bükülmüş toplu iğneden oltama yem diye midye takar ve beklemeye başlardım Bostancı kıyısında.
Artık ben mi beceriksizdim yoksa kiklalar mı çok akıllıydılar, elim boş süklüm püklüm dönerdim eve.
Gökkuşaklarının bulaştığı sevimli kiklaları o günlerden beri çok severim.

***

Symphodus tinca, boğazda ve Marmara’da yaşayan en iri kikla türüdür. Uzunluğu yarım metreyi ve ağırlığı 3-4 kiloyu bulabilir. Çimen yeşili derisindeki desenleriyle derinlerde adeta bir renk cümbüşüdür.
Yuvalanmaya uygun kovukların bulunduğu kayalıklarda, dalgakıranlarda, iskele bacaklarının arasında, batıklarda mutlaka karşınıza çıkar. Diz boyu sularda da rastlanır, alacakaranlık derinliklerde de.
İstanbul’un renkli siması S. tinca bugüne kadar yüzlerce kez karşıma çıktı ve en olmadık yerlerde dalışlarıma renk kattı.

***

İsminin tam karşılığı göz benekli (ocellus) kikla olan Symphodus ocellatus, İstanbul denizlerinde yaşayan bir başka kikla türüdür. Bu ismi, yeşil yanaklarının üzerindeki mavi-pembe halkalardan alır.
Doğa bu sevimli balığa sade bir yüz makyajı yapmakla yetinmiş ve vücudunun geri kalanını sarımsı yeşilin tekdüzeliğine bırakmıştır.
İlk türün aksine daha sığ sularda yaşamayı tercih eder. Uzunluğu 20 santimi pek geçmez. İrikıyım akrabasının aksine kovuklardan çok deniz yaşamının arasına karışmayı tercih eder. Sünger ve yosunlarla kaplı taşlıklarda pineklemeye bayılır. Yuvasına bağlıdır ve kolay kolay terketmez.

***

Aslen yine bir kikla olan Symphodus roissali’ye çırçır balığı dendiği de olur.
Karışık renkli bir balık olmasına rağmen, vücudunun yanlarında sırta doğru belirginleşen siyah lekelerle yüzgeçlerindeki kırmızılıklar gözden kaçmaz.
İlk iki tür genellikle yalnız başlarına görülürken çırçır balıkları çok kalabalık olmayan gruplar halinde gezinirler.
Kikla türleri içinde en meraklı olanıdır. Dibine kadar sokulduğunuz da bile yerinden pek kıpırdamaz. Geceleri iyice sakinleşen çırçır balıkları, çoğunlukla samimiyetin, sokulkanlığın kurbanı olurlar.

***

Labridae ailesinin üyesi olan kiklalar Akdeniz’den Ege’ye, Marmara’dan Karadeniz’e kadar tüm kıyılarımızda yaşarlar.
Ailenin bir başka üyesi olan gün balığı (Coris julis) kiklalarla akrabadır. Nispeten daha ince ve uzun bir balık olan gün balığı şeklen kiklaya benzemese de yaşamı en az onunki kadar renklidir.
Kikla ve gün balığı için renksiz bir yaşam düşünülemez. Rivayete göre sultan II. Mahmud renklerini çok sevdiği için kikla veya gün balığı avlayıp huzuruna getiren balıkçıları altınla ödüllendirirmiş.
Sultanlara layık renkleri uğruna harcanan hazineleri fazlasıyla hakediyorlar. Derinlerdeki yaşam hazinesinin en nadide parçaları arasında onların altın değerinde renkleri de var...

2 Ocak 2013 Çarşamba

HAYATA YAPIŞAN BALIK...


Çok fazla görünmez ortalıkta. Hem ürkek hem de utangaçtır. Ara sıra saklandığı yeri terkettiği de olur olmasına ama bir tehlike sezdiğinde ortadan kaybolması an meselesidir.

Kendisini o kadar sağlama alır ki saklanmakla kalmaz, sığınağına yapışır adeta.

Nereye saklanırsa saklansın korunağına yerleştikten sonra karnındaki vantuzuyla oraya sıkıca yapıştığı için ona “yapışkan” balığı denmiştir.

***
Hususi avcılığı yapılmadığından balıkçı tezgâhlarına neredeyse hiç gelmez. Ağlara tesadüfen takılır, oltaya kırk yılda bir atlar.

Aslını sorarsanız balıkçılar bile onu çok tanımazlar. Kayabalığı ile horozbina arasına yerleştirip, biraz ona biraz öbürüne benzetip geçiştirdikleri bile olur yapışkan balığını.

Oysa o ne kayabalığıdır ne de horozbina. O, kendine has yapışkan balığıdır...

***

Kalabalık gobiesocidae ailesinin üyeleri olan yapışkan balıklarının bugüne kadar tanımlanmış 120’den fazla türü var. Çoğunluğu denizde yaşayan bu türler arasında çok az tuzlu, hatta tatlı suda yaşamaya uyum sağlayan türler bulunduğu da biliniyor.

