26 Eylül 2012 Çarşamba

BÜYÜDÜKÇE ADI DEĞİŞİR LÜFER’İN...

Boğazın en kıymetlisidir lüfer, İstanbul’un sembol balığıdır. Yerküre’de taa Atlas Okyanusu’ndan Karadeniz’e kadar uçsuz bucaksız bir coğrafyada kol gezmesine rağmen, o en çok boğaza yakışır.

Akın balığıdır, durmayı sevmez. Çok yırtıcıdır, amansız bir avcıdır. Sabırla, inatla takip ettiği avlarının, hamsi, istavrit ve sardalye sürülerinin peşi sıra yaşar bitmek bilmeyen yolculuğunda.

Lüfer, etine düşkün olduğu balıkları takip eder, balıkçılar da onu. Onun gelişiyle yüzü güler balıkçının. Onun yokluğunda, isterse yedi denizin balıklarıyla donanmış olsun, tezgâh yine de boş kalır, eksiktir.

***

Balıkbilimcileri lüferi Pomatomus saltator olarak adlandırırlar. Oysa, geçimini bu kıymetli balıktan sağlayan balıkçı da, pazarda görünmesini dört gözle bekleyen meraklısı da, tıpkı bir insanın hayatındaki evreleri adlandırır gibi çeşitli isimler verirler aynı balığın farklı boylarına...

Larva dönemini atlatıp gerçek bir balık görüntüsü aldığında adı ‘defne yaprağı’dır; boyu 10 cm’yi geçmeyen defne yaprağının 40-50 tanesi ancak 1 kilo gelir! Uzunluğu 11 ila 15 cm arasındayken ‘çinekop’tur ve daha üreyebilme olgunluğuna erişmemiştir; bu nedenle lüferin neslini korumak için çinekopa el sürmemek gerekir. Derken ‘kaba çinekop’ olur, 15 cm’den biraz daha büyük olan kaba çinekop dahi avlanmamalıdır. ‘Sarı kanat’ olduğunda artık 17 ila 20 cm uzunluğunda bir delikanlıdır. Balıkçıların bir tane tutmak için kar kış, yağmur çamur demeden şafağa kadar sabırla bekledikleri, zokanın en parlağını, yemin en tazesini özenle hazırladıkları ‘lüfer’ ise, uzunluğu 21 ila 30 cm arasında değişen  çok yaman bir balıktır. Şansı yaver giden, ağa oltaya takılmadan hayatta kalmayı başaran lüferlerin daha büyüklerine ‘kofana’ denir. Artık o boğazın külhanbeyidir. Denizlerimizde güneye indikçe daha büyüklerine, hatta yarım metre sınırını biraz olsun geçenlerine bile rastlanır.

***

Başından kuyruğuna kadar amansız bir avcının karşıkonulmaz gücünü taşır. Keskin dişleriyle bir köpekbalığıdır o ve güçlü kuyruğuyla bir kılıçbalığıdır. Hızlı yüzer ve hızla ıssırır. Oltada can havliyle çırpınırken fırsatını bulursa, dikkatsiz bir balıkçının parmağından giderayak küçük bir ısırık almayı da ihmal etmez.

En küçüğünden en büyüğüne çok yakışıklı balıktır lüfer. Özene bezene yaratılmıştır. Pullarının ışıltısı gümüşbalığını kıskandırır. Onun derinlerdeki ilerleyişine yüzmek denmez, sanki gümüşten bir ışık selidir çevik hareketlerle giderken, yaşamın ışığıdır.

21 Eylül 2012 Cuma

RAHATINA DÜŞKÜNDÜR PİSİ BALIĞI...

İşte yüzmekten çok dipte yatan, adeta yüzmeye üşenen bir balık. Değim yerindeyse balıklar aleminin en ehlikeyiflerinden...

Rahatına düşkün pisi balığının sakinliği sizi yanıltmasın, o her an tetiktedir, en küçük tehlike karşısında kaçmaya hazırdır. Eğer ürkerse önce uyarı kabilinden şöyle bir kıpırdanır, olmadı biraz uzaklaşır. Baktı canı tehlikede, yattığı yerden yıldırım hızıyla fırladığı gibi gözden kaybolur gider. Yere konar konmaz hemen dibe gömmeye başlar yassı bedenini. O da diğer yassı balıklar gibi gizlenme ustasıdır.

