19 Mart 2026 Perşembe

CANAVARIN BEŞİĞİ

 


Denizin en çok korkulan canlılarından birinin hayatı, sandığımızdan çok daha kırılgan bir başlangıçla başlar.

“Canavar” olarak anılan bir türün, yaşamının ilk günlerinde aslında ne kadar savunmasız olduğunu düşünmek çoğu kişi için alışılmadık bir fikirdir. Oysa doğa, en güçlü görünen canlıları bile hayatlarının bir döneminde korunmaya muhtaç hale getirir. Büyük beyaz köpekbalığı da bunun en çarpıcı örneklerinden biridir.

Bilimsel adıyla Carcharodon carcharias, okyanusların zirve yırtıcılarından biri olarak bilinir. Gücü, boyutu ve avlanma becerisiyle deniz ekosistemlerinde dengeyi sağlayan bu tür, aynı zamanda yaşam döngüsünün en hassas evrelerinden birini kıyıya yakın, korunaklı sularda geçirir. Bu alanlar, çoğu zaman fark edilmeden varlığını sürdüren, ancak türün devamlılığı açısından kritik öneme sahip “yuva” alanlarıdır.

Son yıllarda elde edilen bulgular, Kuzey Ege’nin sakin sularında yer alan Edremit Körfezi’nin bu tür için böyle bir rol oynayabileceğini düşündürüyor.

Kıyıya yakın bir sır

Edremit Körfezi, ilk bakışta sıradan bir kıyı coğrafyası gibi görünebilir. Ancak bu geniş körfezin yapısı, denizel yaşam açısından son derece özel nitelikler barındırır. Kıyıya yakın adalarla çevrili, küçük koylarla bölünmüş ve girintili çıkıntılı yapısıyla dikkat çeken bu alan, açık denizin sert ve değişken koşullarından daha korunaklı bir ortam sunar.

Bu tür kıyı sistemleri, özellikle genç bireyler için hayati avantajlar sağlar. Akıntıların nispeten daha zayıf olduğu, besin kaynaklarının daha erişilebilir olduğu ve büyük yırtıcı baskısının görece azaldığı bu alanlar, yeni doğan bireylerin hayatta kalma şansını artırır.

Doğada tesadüf yoktur.

Bir tür belirli bir alanı kullanıyorsa, bunun arkasında mutlaka güçlü bir ekolojik neden vardır. Edremit Körfezi’nin sunduğu bu doğal yapı, onu potansiyel bir “beşik” haline getiren temel unsurlardan biridir.

Kayıtların anlattığı hikâye

Büyük beyaz köpekbalıklarının yaşam döngüsüne ilişkin bilgilerimiz hâlâ sınırlı. Özellikle Akdeniz popülasyonu söz konusu olduğunda, türün nerede doğduğu, hangi alanları büyüme için kullandığı ve bu alanlara ne ölçüde bağlı kaldığı gibi sorular büyük ölçüde yanıtsızdır.

Ancak bazen doğa, küçük ipuçlarıyla büyük hikâyeler anlatır.

Edremit Körfezi ve yakın çevresinde bugüne kadar kaydedilen genç bireyler, bu ipuçlarının en dikkat çekici olanlarından biridir. Balıkçılık faaliyetleri sırasında yakalanan ya da tesadüfen gözlemlenen küçük boyutlu bireyler, bu bölgenin sadece bir geçiş güzergâhı olmadığını düşündürmektedir. Bu kayıtlar tek başına kesin bir yargıya varmak için yeterli değildir. Ancak belirli bir zaman dilimi içinde aynı bölgede tekrarlayan gözlemler, rastlantısallığın ötesine geçmeye başlar.

Bilim çoğu zaman böyle ilerler. Önce gözlem gelir, ardından soru. Bu durumda sorulan soru oldukça nettir:

Edremit Körfezi, büyük beyaz köpekbalıkları için bir üreme ve erken gelişim alanı olabilir mi?

İki olasılık, tek bilinmez

Bu sorunun cevabı henüz kesin değil. Ancak eldeki veriler iki temel olasılığı işaret ediyor:

İlk olasılık, bireylerin belirli bir bölgeyi düzenli olarak kullanması, yani alan sadakati (site fidelity) göstermesidir. Bu durumda köpekbalıkları, doğdukları ya da erken gelişimlerini geçirdikleri alanlara yıllar içinde tekrar tekrar dönebilirler. Böyle bir davranış, o alanın tür için kritik bir habitat olduğunu açıkça ortaya koyar.

İkinci olasılık ise daha esnek bir kullanım modelidir. Bu senaryoda bireyler, çevresel koşullara bağlı olarak farklı yıllarda farklı alanları tercih edebilir. Besin bolluğu, su sıcaklığı, akıntılar ve diğer çevresel faktörler bu tercihleri etkileyebilir.

Edremit Körfezi’nin bu iki modelden hangisine uyduğunu anlamak, yalnızca yerel ölçekte değil, tüm Akdeniz için büyük önem taşır.Çünkü bu sorunun cevabı, koruma stratejilerinin nasıl şekilleneceğini doğrudan etkiler.

Görünmeyeni takip etmek

Deniz, gözlemin en zor olduğu ortamlardan biridir. Özellikle geniş alanlarda hareket eden ve çoğu zaman derin sularda yaşayan türleri takip etmek, klasik yöntemlerle oldukça sınırlıdır. Bu noktada devreye modern teknolojiler girer. Uydu vericileriyle yapılan izleme çalışmaları, denizel türlerin davranışlarını anlamada son yılların en güçlü araçlarından biri haline gelmiştir. Bir bireye yerleştirilen uydu vericisi sayesinde, o hayvanın günler, haftalar hatta aylar boyunca izlediği rotalar takip edilebilir.

Bu yöntemle elde edilebilecek veriler son derece değerlidir:

  • Belirli bir alanda ne kadar süre kaldığı
  • Hangi dönemlerde o bölgeyi kullandığı
  • Hangi derinlikleri tercih ettiği
  • Hangi çevresel koşullarda hareket ettiği

gibi sorulara yanıt bulunabilir.

Edremit Körfezi özelinde düşünüldüğünde, bu tür çalışmalar bölgenin gerçekten bir “beşik” olup olmadığını ortaya koymanın en etkili yolu olacaktır.