Dipte yaşayan, çoğunlukla saklanan yapışkan balıklarının iki türü, Diplecogaster bimaculata ve Lepadogaster candollei, Türk sularında en yaygın bulunanlar. Akdeniz’den Karadeniz’e kadar tüm kıyılarda taşların altına dikkatle bakarsanız, hızla kaçmadan önce onlardan birini görebilirsiniz.

***

Yapışkan balığının karnına dikkatle bakıldığında, karın yüzgeçlerinin yapışkan bir disk ya da vantuz oluşturacak şekilde değişim geçirdiği hemen göze çarpar.

Uygun olan her zemine, kâh düz kâh başaşağı kolayca tutunan, ürkütülmedikleri takdirde bulundukları yeri kolay kolay terketmeyen yapışkan balıklarının doğası hareketsizlikle özdeşleşmiş.

Geçen pazar dipte bulduğum porselen tabağı ters çevirdiğimde bunlardan biri tabağa yapışmış halde ortaya çıktı.

Fotoğrafını çekmek için uğraşırken yapıştığı yeri aniden terketti ve telaş içinde avcuma kondu. Hayatını kurtarmak için dost mu düşman mı olduğunu bilmediği bir elin merhametine teslim olmuştu.
İnsanlardan köşe bucak kaçan yapışkan balığının kısa bir süre için bile olsa güvenini kazanabilmek, denize ve deniz yaşamına saygıyla geçen yılların ödülü olmalı...

1 Ekim 2012 Pazartesi

SICAK KARŞILAMA, HOROZBİNA...

İşte ele avuca sığmayan yaramaz bir çocuk. Oyuncu mu oyuncu, ürkek olduğu kadar meraklı. Her taşın altını sahiplenen, boş şişelerin içine yuvalanmakta gecikmeyen...

Dipten çok uzaklaşmayan, hatta hemen hemen hiç uzaklaşmayan; alışana kadar araya mesafe koyan, ancak tedirginliği geçtikten sonra canciğer kuzu sarması olan...

***

Sahil çocuklarının ilk tanıdıkları balıklardandır horozbina. Turuncu deniz gözlüğünün oval penceresinden dalgaların altını ilk kez seyreden afacanları karşılayanlar arasında daima o da vardır. Biraz ürkek biraz da merakla hoşgeldin der, buyur eder derinlere giden yolun başında.

Küçük afacanların ikram ettikleri ekmek parçalarına hayır demez, ikramı kesinlikle geri çevirmez. Fakat ekmeğe olan ilgisi sizi sakın yanıltmasın, miniminnacık horozbina küçük karidesleri, kabukluları, deniz salyangozu gibi yumuşakçaları, solucanı andıran deniz kurtlarını da yemekten geri kalmaz.

***

Yuvasına çok bağlıdır ve sonuna kadar korur. Denize atılan hemen her şişenin, meşrubat kutusunun içinde muhakkak bir tanesi yuvalanmıştır. Hele o yuvanın içine yumurtalarını döktüyse, horozbinayı deliğinden çıkarmak için ne yapsanız nafile, canı pahasına savunur yuvasını ve yumurtalarını...

Çöplerimizi sahiplenmeye ne kadar hevesli olursa olsun, o yine de denizin sunduğu doğal sığınakları tercih eder. Kimi midyelere yaslar sırtını, kimi süngerin kadife gibi dokusunda şekerleme yaparak atar günün yorgunluğunu.

***

Horozbina süsüne de düşkündür. Ensesinden kuyruğuna kadar uzanan sırt yüzgecini açtığında çok heybetli görünür. Yeleyi andıran bu yüzgecin başın üzerine denk gelen kısmı tıpkı bir horozun ibiği gibi yükselir. Horozbina isminin alametidir yüzgecin bu kısmı.

Çoğunlukla rengârenk olurlar. Allı, morlu, sarılı, kızıllı beneklerle, kalın çizgilerle bezenmiştir derileri. Bedenlerini kaplayan renk cümbüşü gözlerine de yansır.

Bazı türleriyse sade bir makyajla yetinmeyi tercih ederler. Mesela Parablennius rouxi türü horozbinanın sedef rengi bedeninde, alından başlayan ve kuyruğa kadar kesintisiz devam eden siyah bir şerit vardır. Bu haliyle horozbinaların paşasıdır kendileri...

***

Horozbinanın İstanbul’a bağlılığı takdire değer. Bu kıyıların başına gelen her felakete en ön sıradan tanık oldu, ama yine de terkedip gitmedi buralardan. Neden mi? Çünkü, o yuvasını sahiplenirken sadece bir kovuğu, bir süngeri, bir yosun öbeğini sahiplenmiyor. Yaşadığı yere ait olmayan şişeyi, kutuyu bile sahipleniyor; denizin çöplerimizi örtbas etmek için gösterdiği çabaya varlığıyla destek oluyor. Deniz şişenin dışını kaplarken o içine yerleşiyor.

