12 Mayıs 2026 Salı

BOŞ AĞIN HİKÂYESİ

 


Güneş ufukta alçalırken ağır yol ilerliyoruz. Irgatın başındaki nöbetçiler dışında ortalıkta kimse görünmüyor. Araştırma gemisi Yunus-S’in güvertesi kısa bir süre için yine tenhalaştı. Alışkın gözler trol ağının çelik tellerini pür dikkat izliyorlar. Bizim için sıradan olan bir titreşim yüzlerce metre derindeki ağın durumunu haber veren mesajlar taşıyor yılların kurt balıkçılarına.

Teldeki anlık bir gevşeme ve sonrasındaki gerilme ağın bir engel üzerinden atladığını anlamaları için yeterli.

Bir gemici “inşallah yırtılmamıştır” diyor endişeli bir ses tonuyla.

Aynı duyguları paylaşıyoruz. Günün son saatlerinde hepimiz yorgunuz. Ayaküstü daldığımız düşlerden kaptanın hoparlörden çınlayan sesiyle uyanıyoruz: “vira...”

Güçlü ırgatın ağı çekmesi neredeyse bir saati buluyor. Tamburları çeviren hidrolik düzeneği iyice ısındı. Hortumla deniz suyu tutarak serinletiyoruz mekanik Herkül’ü...

Dipteki durumu az çok bildiğim için umutlanmamaya zorluyorum kendimi. Yine de aklımda hep bi’acaba var. Gemicilerden birine “belki talihimiz yaver gider” diyorum, fakat ben bile ikna olmuyorum kendi sözlerime. “Hayırlısı” diye karşılık veriyor gemici ve tam da o anda ağın turuncu şamandıraları yüzeye çıkıyor...

Deniz hâlâ oradaydı ama hayat yoktu!

305 metre derinlikte ağımız çamurlu dibe değdiğinde, aslında ne bulacağımızı değil, ne bulamayacağımızı biliyorduk.

Laboratuvarın alabandasına sağlamca monte edilmiş ekranı aydınlatan dijital Marmara Denizi haritasında kırmızı bir nokta olarak işaretlediğimiz MD75 istasyonunda çalışıyorduk. Deniz araştırmalarının temel öğretilerini harfiyen uyguluyorduk.

Trol ağını dibe indirmeden önce CTD cihazıyla ölçüm yaparak işimize başlamıştık. Yüzeyden dibe kadar önce bulanık bir aydınlık ardından kara bir hiçlik gibi giden su sütununda bir metre aralıklarla deniz suyunun tuzluluk, sıcaklık, asitlik ve de en önemlisi çözünmüş oksijen içeriğini haber veren sayılar toplayan ölçüm cihazı, ince çelik telin ucunda asılı duran milyon dolarlık elektronik bir mücevherdi.

Yalan değil, derinlerde sürüp giden yaşam koşullarını anlamızı sağlayan sayıları kaydeden CTD’yi ne zaman derin suya göndersek içimi hep bir korku kaplar ve işini bitirip güvertede emniyete aldığımız zaman daima derin bir oh çekerim.  

Bölgede geçmiş yıllarda yapılan oksijen ölçümlerinin sonuçları hep aynı sonucu vermişti: dipte çözünmüş oksijen, sıfırdı!

İşte bu yüzden ne bulacağımızı değil, ne bulamayacağımızı az çok biliyordum.

Ağ yukarı çekildiğinde bu gerçek elle tutulur hale geldi. İçinde hiçbir şey yoktu—ne balık, ne kabuklu, ne de bir yaşam izi. Çamur bile sessizdi. Sanki deniz tabanı bile nefesini tutmuştu.

Bu, sıradan bir başarısız av değildi.

Bu, ölüm bölgesine atılan ağın geri dönüşüydü.

O an, sayılarla ifade edilen bir çevresel değişim ilk kez bu kadar somut hale geldi. Çünkü bazen bir ekosistemin çöküşünü anlamak için istatistiklere değil, boş bir ağa bakmak yeterlidir.

Görünmeyen bir kayıp: oksijen

Dünya okyanusları yavaş ama kararlı bir şekilde oksijen kaybediyor. Bu kayıp dramatik bir patlama ya da ani bir çöküş şeklinde gerçekleşmiyor. Aksine, sessiz, kademeli ve çoğu zaman fark edilmesi zor bir süreç olarak ilerliyor.

Isınan sular, oksijeni daha az tutar.

Artan besin yükü, daha fazla organik üretim demektir.