***

Pisi balığı sol tarafı üzerine yatarak yaşamını sürdürür. Gözleri vücudun sağına göç ettikleri için sol tarafı kördür. Balığın sırtı olarak gördüğünüz aslında onun sağ tarafıdır. Dil ve kalkan balıklarında da görülen bir özelliktir, yaşamın erken evrelerinde yaşanan gözlerin göçü...

Derisinde göze çarpan kiremit rengi benekler, sırt ve anüs yüzgeçlerinin üzerinde iyice belirginleşir. Bu benekler sayesinde, denizlerimizde yaşayan diğer yassı balık türlerinden kolayca ayrılır pisi balığı.

***

Denizlerimizde iki türü vardır; biri gerçek pisi balığı yani Pleuronectes platessa’dır, diğeri dere pisisi yani Platichthys flesus’tur. Adı sizi yanıltmasın ikinci pisi balığı dere ağızlarında da, acı sulu lagünlerde de yaşayabilir ama ağırlıklı olarak o da deniz balığıdır. Vücudun yanları boyunca uzanan sırt ve anüs yüzgeçlerine paralel küçük diken sıraları dere pisisinin en önemli ayırdedici özelliğidir. Aynı diken sırası yan çizgi boyunca da göze çarpar. Gerçek pisi balığında diken sıraları bulunmaz.

***

Acaba pisi balığı boğazda eskiden de bugün olduğu kadar seyrek miydi, yoksa sonradan mı azaldı?

Neredeyse hemen her dalışta kalkan ve dil balığı görmeye alıştığım boğazda pisi balığına birkaç sene önceye kadar pek rastlamazdım. Her ne hikmetse bu sene pisi balığı da şeytanın bacağını kırdı. Yaz başından beri hemen her dalışta bir tane bile olsa pisi balığı görebiliyorum.

Şükürler olsun terketmemiş buraları!

Bu yıl Paşabahçe Koyu’nda Beykoz İskelesi’nin biraz açığındaki ilk rastlaşmamızın ardından, son olarak geçen pazar Ortaköy’de karşılaştık kendileriyle.

Bendeniz o sırada deko yaparken kendisi gözucuyla beni izlemekteymiş. Gözlü taraftaki göğüs yüzgecini dikleştirince farkettim onu. Yoksa üzerinden geçip gitmem işten bile değildi.

Bir anda tepesine çullanan üç tane dalgıcın arka arkaya patlayan flaşlarına iyi tahammül etti doğrusu. En sonunda “yeter bu kadar” der gibi yamacın derinlerine doğru kayıp gitti.

Gitti dediysem öyle çok uzaklaşmamıştır, biraz öteye gidip bulduğu ilk sakin yere yerleşmiştir. Hani yorgun olmasam peşine düşerdim. Ve emin olun elimle koymuş gibi az ötede kuma gömülmeye çalışırken bulurdum.

Başta da söyledim ya, pisi balığının mizacında yoktur öyle uzuuuun uzun yüzmek...

20 Eylül 2012 Perşembe

MEZGİT; KEYİFLİ VE ZAHMETSİZ...

Pazarın tanıdık simalarındandır mezgit. İri olanları tablada yanyana uslu uslu yatarken, boyu bir parmaktan biraz daha uzun olanlar cıvık bir çamur öbeği gibi bekleşirler. Daima ıslak ve kaygandır mezgit, tam bir kesekâğıdı düşmanıdır. Daha pazardan eve gitmeden kâğıdı vıcık vıcık eder eritir. Poşetin icat olmadığı zamanlarda filenin gözlerinden sağa sola saçıldığı çok olmuştur farkına varmadan, kedi payı misali...

Dip balığıdır mezgit, orta suyla pek işi olmaz. Gündüzleri pek ortalarda görünmez. Dibin karmaşasına kolayca karışan renkleri sayesinde farketmesi de zordur aslında. Sular karardıkça o da hareketlenir, dipten biraz da olsa yükselir telaş içinde yem ararken. Yine de tedbiri elden bırakmaz, dipten çok uzaklaşmaz.