Akdeniz’de daralan bir dünya

Büyük beyaz köpekbalıkları küresel ölçekte geniş bir dağılıma sahip olsa da, Akdeniz popülasyonu uzun süredir baskı altındadır. Tarihsel kayıtlar, geçmişte çok daha yaygın olan bu türün günümüzde oldukça seyrek gözlendiğini göstermektedir.

Bu azalma, tek bir nedene bağlı değildir.

Aşırı avcılık, yan av (bycatch), habitat kaybı ve besin zincirindeki değişimler bir araya gelerek tür üzerinde ciddi bir baskı oluşturmuştur. Bu nedenle, türün yaşam döngüsündeki kritik alanların belirlenmesi her zamankinden daha önemli hale gelmiştir.

Eğer Edremit Körfezi gerçekten bir üreme ya da gelişim alanıysa, bu bölge sadece yerel bir habitat değil, Akdeniz ölçeğinde korunması gereken stratejik bir alan anlamına gelir.

Kıyının sessiz tanıkları

Deniz çoğu zaman sessizdir. Ancak dikkatle bakıldığında, bu sessizlik içinde sayısız hikâye barındırır. Edremit Körfezi’nde kaydedilen genç büyük beyaz köpekbalıkları da bu hikâyelerden biridir. Her bir kayıt, denizin derinliklerinden gelen bir mesaj gibidir: burada bir şey oluyor.

Belki de bu, uzun zamandır gözden kaçan bir doğum alanının işaretidir. Belki de sadece geçici bir uğrak noktasıdır.

Henüz bilmiyoruz.

Ama bildiğimiz bir şey var:

Bu sorunun cevabı önemlidir.

Korkudan korumaya

“Canavar” olarak etiketlenen bir türün hikâyesine yakından baktığımızda, aslında doğanın hassas dengeleriyle karşılaşırız. Büyük beyaz köpekbalığı, ekosistemin en üst basamaklarından birinde yer alır. Onun varlığı, denizel sistemlerin sağlıklı işlediğinin bir göstergesidir.

Bu nedenle mesele korku değil, anlayıştır. Ve anlayışın bir sonraki adımı da korumadır.

Edremit Körfezi’nin potansiyel rolü, bu bağlamda dikkatle ele alınmalıdır. Bölgenin ekolojik özelliklerinin korunması, balıkçılık faaliyetlerinin sürdürülebilir şekilde yönetilmesi ve bilimsel araştırmaların desteklenmesi, bu sürecin temel taşlarını oluşturur.

Bir başlangıcın hikâyesi

Her canlı bir yerden başlar.

Büyük beyaz köpekbalıkları için bu başlangıç noktalarının neresi olduğu sorusu, hâlâ tam olarak yanıtlanmış değil. Ancak Edremit Körfezi, bu sorunun cevabına bizi bir adım daha yaklaştırıyor olabilir.

Belki de bu sakin kıyı suları, okyanusun en güçlü yırtıcılarından birinin hayata gözlerini açtığı yerlerden biridir.

Eğer öyleyse, burası sadece bir körfez değil…

Bir başlangıç noktasıdır. Bir beşiktir.

Son not

Kaynak makalenin yayınlanmasından birkaç yıl sonra önemli bir gelişme yaşandı. 2023 yılında yapılan değerlendirmeler sonucunda Edremit Körfezi, Uluslararası Doğayı Koruma Birliği (IUCN) tarafından “Önemli Köpekbalığı ve Vatoz Alanı” (ISRA) olarak ilan edildi. Bu karar, körfezin yalnızca yerel ölçekte değil, Akdeniz genelinde de kritik bir habitat olduğunu resmen ortaya koyuyor. Bilimsel verilerle şekillenen bu tanım, artık açık bir sorumluluğa dönüşmüş durumda. Bazen bir yerin değeri, ancak onu kaybetme ihtimali belirginleştiğinde anlaşılır. Edremit Körfezi için bu farkındalık artık kayıt altındadır.

Kaynak makale

Bu yazı, Journal Black Sea/Mediterranean Environment dergisinde yayımlanan “Exploring a possible nursery ground of white shark (Carcharodon carcharias) in Edremit Bay (northeastern Aegean Sea, Turkey)” başlıklı bilimsel makalenin bulgularına dayanarak hazırlanmış popüler bilim uyarlamasıdır. Kaynak makaleye aşağıdaki linkten erişebilirsiniz:

Kabasakal, H. (2020): Exploring a possible nursery ground of white shark (Carcharodon carcharias), in the Edremit Bay (northeastern Aegean Sea, Turkey). J. Black Sea/Mediterranean Environment, 26: 176-189.

https://www.researchgate.net/publication/344283955_Exploring_a_possible_nursery_ground_of_white_shark_Carcharodon_carcharias_in_Edremit_Bay_northeastern_Aegean_Sea_Turkey




17 Mart 2026 Salı

DERİN MARMARA KÖPEKBALIKLARININ ÖLÜM BÖLGESİ (Mİ?)

 


Marmara’nın derin batiyalinde işlerin yolunda gitmediğini, habitat tahribatının temelinde özellikle oksijensizleşmenin yattığını ve devam eden yıkımı onarmanın kolay olmayacağını savunan araştırmacıları “aşırı karamsar” olmakla eleştirenler bitmek bilmiyor. Veri yetersizliğine dayalı bilgisizlikten güç alan ya da mevcut politikaların suyuna gitmenin sağladığı konfor alanına sığınanlar arasında, sıradan yurttaştan Marmara’nın suyuyla yeni yeni ıslanan araştırmacılara kadar her çeşit insan var.

İç denizin derin bölgelerinde umut verici kıpırdanmalar görmüyor değilim. Ancak, sevinmek için daha çok erken. Ne demişler bir çiçekle bahar gelmez. Kılıç artığı birkaç köpekbalığı kıta sahanlığının derin bölgelerinde ya da kıta yamacının başlangıcında gözlendi diye kutlama yapmaya gerek yok. Bunlar can çekişen bir denizin son yakarışları. Marmara’nın derinlerinde yok olmaya direnen kırılgan yaşamların son güçleriyle yaptıkları ortak uyarı.