Daha fazla organik madde, daha fazla solunum ve daha fazla oksijen tüketimi anlamına gelir.

Buna su kolonundaki karışımın zayıflaması da eklendiğinde, oksijenin derin sulara ulaşması giderek zorlaşır.

Sonuçta ortaya çıkan şey basittir ama etkisi büyüktür: denizler nefessiz kalır, okyanuslar boğulur...

Yaşama fırsat vermeyen ölüm bölgeleri bugün için dünya okyanuslarının toplam hacminin yüzde 2’sini temsil etse de bu süreç burada kalmayacak. Bu alanda çalışan uzmanların ortak görüşü 21. yüzyılın sonunda bu oranın yüzde 7’ye yükseleceğine vurgu yapıyor. Özellikle küresel ısınma ile tetiklenen daha sıcak okyanuslar oksijensizleşmeyi ve ölü bölge yayılımını hiç beklemediğimiz bir seviyeye de çıkarabilir.

Dünya genelinde durum bu, biz yine Marmara’ya odaklanalım...

İkiye bölünmüş bir deniz

Marmara Denizi bu sürecin en belirgin yaşandığı yerlerden biri.

Ancak şunu açıkça belirtmeliyim ki burası hep oksijen fakiri bir denizdi. 1965 yılında Miami Üniversitesi’nin araştırma gemisi Pillsbury’nin P6507 numaralı seferinde doğu Marmara’dan aldığı karot örnekleri, içdenizin geçmişini anlatan bir hikâyenin yazılmasını sağladı. Yıllar sonra bu örnekleri inceleyen iki araştırıcıya -Daniel Jean Stanley ve Christian Blanpied- göre günümüzden yaklaşık 12,000 yıl önce yüzey suları haricinde tamamen oksijensiz kaldığı bir döneme girer. Erken Marmara’nın Ege’den kara ile ayrıldığı ve Lakustrin dönem olarak adlandırılan bu boğucu çağ kabaca 2,500 yıl sürdükten sonra güneydeki deniz yolu açılır. Bugün Çanakkale Boğazı olarak adlandırdığımız su yolundan akan Ege suyuyla oksijenlenen Marmara böylece derin bir nefes alır. Günümüzden yaklaşık 3,000 yıl önce ise içdeniz bugünkü durumuna gelir. Derin suları Ege’den gelen akışla zar zor havalansa da yine de tam manasıyla boğulmaz ve düşük oksijene bir anlamda ‘şerbetli’ olan derin deniz yaşamının yine de barınabildiği, hipoksiya (≤2 mg/L çözünmüş oksijen) sınırının en az birkaç puan üzerinde oksijene sahip olan bir ekosistemin şekillenmesine fırsat verir.

Evet, derin Marmara hep oksijen fakiriydi ama bu durum tam bir yokluk demek değildi!

Yanlış okumadınız, 1990’larda yapılan kapsamlı bir stok tespiti çalışmasının sonuçları, bir zamanlar Marmara kıta yamacında 200-500 m arası derinliklerde tespit edilen köpekbalığı ve vatoz türlerinin dikkat çekici bir nüfus yoğunluğuna sahip olduğuna işaret ediyor.

Japonya Uluslararası İşbirliği Ajansı (JICA) tarafından desteklenen ve T.C. Tarım Bakanlığı himayesinde ve Piri Reis araştırma gemimizin personeli tarafından yürütülmüş olan bu çalışmanın 500 sayfalık raporu, derin Marmara’nın bir zamanlar zengin bir yaşamın beşiği olduğunu itiraf eden kanıtlar sağlıyor.   

Fakat, kıyıları kuşatan başıbozuk kentlerin, sanayi tesislerinin, uzak ve yakın tarlaların durmak bilmeyen atıklarıyla bu deniz öyle doldu ki, derinleri havalandıran akıntı artık yetmiyor. Çanakkale Boğazı’na yakın olmanın avantajıyla güney-güneybatı Marmara hâlâ rahat bir nefes alabiliyor. Fakat, doğu ve kuzeydoğu için aynı şeyi söylemek pek mümkün değil.

Bugün yüzeyde hâlâ hareket var.

Ama derinlikte bir sessizlik hüküm sürüyor.

Üst katman ile alt katman arasında keskin bir sınır oluşmuş durumda. Bu sınırın üstünde yaşam devam ediyor. Altında ise oksijenin yok denecek kadar az olduğu bir dünya başlıyor.

Bu sadece fiziksel bir ayrım değil.

Bu, bir yaşam sınırı.

