BATIK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
BATIK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Kasım 2013 Salı

BOĞAZ İNADINA YAŞIYOR...

Gece gündüze dönmek üzere. Deniz akşamdan kalmış, hâlâ katran karası. Sanki sabahın yaklaştığını
umursamıyor, aydınlanmaya niyeti yok gibi. Yeni gün boğazın sırtlarını belli belirsiz aydınlatarak haber veriyor gelişini. Tepeler yavaşça kızarırken hava ha aydınlandı ha aydınlanacak. Deniz daha sıyrılamamış karanlığından. Şafak vakti sanki geceye dalıyorum boğazın kıyısında bir yerde.

Boğaz... Denizler içinde en sevdiğim! Evimden uzaktaki evim...

Her taşı tanıdık. Balığından yengecine, yosunundan midyesine içinde kim varsa hepsi dost, kardeş bana derinlerde. Yabancısı değilim buranın. Boğazda her dalış tanıdıkları ziyaretten farksız benim için...

***

Çeyrek asrı geçti boğazda dalmaya başlayalı. Başka yerlere gittiğim de oldu bu zaman zarfında, ama hep
burayı özledim. Boğazın yeri başkadır benim için. İçini dışını avcumun içi gibi bilirim onun. Kıyısında gezerken, üzerinden geçerken, şıpırıtılı sularına bakıp çayımı yudumlarken yanımdakilere “bak buradan biraz açıkta, şu kadar kulaç derinlikte bu var” demek çok hoşuma gider. Hemen birisi atlar ve sorar “nereden biliyorsun ki?” diye:

“Gördüm” derim, “dokundum, etrafında dolaştım, izledim onu” derim,
artık o an için bahsettiğim her neyse. Bazen bir batıktır anlattığım, uzun yıllar önce boğazın karanlığında yitip giden; bazen bir deniz şakayığı veya menevişli bir eşkina balığıdır...

Gün olur çevremi arı sürüsü gibi sarmış istavritleri, palamutları, izmaritleri, lüferleri anlatırım yanımdakilere.
“Gelincik balıkları, allı morlu kiklalar, yaldız yakamozlu trakonyalar da var” derim, sabırsızın biri yine dayanamaz ve sorar yüzünde gizleyemediği hayretle ve çoğu zaman inanmazlıkla: “Bunların hepsi burada mı yaşar?”

Haklıdır sorusunda, ne de olsa yıllarca öldü, bitti, bok çukuruna döndü, artık adam olmaz diye fişlenmiş bir denizin kıyısında delinin biri çıkmış ve ona burasının ölmediğini, bağrındaki türlü çeşit yaşamla inadına direndiğini, günden güne hayata daha sıkı bağlandığını söylemektedir. Üstelik bu deli dipten getirdiği yaşam dolu görüntüleri ona gösterip aklını iyice bulandırmakta, boğazın öldüğünü iddia edenlere olan inancını temellerinden sarsmaktadır da!

İnanması zordur dibini görmemiş olanlar için, ama gerçek budur, boğaz inadına yaşamla doludur...

***

Çılgındır boğazın denizi. Çılgın derken abartmıyorum, boğazın bazı yerleri azgın nehirlerle boy ölçüşebilecek
kadar akıntılıdır da. Doğrusunu söylemek gerekirse en sakin gibi görünen koylarında bile hafif hafif akar boğaz. İstanbul’u ayıran denizin karakteridir hiç durmamak, hep akmak. Üstelik akan sadece su değildir, yaşam da akar boğazın içinden. Boğazdaki hayat akıntısına karışanlar arasında güleç yüzlü yunuslar vardır. Gemilerin sağında solunda fırdönerler, boğazın haylaz çocuklarıdır onlar. Karadeniz’den Marmara’ya ve sonra aksi istikamete giden balık sürüleri boğazdan gelip geçerken derinlerde gümüş rengi bir ışık akıntısı yaratırlar. Su önce karanlıktır sonra bir bakarsın gümüş rengi bir ışık seli akmaya başlamıştır derin karanlıkta.