Turuncu deniz gözlükleriyle denizin içine bakan afacanlar hayal kırıklığına uğramasınlar, bomboş ölü bir dünya ile karşılaşmasınlar diye inatla, sabırla bekliyor yerleştiği şişede.

28 Eylül 2012 Cuma

KUMUN GÖZLERİ...

Eskiden deniz kıyısındaki kum ocaklarına gitmeye bayılırdım. Kınalıada’nın Yalova’ya bakan Çöp İskelesi kıyısı ve Zeytinburnu sık sık ziyaret ettiğim yerlerdi. İmralı adasının etrafından taranan kumların döküldüğü, Yeşilköy sahilindeki yığma plajlar da uğrak yerlerimdi.

Derinlerden düşüncesizce kazınan ve kıyıya aynı düşüncesizlikle boşaltılan kumları eşelemek, deniz kabuğu toplamanın en zahmetsiz yoluydu benim için. Çürüyen canlıların kokusu gelirdi burnuma kumu karıştırırken. Koku ne kadar ağır olursa ganimet o kadar bol olurdu...

***

Batıkların, kayalıkların, resiflerin curcunasıyla kıyaslayınca kumun altı boş gibi gelir insana. Çoğumuz sadece üzerinde gördüklerimizle değerlendiririz kumluğu; altına gizlenmiş olabilecek yaşamlar aklımıza bile gelmez. Tepelerinde dolanırken pür dikkat bizi izleyenler olduğunun farkına varmayız çoğu zaman.

Oysa kumun gözleri vardır. Issızlığı aldatıcıdır; çaktırmadan gözaltında tutar, bir an olsun gözden kaçırmaz üzerinde gezinen gölgeyi...

Kum, dipte yatanlar için görünmezlik sağlayan bir örtüdür. Kimi şöyle bir üzerine çekmekle yetinir örtüyü, kimi iyice altına girer. Bazen rengiyle uyum sağlamak bile yeterlidir kumun üzerinde gözden kaybolmak için.

Dip balıkları kumun rengine uyum sağlamakta o kadar ustalaşmışlardır ki burun buruna gelmedikçe farkına varmazsınız dipte kıpırdamadan yatan dil balığının, üzgün balığının...

Örtünün iyice altına saklanmak isteyenler, mesela bazı kayabalığı türleri hiç üşenmez, kumda delikler açarlar. İnce uzun kayabalığı diklemesine yerleştiği delikten kafasını çıkarır, ortalığı kolaçan eder, tehlike sinyali almasıyla delikte gözden kaybolması bir olur.

Sığınacak bir kovuğun bulunmadığı düz zeminde delikler açarak hayatta kalma şansını arttırır. Ta ki onun gibi kumda yuvalanan, kumun altında olan bitenin farkında olan bir avcı, mesela bir deniz kartalı gelene kadar...

Deniz kartalı, hassas duyularıyla yerini belirlediği avını kumun dışına çıkarmak için, kocaman kanatları andıran yüzgeçleriyle dibi eşeler ve örtünün altından çıkanları yıldırım hızıyla mideye indirir. Görünmezlik örtüsünün kefene dönüşmesi an meselesidir...

***

Kıyıları doldurmak ve denizin dibini kazımak...

Hangisi işimize geliyorsa, sonuçlarını çok fazla düşünmeden hemen yapıyoruz. Denizi doldurmak için kamyon kamyon moloz boşaltıyoruz çaresizce bakan gözlerin üzerine. Dipten kazıdığımız tonlarca kumu aynı gözler yine çaresizlik içinde izliyorlar. İster dolduralım, ister kazıyalım, her seferinde deniz yaşamı üzerine ağır bir darbe indiriyoruz.

Kumun gözlerini kör ediyoruz her seferinde!

15 Mayıs 2012 Salı

BİZ DE İSTANBULLUYUZ!..

Soğuktu. Galiba ara sıra kar serpiştiriyordu. Kornişçi sokağın daracık Arnavut kaldırımında anneannemle yürüyorduk. Beyoğlu’nda Ömer Hayyam’ın arka sokaklarından biriydi Kornişçi Sokak. Eski, yüksek tavanlı bir binadaydı evimiz. Sokak kapısı birkaç basamaklı daracık bir merdivene açılırdı. Sonra, merdivenden biraz daha genişçe bir sahanlık ve Arnavut kaldırımına adım atardınız.


Sokakla binaların arasında geniş boşluklar yoktu Kornişçi Sokak’ta; ne koruma duvarları vardı, ne kameralı ve elektrikli çitler, ne de bakımlı bahçeler. Evdeyken bile sokakta gibiydim cumbadaki pencereden dışarıyı seyrederken. Çocukluğumda eve hapsolduğumu hiç hatırlamıyorum.

