Güneş ufukta alçalırken ağır yol ilerliyoruz. Irgatın
başındaki nöbetçiler dışında ortalıkta kimse görünmüyor. Araştırma gemisi
Yunus-S’in güvertesi kısa bir süre için yine tenhalaştı. Alışkın gözler trol
ağının çelik tellerini pür dikkat izliyorlar. Bizim için sıradan olan bir
titreşim yüzlerce metre derindeki ağın durumunu haber veren mesajlar taşıyor
yılların kurt balıkçılarına.
Teldeki anlık bir gevşeme ve sonrasındaki gerilme ağın bir
engel üzerinden atladığını anlamaları için yeterli.
Bir gemici “inşallah yırtılmamıştır” diyor endişeli bir ses
tonuyla.
Aynı duyguları paylaşıyoruz. Günün son saatlerinde hepimiz
yorgunuz. Ayaküstü daldığımız düşlerden kaptanın hoparlörden çınlayan sesiyle
uyanıyoruz: “vira...”
Güçlü ırgatın ağı çekmesi neredeyse bir saati buluyor.
Tamburları çeviren hidrolik düzeneği iyice ısındı. Hortumla deniz suyu tutarak
serinletiyoruz mekanik Herkül’ü...
Dipteki durumu az çok bildiğim için umutlanmamaya zorluyorum
kendimi. Yine de aklımda hep bi’acaba var. Gemicilerden birine “belki talihimiz
yaver gider” diyorum, fakat ben bile ikna olmuyorum kendi sözlerime.
“Hayırlısı” diye karşılık veriyor gemici ve tam da o anda ağın turuncu şamandıraları
yüzeye çıkıyor...
Deniz hâlâ oradaydı
ama hayat yoktu!
305 metre derinlikte ağımız çamurlu dibe değdiğinde, aslında
ne bulacağımızı değil, ne bulamayacağımızı biliyorduk.
Laboratuvarın alabandasına sağlamca monte edilmiş ekranı
aydınlatan dijital Marmara Denizi haritasında kırmızı bir nokta olarak
işaretlediğimiz MD75 istasyonunda çalışıyorduk. Deniz araştırmalarının temel
öğretilerini harfiyen uyguluyorduk.
Trol ağını dibe indirmeden önce CTD cihazıyla ölçüm yaparak
işimize başlamıştık. Yüzeyden dibe kadar önce bulanık bir aydınlık ardından
kara bir hiçlik gibi giden su sütununda bir metre aralıklarla deniz suyunun
tuzluluk, sıcaklık, asitlik ve de en önemlisi çözünmüş oksijen içeriğini haber
veren sayılar toplayan ölçüm cihazı, ince çelik telin ucunda asılı duran milyon
dolarlık elektronik bir mücevherdi.
Yalan değil, derinlerde sürüp giden yaşam koşullarını
anlamızı sağlayan sayıları kaydeden CTD’yi ne zaman derin suya göndersek içimi
hep bir korku kaplar ve işini bitirip güvertede emniyete aldığımız zaman daima
derin bir oh çekerim.
Bölgede geçmiş yıllarda yapılan oksijen ölçümlerinin
sonuçları hep aynı sonucu vermişti: dipte çözünmüş oksijen, sıfırdı!
İşte bu yüzden ne bulacağımızı değil, ne bulamayacağımızı az
çok biliyordum.
Ağ yukarı çekildiğinde bu gerçek elle tutulur hale geldi.
İçinde hiçbir şey yoktu—ne balık, ne kabuklu, ne de bir yaşam izi. Çamur bile
sessizdi. Sanki deniz tabanı bile nefesini tutmuştu.
Bu, sıradan bir başarısız av değildi.
Bu, ölüm bölgesine atılan ağın geri dönüşüydü.
O an, sayılarla ifade edilen bir çevresel değişim ilk kez bu
kadar somut hale geldi. Çünkü bazen bir ekosistemin çöküşünü anlamak için
istatistiklere değil, boş bir ağa bakmak yeterlidir.
Görünmeyen bir kayıp:
oksijen
Dünya okyanusları yavaş ama kararlı bir şekilde oksijen
kaybediyor. Bu kayıp dramatik bir patlama ya da ani bir çöküş şeklinde
gerçekleşmiyor. Aksine, sessiz, kademeli ve çoğu zaman fark edilmesi zor bir
süreç olarak ilerliyor.
Isınan sular, oksijeni daha az tutar.
Artan besin yükü, daha fazla organik üretim demektir.
Daha fazla organik madde, daha fazla solunum ve daha fazla
oksijen tüketimi anlamına gelir.