Gecenin içinden çıkan ışıklara karşı da çok ürkektir. Aniden üzerine gelen aydınlığın karşısında biraz bocalarsa da kendisini toparlaması çok uzun sürmez. Bu kısa şaşkınlık anlarında mezgitin fotoğrafını çektiniz çektiniz, yoksa kaçan pozun ardından söylenir durursunuz.

Şöyle gözucuyla incelediğinizde bile kolayca farkedersiniz bu kıvrak balığın etine hakim olan yumuşaklığı. İpek dantelleri andıran yüzgeçlerini açtığında seyrine doyum olmaz. Tezgâhta kahverengi çamuru andıran mezgit, suyun altında pembeye çalan rengiyle bambaşka bir balık olup çıkar.

Genelde Karadeniz balığı olarak anılsa da o aynı zamanda hem boğaz çocuğudur, hem de Marmara’nın sadık sakinlerindendir. Ne zaman Paşabahçe Koyu’nda ya da Kartal’da dalsam, şöyle 20-25 m civarına gelince kumluğun üzerinde üçer beşer karşıma çıkarlar.

Dip oltasıyla birkaç saat içinde kovalar dolusu yakalandıklarını bildiğim yerlerde bugüne kadar hiç kalabalık bir mezgit sürüsüne denk gelmemiş olmam hep garibime gitmiştir. Belki de etrafta sadece yem olduğunda biraraya toplanıp sonra dağılıyorlardır. Olamaz mı?

Birine balığı sevdirmenin en keyifli, en zahmetsiz, tadına en kolay alışılan yollarından biridir mezgit tava. Susamla kaplı çıtır francalanın arasına serilen soğan ve roka yatağının üzerine yatırılan nar gibi kızarmış mezgitlere hayır diyebilene daha rastlamadım.

Denizden çıkan en karşı konulmaz kapgötür lezzetlerdendir yarım ekmek arası mezgit tava, evde, ofiste, deniz kıyısında...

10 Eylül 2012 Pazartesi

DERİNLERDEKİ IŞIK TANELERİ...

Hep telaşlıdır gümüş balığı. Gece gündüz bitmek bilmez enerjisi. Bedenindeki her enerji kırıntısını harekete ve ışığa çevirmek için yaşar sanki. Durmak ve solgunlaşmak, gümüş balığının kitabında yazmaz. Yüzlercesi, binlercesi biraraya gelmeye görsünler, sürekli dalgalanan bir ışık perdesi gibi gözünüzün önünden geçip giderler...

***

Gece denizinde bir görünen bir kaybolan, ama her an çevrenizde dolanan kıpır kıpır bir ışık oyunudur gümüş balığı. Şafak vaktine kadar süren sihirli bir oyundur bu. Gün aydınlanınca sihir kaybolur ve oyun biter. Karanlığın tılsımı sona erince ışık yeniden ete ve kemiğe bürünür.

Karanlık sularda gecenin arkasına saklanmış kendi başına buyruk birer ışık tanesiyken, gün aydınlanınca sürünün koruyucu kalabalığına karışarak hayatta kalmaya çalışırlar. Görünmeyen bir elin ustaca yönettiği, kalem gibi ince, kıvrak ve zarif gümüş balıkları sanki tek vücut olurlar gündüz denizinde.

***

Balıkçılar gümüş balığına aterina da derler. Dilimize yunancadan miras kalmıştır bu kelime. Gümüş balığının farklı çeşitlerini adlandırmak için verilmiş olan tür isimleri de hep bu kelimeyle başlar. Denizlerimizde yaşayan iki türünden biri Atherina boyeri’dir diğeri ise A. hepsetus ya da çamuka balığıdır. Ara sıra acı sulara, lagünlere hatta akarsuların denizle kaynaştıkları suyun nispeten tatlandığı yerlere bile girdikleri olur.

Boyu 20 cm’ye kadar büyüyebilen gümüş balığı kısa ömürlüdür. 2 yılı geçmeyen parlak bir yaşamın sonunda denizin karanlığında bir yıldız gibi kayıp gider yerini bir başka ışık tanesi doldursun diye...

***

Eğer gümüş balığının derisine yakından bakarsanız, doğayı yaratan sabrın ve çabanın özenli izlerini görürsünüz. Balığın derisini örten narin pulların birbirleri üzerine geldikleri yerlere işaret eden çapraz çizgilerde en küçük düzensizlik bile bulamazsınız.