Kaçışın başladığı yer

Deniz canlıları oksijen azaldığında genellikle ortamı terk eder. Bu bir refleks, bir hayatta kalma stratejisidir.

Ancak Marmara gibi yarı kapalı bir sistemde kaçış sınırsız değildir. Derinlik yaşanamaz hale geldikçe canlılar yukarı doğru itilir. Bu, basit bir hareket değil; zorunlu bir göçtür.

Ve bu göç, beraberinde yeni bir problemi getirir: Habitat daralması...

Yaşam alanı küçülür.

Canlılar aynı alana sıkışır.

Rekabet artar.

Ve en önemlisi, risk yoğunlaşır.

Köpekbalıkları neden önemli?

Köpekbalıkları ve onların akrabaları olan diğer kıkırdaklı balıklar -vatozlar, irinalar, folyalar- bu hikâyenin merkezinde.

Çünkü onlar sadece bir tür değil, bir rolün temsilcileri.

Ekosistemin dengeleyicileri.

Zayıf bireyleri avlayarak popülasyonları sağlıklı tutarlar.

Besin zincirinin üst basamaklarında yer alırlar.

Enerji akışının düzenlenmesinde kritik rol oynarlar.

Ama aynı zamanda kırılgandırlar.

Yavaş büyürler.

Geç olgunlaşırlar.

Az sayıda yavru verirler.

Yani kaybedildiklerinde geri gelmeleri zordur.

Sayılar her şeyi anlatıyor

Dedim ya bizim işimiz deniz yaşamını anlamamızı sağlayan sayılar toplamaktır...

CTD ile ölçüm biter bitmez trol ağını derinlere gönderdik.

Yıllarca aynı masanın etrafında toplanan Akdenizli araştırmacılar farklı bölgelerde yapılması planlanan çalışmaların birbiriyle uyumlu yöntemler çerçevesinde yürütülmesi, böylece elde edilen sonuçların kıyaslanabilir olması için bir kurallar kitabı yayınladılar. Uluslararası Akdeniz Dip Trolü Araştırması (MEDITS) olarak adlandırılan uluslararası işbirliği protokolü ile:

·       Trol çekim süresinin 200 m’den daha sığ derinliklerde 30 dakika, 200-1,000 m arasında 60 dakika olması

·       Çekim süratinin saatte 2.5-3 deniz mili arasında sabitlenmesi

·       Örneklemede kullanılan dip trolünün panel ölçüleri, ağız genişliği vb. boyutları

·       ve şimdi aklıma gelmeyen daha bir sürü değişken

artık bir standarda bağlanmıştı.

Böylece, Marmara Denizi’nde yürütülen bir stok tespiti çalışması ile batı Akdeniz’de mesela Katalan Denizi’nde yürütülen bir çalışmayı daha elle tutulur bir çerçevede karşılaştırmak mümkün olacaktı.

Ancak, MEDITS standardının bir çalışmada harfiyen uygulanabilmesi, eğer bu çalışma “balıkçılıktan bağımsız” koşullarda ve üniversitenin ya da devletin ilgili başka bir kurumunun mülkiyetinde olan bir araştırma gemisinde yapılıyorsa mümkün olabilir.

Diyelim ki bu koşulları sağladınız, burada önemli olan bir diğer koşul ise araştırmanın süresidir.

Eğer amacınız deniz ortamındaki değişimi tüm yalınlığıyla ortaya koymaksa, öyle bir yıllık çalışmayla bu hikâyeyi anlatamazsınız. En az birkaç yıllık ve her yıl içerisinde hiç olmazsa dört mevsimi içeren örnekleme ve ölçüm takvimine göre ilerlemeniz gerekir.

Biz işi kuralına göre yapmıştık. İstanbul Üniversitesi’ne ait Yunus-S araştırma gemisinde, balıkçılıktan bağımsız -dolayısıyla tarafsız ve önyargısız- araştırma koşullarında çalışıyorduk.

Başta İstanbul Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri birimi, ardından TÜBİTAK tarafından desteklenen; önce dip canlıları stok tesbiti projesi olarak başlayan ve ardından güncel durumu izleme projeleri olarak devam eden projeler çatısı altında, tarafsızlık özgürlüğü ile çalışıyorduk.

Üstelik 2014’den beri devam ediyordu bu projeler. Yani elimizde öyle birkaç yıllık değil tam 10 yıllık ham veri vardı.

Önce’den belirlenmiş çalışma istasyonlarında toplam 205 kez dip trolü çekilmişti ve defalarca CTD ölçümü yapılmıştı.