Kış mevsiminin soğuktan sararmış yüzünü İstanbul’a gösterdiği buz gibi bir sabah vakti, Kornişçi Sokak’la Tarlabaşı Caddesi’nin kesiştiği yol çatında, karşıya geçmek için fırsat kolluyorduk anneannemle. 1970’lerde bugünkü geniş bulvarla ilgisi yoktu Tarlabaşı Caddesi’nin. Dardı, yanyana iki araba ancak geçebilirdi yoldan. Caddenin Tepebaşı’na kıvrıldığı İngiliz Konsolosluğu’na yakın dönemeçte, elektrik ileten boynuzu telden çıkan bir troleybüs tam dönemecin ortasında durup trafiği tıkayınca hemen karşıya geçtik. Balıkpazarı’na ulaşmak için İngiliz Konsolosluğu’ndan Taksim’e doğru birkaç dakika daha yürümemiz yeterliydi.

Balıkpazarı’nın Tarlabaşı Caddesi’ne bağlandığı yerden girmiştik, her daim balık kokan dar sokağa. Mutfak alışverişi evin yakınına kurulan pazardan yapılırdı çoğunlukla. Fakat ev halkının, özellikle anneannemle dedemin canı balık çektiğinde değişmeyen uğrak yerimizdi balıkpazarı. Hem, evdeki yaşlıların çok sevdikleri et balığının evin bu kadar yakınında satıldığı başka bir yer yoktu, aklımda kaldığı kadarıyla...

Pazar sokağına girince soğuk biraz kırılmıştı sanki. Gerçi hava yine soğuktı ama ayaz gücünü yitirmişti binaların arasında. Balıkpazarı esnafının sesleri kulaklarımda yankılanıyordu. Sakatatçılar, manavlar, mezeciler ve sokağa adını veren balıkçılar...

Manav tezgâhı gibi rengârenkti balıkçıların tablaları. Şimdilerde olduğu gibi kafeslerde yetiştirilen ya da denizden adeta kazınan, boyları giderek ufalan belli başlı balıkların soluk manzarasıyla kıyaslanamayacak zenginlikte bir renk cümbüşüydü, dört beş yaşlarındayken keyifle izlediğim balıkçılar...

Kan kırmızı mercanlar, mavi kanatlı kırlangıçlar, solungaçlarından kan damlayan istavritler, ışıltılarıyla gerçek gümüşü gölgede bırakan gümüş balıkları, uskumrular, kolyozlar, lüfer, kofana, palamut, torik...

İri kıyım ıstakozlar, avuçlara sığmayan pavuryalar, tarak midyeleri...

İstanbul’un eteklerini ıslatan denizlerin bereketiyle renklenirdi balıkçıların tezgâhları. Ben büyüdükçe bu manzaranın rengi o kadar soluklaştı, fakirleşti ki!..

Evin yaşlıları kılçıklı balık sevmezlerdi. Temizlemesi, pişirmesi ve ayıklaması zahmetli balıklarla yine ilgilenmemişti anneannem. İlle de et balığı!

Tezgâhın birinden neredeyse sokağın ortasına kadar taşan kocaman hilal kuyruklu balığın sergilendiği dükkâna doğru ilerledik. İşte, devasa bir et balığı boylu boyunca yatıyordu dükkânın önünde. Balıkçı jilet gibi keskin kocaman bıçağıyla dev balığın gövdesinden kalın bir dilim kesti, tarttı ve kesekâğıdına koyup anneanneme uzattı.

Dana etini andıran, kanlı, koyu pembeyle kırmızı arası bir etti bu. Piştiğinde rengi açılıyordu, kılçıksız, lokum gibi etin. Asıl adının “orkinoz” olduğunu öğrenmeme daha yıllar vardı, Boğaziçi’nin hırçın sularında yakalanan bu dev balığın...

***

Sıcaktı. Yazdan kalma bir gündü. Yine de dedem kalın paltosuyla sarmıştı beni, sandalla Kasımpaşa’dan Sirkeci’ye giderken. Haliç’in sütliman denizi gelen geçen teknelerin yarattığı dalgalanmayla biraz kıpırdansa da, baştaki sakin görüntüsüne dönmekte gecikmiyordu. Boğazı birbirine katan rüzgârların gücü yetmiyordu Haliç’in yüzünü buruşturmaya.

Biz ilerledikçe şehir akıp gidiyordu iki yanımızdan. Yaşlanmış, çok gün görmüş bir kentin taşla, demirle, ahşapla yazılmış hikâyesiydi bu manzara. Sur yıkıntıları, köhne binalar, asırlardır deniz taşıtları inşa edilen bir tersane, minareler ve Galata Kulesi, aklımda kalan manzaranın en başat karakterleri olsalar da, en çok Galata Köprüsü’nü görmekten hoşlanırdım, Haliç’in boğazla kaynaştığı açıklığa yaklaşırken.