Deniz ölür mü?

Gereken koşullar oluşursa bal gibi ölür!

Gezegenimizin neresinde olursa olsun Antroposen (insan çağı) okyanuslarının karşı karşıya olduğu en zorlayıcı çevresel sorunlardan birisi “ölü bölgelerin” oluşması ve yaygınlaşmasıdır. Endüstriyel atıklardan tarım suyu deşarjlarına, yıkadığınız çamaşırın deterjanlı suyundan sabah aldığınız duşa, çektiğiniz sifona kadar çeşitlendirebileceğimiz insan kaynaklı her türlü faaliyetin sonucu oluşan hipoksi (çözünmüş oksijen <1.42 mL/L deniz suyu) ya da anoksi (0 oksijen) etkisindeki deniz alanları “ölü bölge” olarak tanımlanıyor.

Değişen iklim koşulları, küresel ısınma ya da deniz tabanında donmuş halde muhafaza edilen metan yataklarından gaz kaçağı, hidrojen sülfür oluşumu gibi sebeplerle okyanusların oksijen kaybettiğini biliyoruz. Küresel ölçekte karşımızda duran bu sorun 1960’lardan itibaren şiddetlenmeye başladı. Bugün itibarıyla ölü bölgelerin tüm okyanus hacminin %2’sine eşdeğer olduğu hesaplanıyor. 2100 yılına gelindiğinde bu oranın %7’ye çıkması bekleniyor.

Bu sadece bir sayı değil. Deniz yaşamını doğrudan etkileyen bir kırılma noktası!

Deniz yaşamını olumsuz etkilemesi kaçınılmaz olan oksijensizleşmenin sağ kalım oranlarını azaltması, büyümeyi ve üremeyi baskılaması bekleniyor. Ancak, giderek oksijensizleşen okyanusların dünyayı yaşayan bir gezegen halinde tutan fonksiyonlarını yitireceği tahmini ise en kötü durum senaryolarını bile aşan bir tablo çiziyor.

Oksijen yoksa köpekbalığı da yok

Köpekbalıkları ve akraba türler (vatozlar vb.) zorunlu oksijen soluyucular olarak tanımlanırlar. Bunu da iki şekilde yaparlar: ya büyük köpekbalıklarında olduğu gibi sürekli yüzerek solungaçlarından temiz deniz suyu geçirir ve sudaki oksijeni süzerler ya da dibe yakın yaşayan türlerde yaygın olan ağız hareketleriyle suyu pompalayarak bukkal solunum yaparlar. Dibe yatarak zaman geçiren vatoz vb. türler, gözlerin gerisindeki spirakulum deliklerinden su çekerek solungaçlarına yönlendirebilirler. Böylece dipten kum çamur yutmamış olurlar.

Solungaçlardan deniz suyu geçirmek için kullandıkları yöntem değişir. Ama gerçek değişmez. Oksijen yoksa yaşam da yoktur.

Eğer deniz suyunun çözünmüş oksijen içeriği yeterliyse fizyolojik açıdan bir sorun yaşamazlar. Fakat çözünmüş oksijen konsantrasyonu azaldıkça sorunlar da çıkmaya başlar.

Ölü bölgelerde yapılan araştırmalar balıkların oksijen azlığına belirli bir seviyeye kadar tahammül edebildiklerini gösteriyor. Hatta söz konusu bölgelerde yaşamaya uyum sağlamış olan balıklar da yok değil. Bunların arasında köpekbalıkları da var. Metabolik ihtiyaçları gereği oksijen gereksinimi fazla olan büyük yırtıcıların çoğunlukla uzak durdukları bu boğucu sulara uyum sağlayan türler yırtıcı baskısından uzak bir sığınağın güvenli ortamında yaşıyorlar. Dolayısıyla ölü bölge demek her zaman ıssız bir denizaltı çölü anlamına gelmiyor. Karadeniz’in hidrojen sülfürle zehirlenmiş derin sularındaki ölü bölgenin aksine Marmara’nın derinlerinde oluşmaya başlayan ölü bölgede hâlâ yaşamın kuyruk vuruşlarına rastlamak mümkün.

Derin Marmara henüz tamamen sessizliğe gömülmedi.

Dünden bugüne ne değişti?

Japonya Uluslararası İşbirliği Ajansı (JICA) desteğiyle 1990’ların başında gerçekleştirilen Marmara, Ege ve Akdeniz’de demersal balıkçılık kaynakları araştırması raporunun satır araları, derin Marmara’da neleri kaybettiğimizi adeta yüzümüze vuruyor. Özellikle derin deniz türlerinin Marmara üst batiyalindeki (>200-500 m derinlik) biyokütlelerine ilişkin olarak verilen değerler, aynı yıllarda yayınlanan bir başka raporda yazılı olan “Marmara’nın derin katmanlarında oksijensiz koşullar oluşmamaktadır” vurgusunu destekler niteliktedir.

Marmara doğası gereği derin suları her zaman oksijen fakiri olmuş bir denizdir. 1965 yılında araştırma gemisi Pillsbury’nin P6507 sayılı seferinde Marmara deniz tabanından alınan karot örnekleri inceleyen Stanley ve Blainpied’e göre günümüzden 12000 yıl önce Marmara’nın tamamen oksijensiz kaldığı bir dönem var. Hatta bu dönemde aşırı tuzlu bir su kütlesine dönüştüğü de söyleniyor. Çözünmüş oksijen bakiyesi açısından gelgitli dönemler yaşayan Marmara en sonunda bugünkü koşullarına ulaşır. Ege’den giren temiz ve bol oksijenli sularla arınır, fakat derin sularında çözünmüş oksijen yüzeye kıyasla çok azdır. Yine de bu oksijen fakirliği derin deniz yaşamının yayılmasını engellememiştir.

Marmara bu tür dalgalanmalarla bugüne ulaştı. Ama hiçbir zaman bugünkü kadar baskı altında değildi.