Bugüne kadar neyi görmek istediysem, neyi hayal ettiysem cömertçe çıkardı karşıma. Derinlerinde kaybolup
gitmiş nice hikâyeleri paylaştı benimle asla cimrilik etmeden. Usta nefeslerin üflediği, emek zahmet şekillendirdikleri şişelerini paylaştı mesela. Şehr-i İstanbul’da ahalinin eskiden nasıl yaşadığına, neler yiyip içtiklerine, hayat şekillerine, hayatlarına girmiş olan markalara dair ucundan kıyısından bir fikir sahibi olmamı sağladı.

Akmaktan yorulan suyunu az dinlendirmek için hafifçe dirsek kırarak şekil verdiği koylarda - Paşabahçe, Kanlıca, Tarabya, İstinye sakinliklerinde- ne hikâyeler fısıldadı kulağıma bir bilseniz. Ara sıra paylaşıyorum sizlerle bunları, ama emin olun gençliğimden beri dinlediklerimi anlatmaya ömrüm yetmez.


Coştuğu yerde ayrı, soluklandığı yerde ayrı yaşar boğazın denizi. Eee ne de olsa zamanın özenle, sabırla
şekillendirdiği bir hayat yolu burası. Oluşması da yaşamla kalabalıklaşması da binlerce yıl almış. İnsan sabrının ötesinde bir sabırla yaratılmış, tanrının elinden çıkmış ne de olsa. Az uzağına kazmaya niyetlendikleri boğaz bozuntusu günün birinde hakikaten kazılırsa, gerçeğinin içindeki hayat akışını bakalım nasıl etkileyecek?

20 Ekim 2013 Pazar

PAS TUTMUŞ YAŞAMLAR...

Giderek daha çok bağlanıyorum bu paslı demir yığınına. Ara sıra dalmazsam hemen özlüyorum. Millet
Ortaköy’e iki lokma bir şeyler yiyip üstüne bir de boğaz havası almaya gidedursun, ben yirmi kulaç derinde yan gelip yatan eski bir batıkta ararım huzuru ferahlığı. Yanımda getirdiğim nevaleyi yer yemez cumburlop suya...

Ortaköy batığı caminin az önünde beni bekler...

***

Neyin nesidir bu batık? O kadar araştırmama rağmen bir türlü öğrenemedim hikâyesini. Panayır gemisi
olduğu, sirk hayvanları taşıdığı söylenir. Vaktiyle boğazın namlı dalgıçlarından Şalvarlı Ahmet dinamitle patlatarak sökmüştür kazanını ve sair kıymetli metal aksamını. Para eden kısımları sökülünce geriye pruvasıyla paramparça olmuş pupasından başka bir şey kalmamıştır.

Enkazın ortasındaki büyük boşlukta belki buhar kazanıyla bacası vardı. Kaç tane pervanesi olduğuna dair herhangi bir ize rastlamadım pupasında. Gemiyi patlatırken kıçını fena dağıtmışlar, şaft delikleri kalmış olsaydı pervane sayısını da bilebilirdik...

***

Kıyıya yakınlığı insanı fena aldatır. Göz açıp kapayana kadar gidebileceğinizi zannedersiniz önce, ama poyraz
varsa daha dalışın başında Marmara’ya doğru sürüklenmeye başlarsınız. Lodoslu havalardaysa dip akıntısı iyice azıtır ve sizi batıktan koparıp Karadeniz’e götürmek için vargücüyle zorlar bedeninizi!

Böyle günlerde batığa yakın olmak ve gerektiğinde batıktan destek alarak akıntıya karşı koymaya çalışmak akıllıca bir seçimdir. Fakat paslı enkazı kat kat örten açgözlü ağ kalıntıları bu sefer sizi yakalamak için fırsat kollar.

Akıntıyla sürüklenip gitmememek ve ağ leşlerine yakalanmamak için gözünüzü dört açar palete kuvvet mücadele edersiniz. Yirmi kulaç derinde sürüp giden mücadeleden -denizle insanın kavgasından- kara insanlarının zerre haberleri olmaz. Kahvelerinden bir fırt çekip boğaza karşı iç geçirirken boğazın içinde, karanlığın yüreğinde olup biteni bilmezler.