Eski köprü dubaların üzerinde dururdu. Dubalara yanaşan çatanaların ince uzun bacalarından çıkan kapkara dumana aldanıp Galata Köprüsü’nü istim salan bir gemiye benzettiğim zamanlarda daha ilkokula başlamamıştım.

Keyifli bir göz aldanmasıydı benimkisi. Köprüyü geniş güverteli bir balıkçı gemisine benzetmek hâlâ çok hoşuma gider. Alıp başını gitmesin diye ne pervanesi vardır, ne de dümeni. Yaz kış demeyen, yağmur çamur dinlemeyen yüzlerce oltacı, hemen her gün onun korkuluklarına bağladıkları oltalarıyla, Haliç’in karanlık sularında dolaşan kısmetlerini beklerler.

Galata Köprüsü sadece balık tutmayı sevenlerin değil, balık yemeyi sevenlerin de uğrak yeridir. Bu eskiden de böyleydi, bugün de böyle. Burası, İstanbul halkının denizle ve balıkla en fazla yakınlaştığı yerlerden biridir. Balıklara karşı ilgimin zamanla tutkuya dönüşmesinde, onların yaşamlarını araştırmayı meslek olarak seçmemde, çocukken anneannemle ve dedemle sık sık yaptığımız köprü gezintilerinin payı çok fazladır.

Bindiğimiz sandal, iskeleye bağlı bir başka sandalın üzerine yanaşmıştı. 70’lik dedem ayakta, ben onun kucağında iskeleye adım atarken cambazları kıskandıracak bir denge sınavı veriyorduk. Her seferinde düşmemize ramak kalsa da ıslandığımız hiç olmadı.

Köprünün sağına soluna bağlanmış iri kıyım sandallardaki ocaklardan yükselen kızarmış balık kokusuna doğru yürürken oltacıları seyretmeyi ihmal etmezdim. Oltacılar her zaman olduğu gibi o gün de pürdikkat kesilmişlerdi. Misinanın en hafif kıpırdanmasında balığı çalmaya hazırlardı. İğnedeki yemi tırtıklayan balığın oltaya takılması için misinanın en fazla bir kol boyu kadar hızla çekilmesine “balığı çalmak” denir.

Yüzlerindeki ifadeden kolayca anlaşılırdı şanslarının yaver gidip gitmediği. Balık ekmek sandallarına doğru yürürken, Haliç’in derinlerinde devam eden yaşamın daha biraz önce yakalanmış olan kanlı canlı örneklerini ilgiyle izlerdim.

Uskumrunun İstanbul’u terketmediği, palamutun ateş pahası olmadığı o yıllarda balık ekmeğin tadı bir başkaydı...

***

İçinde balıkların dolaşmadığı bir İstanbul hatıram yok gibi. Eskileri ne zaman yoklasam ellerim balık kokuyor. İstanbul’u kuşatan denizler, kenti bereketiyle besleyen bir balık cennetiydi eskiden. Son demlerine yetişebildiğim bu cennet hakkında çok şey yazılıp söylenmiş olsa da, cennetin balıklarını kayıt altına alma çabamızın miladı bana göre 1937 yılıdır...

İstanbul Boğazı, Akdeniz’le Karadeniz’in yüzyüze geldikleri, birbirlerine karışmadan karşılaştıkları, 30 küsür kilometre boyunca birbirlerine teğet geçtikleri, hakimiyet alanlarının rüzgârın yönüne göre değiştiği, yaşamın iki farklı dünya arasında dolaşmasına olanak veren bir yaşam koridorudur. Hal böyle olunca, iki denizin farklı balık türlerini Boğaziçi’nde ve şehrin eteklerini ıslatan denizlerde bolca görmek mümkündü. Zaten Boğaziçi’ni, adaları, İstanbul’un tüm kıyılarını bir balık cennetine dönüştüren de, karşılıklı yaşam değiştokuşunun sürmesini sağlayan avantajlı konumuydu.

Sadullah Ayaşlı’nın “Boğaziçi Balıkları” adlı eseri, bir zamanlar Boğaziçi’nin yanı sıra, Marmara ve Karadeniz’in boğazönü sularının bereketli bir balıkçılık sahası olduğunu, türlü türlü balıklara kucak açtığını hatırlamak için sayfalarında keyifle gezindiğim kitapların başında gelir.

Beykoz Dalyanı’nda kapana kısılan orkinozlar, kışın kıyıya vuran palamutlar, cüsseleriyle ve sivri kılıçlarıyla korku salan kılıçbalıkları, boğazda boy gösteren dev köpekbalıkları... İstavritten lüfere, izmaritten lapine, kırlangıçtan iskorpite Boğaziçi’nin sembol balıkları, 1937’de yayımlanan kitabın sayfalarında ıslak izler bırakarak gezinirler.

Boğaziçi Balıkları, dalgaların altındaki İstanbul’da yaşayan hemşehrilerimizi anlatır, onların da İstanbullu olduklarını hatırlatır.