JICA raporunun en can alıcı satırları >200-500 m derinlik kuşağındaki görkemli kıkırdaklı balık yaşamının anlatıldığı kısımlardır. Marmara’nın gerçek derin deniz köpekbalıkları olan Centrophorus uyato, Galeus melastomus, Oxynotus centrina, Squalus blainville türlerinin söz konusu derinlik kuşağında hiç de azımsanmayacak canlı kütle değerlerine (km2’ye düşen kg olarak canlı ağırlık) ulaştıklarını yine bu raporda okuyoruz. Her ne kadar bu raporda Hexanchus griseus ve Echinorhinus brucus’un adı geçmese de Marmara batiyalinde bu türlerin de bulunduğu hatta ilk türün hatırı sayılır bir popülasyonu olduğu başka çalışmalarda ortaya çıktı.

17 Ağustos 1999 depremi sonrasında Marmara’nın dibindeki fayları araştırmaya gelen Fransız araştırma gemisinin uzaktan kumandalı araç (ROV) kullanarak Tekirdağ açıklarında kaydettiği kısa bir filmde ise, bir çivili köpekbalığı yüzeyden 1214 m derinde aheste aheste yüzmekteydi. Doğu Akdeniz’de neslinin tükendiği varsayılan Echinorhinus brucus Marmara’da ortaya çıkmakla kalmamış, literatürde en fazla 900 m’ye kadar indiği kayıtlı olan bu tür için bir de derinlik rekoru kırılmıştı.

Ancak insan rahat durmadı ve kıyıdaki faaliyetlerinin atıklarıyla Marmara gibi çok özel ve kırılgan bir içdeniz ekosisteminin canına okudu. Marmara’nın taşıdığı özellikleri daha önce başka yazılarda anlatmıştım. O yüzden burada tekrar etmiyorum. Merak eden okuyucu bu yazıları okuyabilir (Derin Direniş: Bozcamgöz Baskıya Direnebilir Mi? & Kimler Geldi, Kimler Geçti, Kimler Kaldı: 3. Bölüm - Kalanlar). Derken olan oldu ve günün sonuna geldiğimizde bir zamanlar Marmara’nın derinlerinde kol gezen bu türlerin kıyı sularına sıkıştıklarını ve derin sularda ise yok denecek kadar azaldıklarını görüyoruz.

ROV: Derin Marmara’ya bakan gözler

2000 senesinde Tekirdağ çukurunda kaydedilen görüntüler Marmara’da derin deniz köpekbalıklarını görüntülemeye yönelik ilk çalışmalar olarak kayıtlara geçti. Bölgeden 100 yılı aşan kayıt tarihçesi olan çivili köpekbalığını (Echinorhinus brucus) ilk kez kendi evinde görmeyi başardığımız bu çalışmayı 2005 yılında Annales dergisinde kısa bir makale olarak yayınladık. Sonraki yıllarda bu ilk makaleyi Marmara’nın çivili köpekbalıklarını işlediğimiz başka makaleler izledi. Çivili köpekbalığı başlı başına bir hikâye ve onu anlatmayı sonraya bırakıyorum.

Bu öncü çalışma sonrasında derin Marmara’ya ROV kullanarak bakan oldu mu bilmiyorum? ROV çalışmaları pahalıdır, yapılması zordur. Ancak, İstanbul Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri tarafından desteklenen 39455 numaralı proje ile işler değişti. Kuzey Marmara Denizi’nin Derin Sularında (50–300 m) Sünger, Mercan ve Hidroid Topluluklarının Dağılımı ve Biyolojik Çeşitliliği (No. 39455) başlıklı projede uzun yıllar sonra Marmara mezofotik kuşağına ROV’la bakma fırsatımız oldu. Hem de yerli ve milli üretim Letna Marine Pyrot marka ROV’la...

İstanbul Üniversitesi Su Bilimleri Fakültesi tarafından işletilen araştırma gemisi Yunus-S’den başlayan her dalışta Pyrot, kuzey Marmara mezofotik kuşağında daha önce görülmemiş kareleri yüksek çözünürlükte görüntüledi. Derin bölgeden gelen her görüntüyle karanlık sulardaki kırılgan yaşamın hikâyesi daha da renklendi.

Mercan bahçelerinde gezinen köpek balıkları

Pyrot’un gözlerine takılan en çarpıcı görüntüler arasında mercan bahçeleri de vardı. Kara mercan (Savalia (Gerardia) savaglia) ve sarı gorgonya (Eunicella cavolini) kayaların üzerini kaplayan mercan bahçelerinin en kalabalık üyeleriydi. Deniz tabanından birkaç metre yükselebilen minik ağaçları andıran mercanlar, sert iskeletler üreterek kendi fiziksel çevrelerini inşa eden, değiştiren ve sürdüren “ekosistem mühendisleri”dir. Bu canlılar, başka türler için barınak, besin ve koruma sağlayan yapılar oluşturarak okyanus tabanını şekillendirir ve biyolojik çeşitliliği doğrudan yönetirler. Basit bir çalı ne işe yarar demeden önce bu tanımı hep hatırlayın lütfen.

Derin Marmara’nın mercan bahçelerinde gezinen en görkemli ziyaretçiler ise şüphesiz köpekbalıklarıdır. Parlak ışıklarına ve pervane gürültüsüne rağmen Pyrot’un yakınlarına gelen köpekbalıkları Marmara’nın tanıdık yüzleriydi: bozcamgöz (Hexanchus griseus), yutucu camgöz (Centrophorus uyato) ve domuz köpekbalığı (Oxynotus centrina).

Bozcamgöz köpekbalığı, ROV’a kısa bir süre dokunacak kadar yaklaşsa da ardından uzaklaşarak ROV’un varlığına ters bir tepki vermedi. Yutucu camgözün aktif bir şekilde yüzdüğü gözlemlendi ve solungaç yarıkları açıkça şişmişti. Domuz köpekbalığı ROV’a yaklaşmadı ve takip aracına tepki olarak hızla dipten yükseldi ve uzaklaştı. Tüm köpekbalıkları dipten birkaç metreden fazla uzaklaşmadan yüzmekteydiler.