Buna su kolonundaki karışımın zayıflaması da eklendiğinde,
oksijenin derin sulara ulaşması giderek zorlaşır.
Sonuçta ortaya çıkan şey basittir ama etkisi büyüktür:
denizler nefessiz kalır, okyanuslar boğulur...
Yaşama fırsat vermeyen ölüm bölgeleri bugün için dünya
okyanuslarının toplam hacminin yüzde 2’sini temsil etse de bu süreç burada
kalmayacak. Bu alanda çalışan uzmanların ortak görüşü 21. yüzyılın sonunda bu
oranın yüzde 7’ye yükseleceğine vurgu yapıyor. Özellikle küresel ısınma ile
tetiklenen daha sıcak okyanuslar oksijensizleşmeyi ve ölü bölge yayılımını hiç
beklemediğimiz bir seviyeye de çıkarabilir.
Dünya genelinde durum bu, biz yine Marmara’ya odaklanalım...
İkiye bölünmüş bir
deniz
Marmara Denizi bu sürecin en belirgin yaşandığı yerlerden
biri.
Ancak şunu açıkça belirtmeliyim ki burası hep oksijen fakiri
bir denizdi. 1965 yılında Miami Üniversitesi’nin araştırma gemisi Pillsbury’nin
P6507 numaralı seferinde doğu Marmara’dan aldığı karot örnekleri, içdenizin
geçmişini anlatan bir hikâyenin yazılmasını sağladı. Yıllar sonra bu örnekleri
inceleyen iki araştırıcıya -Daniel Jean Stanley ve Christian Blanpied- göre günümüzden
yaklaşık 12,000 yıl önce yüzey suları haricinde tamamen oksijensiz kaldığı bir
döneme girer. Erken Marmara’nın Ege’den kara ile ayrıldığı ve Lakustrin dönem
olarak adlandırılan bu boğucu çağ kabaca 2,500 yıl sürdükten sonra güneydeki
deniz yolu açılır. Bugün Çanakkale Boğazı olarak adlandırdığımız su yolundan
akan Ege suyuyla oksijenlenen Marmara böylece derin bir nefes alır. Günümüzden
yaklaşık 3,000 yıl önce ise içdeniz bugünkü durumuna gelir. Derin suları
Ege’den gelen akışla zar zor havalansa da yine de tam manasıyla boğulmaz ve
düşük oksijene bir anlamda ‘şerbetli’ olan derin deniz yaşamının yine de
barınabildiği, hipoksiya (≤2
mg/L çözünmüş oksijen) sınırının en az birkaç puan üzerinde oksijene sahip olan
bir ekosistemin şekillenmesine fırsat verir.
Evet, derin Marmara hep oksijen fakiriydi ama bu durum tam
bir yokluk demek değildi!
Yanlış okumadınız, 1990’larda yapılan kapsamlı bir stok
tespiti çalışmasının sonuçları, bir zamanlar Marmara kıta yamacında 200-500 m
arası derinliklerde tespit edilen köpekbalığı ve vatoz türlerinin dikkat çekici
bir nüfus yoğunluğuna sahip olduğuna işaret ediyor.
Japonya Uluslararası İşbirliği Ajansı (JICA) tarafından
desteklenen ve T.C. Tarım Bakanlığı himayesinde ve Piri Reis araştırma
gemimizin personeli tarafından yürütülmüş olan bu çalışmanın 500 sayfalık
raporu, derin Marmara’nın bir zamanlar zengin bir yaşamın beşiği olduğunu
itiraf eden kanıtlar sağlıyor.
Fakat, kıyıları kuşatan başıbozuk kentlerin, sanayi
tesislerinin, uzak ve yakın tarlaların durmak bilmeyen atıklarıyla bu deniz
öyle doldu ki, derinleri havalandıran akıntı artık yetmiyor. Çanakkale
Boğazı’na yakın olmanın avantajıyla güney-güneybatı Marmara hâlâ rahat bir
nefes alabiliyor. Fakat, doğu ve kuzeydoğu için aynı şeyi söylemek pek mümkün
değil.
Bugün yüzeyde hâlâ hareket var.
Ama derinlikte bir sessizlik hüküm sürüyor.
Üst katman ile alt katman arasında keskin bir sınır oluşmuş
durumda. Bu sınırın üstünde yaşam devam ediyor. Altında ise oksijenin yok
denecek kadar az olduğu bir dünya başlıyor.
Bu sadece fiziksel bir ayrım değil.
Bu, bir yaşam sınırı.