***

Kumluğun ortasında bir sığınaktır burası. Eşkinalar, lapinler, karagözler, ispariler, hanozlar batığın sabit
yaşayanlarıdır. Kalabalık izmarit ve istavrit sürüleri, mevsiminde çinakoplar ve lüferler, hatta palamutlar boğazdaki gezintileri sırasında buraya uğramayı ihmal etmezler. Batığın çevresinde telaşla gezinirken ara sıra hayalet ağlara yakalandıkları da olur. Ağ leşlerindeki irili ufaklı kılçıklar dibe takılıp kalmış ağların öldürmekten geri kalmadıklarını anlamaya yeter de artar.

Ara sıra bu ağ kalıntılarını temizlediğim de olur. Makasla kıtır kıtır kestikçe ağ örtülerin altından batığın daha
önce hiç görmediğim bir ayrıntısı da ortaya çıkar. Aslında bizim tayfadan “kapalıdevre” Teoman’ın sözünü dinleyip biraz uğraşsak, şu hayalet ağları iyice temizlesek, belki batığın asıl hikâyesi de çıkar o doymak bilmez örtünün altından. Önümüzdeki kış belki bu işin üzerine düşerim.

Sadece balıklar yuvalanmaz paslı demirlerin arasına. Üzerindeki boyası iyice silinip gittiğinden midir nedir,
midyelerin ve tüplü deniz kurtlarının istilasına uğramıştır batığın demirden derisi. Bu canlı örtüyü gemilerden uzak tutmak için teknelerin karinaları -yani su içinde kalan gövdeleri- zehirli boyalarla boyanır. Ortaköy batığı da bir zamanlar bu şekilde boyanmış olsa bile koruyucu boyanın artık hükmü kalmamış olmalı. Paslı demir şimdilerde yaşamla kaplanmış durumda, bir karış boş yer yok. Yapışıcı organizmalar batığı çoktan teslim almışlar, onların yarattığı canlı katmanın üzerine de deniz yıldızları, deniz tavşanları, süngerler ve daha bir dolu canlı yerleşmiş. Ortaköy Cami’nin az açığında alın size yapay bir resif...

Dört bir yanı yaşamla sarılmış paslı demir yığını belki bir gün gerçek öyküsünü de paylaşır benimle.

***

Ortaköy batığı filmini buradan izleyebilirsiniz.

6 Ocak 2013 Pazar

ŞİMDİ EVE DÖNME ZAMANI...


“Hadi, yeter bu kadar, çık artık daha fazla oyalanma... Uzatma misafirliğini, evine dön!..” der gibiydi sedef gibi ışıldayan gözleriyle bakarken.

Sakindi, rahatsız olmamıştı varlığımdan. Nereye gidersem peşimdeydi, rehberlik eder gibiydi karanlığın içinden çıkıp gelen, yuvalandığı kayalığın sağını solunu inceleyen bu meraklı yabancıya...

***

Kanlıca Koyu’nun ağzında derinliği anlamak için derinlik göstergeme bakmaya gerek yok! 25 metre civarına gelmiş olmalıyım...

İşte bir duvar gibi karanlıkta kaybolan kayalığın başlangıcı orada... 

Sarı siyah derili bir yılan gibi derinlere doğru uzayıp giden kablo da metal zırhından hemen hemen bu derinlikte sıyrılıyordu...

Her şey yerli yerinde. Birkaç palet daha vurduktan sonra kanalın meyili başlar. Akdeniz’in tuzuyla ıslanmama az kaldı, çok sürmez...

***

Ve karar anı: tamam mı yoksa devam mı?

Ne zaman tamam diyebildim ki? İşte yine tek tabanca derinlere doğru gidiyorum.

Ne zaman bir karar vermem gerekse hep o çağrıyı duyarım kulaklarımda. Gemicileri kandırıp yanlarına çağıran, sonra kendilerine esir eden deniz kızları gibi, derinlerden gelen bir ses de beni çağırır gel diye...