Oksijen değerleri “ölü bölgeyi” akla getiriyor

Bu keşif seferleri sırasında CTD cihazıyla çözünmüş oksijen ve sıcaklık ölçümleri de yapıldı. Kabaca bir metre uzunluğunda metal bir gövdeden oluşan CTD cihazının içinde derinlik, sıcaklık, tuzluluk ve oksijen algılayıcıları var. 6000 m derindeki basınca dayanıklı bu aletle yüzeyden en derin noktaya kadar oşinografik parametrelerin değişimi kaydedilir. Bozcamgözü 104 m derinde görmüştük ve burada çözünmüş oksijen değeri 0.71 mL/L’ydi. domuz köpekbalığı ve yutucu camgöz daha derin sularda görüntülenirken (sırasıyla 149 m ve 289 m) çözünmüş oksijen değerleri daha da düşmüştü (sırasıyla 0.54 mL/L ve 0.24 mL/L).

Dikkat ettiniz mi bu değerler “ölü bölge” çözünmüş oksijen sınır değerinin (<1.42 mL/L) çok altında. Derin Marmara’da bir ölü bölgenin yayılmakta olduğunu anlamak için başka kanıta gerek var mı?

Bu artık bir uyarı değil, bir durum tespiti!

Ölü bölge “ölüm bölgesi”ne dönüşmemeli!

Henüz geç değil ama zaman daralıyor.

2000 yılında Tekirdağ açıklarında 1214 m derinde görüntülenen çivili köpekbalığına, birkaç sene sonra aynı bölgede ve aynı derinlikte örneklenen siyah ağızlı kedi köpekbalığı da (Galeus melastomus) eklendi. Demek ki 2000’li yıllara kadar Marmara’nın derin deniz çukurlarında köpekbalıkları için uygun yaşam koşulları hakimdi. Pyrot’un kaydettiği görüntüler, devam eden oksijensizleşme sürecine rağmen, aktif avcı köpekbalıklarının kuzey Marmara’nın hipoksik batiyal sularında hâlâ gezindiklerini gösteriyor. Bozcamgöz en az 2.500 m’ye kadar inebiliyorken, domuz köpekbalığının ve yutucu camgözün azami derinlik sınırları sırasıyla 805 m ve 1400 m olarak geçiyor literatürde. Oysa onları görüntülediğimiz derinlikler gerçekte inebildikleri derinliklerin ihtişamından çok uzakta.

Şu anda esas olarak hipoksiya gelişimiyle beslenen ölü bölgeler, kıyı sistemlerinden derin deniz bölgelerine kadar farklı deniz ortamlarını etkisi altına alıyor. Marmara’da ölçülen güncel çözünmüş oksijen değerleri bölgenin kıta sahanlığından (>100 m) itibaren derin batiyal bölgeye kadar uzanan, biyolojik çeşitliliğin şiddetli şekilde azaldığı bir ölü bölgeye dönüşmekte olduğunu destekliyor.

Bir zamanlar yaşamın beşiği olan derin Marmara köpekbalıkları için hızla “ölüm bölgesi”ne dönüşüyor.

Kaynak makale:

Bu yazı, 2025 yılında Marine Ecology dergisinde yayımlanan Threatened Sharks in Low Oxygen Waters of the Sea of Marmara Highlight Potential Challenges for Conservation başlıklı bilimsel çalışmanın bulgularına dayanarak hazırlanmış, genel okuyucu için kaleme alınmış bir popüler bilim uyarlamasıdır. Kaynak makaleyi incelemek için aşağıdaki linke tıklayın:

Kabasakal, H., Karakulak, F.S., İşinibilir, M., Topçu, N.E. & Topaloğlu, B. (2025): Threatened Sharks in Low Oxygen Waters of the Sea of Marmara Highlight Potential Challenges for Conservation. Marine Ecology, 2025; 46:e70059. https://doi.org/10.1111/maec.70059.


Tekirdağ açıklarında 1214 m derinde görüntülenen çivili köpekbalığı. 





15 Mart 2026 Pazar

BOĞULAN BİR DENİZDE HAYATA DOĞMAK

 

Araştırma gemisinde bir Şubat sabahı... Haydarpaşa Limanı’ndan ayrılalı henüz iki gün olmuştu ki araştırma gemisi Yunus-S’te her şey yolundaydı. 1990’lı yıllardan beri İstanbul Üniversitesi Su Bilimleri Fakültesi tarafından işletilen araştırma gemisi Yunus-S, denizde kendini kanıtlamış dayanıklı bir gemidir. Yaşlı ama sağlam gövdesine rağmen bu klasik araştırma gemisi en son teknoloji bilimsel ekipmanlarla donatılmıştır ve 1000 metreden daha derin sularda dip trolü yapabilecek kapasiteye sahiptir.

Soğuk bir Şubat sabahı, araştırma gemisi Marmara Denizi’nin doğu kıyısından birkaç mil açıkta bulunan bir trol istasyonuna doğru ilerliyordu. Sisle örtülü zirveleriyle dik kıyı tepeleri, mavi gökyüzü ile yeşil manzara arasında heykelsi bir sınır oluşturuyordu. Sabah kahvemi yudumlarken bu muhteşem manzara, derin Marmara’nın giderek oksijensizleştiğini ve sakinlerini yavaş yavaş boğduğunu bir an için unutturdu bana.

Marmara kıta sahanlığında umut veren bir keşif

İstasyona vardığımızı bildiren kaptanın interkomdan gelen metalik sesi sabah düşüncelerimi bir anda böldü. Mürettebat, yıllar içinde neredeyse ezberledikleri rutinle, Akdeniz’de yürütülen Uluslararası Dip Trolü Araştırması’nın (MEDITS) protokolüne göre donatılmış dip trolünü hazırlamak üzere görev yerlerine geçti. Tekne ile deniz tabanı arasındaki derinlik 125 metreydi ve trol hattının başlangıç ile bitiş noktaları arasındaki ortalama derinlik yaklaşık 123 metreydi. Son kontroller tamamlandıktan sonra trol ağı, 2.5 deniz mili hızla ve 30 dakika boyunca dibi taramak üzere denize bırakıldı.

Bu keşif gezisi aslında daha büyük bir araştırma programının parçasıydı. Doğu Marmara’da belirlenen on istasyonda gerçekleştirilen bu bir haftalık çalışma, son on yıldır Marmara Denizi’ndeki kirliliği ve deniz yaşamının durumunu izlemek amacıyla yürütülen uzun süreli bir araştırma programına dahil edilmişti. Yaklaşık bir saat sonra trol ağı güverteye alındığında, kıç güvertede çoğunluğunu dip canlılarının oluşturduğu küçük bir tepecik yükseliyordu.