İnsanın müdahale etmediği tabiatın kusursuz bir resmidir gümüş balığının bedenini örten desenler.

Pullardan başka bir de yapışkan bir sıvı kaplar gümüş balığının derisini. Bu cıvık örtüyle cilanmış olan pullar ışığın her dokunuşunda, gümüş bir ayna gibi parlar derinlerde. Bu haliyle bir balık değil de, derinlerdeki hayatı yansıtan bir ayna gibidir. Dalgaların altındaki herbir yaşam gümüş balığının bedeninde bir yansıma bulur.

12 Ağustos 2012 Pazar

BUL VE DÖN...

Lok Pharba'ya ulaşmak için aşmak zorunda kaldığımız yol çok uzun değildi. Pusuladaki önemsiz sapmaları ve bizi rotamızdan çıkarmak için inatla çabalayan akıntıyı saymazsak, arkamızda bıraktığımız mesafe haritaya göre 200 metreden kısaydı.

Düz yolda farkına bile varmadan yürüyüp gidilen bu kısa yolda ilerlermek, boğazın derinlerinde bir sabır ve güç savaşına dönüvermişti sabahın erken saatlerinde. Harcadığımız çaba eziyet sınırlarını çoktan aşmıştı.

Önce şiddetli akıntıda, 40 m derinde sonlanan hatırı sayılır bir yokuştan inmiş, ardından hiçbir kılavuz noktasının, hatta ufak bir kaya parçasının bile olmadığı bomboş bir kumluğu arkamızda bırakmıştık.

Derinde su karanlık ama berraktı. Limana geri dönemeyen bir geminin son uykusunda huzurla dinlenebildiği kasvetli bir karanlıkla kuşatılmıştı Lok Pharba'nın derinlerdeki mezarı. Fenerlerimizin güçlü ışığıyla bir anlığına yırtılan karanlığın içinde açılan aydınlık yolda ilerliyorduk Burak'la (Demircan). Derinlerde yaşam, çevrimizi kuşatan aydınlıkla sınırlanmış gibiydi...

Haftalar önce devasa vinçlerinden birini bulduğumuz batığın asıl enkazının peşindeydik pazar sabahı (bkz. Derinlerde uyuyor Lok Pharba). Geçen sefer Rumelihisarı'na sırtımızı verip Kandilli yönüne doğru ilerlemiştik. Bu seferki rotamız ise, aynı giriş noktasından Fatih Sultan Mehmet Köprüsü'nün Anadolu kulesine doğruydu...

***

Yokuşu inip kumluğu aşmamızın üzerinden 7 uzun dakika geçmişti. Daha ne kadar ileriye gitmemiz gerekir diye düşünürken bembeyaz ışık çizgisi pas rengi bir yüzeyin üzerinde aydınlık bir tabaka gibi yayıldı. Fenerimle sağdan sola taradığımda, cılız bir deniz yaşamıyla kaplanmış paslı metal de devam ediyordu.

Üçüncü denememizde bulmuştuk 1976'da batan Hint bandıralı yük gemisini. Hisarın gölgesinde 47 m derindeki uykusunda istifini bozmadan yatıyordu.

Bul ve dön... Bu keşif dalışının tek amacı, Lok Pharba'nın ikiye ayrılmış gövdesini bulmaktı. Batığı belgelerken karşımıza çıkan yırtılmış çelik parçaları, Lok Pharba'yı ikiye bölen akıl almaz gücün imzasıydı...

Yırtığı izleyerek batığın etrafını dönmeye çalışırken kendimizi ambarlardan birinin içinde bulduk. Karşı bordadaki kaburgaları görür görmez ortalığı bulandırmadan çıktık insanı gafil avlayan bu tuzaktan...

***

Keşif dalışında 51 m'ye kadar indik. 15 L'lik ana tüp ve 7 L'lik deko tüpü olarak hazırladığımız donanım, Lok Pharba'yı adam akıllı incelemek için yeterli değil. Bu dalışta fazlasıyla anlamıştık bunu!

Gelecek sefer daha fazla tüp getirmek şart oldu. Yıllardır boğazın derinlerinde yatan enkazın hikâyesi, bir çırpıda dinlenemeyecek kadar uzun gibi görünüyor...