Yine kapıldım gittim o çağrıya. Pusulam var, yolum kerterizim belli: “giderken ok 180’de dönerken 0’da.” Ucu bucağı belli olmayan kablo da güven veren bir rehber...

Eğer yollarımızın ayrılması gerekirse kıvrıldığı yerden bağlarım makaramdaki ipi sağlam bedenine ve yoluma öyle devam ederim.

Derinlerin çağrısına kapıldığımı inkâr etmiyorum. Fakat derinlerin esiri olmamayı daha bu işlerde çocukken öğrendim.

Hem artık evde de bir deniz kızı var, bir de onun yavrusu...

***

Dev gibi kayalar var dipte. Neye ait olduğu belli olmayan paslı bir admiralti çapa ve sac kalıntıları karışmış aralarına.

1891’de İngiliz “Eddlethorpe” buharlısının Kanlıca önlerinde battığına ilişkin birkaç satır yazı (http://www.wrecksite.eu/wreck.aspx?144307) insanın aklını ister istemez kurcalıyor. Acaba o buharlıya mı ait bu kalıntılar? Belki de Eddlethorpe’nin davetiydi derinlerden yükselen çağrı...

Gel... Gel ve bul beni...

Bugün değil. Bugün yanımda sadece iki tane tüp var. Bu davete icabete yetmez bu donanım. Ama söz, bir dahaki sefer sıra sende. Artık eve dönmeliyim...

***

Dönüş yolunda önce kan kırmızı bir lipsoz çıktı karşıma. İstavritler ve izmaritler izledi onu. Sokulgan ve samimiydiler.

Boğazın derinlerinde Kanlıca’nın az açığında 40 küsür metre derinde balık kaynayan bir kayalık var. Araya karışmış hurdalar... Uzaklarda başlamış, fakat limanına ulaşamadan noktalanmış bir hikâyeden bugüne kalanlar... Onların arasında keyifle gezinen ben...

Bana göre yaşamak bu işte...

***

Gidişi dönüşü dahil 42 metrede kırk dakika zaman geçirdim. 6 metrede yirmi dakika beklemek ılık suda keyiflidir ama gel gelelim suyun sıcaklığı 8 derece. Kuru elbisemin altına anorak içliğimi giymiş olmama rağmen bugün sanki yetmedi bu yalıtım.

Eğer beklenen kar yağarsa haftaya su daha da soğur. Mart sonuna kadar böyle, ne yapalım, bunun da kendine göre bir güzelliği var; kıyılar ıssız, deniz de öyle. Anlayacağınız kış dalışları tam kafa dinlemelik...

Yalıların önündeki taşlara aşinayım. Aralarında asırlardır bu kıyıdan boğazı gözleyenler var. Sahipleri de kendileri gibi eski, kimbilir kaç kuşaktır buradalar?

Çıkmama on dakika kala çamurun içinde farklı bir şişe gözüme çarptı. Tombik ağzı, kalın etine karışmış kabarcıkları ile belli ki eski bir şişeydi. Suya fırlatılalı kimbilir kaç yıl geçmişti?

Çamurdan çekip çıkardım; çoğunlukla 1800’lerin sonu ile 1910 arasına tarihlendirilen “blob-top torpedo ten-pin” denilen eski soda şişesi bu dalışın küçük bir anısı oldu.

Her dalış ayrı bir hikâyeyi de beraberinde getiriyor İstanbul kıyılarında. Hiç masal bilmesem bile oğlum Derin’e anlatacak o kadar çok şey birikti ki aklımda!

Bunları ona anlatmak için sağ salim eve dönmem gerek ve şimdi eve dönme zamanı...

12 Ağustos 2012 Pazar

BUL VE DÖN...

Lok Pharba'ya ulaşmak için aşmak zorunda kaldığımız yol çok uzun değildi. Pusuladaki önemsiz sapmaları ve bizi rotamızdan çıkarmak için inatla çabalayan akıntıyı saymazsak, arkamızda bıraktığımız mesafe haritaya göre 200 metreden kısaydı.