Beklenmeyen bir keşif

İlk bakışta ağdan çıkan türler bizi şaşırtmadı. Tarama alanında en bol bulunan canlılar kabuklular, özellikle kırmızı karides (Parapenaeus longirostris) ve derin deniz karidesi (Plesionika edwardsii) idi. Bunları istavrit (Trachurus mediterraneus), berlam (Merluccius merluccius) ve çeşitli küçük dip balıkları izliyordu. Sudan çıkmanın şokuyla çırpınan birkaç dikenli vatozu (Raja clavata) tartıp ölçtükten sonra hızla denize geri bıraktık. Dipten gelen deniz çöpleri ise metropoller arasında sıkışmış bu iç denizin kaçınılmaz kirliliğini gözler önüne seriyordu.

Yığın içinde kıvrılarak hareket eden küçük köpekbalıkları başlangıçta çok sıra dışı görünmedi. Yine de ihtiyatlı davranarak büyük bir naylon leğen ve deniz suyu sağlayan bir hortum yardımıyla geçici bir “yaşatma tankı” hazırladık ve tüm köpekbalıklarını bu tankta topladık. Bireyleri yakından incelediğimizde dikkat çekici bir ayrıntı ortaya çıktı. Toplam 176 yavru köpekbalığının neredeyse tamamının karın yüzeyinde, göğüs yüzgeçlerinin ortasında belirgin bir doğum izi bulunuyordu. Çoğunda bu iz hâlâ taze ve iyileşmemişti.

Bu küçük ama kritik ayrıntı, Doğu Marmara’da bir köpekbalığı yavrulama alanının varlığına işaret eden ilk güçlü kanıtı oluşturuyordu.

Güvertede hayata tutunan yavrular

Araştırma sırasında gemide doğaçlama olarak kurduğumuz yaşatma tankının beklenenden çok daha iyi çalıştığını özellikle vurgulamak gerekir. Güvertede bulunan basit ekipmanlarla hazırlanan bu tank sayesinde, incelenen yavru köpekbalıklarının hiçbiri gemide ölmedi. Ölçüm ve incelemeler tamamlandıktan sonra denize bırakılan bireylerin tamamı güçlü ve dengeli hareketlerle yüzerek uzaklaştı.

Küçük dip köpekbalıkları ve vatozlar gibi birçok kıkırdaklı balık türünde, yakalama sonrası hayatta kalma oranının büyük ölçüde doğru taşıma ve muhafaza etme yöntemlerine bağlı olduğu bilinmektedir. Av süresi, ağdaki toplam av miktarı, güvertede geçirilen süre ve hayvanların maruz kaldığı stres gibi birçok faktör bu süreçte belirleyici rol oynar. Buna karşılık, uygun şekilde muhafaza edilip taşınan ve hızla suya geri bırakılan küçük dip köpekbalıklarının yaşama şansı oldukça yüksektir.

Bu nedenle araştırma gemilerinde, basit malzemelerle bile kurulabilen yaşatma tankları büyük önem taşır. Böyle bir sistem, bilimsel incelemeler tamamlandıktan sonra hassas türlerin canlı olarak denize geri bırakılmasını mümkün kılar. O gün Yunus-S’in güvertesinde kurulan mütevazı tank da tam olarak bu amaca hizmet etti: Marmara’nın derinliklerinden gelen 176 yavru köpekbalığının yeniden denize dönmesine olanak sağladı.

Marmara’nın dikenli camgözleri

Yavruların tamamı uzunburunlu dikenli camgöz olarak bilinen Squalus blainville türüne aitti. Bu tür, uzun zamandır Marmara Denizi’nin kıkırdaklı balık faunasının bilinen üyelerinden biridir. Buna rağmen bölgede bir yavrulama alanının varlığına işaret eden somut bilimsel kanıtlar ilk kez ortaya konuluyordu.

Doğu Akdeniz’de bu tür için olası yavrulama alanları daha önce de öne sürülmüştür. Ancak bu bölgelerde yakalanan yeni doğmuş bireylerin sayısı oldukça sınırlı kalmıştır. Bazı çalışmalar yalnızca birkaç düzine yavru bireyin yakalandığını bildirmiştir. Marmara Denizi’nde gerçekleştirilen bu çalışmada ise tek bir dip trolü operasyonunda 176 yeni doğmuş yavrunun yakalanmış olması dikkat çekici bir durumdur. Bu kadar yüksek sayıda yeni doğmuş bireyin aynı bölgede bulunması, Doğu Marmara’da uzunburunlu dikenli camgözler için bir yavrulama alanı bulunabileceği ihtimalini güçlü biçimde desteklemektedir.

Yavruların zorlu geleceği

Bir yavrulama alanının işlevsel olabilmesi için genç bireylerin bol besin bulabilmesi ve büyük yırtıcılara görece daha az maruz kalması gerekir. Doğu Marmara’da önerilen bu alan, dip canlılarının zenginliği sayesinde bu koşulları büyük ölçüde karşılamaktadır. Özellikle ticari değeri yüksek iki karides türünün yoğunluğu, genç camgözler için önemli bir besin kaynağı oluşturur. Ancak bu zenginlik, bölgenin aynı zamanda yoğun bir balıkçılık sahası olmasına da yol açmaktadır. Bu durum, yavrular için bol besin sağlarken doğum alanı üzerinde ek bir insan baskısı yaratmaktadır.

Uzunburunlu dikenli camgözler yaşamları boyunca geniş bir derinlik aralığında bulunabilir. Yavrular büyüdükçe doğal olarak daha derin bölgelere doğru ilerlemeleri beklenir. Ancak Marmara Denizi’nin derin kesimlerinde giderek kötüleşen çevresel koşullar bu doğal yaşam döngüsünü belirsiz hâle getirmektedir.