Kaçışın başladığı yer
Deniz canlıları oksijen azaldığında genellikle ortamı terk
eder. Bu bir refleks, bir hayatta kalma stratejisidir.
Ancak Marmara gibi yarı kapalı bir sistemde kaçış sınırsız
değildir. Derinlik yaşanamaz hale geldikçe canlılar yukarı doğru itilir. Bu,
basit bir hareket değil; zorunlu bir göçtür.
Ve bu göç, beraberinde yeni bir problemi getirir: Habitat
daralması...
Yaşam alanı küçülür.
Canlılar aynı alana sıkışır.
Rekabet artar.
Ve en önemlisi, risk yoğunlaşır.
Köpekbalıkları neden
önemli?
Köpekbalıkları ve onların akrabaları olan diğer kıkırdaklı
balıklar -vatozlar, irinalar, folyalar- bu hikâyenin merkezinde.
Çünkü onlar sadece bir tür değil, bir rolün temsilcileri.
Ekosistemin dengeleyicileri.
Zayıf bireyleri avlayarak popülasyonları sağlıklı tutarlar.
Besin zincirinin üst basamaklarında yer alırlar.
Enerji akışının düzenlenmesinde kritik rol oynarlar.
Ama aynı zamanda kırılgandırlar.
Yavaş büyürler.
Geç olgunlaşırlar.
Az sayıda yavru verirler.
Yani kaybedildiklerinde geri gelmeleri zordur.
Sayılar her şeyi
anlatıyor
Dedim ya bizim işimiz deniz yaşamını anlamamızı sağlayan
sayılar toplamaktır...
CTD ile ölçüm biter bitmez trol ağını derinlere gönderdik.
Yıllarca aynı masanın etrafında toplanan Akdenizli
araştırmacılar farklı bölgelerde yapılması planlanan çalışmaların birbiriyle
uyumlu yöntemler çerçevesinde yürütülmesi, böylece elde edilen sonuçların
kıyaslanabilir olması için bir kurallar kitabı yayınladılar. Uluslararası
Akdeniz Dip Trolü Araştırması (MEDITS) olarak adlandırılan uluslararası
işbirliği protokolü ile:
·
Trol çekim süresinin 200 m’den daha sığ
derinliklerde 30 dakika, 200-1,000 m arasında 60 dakika olması
·
Çekim süratinin saatte 2.5-3 deniz mili arasında
sabitlenmesi
·
Örneklemede kullanılan dip trolünün panel
ölçüleri, ağız genişliği vb. boyutları
·
ve şimdi aklıma gelmeyen daha bir sürü değişken
artık bir standarda bağlanmıştı.
Böylece, Marmara Denizi’nde yürütülen bir stok tespiti
çalışması ile batı Akdeniz’de mesela Katalan Denizi’nde yürütülen bir çalışmayı
daha elle tutulur bir çerçevede karşılaştırmak mümkün olacaktı.
Ancak, MEDITS standardının bir çalışmada harfiyen
uygulanabilmesi, eğer bu çalışma “balıkçılıktan bağımsız” koşullarda ve
üniversitenin ya da devletin ilgili başka bir kurumunun mülkiyetinde olan bir
araştırma gemisinde yapılıyorsa mümkün olabilir.
Diyelim ki bu koşulları sağladınız, burada önemli olan bir
diğer koşul ise araştırmanın süresidir.
Eğer amacınız deniz ortamındaki değişimi tüm yalınlığıyla
ortaya koymaksa, öyle bir yıllık çalışmayla bu hikâyeyi anlatamazsınız. En az
birkaç yıllık ve her yıl içerisinde hiç olmazsa dört mevsimi içeren örnekleme
ve ölçüm takvimine göre ilerlemeniz gerekir.
Biz işi kuralına göre yapmıştık. İstanbul Üniversitesi’ne
ait Yunus-S araştırma gemisinde, balıkçılıktan bağımsız -dolayısıyla tarafsız
ve önyargısız- araştırma koşullarında çalışıyorduk.
Başta İstanbul Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri
birimi, ardından TÜBİTAK tarafından desteklenen; önce dip canlıları stok tesbiti
projesi olarak başlayan ve ardından güncel durumu izleme projeleri olarak devam
eden projeler çatısı altında, tarafsızlık özgürlüğü ile çalışıyorduk.
Üstelik 2014’den beri devam ediyordu bu projeler. Yani
elimizde öyle birkaç yıllık değil tam 10 yıllık ham veri vardı.
Önce’den belirlenmiş çalışma istasyonlarında toplam 205 kez
dip trolü çekilmişti ve defalarca CTD ölçümü yapılmıştı.