Düz yolda farkına bile varmadan yürüyüp gidilen bu kısa yolda ilerlermek, boğazın derinlerinde bir sabır ve güç savaşına dönüvermişti sabahın erken saatlerinde. Harcadığımız çaba eziyet sınırlarını çoktan aşmıştı.

Önce şiddetli akıntıda, 40 m derinde sonlanan hatırı sayılır bir yokuştan inmiş, ardından hiçbir kılavuz noktasının, hatta ufak bir kaya parçasının bile olmadığı bomboş bir kumluğu arkamızda bırakmıştık.

Derinde su karanlık ama berraktı. Limana geri dönemeyen bir geminin son uykusunda huzurla dinlenebildiği kasvetli bir karanlıkla kuşatılmıştı Lok Pharba'nın derinlerdeki mezarı. Fenerlerimizin güçlü ışığıyla bir anlığına yırtılan karanlığın içinde açılan aydınlık yolda ilerliyorduk Burak'la (Demircan). Derinlerde yaşam, çevrimizi kuşatan aydınlıkla sınırlanmış gibiydi...

Haftalar önce devasa vinçlerinden birini bulduğumuz batığın asıl enkazının peşindeydik pazar sabahı (bkz. Derinlerde uyuyor Lok Pharba). Geçen sefer Rumelihisarı'na sırtımızı verip Kandilli yönüne doğru ilerlemiştik. Bu seferki rotamız ise, aynı giriş noktasından Fatih Sultan Mehmet Köprüsü'nün Anadolu kulesine doğruydu...

***

Yokuşu inip kumluğu aşmamızın üzerinden 7 uzun dakika geçmişti. Daha ne kadar ileriye gitmemiz gerekir diye düşünürken bembeyaz ışık çizgisi pas rengi bir yüzeyin üzerinde aydınlık bir tabaka gibi yayıldı. Fenerimle sağdan sola taradığımda, cılız bir deniz yaşamıyla kaplanmış paslı metal de devam ediyordu.

Üçüncü denememizde bulmuştuk 1976'da batan Hint bandıralı yük gemisini. Hisarın gölgesinde 47 m derindeki uykusunda istifini bozmadan yatıyordu.

Bul ve dön... Bu keşif dalışının tek amacı, Lok Pharba'nın ikiye ayrılmış gövdesini bulmaktı. Batığı belgelerken karşımıza çıkan yırtılmış çelik parçaları, Lok Pharba'yı ikiye bölen akıl almaz gücün imzasıydı...

Yırtığı izleyerek batığın etrafını dönmeye çalışırken kendimizi ambarlardan birinin içinde bulduk. Karşı bordadaki kaburgaları görür görmez ortalığı bulandırmadan çıktık insanı gafil avlayan bu tuzaktan...

***

Keşif dalışında 51 m'ye kadar indik. 15 L'lik ana tüp ve 7 L'lik deko tüpü olarak hazırladığımız donanım, Lok Pharba'yı adam akıllı incelemek için yeterli değil. Bu dalışta fazlasıyla anlamıştık bunu!

Gelecek sefer daha fazla tüp getirmek şart oldu. Yıllardır boğazın derinlerinde yatan enkazın hikâyesi, bir çırpıda dinlenemeyecek kadar uzun gibi görünüyor...

***

Burak Demircan'ın kamerasından Lok Pharba'nın keşfi...


23 Nisan 2012 Pazartesi

DERİNLERDE UYUYOR LOK PHARBA...

Derin karanlıkta sessiz sedasız yatan bir batık, ait olduğu zamanla ilgili çok şey anlatabilir. Varış limanına doğru rotasında ilerlerken, acımasız bir fırtınanın ya da keskin bir buzdağının tuzağına düşen, kargosu yanlış yüklendiği için sütliman denizde dengesi bozulan, torpillenen ya da denizin dibinde yaşama yataklık edecek bir vaha yaratmak için bilerek batırılan gemiler, karanlık mezarlarında bitiremedikleri son yolculuğun hüznüyle beklemek zorundalar.