***

Neredeyse yirmibeş yıldır dalgaların altında geziniyorum. Farklı bir dünyanın insanı olmayı göze aldığımdan beri, hemen her dalışta balıkların daha önce bilmediğim bir yönlerini görme fırsatım oldu. Onları izlemekten, yaşamlarını tanımaya çalışmaktan başka bir amacım hiç olmadı balıklarla birlikte geçen onca yıl boyunca. Galiba benden zarar gelmeyeceğine iknâ oldular ve en sonunda varlığımı kabullendiler. Bu yazıya eşlik eden fotoğrafların çoğunu 1 m’den daha kısa mesafelerden çekebilmiş olmayı, aramızda zamanla gelişen güven duygusunun ödülü olarak görüyorum.

Bana güvenmemiş, beni kabullenmemiş olsaydılar, kendilerine bu kadar yaklaşmama izin verirler miydi hiç?

6 Mart 2012 Salı

DENİZİN GÖZLERİ...

Belki de sadece kendi gözümüzden görmekte direttiğimiz için, denizlerin başına gelen onca ekolojik felaketi görmezden geliyoruz.


Denizi, sömürülesi bir kaynak, atıklarımızı kabullenmeye mecbur bir çöplük olarak görmekten bir türlü vazgeçmiyor çoğunluğun gözleri.

Derinlerdeki yaşam gözden uzak olduğu için, çoğumuzun gönlünde bir yer sahibi değil. Tezgahta gördüğü balıktan başkasını tanımayan, süngeri, mercanı bilmeyen, yosuna ot deyip geçen çoğunluk için deniz sadece yüzeyden ibaret. Çöpler yüzmüyorsa mesele yok, dipler kimin umurunda?

***

Daha çok balık tutma hırsı... Daha çok petrol çıkarmak için, deniz tabanında daha fazla kuyu delme hırsı... Daha kalabalık sahil yerleşimleri kurmak için, kıyıları hergün biraz daha doldurma hırsı...

Hırslarımız bitmek bilmiyor!

Çıkar hırsıyla körleşen gözlerimiz, can çekişen deniz yaşamını görmekten aciz...

Belki de balıkların gözlerinden derinlerdeki yaşama bakmayı denemeliyiz artık. Ürkek, yılgın, yorgun gözlerdeki çaresizliği görmenin zamanı geldi de geçiyor.

Derinlerde sebep olduğumuz kıyımların, kirlenişlerin, yok oluşların ve daha bir çok felaketin çaresizliğiyle gölgelenmiş gözler, sanki ortak bir çağrı yapmak ister gibi bakıyor karşılarına çıkan her insana.

Her balık, kendi felaketimizin yaklaştığını anlatmak ister gibi...

***

İnsan, evine bakar gibi bakmalı denize. Düşünmeli, acaba bu paslı teneke salonun ortasında dursa hoşuma gider miydi diye? Sormalı kendine, cam kırıklarının, kamyon lastiklerinin arasında yaşamayı isteyip istemediğini?

Balıkların gözleri, denizin gözleri aslında.

İnsanoğlunun vurdumduymazlığını şaşkınlıkla izliyor o gözler...

9 Mayıs 2010 Pazar

BAŞKA BİR DÜNYANIN İNSANI OLMAK

Kayalık kıyı, insanın başını döndüren neredeyse dike yakın bir eğimle derinlerde kayboluyordu. Kıyıdan bir kaç kulaç uzakta dip hayal meyal seçiliyordu. Bu hızlı kayboluşun sebebi ne Marmara'nın artık aşina olduğumuz yüzey bulanıklığıydı, ne de hemen yakındaki çimento fabrikasından denize savrulan tozlardı. Yelkenkaya'nın yanı başında deniz adamakıllı derindi ve bu bize çılgınca bir keyif veriyordu.

Darıca'da, daha doğrusu Yelkenkaya'da dalmaya, Burak'la (Demircan) her zaman yaptığımız kısa harita incelemesiyle karar vermiştik. Ortalama 50 m derine inmek için kıyıdan en fazla 100 m açılmamızın yeterli olduğu herhangi bir yer bizim için ideal dalış yeridir. Suyun kalitesi, yolun durumu vs. konular sadece teferruattır. Hava ve deniz durumu uygunsa dalış yapılır. Yelkenkaya burnu da bu koşullara fazlasıyla uyan umut verici bir derin dalış noktası olarak haritadan bize göz kırpıyordu. Derin kayaların çekimine hemen kapıldık ve davetlerini geri çevirmedik. Tek sorun, Yelkenkaya fenerine giden yolun trafiğe kapalı olmasıydı. (Gerçi dalıştan sonra sohbet ettiğimiz iki balıkçı yolun trafiğe açık olduğunu söylediğinde iş işten geçmişti.) Bu civarda yaptığımız dalışlarda nedense ilk seferde yolu bulamamak gibi bir sorunumuz var. Mesela, geçenlerde Tuzla'daki dalış noktasını ancak üçüncü denemede keşfedebilmiştik. Bu seferde aynı şey olmuştu. Planladığımız dalış noktası yine başka bir pazara kalmıştı.