Ve elimizdeki sayılar, Marmara’nın doğusu için hiç güzel
olmayan bir süreci anlatıyordu.
Doğu Marmara’da sıralanan çalışma istasyonlarında 2014-2024
dönemine ait dip suyu çözünmüş oksijen değerlerindeki değişimi ve aynı
istasyonlarda köpekbalıklarının kg/km2 ve adet/km2 olarak
canlı kütle ve bolluk değerlerindeki değişimi gösteren grafikleri yanyana
koyduğumuzda, çevresel koşullardaki bozulmaya verilen tepki açıkça görülüyor.
Sonuçlar, 2010’lu yılların sonlarından itibaren kıyılarda
daha fazla görülmeye başlayan köpekbalıklarının toplam stoklarının 2022’den
itibaren belirgin olarak azaldığına, dip suyundaki çözünmüş oksijende yaşanan
belirgin düşüşün bu duruma eşlik ettiğine işaret ediyor.
Şüphesiz, hem kıta yamacında (>200 m) hem de kıta
sahanlığının derin bölgelerinde (100-200
m) hâlâ köpekbalıkları ve vatozlar görülüyor. Ancak bu karşılaşmaların
yoğunluğu geçmişteki stok kalabalığının yanına yaklaşamayacak kadar seyrek.
Artış mı, sıkışma mı?
1993 yılında yayımlanan JICA sonuç raporunda anlatılan derin
deniz köpekbalıklarına günümüz Marmara’sının derin bölgelerinde aynı yoğunlukta
rastlamıyoruz artık.
MD75 istasyonunun hemen hemen 40 kilometre batısında bulunan
MD18 istasyonu güneydeki geniş kıta sahanlığının kıta yamacına bir dil gibi
uzandığı denizaltı sırtının hemen ucunda yer alır.
MD18’de derinlik aniden artar!
Eğer düz devam ederseniz daha 10 kilometre gitmeden 750 m
derinliğe ulaşan bir batiyal düzlüğe ulaşırsınız. Bu düzlüğün doğusunda
Marmara’nın en derin noktası olan Çınarcık Çukuru ve batısında ise ilkinden
geri kalmayan Silivri Çukuru vardır.
Sağlıklı bir denizde MD18 derin deniz köpekbalıklarının
karanlık sığınaklarından ayrılıp nispeten sığ sulara beslenmek için geldikleri
ve ardından gün ışımadan önce sığınaklarına geri döndükleri bir vaha
olabilirdi.
Projeye başladığımızdan beri MD18’de çok sayıda derin deniz
köpekbalığı örneklemiş olmamıza rağmen, hemen yakındaki derin deniz
istasyonlarında bu türleri daha az sayıda örneklemiş (ya da hiç örnekleyememiş)
olmamız zaten çalmakta olan alarm zillerinin sesini daha da yükselten bir
uyarı!
Son yıllarda Marmara’da köpekbalıklarının ve akraba türlerin
belirli bölgelerde daha sık görülmesi ilk bakışta umut verici görünebilir.
Ama bu bir artış değil.
Bu bir sıkışma!
Derinlikte yaşayamayan bireyler, daha sığ alanlarda
toplanır. Bu da onları daha görünür kılar. Ancak bu görünürlük, bir iyileşmenin
değil, bir zorunluluğun sonucudur.
Köpekbalıkları çoğalmıyor. Sadece yer değiştiriyorlar...
Sığ sulara doğru yapılan bu zorunlu göç, onları yeni bir
tehlikeyle karşı karşıya bırakır: İnsan...
Balıkçılık faaliyetleri, özellikle kıta sahanlığı
bölgelerinde yoğunlaşır. Köpekbalıkları bu alanlara sıkıştıkça, av araçlarıyla
karşılaşma olasılıkları artar.
Ve böylece ortaya bir çelişki çıkar:
Hayatta kalmak için kaçtıkları yer, onları ölüme daha da
yaklaştırır.
Bu durumun adı “Habitat tuzağıdır” ve sonucu ise “görünmeyen
aşırı avcılıktır”.
Köpekbalıkları çoğu zaman hedef tür değildir. Ancak bu
onları korumaz.
Çünkü sıkışan popülasyonlar daha kolay yakalanır.
Daha fazla ağa girer.
Daha fazla yan av olarak karaya çıkar.
Bu klasik bir aşırı avlanma değildir.
Bu, zorunlu maruziyetin sonucudur.
Bir başka deyişle, köpekbalıkları avlanmak için değil, kaçmaya
çalışırken yakalanır.