Her gemi, yüküyle yolcularıyla birlikte kendi öyküsünü de taşır. Ufkun ötesine geçmek için dalgalarla yarışan gemiler, battıkları zaman bile hatırlanacak öyküler bırakırlar arkalarında. Denize ve zamana karşı direnişleri, son yolculuklarını bitirmek için birgün yüzeye çıkmayı beklediklerini düşündürür. Geminin içinde kalan herşey –yükler ve cansız bedenler- son durumlarını aldıklarında, batıkta zaman durur.

Rumelihisarı’nın gölgesinde son uykusuna dalan Lok Pharba’nın yolculuğu 27 Aralık 1976’da noktalanmıştı. Osaka’da Sanoyasu tersanesinde 1966’da denize indirilen 9.317 tonluk gemi, 1974’de Bombaylı Mogul Line Ltd. şirketine satılır. Geminin Eastern Glory olan adı Lok Pharba olarak değiştirilir. İnşa edildikten on yıl sonra Rumelihisarı’nın hemen önünde bir başka gemi tarafından ikiye biçilir. Denize atlayan mürettebat hisar halkı tarafından kurtarılır.

***

Lok Pharba’ya dalmayı belki bir yıldır planlıyordum. Rumelihisarı’nın yakınındaki kafelere her gidişimizde, siparişler gelene kadar bir koşu kıyıya gider ve suya göz atardım. Boğaz haritasına göre batık, hisarın büyük burcunun tam önünde, kıyıdan yaklaşık 100 m açıktaydı.

Kağıt üzerinde o kadar kolay görünüyorduki ona ulaşmak... Suya gir, yamacı takip ederek açıl, akıntıya aldırma ama tedbiri de elden bırakma; taş çatlasın 5 dakika sonra batığın yanındasın...

Boğazda o kadar dalıştan sonra, İstanbul’u ikiye bölen deniz yolu arka bahçem gibi geliyor artık...

***

Pazar sabahı (22 Nisan 2012) erkenden düştük yola Ulaş’la (Oyal). Hisarın önündeki otoparka girdiğimizde saat 7 olmamıştı. Hızlı bir kahvaltının ardından vakit geçirmeden hazırlandık. Bu bir keşif dalışı olacağı için şartları zorlamak niyetinde değildim. Batığın ilk parçasına ulaştıktan sonra, sağa sola bakınıp geri dönecektik.

Ağır yükümüzle kıyıdaki çekeğin kaygan tahtalarından inmek kolay olmadı. Ulaş’la işaretleştik ve yeşil yosunların kadife bir örtü gibi kapladığı dik yamacı izleyerek inmeye başladık. 30 m’yi bulmamız bir dakika bile sürmedi. Güneydoğu yönünde ilerlemeye başladık..

***

Devrilmiş ulu bir ağacı andıran vinç kulesini bulduğumuzda derinlik saatim 47 m’yi gösteriyordu. Aradığımızı bulmuştuk. Beyaz kumlarla lekelenen gri deniz tabanı üzerinde son uykusundaydı.

Dipte hafif bir akıntı vardı. Görüş netti. Yukarısı Karadeniz, aşağısı Akdeniz ve tamamı boğaz. Asırlardır gelip geçen ve burada noktalanan bir sürü hikâye. Gelde dalma İstanbul’da...

Belgeleme amacıyla kısa bir görüntülemenin ardından dönmeye başladık. Akıntının gücüne bakılırsa Aşiyan burnuna yaklaşmış olmalıyız. Yamaca ulaştıktan sonra deko duraklarına kadar uzun ve eğimli bir profil izlemeye başladık. İyiki de izlemişiz...

Kayalara dolanmış hayalet ağlarda can çekişen bir gelincikle iskorpiti kurtarmak için bol bol vaktimiz vardı. Bunlar görebildiklerimizdi. Ya göremediklerimiz. Dipte unutulan her ağ deniz yaşamının kefeni oluyor eninde sonunda...