Sürekli duman püskürten bir çimento fabrikası ile yakındaki kum ocaklarının arasında sıkışıp kalmış bir kıyıda dalıp bir şeyler görebilmeyi ummak delilik gibi gelebilir. Ama sorun değil, alıştık artık. Hemen hızlı bir keşif turu attık ve suya girmek için uygun bir yer bulduktan sonra hazırlanmak üzere arabaya geri döndük. Üzerimizde onca yükle sivri ve kaygan kayaların üzerinden kıyıya inmek, kafa yarmaya peşinen davetiye çıkarmak olsa da, kayaların üzerindeki ağırsiklet denge oyununa da alışkınız nasılsa...

Dalış planımızı 50 m derinde iniş dahil 20 dakika dip zamanı ve çıkışta 21 m'den itibaren toplam 50 dakika dekompresyon olarak MV Plan yazılımı ile hazırlamıştık. Bu dalış için bize toplam 4000 litre hava gerekiyordu; 15 L ana tüp ve 7 L dekompresyon tüplerimizde toplam 4400 L hava vardı. Kalan 400 L yedekti. Planımıza harfiyen uymamız, dip zamanı ve derinlik ihlalinden kesinlikle kaçınmamız gerekiyordu. Teknik derin dalış tartışmasız bir disiplin sınavı ve planımız bize disiplinli davranmamız gerektiğini sayılardan oluşan açık bir dille söylüyordu.

Cambazları kıskandıran bir kıvraklıkla, sırtımızda tüpler, batmak için kurşun ağırlıklar ve bir elimizde paletler, diğerinde ikinci tüplerle kayalardan seke seke inişimiz görmeye değerdi. Suya sırayla girdik. Ayaklarımızı koyacak genişlikte bir kaya parçası bulup paletlerimizi taktık, dekompresyon tüplerimizi tüp askılarının sol tarafındaki alt ve üst D halkalarına astık. Dalmaya hazırdık...

Dalış arkadaşınızla yüzeyde yaptığınız karşılıklı kontroller şüphesiz çok önemli, ancak teknik derin dalışta yüzey kontrolüne, 5 m derinde yapılan "valve drill - sızıntı kontrolü" de eklenir. Dalış arkadaşınızla karşılıklı olarak orta suda bekler ve yatay konumda sırayla kendi etrafınızda dönerek sızıntı olup olmadığını, vanaların rahat açılıp kapandığını kontrol edersiniz. Sızıntı kontrolünde sorun çıkmazsa dalış devam eder, aksi halde 5 m'den geri dönersiniz. Bu işin şakası yok ve bir sorun varsa yol yakınken dalışı iptal etmek en hayırlısı. Bu dalışa bir haftadır hazırlanıyorduk. Kağıt üzerinde defalarca daldıktan sonra iş uygulamaya gelmişti. Sızıntı kontrolü de sorunsuzdu ve derinlerde kaybolan dibi izleyerek kıyıyı arkamızda bıraktık.

Kayalık ve kumluğun birleştiği, balıkçıların "etek" dedikleri buluşma hattına ulaşmamız, sızıntı kontrolünden sonra bir dakika bile sürmemişti. Böyle giderse beş dakika geçmeden 50 m'ye ulaşırız diye aklımdan geçirirken, dibin eğimi biraz düzleşti. Pusulam olmasına rağmen dibi bulandırmamaya özen gösteriyordum. Burak da aynı şekilde dibi bulandırmamak için azami gayret gösteriyordu. Teknik derin dalışın bir başka kuralı daha: dipten 1 ya da 2 m yukarıda, feneri aşağıya ve öne doğru tutarak dibi takip et! Böylece suyu bulandırmadan 40 m'yi de geride bıraktık. Şimdiden beş dakika geçmişti. Fotoğraf çekimi ve çıkış hazırlığı için geriye onüç dakikamız kalmıştı.

İnanılmaz ama su pırıl pırıldı! Yüzeyin kabul edilebilir bulanıklığı kristalin altına inecek gücü bulamamıştı. Günlerdir devam eden poyrazın da etkisiyle su daha da durulmuştu. Feneri kapattığım zaman suya koyu bir karanlık hakim oluyordu. Bu karanlığı siyah ya da katran karası diyerek tanımlayamazsınız. Gözlerinizi sıkıca kapatmanız bile bu karanlığı anlamaya yetmez. Simsiyah bir hiçlik ya da kapkaranlık bir hiçlik... Işığın anlamını yitirdiği karanlık bir boşluk... Birbirlerini aydınlatan iki dalgıcın fenerlerinden çıkan parlak hüzmeler, bu derinlikte ve insan aklını zorlayan koşullarda bir hayat bağına dönüşüyor. Karanlığın içinde genişleyerek yayılan bu bembeyaz aydınlık, ince uzun kırbaçları andıran deniz kalemleri (Funiculina) öbeğini aydınlattığında 50 m'ye ulaşmıştık. Geriye sadece on dakikamız kalmıştı. 50 m derinde geniş açı fotoğraf çekmek kılı kırk yarmayı gerektirdiğinden bu değerli vakti onların fotoğraflarını çekmek için harcamadım. Artık bir dahaki sefere...