İnce bir yaşam şeridi
Bugün Marmara’da köpekbalıkları için uygun yaşam alanı,
derinlikle sınırlı dar bir bant haline gelmiş durumda.
Çok derinde oksijen yok.
Çok sığda risk çok yüksek.
Arada kalan bu ince şerit, bir tür “yaşam koridoru”. Ama bu
koridor sabit değil. Her geçen yıl biraz daha daralıyor.Bazı türler düşük
oksijen seviyelerine belirli ölçüde dayanabilir. Ama bu dayanıklılık
sınırlıdır.
Çünkü yaşam sadece nefes almaktan ibaret değildir.
Beslenmek gerekir.
Büyümek gerekir.
Üremek gerekir.
Hipoksik ortamlar bu süreçlerin tamamını sekteye uğratır.
Yani köpekbalıkları hayatta kalabilir.
Ama yaşamlarını sürdüremez.
Marmara’nın çok
katmanlı krizi
Çeşitli sivil toplum kuruluşları (STK) tarafından
Marmara’nın farklı bölgelerinde çeşitli projeler yürütülüyor.
Denizin geneli ile kıyaslandığında bu projelerin kapsama
alanları çok geniş sayılmaz.
Kimileri hayalet ağ çıkarıyor, kimileri mercan ekiyor, kimileri
deniz çayırlarını korumaya çalışıyor vs. vs.
Şüphesiz STK’lar tarafından sarfedilen çabalar, özellikle
toplumsal farkındalık yaratmak açısından çok kıymetli.
Ancak, Marmara Denizi 11,500 km2 yüzölçümü olan,
en derin yeri yaklaşık 1,390 m’ye ulaşan, ortalama derinliği ise 494 m olan küçük
ancak derin bir içdeniz. İnsan kaynaklı faaliyetlerin atıklarını kabullenmek
zorunda bırakılan 3,378 km3 su hacmini yaşanılır bir duruma getirmek
ve bu durumda muhafaza etmek için daha fazlası gerek.
Marmara Denizi’nde bir “ekosistem krizi” yaşanıyor ve bu
kriz tek bir sorunun sonucu değil. Bu, birden fazla stres faktörünün birleştiği
bir darboğaz:
artan sıcaklıklar
besin yükü
oksijen kaybı
yoğun balıkçılık
Bu faktörler bir zincirin halkaları gibibirbirini besler ve zincir
her geçen gün biraz daha gerilir.
Sessiz bir değişim
Denizler genellikle dramatik bir şekilde ölmez. Yavaş
değişirler. Fark edilmeden dönüşürler. Bir gün bir tür kaybolur. Bir gün bir
alan sessizleşir. Bir gün bir ağ boş gelir. Sonra bu parçalar bir araya
geldiğinde, resim tamamlanır.
Bu hikâye karamsar görünebilir. Ama henüz son yazılmış
değil.
Marmara hâlâ yaşayan bir sistem. Hâlâ geri dönüş ihtimali
var ama bu pencere sonsuza kadar açık kalmayacak.
Köpekbalıkları Marmara’dan tamamen kaybolmuş değil, ancak artık
eskisi gibi değiller.
Daha dar alanlarda yaşıyorlar.
Daha fazla risk altındalar.
Daha kırılganlar.
Onlar hâlâ burada olsalar da bize bir şey söylüyorlar: Alan
daralıyor.
Son ağ, MD75’teki o boş ağ, sadece bir veri noktası değildi.
Bir uyarıydı!
Belki de denizin bize verdiği en açık mesajlardan biriydi...
Çünkü bazen bir ekosistemin geleceğini görmek için karmaşık
modellere gerek yoktur.
Bazen, sadece boş bir ağa bakmak yeterlidir, bir zamanlar
yaşamla dolup taştığını bildiğiniz bir yerin ıssız bir çöle döndüğünü anlamak
için.
Kaynak makale:
Bu yazı, 2026 yılında Acta Adriatica dergisinde yayımlanan Influence
of environmental parameters on the abundance, biodiversity and distribution of
demersal elasmobranchs in the eastern Sea of Marmara, with a focus on
deoxygenation başlıklı bilimsel makalenin bulgularına dayanarak genel okuyucu için kaleme alınmış bir popüler bilim uyarlamasıdır. Kaynak makaleyi
incelemek için aşağıdaki linke tıklayın:
Kabasakal, H. &
F.S. Karakulak (2026): Influence of environmental parameters on the
abundance, biodiversity and distribution of demersal elasmobranchs in the
eastern Sea of Marmara, with a focus on deoxygenation. Acta Adriatica, 67. https://