Marmara Denizi’nde oksijen krizi

Bugün Marmara Denizi, Akdeniz havzasındaki en bozulmuş deniz ekosistemlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Son kırk yılda denizin derin bölgelerinde çözünmüş oksijen seviyeleri dramatik biçimde düşmüş, birçok yerde hipoksi sınırının altına inmiştir. Bu durum yalnızca köpekbalıkları için değil, pek çok dip balığı türü için de ciddi bir habitat kaybı anlamına gelmektedir. Derin sularda yaşam koşulları bozuldukça, birçok tür daha sığ bölgelere doğru çekilmek zorunda kalabilir. Bilim insanlarının “dikey habitat daralması” olarak tanımladığı bu süreç, özellikle derin deniz köpekbalıkları için ciddi bir tehdit oluşturur. Eğer Marmara’daki oksijen krizi devam ederse, uzunburunlu dikenli camgözlerin doğal derin habitatları giderek yaşanmaz hâle gelebilir.

Alan bazlı koruma neden önemli?

Yalnızca av yasağına dayalı koruma önlemleri yeterli olmayabilir. Türün hayatta kalma şansını artırmak için yavrulama alanları gibi kritik habitatların korunması büyük önem taşımaktadır. Bu tür alanların yıl boyunca ya da belirli dönemlerde balıkçılığa kapatılması, özellikle köpekbalıkları ve vatozlar gibi hassas türlerin korunmasında etkili bir yöntem olarak kabul edilmektedir. Marmara Denizi’nde önerilen bu yavrulama alanının korunması, yalnızca Squalus blainville türü camgöz için değil, aynı habitatı paylaşan birçok dip canlısı için de önemli bir adım olabilir.


Toplam avda yer alan yeni doğmuş camgözler; sarı okların her biri bir tane yeni doğanı işaret ediyor.


Yenidoğanlar geçici hayatta kalma tankında tutulduktan sonra (a), az sayıda yavru (<10 adet) ikinci kaba aktarıldı; yavruların her biri tonik immobilizasyon için birkaç saniye ters çevrildi (b), ardından yavru camgöz nazikçe tutulurken mümkün olduğunca çabuk tartıldı ve ölçüldü (c), incelemenin ardından ikinci kaba geri konuldu ve araştırmacı tarafından canlandırma amacıyla hareket ettirildi (d), yavru camgözün serbestçe yüzdüğü gözlemlendikten sonra (e), denize bırakıldı. Bu standart prosedür, denize canlı olarak bırakılan 176 yeni doğanın her biri için tekrarlandı.


Kaynak makale:

Bu yazı, Acta Adriatica dergisinde yayımlanan Bioecological lessons learned from the neonate longnose spurdogs Squalus blainville (Squaliformes: Squalidae) suggest a potential nursery ground in the Marmara Sea, Turkey başlıklı bilimsel çalışmanın bulgularına dayanarak hazırlanmış popüler bilim uyarlamasıdır. Bilimsel çalışmanın ayrıntılarını incelemek için makalenin tam metnine ulaşabilirsiniz.



TEHDİT ALTINDAKİ VATOZLARIN GİZLİ BULUŞMASI

 


Güneydoğu Ege’de yer alan Güllük Körfezi, uzun yıllardır balıkçılar ve dalgıçlar tarafından bilinen üretken bir kıyı ekosistemidir. Ancak son yıllarda bu suların altında dikkat çekici bir hikâye ortaya çıkmıştır. Sekiz yıl boyunca aynı bölgede yapılan serbest dalışlar sırasında kaydedilen sualtı görüntüleri, Akdeniz’de nesli tehlike altında bulunan bazı vatoz türlerinin yaz aylarında burada düzenli olarak toplandığını göstermektedir. Özellikle kazık kuyruk ve çuçuna gibi kritik tehlike altındaki türlerin mevsimsel olarak aynı bölgede görülmesi, Güllük Körfezi’nin bu hayvanlar için önemli bir üreme veya yavru gelişim alanı olabileceğini düşündürmektedir. Ancak bu keşif aynı zamanda önemli bir soruyu da gündeme getiriyor: Eğer bu bölge gerçekten kritik bir habitat ise, artan balıkçılık baskısı ve kıyı faaliyetleri bu hassas ekosistemi nasıl etkiliyor? Güllük Körfezi’nin sularında ortaya çıkan bu hikâye, Akdeniz’in tehdit altındaki kıkırdaklı balıkları için hem umut hem de endişe barındırıyor.

Macera bilime dönüşüyor

Temmuz sabahıydı. Güneydoğu Ege’nin sakin sularında güneş henüz yükselirken, Güllük Körfezi’nin yüzeyi neredeyse cam gibi duruyordu. Serbest dalgıç Ata Bilgili sessizce suya girdi. Kıyıdan birkaç yüz metre açıkta, dip yalnızca on beş metre derindeydi. Taşlık alanların arasında uzanan kum düzlükleri ve deniz çayırları güneş ışığıyla aydınlanıyordu. Dalgıç yavaşça dibe süzülürken bir anda kumun üzerinde geniş bir gölge hareket etti. Ardından bir tane daha… ve bir tane daha. Çok geçmeden suyun içinde kanatlarını ağır ağır çırparak süzülen dev vatozlar belirdi. Bazıları kumun üzerine uzanmış, bazıları ise dipten birkaç metre yukarıda daireler çiziyordu.

Bu bir tesadüf değildi. Aynı karşılaşma sonraki yıllarda tekrarlandı. Her yaz, aynı yerde, aynı dönemde… Sekiz yıl boyunca kaydedilen bu karşılaşmalar, Akdeniz’in en tehdit altındaki bazı vatoz türlerinin Güllük Körfezi’nde mevsimsel olarak toplandığını ortaya koyacaktı.

Sessiz Kanatlar: Kıkırdaklı Balıkların Görünmeyen Krizi

Köpekbalıkları ve akrabaları olan vatozlar, çuçunalar, folyalar ve benzeri yassı kıkırdaklı balıklar, denizlerin en eski ve en dikkat çekici canlıları arasında yer alır. Kemikten değil kıkırdaktan oluşan iskeletleri nedeniyle kıkırdaklı balıklar olarak bilinirler ve yaklaşık 400 milyon yıllık bir evrimsel geçmişe sahiptirler.