Kıpkırmızı tekir balıklarının takılmış olduğu ağ, değerli taşlarla süslü bir tül gibi derinde uzanıyordu. Güvenli bir mesafede kalarak ağı incelemeye başladık. Eğer sahibi vakit kaybetmeden ağı çekmeyi akıl ederse, av yasağının başladığı şu günlerde cukkayı doğrultabilirdi. Çalpara yengeçleri ve çağanozlar avın kokusunu çoktan almış, tekirleri didiklemek için ağa tırmanmaya başlamışlardı. Üstelik avın kokusunu alan sadece onlar da değildi. Işığımızdan ürkmeseydi kocaman dikenli vatoz da (Raja clavata) tekirlerden payına düşeni fazlasıyla alabilirdi. Vatoz, kanatlarını aceleyle çırparak derin karanlıkta izini kaybettirmeye çalışırken bir süre onu izledik. Derindeki keyifli takipe bir süre daha devam ettik. Peşini bıraktığımızda dip zamanımızın bitmesine bir dakika kalmıştı. Artık geri dönmeliydik.

50 m derinde 20 dakika geçirmek... Karanlığa alışmak... Karanlıkta gizlenen yaşamları aramak... Kısa bir süre için başka bir dünyanın insanı olmak...

Geri dönüş yolunda su yavaş yavaş aydınlanırken karşımıza çıkan bir iskorpit, ağda kalan balığın başına neler geleceğini söze gerek bırakmadan açıklıyordu: Yaşamı ziyan etmek... Zamanında toplanmayan ya da dibe takılıp kalan her ağ, yaşamı ziyan etmek için dipte bir tuzak gibi bekliyor. Kocaman iskorpit leşine üşüşen yengeçler kendilerine karanlıkta ziyafet çekerken, kıskaçlarını uzatarak bize gözdağı vermekten de geri kalmıyorlardı. Kumluğun sonuna yaklaşırken birkaç tane kırlangıç yavrusu ve ağın eline düşmekten kurtulmuş bir tekir ışıklarımızdan ürküp derine yöneliyor. 40 m... 35 m... 30 m... 25 m... 21 m... Kumluk geride kaldı ve kayalık yeniden başladı. İlk dekompresyon durağımız kayalığın eteğinde. Burada 1 dakika geçiriyoruz; 6 m'de 33 dakika olarak planladığımız dekompresyonun yanında lafı bile olmaz. İnsanın sabrını taşıran bir yavaşlıkla yükselmeye devam ediyoruz. 18, 15 ve 12 m'deki dekolar hızla geçiyor; 9 m'deki 6 dakikalık bekleme ise sadece sabrımızı deniyor ve nihayet 6 m'de bir ömür gibi gelen uzun bekleme başlıyor. Dokularımızda biriken azotu atmak için buna katlanmak zorundayız. Derin su ziyaretçilerinden hemen ayrılmak istemiyor.

Kronometrede zaman bu sefer su gibi akıp geçmiyor. Dekompresyon bitmek bilmedi ama nihayet sonuna yaklaştık. Kayaları ağ gibi saran yeşil Ulva yosunlarının üzeri deniz tavşanı yumurtaları ile dolu. Yeşil örtülerin üzerine, tabiat ananın nakış nakış işlediği dantelleri andıran pembe, sarı, turuncu yumurta paketleri... Aralarında bazıları tanıdık, ama şu pembe olanlar sanki diğerlerinden farklı. Dalışın bitmesine 3 dakika kala yeşil yosunların üzerinde kıpırtısız duran pembe bir kabarıklık dikkatimi çekiyor. Yakından bakıyorum; bir deniz tavşanı, daha önce görmediğim bir tür. Fotoğrafını çekiyorum. Dalış bitti. Yavaşça yükseliyoruz. Yorulmuşuz. Malzemeleri çıkarıyoruz. Bol bol su içiyorum. Su, dalışı izleyen kritik 24 saatte, dokulardaki kalıntı azot gazının atımını kolaylaştırıyor. Bu akşam sıcak banyo YOK. Gazlı meşrubat içmek YOK. Hafif bir yemek ve sonrasında dinlenme...

Akşam dinlenirlen kitapları karıştırıyorum. İnternette deniz tavşanı sayfalarına bakıyorum. Fotoğraftaki kırmızı yaratık Rostanga rubra türü bir deniz tavşanı. Marmara Denizi için yeni bir tür. Bugün çektiğimiz zahmetin ödülü, içdenizde yeni bir keşif. Başka bir dünyanın insanı olmayı göze almanın karşılığı.