***

Burak Demircan'ın kamerasından Lok Pharba'nın keşfi...


6 Ağustos 2012 Pazartesi

DİKENLİ YARENLERİM...

Taş kovuklarının asık yüzlü bekçisidir iskorpit. İskele bacaklarının ve batıkların müdavimidir. Uygun bir yer bulduğunda hemen yerleşir. Taştan yatağının çevresi türlü çeşit deniz canlısıyla güzelce perdelenmişse, kadife gibi yosunlardan güzel bir örtü de çekilmişse, rahat ve korunaklı sığınağı hayatta kaçırmaz, iyice sahiplenir ve nadiren terkeder.

Siyahlı, kızıl kahveli, kırmızılı, beyazlı kırçıllı gövdesi ve saçaklı suratıyla dipte hemen farkedilmez. Rahatsız edilmedikçe pek kıpırdamaz, put gibi durur yerleştiği yerde. Çevreye uyan renklerine hareketsizlik eklenince, bir gizlenme ustası olur çıkar iskorpit.

Dibin karmaşasına karışıp gitmek işine gelir obur pusu avcısının. Yelpaze gibi yüzgeçleriyle tombik bedeni, denizaltında sürat rekorları kırmak için yaratılmamıştır. Yeteri kadar hızlı yüzebilen bir dalgıcın sabırlı takibinden kolayca kaçamaz ve çoğunlukla yakayı ele verir.

Yerinden ok gibi fırlayan bu diken yumağını, çok değil on, onbeş metre uzakta, bulduğu ilk kovuğa saklanmaya çalışırken bulursunuz. Lokmasının peşine düşmek yerine dibine gelinceye kadar sabırla bekler ve sonra ok gibi üzerine atılır. Mağara gibi kocaman ağzının içine çekilen lokma bazen talihsiz bir gümüşbalığıdır, bazen çıtır kabuklu bir karidestir. Dipte yatar ve ayağına kadar gelen şölenle tombikleşir. Mönüsünde karides ve yengeç gibi kabuklular önemli bir yer tuttuğundan eti çok lezzetlidir.

Asık yüzlü, çatık kaşlı ifadesiyle tezat olan tatlı ve lezzetli bir eti vardır. Balık çorbası sevenler iyi bilir ve ısrarla ararlar iskorpitin dile damağa derinlemesine nüfuz eden lezzetini.

***

Marmara’da üç türü yaşar iskorpitgillerin. Hepsi scorpaena cinsinde toplanan bu üç türden S. notata yani benekli iskorpitin sırt yüzgecinde kocaman siyah bir leke vardır ve alt çenesi püskülsüzdür; S. porcus ya da iskorpitin sırt yüzgecinde alamet-i farika bir siyah nokta yoktur ve alt çenesi yine püskülsüzdür; adabeyi ya da lipsoz da denen S. scrofa’nın da sırt yüzgecinde bazen siyah bir leke olabilir, ancak onunkisi notata’nın lekesi kadar büyük ve düzgün kenarlı değildir, ayrıca adabeyinin alt çenesi dahil tüm yüzü deriden püsküllerle kaplıdır.

***

Oltaya çok nazlanmadan atlayan iskorpitgillerin dikenlerinin dibinde zehir keseleri vardır. Canını kurtarmak için vargücüyle cebelleşen iskorpit, dikenlerinden sakınmayan dikkatsiz balıkçıların canlarını giderayak fena yakar . Trakonyanın ya da irinanın zehriyle kıyaslandığında iskorpitinki yine de daha insaflıdır.

Yüzgeç dikenleri ve kılçığı itinayla ayıklanıp, derisi tulum çıkarıldıktan sonra geriye kalan bembeyaz löp et tavaya da yakışır, çorba tenceresine de. İskorpitin tavası, buğulaması, pilakisi, ama ille de çorbası parmak ısırtır, tabak çanak sıyırtır.

Birgün yolunuz Babakale’ye (Çanakkale) düşerse, iskorpit çorbası içmeyi sakın ihmal etmeyin.