Ve elimizdeki sayılar, Marmara’nın doğusu için hiç güzel olmayan bir süreci anlatıyordu.

Doğu Marmara’da sıralanan çalışma istasyonlarında 2014-2024 dönemine ait dip suyu çözünmüş oksijen değerlerindeki değişimi ve aynı istasyonlarda köpekbalıklarının kg/km2 ve adet/km2 olarak canlı kütle ve bolluk değerlerindeki değişimi gösteren grafikleri yanyana koyduğumuzda, çevresel koşullardaki bozulmaya verilen tepki açıkça görülüyor.

Sonuçlar, 2010’lu yılların sonlarından itibaren kıyılarda daha fazla görülmeye başlayan köpekbalıklarının toplam stoklarının 2022’den itibaren belirgin olarak azaldığına, dip suyundaki çözünmüş oksijende yaşanan belirgin düşüşün bu duruma eşlik ettiğine işaret ediyor.

Şüphesiz, hem kıta yamacında (>200 m) hem de kıta sahanlığının derin  bölgelerinde (100-200 m) hâlâ köpekbalıkları ve vatozlar görülüyor. Ancak bu karşılaşmaların yoğunluğu geçmişteki stok kalabalığının yanına yaklaşamayacak kadar seyrek.

Artış mı, sıkışma mı?

1993 yılında yayımlanan JICA sonuç raporunda anlatılan derin deniz köpekbalıklarına günümüz Marmara’sının derin bölgelerinde aynı yoğunlukta rastlamıyoruz artık.

MD75 istasyonunun hemen hemen 40 kilometre batısında bulunan MD18 istasyonu güneydeki geniş kıta sahanlığının kıta yamacına bir dil gibi uzandığı denizaltı sırtının hemen ucunda yer alır.

MD18’de derinlik aniden artar!

Eğer düz devam ederseniz daha 10 kilometre gitmeden 750 m derinliğe ulaşan bir batiyal düzlüğe ulaşırsınız. Bu düzlüğün doğusunda Marmara’nın en derin noktası olan Çınarcık Çukuru ve batısında ise ilkinden geri kalmayan Silivri Çukuru vardır.

Sağlıklı bir denizde MD18 derin deniz köpekbalıklarının karanlık sığınaklarından ayrılıp nispeten sığ sulara beslenmek için geldikleri ve ardından gün ışımadan önce sığınaklarına geri döndükleri bir vaha olabilirdi.

Projeye başladığımızdan beri MD18’de çok sayıda derin deniz köpekbalığı örneklemiş olmamıza rağmen, hemen yakındaki derin deniz istasyonlarında bu türleri daha az sayıda örneklemiş (ya da hiç örnekleyememiş) olmamız zaten çalmakta olan alarm zillerinin sesini daha da yükselten bir uyarı!

Son yıllarda Marmara’da köpekbalıklarının ve akraba türlerin belirli bölgelerde daha sık görülmesi ilk bakışta umut verici görünebilir.

Ama bu bir artış değil.

Bu bir sıkışma!

Derinlikte yaşayamayan bireyler, daha sığ alanlarda toplanır. Bu da onları daha görünür kılar. Ancak bu görünürlük, bir iyileşmenin değil, bir zorunluluğun sonucudur.

Köpekbalıkları çoğalmıyor. Sadece yer değiştiriyorlar...

Sığ sulara doğru yapılan bu zorunlu göç, onları yeni bir tehlikeyle karşı karşıya bırakır: İnsan...

Balıkçılık faaliyetleri, özellikle kıta sahanlığı bölgelerinde yoğunlaşır. Köpekbalıkları bu alanlara sıkıştıkça, av araçlarıyla karşılaşma olasılıkları artar.

Ve böylece ortaya bir çelişki çıkar:

Hayatta kalmak için kaçtıkları yer, onları ölüme daha da yaklaştırır.

Bu durumun adı “Habitat tuzağıdır” ve sonucu ise “görünmeyen aşırı avcılıktır”.

Köpekbalıkları çoğu zaman hedef tür değildir. Ancak bu onları korumaz.

Çünkü sıkışan popülasyonlar daha kolay yakalanır.

Daha fazla ağa girer.

Daha fazla yan av olarak karaya çıkar.

Bu klasik bir aşırı avlanma değildir.

Bu, zorunlu maruziyetin sonucudur.

Bir başka deyişle, köpekbalıkları avlanmak için değil, kaçmaya çalışırken yakalanır.

İnce bir yaşam şeridi

Bugün Marmara’da köpekbalıkları için uygun yaşam alanı, derinlikle sınırlı dar bir bant haline gelmiş durumda.