***

Lok Pharba’yı daha çok ziyaret edeceğiz. Uzaklarda başlayan ve boğazda noktalanan son yolculuğun hikayesine şahit olmak için tek dalış yetmez. Eve dönüş yolunda köprüden geçerken kaleye takılıyor gözüm. Daha demin oradaydık. Onun gölgesinde dinleyicilerini bekleyen bir hikayenin sayfalarını aralıyorduk.

İstanbul’da dalmak, hele boğazın batıklarına dalmak uyanıkken düş görmek gibi. İnsanı günlük yaşamın dertlerinden daha iyi ne arındırabilir ki?

***

Lok Pharba keşif dalışının kısa filmi...

22 Ocak 2012 Pazar

ORTAKÖY’ÜN DERİNLERİNDE UNUTULMUŞ BİR HİKÂYE...


Yıllar önce dinlemiştim bu batığın hikâyesini. İlk kimden duymuştum, artık hatırlamıyorum. “Ortaköy Cami’nin önünden suya gir, bayırdan dümdüz ilerle; 25 bilemedin 30 metrede tavasını görürsün... Dikkat et, fena akar orası! Dipten fazla yükselme, ilişken ağlara, misinalara dikkat et... Zamanında dinamitle patlattılar, parça parça çıkardılar, ama kalıntısında bol balık var...”

Ne zaman eski tüfeklerle biraraya gelsek, sohbet döner dolaşır boğazın batıklarına, ama ille de Ortaköy’deki sac batığa gelirdi. Çok iyi bilirlerdi bu batığı, hurdasından da balığından da az ekmek yememişlerdi. Başı sıkışan dalgıcın ekmek teknesiymiş, zamanın paslandırdığı iskeleti. Hele boğazdaki her kovukta irili ufaklı ıstakozların yuvalandığı devirlerde, dalgıçların gözünde bir nevi banka kasasıymış. Paran mı bitti? Gel ve ihtiyaç duyduğun kadar çek!

Böyle bir cevhermiş zamanında Ortaköy batığı...

***

En az 20 yıldır hikâyelerini dinlediğim batığa, nihayet bu pazar sabahı dalmak nasip oldu. Epeydir yeni bir yer arıyordum dalmak için. Artık zamanı geldi dedim kendi kendime ve şansımı Ortaköy’de denemeye karar verdim. Teoman’la (Naskali) Ulaş (Oyal), dünden hevesliydiler zaten böyle bir dalışa. Perşembe’den sözünü kestik ve Pazar sabahı 6 buçukta, Ortaköy’deki kilisenin hemen yanındaki otoparkta aldık soluğu. Malum, Ortaköy’ün hafta sonu geleni gideni çok olur; ortalık kalabalık olmadan suya girip çıkmakta fayda var. Sabahın köründe suya girince bizim derin batık dalışı iyice tadından yenmez oldu...

***

Saat 07:30’da kafelerin hemen önündeki İDO iskelesinin yanındaki iskelecikten suya giriyoruz. Yamaç neredeyse dikine derinleşiyor. Daha bir dakika geçmeden 20 metredeyiz. Tekirler, çinekoplar, gümüş balıkları çevremizde cirit atıyor. Hem balıkları seyrediyoruz, hem de çevreyi dinliyoruz. Batığın çevresi balıkçıların gözde avlaklarından. Geceden bırakılan ağlara çapariz olmamak için pür dikkat etrafı kolaçan ediyoruz. Lodos nedeniyle yüzey akıntısı yok denecek kadar azalmış. Dibe doğru başlayan hafif ters akıntıya ise, yukarıdan basan lodosun dipte yarattığı anafor yol açıyor. Normalde kristalin altında akıntının Karadeniz’e doğru olması gerekirken, bu sabah dip akıntısı tersine dönmüş. Ancak akıntıdaki bölgesel anormalliklere aldanmamak şart, yoksa kendinizi bir anda kanala doğru sürüklenirken bulabilirsiniz.