***

En kısır deniz diplerinde bile yarenlik edecek birkaç iskorpit mutlaka çıkar karşıma. Bazen bir kovuğun, bazen paslı bir demir yığınının içinden merakla bakarlar. Faltaşı gibi açılmış gözleriyle izlerken her an kirişi kırmaya hazırdır. Ama size bir kere güvenmeye görsünler hemen arsız bir oyun arkadaşına dönüverirler. Güneyde orfoz neyse, Marmara’da ve boğazda iskorpit odur.

Küçüklerin kaçma içgüdüleri genelde daha ağır bassa da, “ben neler gördüm neler...” der gibi bakışlarla çevreyi kolaçan eden birkaç kiloluk baboşlar mesafeli bir yakınlığa pek ses etmezler. Yanaklarının, gıdılarının hafif hafif okşanması hoşlarına bile gider. Bu haldeyken çok vakit korkmadan elime geldikleri bile olur dikenli yarenlerimin.

Onlara gösterdiğim itinaya dikenlerini tenimden olabildiğince uzak tutarak karşılık verirler. Bu en savunmasız hallerindeyken, onu bir apoşun içine tıkıvermek o kadar kolaydır ki... Belki de bunu hiç yapmamış olduğum, itimatlarına ihanet etmediğim için bana korkmadan yaklaşır ve balıkçıdan keyifle alıp yediğim hemcinslerinin hesabını sormaz ve görmezden gelirler.

Ee denizin kuralı bu, can yakmazsan canını yakmazlar; dostluk, dostluk bulur dalgaların altında. Eğer insan dengeleri hiçe sayan bir gaddara dönüşmüyorsa, ara sıra onlardan birkaçını yemiş olmana bile aldırmazlar.

23 Temmuz 2012 Pazartesi

SES VAR GÖRÜNTÜ AZ...

Paşabahçe Koyu’nun kuzeyinde, Beykoz çekek yerinin yakınındaki yalıların önünde deniz aniden derinleşir. Başta irili ufaklı kayalarla, eski inşaatlardan kalan yosun bağlamış molozlarla kaplı olan dip, derine indikçe midye kabuklarından bir örtü çeker üzerine.

Örtünün etekleri boz bulanık bir çamura battığında, kanala kadar devam eden sevimsiz balçık başlar.

Renk arsızı olmuş dalıcılar için albenili bir manzara vaadetmez burası. Sonuçta örtünün üzerindeki hakim desen, boğazın bildik balıklarıyla yengeçleri saymazsanız, midye kabuklarından ibarettir.

Kanalın karanlığında kaybolup giden boz çamur da, ufak tefek kıpırtıların haricinde başta ıssız gibidir.

Eskilerin dillerinden düşürmedikleri boğazın bereketinden eser yoktur. Herşeye rağmen burada kalmış olan son sakinleri görmek için gözünüzü dört açar, adamakıllı dikkat kesilirsiniz dipte gezinirken...

***

Boğazın bir zamanlar cömertlikle sunduğu hayattan arta kalanlar, dünyanın en işlek biyolojik kavşaklarından birinin, İstanbul Boğazı’nın geçmişte kucakladığı yaşamın zenginliği ile asla boy ölçüşemez.

Zamanla kaybedilenleri yazmaya kalksam liste uzar gider...

Geride kalanların farkında olmak, onları izlemek, korumak ve boğazın başına gelen onca ekolojik felakete rağmen geride hâlâ birşeylerin kaldığını başkalarına gösterebilmek bu nedenle çok önemli.

Buralarda daldığım için hiç eleştirilmedim. Engellemeye kalkan da olmadı. Ama, deli misin der gibi bakan hayret dolu gözlerle çok karşılaştım.

***

Geçen pazar yine bir delilik yaptık. Paşabahçe Koyu dalmadığımız yer değil. Ancak, arabaları park etmesi, suya girişi çıkışı kolay diye tercih ettiğimiz İncirköy yerine, bu sefer Beykoz’dan suya girelim dedik.

Beykoz’un keşmekeşinde otopark aramamak için arabaları yine İncirköy’e çektik Burak’la (Demircan). Gerçi başta niyetimiz malzemeleri kuşanıp İncirköy’den Beykoz’a kadar yürümekti. Fakat otuz kilo yükle elli metre yürümek, bunun bel sağlığımız açısından pek iyi bir fikir olmadığını anlamamıza yetti de arttı.