Çok derinde oksijen yok.

Çok sığda risk çok yüksek.

Arada kalan bu ince şerit, bir tür “yaşam koridoru”. Ama bu koridor sabit değil. Her geçen yıl biraz daha daralıyor.Bazı türler düşük oksijen seviyelerine belirli ölçüde dayanabilir. Ama bu dayanıklılık sınırlıdır.

Çünkü yaşam sadece nefes almaktan ibaret değildir.

Beslenmek gerekir.

Büyümek gerekir.

Üremek gerekir.

Hipoksik ortamlar bu süreçlerin tamamını sekteye uğratır.

Yani köpekbalıkları hayatta kalabilir.

Ama yaşamlarını sürdüremez.

Marmara’nın çok katmanlı krizi

Çeşitli sivil toplum kuruluşları (STK) tarafından Marmara’nın farklı bölgelerinde çeşitli projeler yürütülüyor.

Denizin geneli ile kıyaslandığında bu projelerin kapsama alanları çok geniş sayılmaz.

Kimileri hayalet ağ çıkarıyor, kimileri mercan ekiyor, kimileri deniz çayırlarını korumaya çalışıyor vs. vs.

Şüphesiz STK’lar tarafından sarfedilen çabalar, özellikle toplumsal farkındalık yaratmak açısından çok kıymetli.

Ancak, Marmara Denizi 11,500 km2 yüzölçümü olan, en derin yeri yaklaşık 1,390 m’ye ulaşan, ortalama derinliği ise 494 m olan küçük ancak derin bir içdeniz. İnsan kaynaklı faaliyetlerin atıklarını kabullenmek zorunda bırakılan 3,378 km3 su hacmini yaşanılır bir duruma getirmek ve bu durumda muhafaza etmek için daha fazlası gerek.

Marmara Denizi’nde bir “ekosistem krizi” yaşanıyor ve bu kriz tek bir sorunun sonucu değil. Bu, birden fazla stres faktörünün birleştiği bir darboğaz:

artan sıcaklıklar

besin yükü

oksijen kaybı

yoğun balıkçılık

Bu faktörler bir zincirin halkaları gibibirbirini besler ve zincir her geçen gün biraz daha gerilir.

Sessiz bir değişim

Denizler genellikle dramatik bir şekilde ölmez. Yavaş değişirler. Fark edilmeden dönüşürler. Bir gün bir tür kaybolur. Bir gün bir alan sessizleşir. Bir gün bir ağ boş gelir. Sonra bu parçalar bir araya geldiğinde, resim tamamlanır.

Bu hikâye karamsar görünebilir. Ama henüz son yazılmış değil.

Marmara hâlâ yaşayan bir sistem. Hâlâ geri dönüş ihtimali var ama bu pencere sonsuza kadar açık kalmayacak.

Köpekbalıkları Marmara’dan tamamen kaybolmuş değil, ancak artık eskisi gibi değiller.

Daha dar alanlarda yaşıyorlar.

Daha fazla risk altındalar.

Daha kırılganlar.

Onlar hâlâ burada olsalar da bize bir şey söylüyorlar: Alan daralıyor.

Son ağ, MD75’teki o boş ağ, sadece bir veri noktası değildi. Bir uyarıydı!

Belki de denizin bize verdiği en açık mesajlardan biriydi...

Çünkü bazen bir ekosistemin geleceğini görmek için karmaşık modellere gerek yoktur.

Bazen, sadece boş bir ağa bakmak yeterlidir, bir zamanlar yaşamla dolup taştığını bildiğiniz bir yerin ıssız bir çöle döndüğünü anlamak için.

Kaynak makale:

Bu yazı, 2026 yılında Acta Adriatica dergisinde yayımlanan Influence of environmental parameters on the abundance, biodiversity and distribution of demersal elasmobranchs in the eastern Sea of Marmara, with a focus on deoxygenation başlıklı bilimsel makalenin bulgularına dayanarak genel okuyucu için kaleme alınmış bir popüler bilim uyarlamasıdır. Kaynak makaleyi incelemek için aşağıdaki linke tıklayın:

Kabasakal, H. & F.S. Karakulak (2026): Influence of environmental parameters on the abundance, biodiversity and distribution of demersal elasmobranchs in the eastern Sea of Marmara, with a focus on deoxygenation. Acta Adriatica, 67. https://https://doi.org/10.32582/aa.67.1.6.

https://acta.izor.hr/ojs/index.php/acta/article/view/1555/1265