***

Önce birkaç tane kamyon lastiği çıkıyor yolumuza, sonra birkaç tane daha... İnsanların yükünü taşıyan lastikler, derinlerde sakin ve gözlerden uzakta bir emeklilik sürüyorlar. Tek ziyaretçileri balıklar ve çağanozlar; bir de biz çıkageldik bu sabah. Zararsız varlığımız kimseyi tedirgin etmiyor.

Yıllardır dinlediğim hikâye 37 metrede gerçeğe dönüşüyor. Ortaköy batığının paslı kalıntısı gri kumun üzerinde öylece yatıyor. Üst yapısından eser kalmamış; bir zamanlar batığı sökenler, güvertenin üzerinde ne varsa ustaca kesip almışlar. Parlak ışıklarımız deniz yaşamına teslim olmuş gövdeden yansıyor. Yıllar sonra gördüğü ilk ışık belki de bizim ışığımızdı...

***

Denizin donattığı kostüm yetmemiş olmalı ki batığın üzeri metrelerce halat ve ağ ile kaplanmış. Hayalet ağlara takılıp can veren, kıvranan ya da çoktan çürüyüp gitmiş onlarca balık var. Ağ ve halattan dokunmuş bir kefen giymek, galiba her batığın ortak kaderi. Batıklar balık yuvasıdır; balıkçılar bunu iyi bilir ve buralara ağ atarlar. Dostlarının canına kıyılmasının öcünü, ağı paramparça ederek alır batıklar. Ancak geride kalan salkım saçak ağ kalıntıları yine de can almaya devam eder. Buradaki hayaletin tanık olduğumuz kurbanları, dipte gümüş ışıltıları saçan çinekoplardı...

Eşkinalar ve iskorpitler enkazın kurdu olmuşlar. Bir zamanlar insanların gezindiği metallerin üzerinde artık onların saltanatı sürüyor. Saklanabilecekleri o kadar çok yer var ki...

Fotoğraf çekerken bir yandan Teoman’la Ulaş’ı izliyorum. Herbiri batığın ayrı bir köşesinde kendi keşfinin peşine düşmüş. Uzun zamandır yaptığımız en keyifli dalışlardan biri, memnuniyetleri yüzlerinden okunuyor.

***

42 metre derinde iniş dahil 22 dakikayı geride bıraktık. Dalış bilgisayarları çoktan “ne haliniz varsa görün...” durumuna geçtiler. Yamacı takip ederek yavaşça yükselirken yukarıdan gelen sesleri de dinliyorum. Vapurlar ve yolcu motorları mesaiye başlamış olmalılar.

Deko durakları birer birer geride kalıyor. Nihayet 6 metrede 20 dakikalık son ve en uzun beklemeye sıra geliyor. Ulaş poz verirken, dik yamaca tutunarak konumunu korumaya çalışıyor. Tam bir denge sınavı. Dipte suyun sıcaklığı 14 dereceydi, yüzeyde ise 8’e düştü. Soğuk kendisini hissettiriyor. Kuru elbise sadece ıslanmaktan korur, üşümekten değil...

Vakit çabuk geçsin diye kovuklara bakınırken, en güzel lapin balıklardan biri olan “göz benekli lapin” ile yüzyüze geliyorum. Normalde hemen kaçıp giderler, ama buradakiler insanı tanımıyor galiba; fotoğrafını çekerken uzunca bir süre istifini bozmuyor. Gaz atım beklemesinin son dakikaları fotoğraf telaşıyla geçip gidiyor farkına varmadan. Güzel bir dalış yapmış olmanın keyifli yorgunluğuyla kıyıya geliyoruz. Yıllar önce batmış bir gemiden arta kalanlara tanık olarak güne başlamanın neşesi bu, ona ulaşmak için katlandığımız güçlükleri hoş görmemizi sağlayan benzersiz bir keyif.

***

Yazarın notu: Bu yazıya eşlik eden fotoğrafların, Ortaköy’ün derinlerindeki hikâyeyi tam olarak yansıtmadığının farkındayım. Ancak fotoğraf makinem sadece bu kadarına izin veriyor. Gelecek sefer sizlere bu batığın daha iyi görüntülerini sunabilmeyi umuyorum.