Beykoz Korusu'nun önündeki rıhtımda kıraçaya çapari atan oltacıların arasından atladık suya. Koyun içinde kuzeye doğru kıvrılan akıntı sayesinde kalan yarım kilometreyi, yüzeyden oldukça konforlu ve ferahlatıcı bir sürüklenmeyle kolayca aştık. Çekeğe en yakın yalının hizasına gelince, son kontrolü fazla uzatmadan dalıp gittik...

***

Önce midyeli örtüyü geçtik. Denizatlarının akrabası olan deniziğnesi balıkları, kaya balıkları, horozbinalar, lapinler, üzgün balıkları...

Balıkçı tezgâhında beş kuruş etmeyen, bu yüzden önemsenmeyen balıklar...

Bir fiyatı olmadıkça hayata önem vermiyor olmamız ne acı! Oysa denizin bütünlüğünde, denizin sağlığında, denizin dengesinde hepsinin kendisine özgü yeri ve önemi var.

Denizin, sadece istediklerimizle dolu bir kiler, bir buzdolabı olmadığını görmezden gelmekte o kadar ısrarcıyız ki...

Boğazın bugün çektiği sorunların altında, onu kendi çıkarlarımız doğrultusunda şekillendirme isteğimiz ve inadımız yatıyor. Denizlerin sürdürülebilirliği üzerine kara bir bulut gibi çöküyor bu inat, burada veya dünyanın herhangi bir yerinde...

***

Denizde herşeyin bir değeri var. Savurganlığa yer yok dalgaların altındaki dünyada. Yürek midyesinin içi boşalmış kabukları, minicik kayabalığına korunaklı bir yuva olabiliyor.

Bizim attıklarımızı bile sahipleniyor deniz yaşamı. Kendisine ait olmayan, insan elinden çıkma nesneleri kendisine benzetmek için yosunuyla, süngeriyle, envai çeşit canlısıyla denize has bir makyaj yapıyor bira şişelerine, konserve kutularına, kamyon lastiklerine. İnsanların göstermediği özeni gösteriyor çöplerimize.

Herbiri özenle makyajlanmış, denizin renkleriyle sahiplenilmiş, kimine horozbinanın, kimine lapinin yuvalandığı insan çöplerinden Beykoz da nasibini fazlasıyla almış.

Aslında bu bile bir kazanç kapısı olabilir!

Vurdumduymazlığın, açgözlülüğün deniz yaşamına neler yapabileceğini, nasıl zarar verebileceğini yerinde gösteren ekofelaket turizmi için ideal mekânların başında geliyor denizaltı çöplükleri.

***

İstanbul'un sualtı seslerini dinleyerek ilerliyoruz. Tekneler geçiyor tepemizden. Aramızda otuz metre derinlik var. Bir diğerinin zincir sesi karışıyor suyu karıştıran uskurların çırpıntısına. Uzaklardan gelen ve yine uzaklara giden büyük tonajlı gemilerin denizi döven bronz yumrukları önce yaklaşıp sonra uzaklaşıyor...

Beykoz’un dibinde görüntüden çok ses var artık. Oysa bir zamanlar orkinozların, kılıçların beşiğiydi buralar. Kamyon lastiklerinin arasında kocaman bir orkinoz kafası dikkatimizi çekiyor. Yengeçler etlerini lime lime etmişler. İncelemek için tuttuğum çenesi elimde kalırken, büyükçe bir parça kafadan kopup dibe düşüyor. Kıyıdaki balık lokantalarından ya da bir balıkçı teknesinden fırlatılıp atılmış olsa gerek. Beykoz Dalyanı orkinozu unutalı o kadar uzun zaman geçti ki...

Yengeçlerin ziyafet sofrasında iskorpit de var. Dipteki pörtlek gözlü iskorpit kafalarına üşüşen yengeçler, çorba tenceresi yerine denize atılan lezzetli etle tıka basa doymuşlar.

İsraf... Halbuki iskorpit kafasından çorba ne güzel olur...

***

Gezinirken eski bir tanıdıkla rastlaşıyoruz. Uzun zamandır pisi balığı görmemiştim. Dipte keyifle çamur banyosu yapan orta boy pisi balığı, bu dalışın ödülü olmaya aday. Görmekten çok dinlediğimiz bir dalışın en akılda kalan görüntüsü oldu kendisi.