Ancak bugün bu kadim soy ciddi bir krizle karşı karşıya. Yakın zamanda yapılan küresel değerlendirmeler, dünya genelinde bilinen kıkırdaklı balık türlerinin önemli bir bölümünün yok olma tehlikesi altında olduğunu göstermektedir. Bu dramatik gerilemenin başlıca nedeni aşırı avlanmadır. Bununla birlikte kıyı habitatlarının bozulması da giderek büyüyen bir tehdit haline gelmiştir. Kıkırdaklı balıkların çoğu yavaş büyür, geç olgunlaşır ve az sayıda yavru doğurur. Bu nedenle popülasyonları zarar gördüğünde toparlanmaları oldukça uzun zaman alır.

Kritik Habitatlar: Denizlerin Gizli Doğumhaneleri

Birçok köpekbalığı ve yassı kıkırdaklı balık türü yılın belirli dönemlerinde kıyısal alanlarda toplanır. Bu alanlar çoğu zaman üreme, doğum veya yavruların gelişimi için kullanılır. Bilim insanları bu bölgeleri kritik habitat olarak adlandırır. Eğer bu alanlar zarar görürse yalnızca birkaç birey değil, tüm popülasyon etkilenebilir. Bu nedenle bu türlerin hangi bölgelerde toplandığını anlamak, koruma çalışmalarının en önemli adımlarından biridir.

Bir Zıpkıncının Kamerasından Deniz Bilimi

2014 ile 2022 yılları arasında aynı bölgede düzenli olarak dalış yapan serbest dalgıç Ata Bilgili, zıpkınına monte edilmiş bir sualtı kamerasıyla görüntüler kaydetmeye başladı. Amaç rekreasyonel balık avcılığıydı. Ancak kamera yalnızca hedeflenen balıkları değil, dalış sırasında karşılaşılan diğer canlıları da kaydediyordu.

Sekiz yıl boyunca yapılan dalışların toplam süresi 336 saatten fazlaydı. Bu süre boyunca yalnızca 24 dakikalık görüntü vatozlara ve benzeri türlere aitti. Ama bu kısa görüntüler bile önemli bir hikâye anlatıyordu.

Güllük Körfezi: Ege’nin Sessiz Köşesi

Araştırmanın gerçekleştirildiği bölge Güllük Körfezi’nde yer alır. Sığ kıyı sularında derinlik çoğu yerde 15 metreyi geçmez. Dip yapısı taşlık alanlar, geniş kum düzlükleri ve deniz çayırlarıyla oldukça çeşitlidir. Bu habitatlar birçok balık türü için ideal yaşam alanı oluşturur. Bu nedenle bölge hem rekreasyonel hem de küçük ölçekli balıkçılar tarafından sıkça kullanılmaktadır.

Sekiz yıl boyunca kaydedilen görüntüler incelendiğinde toplam 127 yassı kıkırdaklı balık bireyi tespit edilmiştir. En sık karşılaşılan tür Gymnura altavela (kazık kuyruk) olmuştur. Onu Aetomylaeus bovinus (çuçuna) izlemektedir. Bu iki türün ortak bir özelliği vardır: Akdeniz’de kritik tehlike altında kabul edilmektedirler.

Yaz Ortasında Zirve

Gözlemler, kazık kuyruk ve çuçuna balıklarının bölgedeki varlığının ilkbahar ortasında başladığını ve yaz ortasında zirveye ulaştığını göstermektedir. Özellikle Temmuz ayı, birey sayısının en yüksek olduğu dönemdir. Sonbahar ilerledikçe birey sayısı hızla azalmaktadır.

Gözlemlerde belirlenebilen bireylerin büyük kısmı dişi idi. Bazı bireylerin karınlarının belirgin şekilde şişkin olması, hamile olabileceklerini düşündürmektedir. Yaz sonunda küçük bireylerin görülmeye başlaması ise bu bölgenin doğum veya yavru gelişim alanı olabileceği ihtimalini güçlendirmektedir.

Sahte Bolluk Tehlikesi ve Koruma Gerekliliği

Bir bölgede kısa süreli yoğunlaşma, o türün gerçekten bol olduğu anlamına gelmez. Ancak balıkçılar bazen bu durumu yanlış yorumlayabilir. Bu durum “sahte bolluk” olarak adlandırılır ve geçmişte bazı türlerin aşırı avlanmasına yol açmıştır.

Gözlenen türlerin bazıları Akdeniz’de nadir veya azalan popülasyonlara sahiptir. Bu nedenle özellikle toplanma dönemlerinde kıyısal balıkçılığın sınırlandırılması önemli bir koruma önlemi olabilir.

Umut ve Endişe

Güllük Körfezi’ndeki tablo iki farklı duyguyu aynı anda ortaya çıkarıyor. Bir yandan umut var. Çünkü Akdeniz’in en tehdit altındaki bazı vatoz türleri hâlâ burada bulunuyor. Ama aynı zamanda ciddi bir endişe de var. Çünkü bu alan henüz özel bir koruma statüsüne sahip değil.

Sekiz yıl boyunca yapılan dalışlar ve yalnızca birkaç dakikalık sualtı görüntüsü… Bunlar bize Ege Denizi’nin çoğu zaman gözden kaçan bir hikâyesini anlattı. Güllük Körfezi’nin sığ sularında süzülen vatozların kanatları, yalnızca etkileyici bir doğa sahnesi değil; aynı zamanda kırılgan bir ekosistemin işareti.

Bu hikâyenin dikkat çekici yönlerinden biri de, gözlemlerin büyük ölçüde bilimsel bir araştırma projesinin parçası olarak değil, denizi seven bir dalgıcın yıllar süren kişisel merakı sayesinde ortaya çıkmış olmasıdır. Kaynak makalenin yazarlarından olan serbest dalgıç Ata Bilgili, Güllük Körfezi’nde düzenli olarak dalmaya ve gözlem yapmaya devam ediyor. Tamamen keyif amacıyla yapılan bu dalışlar, farkında olmadan önemli bir işlev de görüyor: Bölgenin sürekli olarak gözlenmesini sağlayan gayriresmî bir “denizaltı koruculuğu”. Aynı noktaya yıllar boyunca yapılan tekrar dalışları, sualtı ekosistemindeki değişimleri fark etmeye ve nadir karşılaşılan türlerin varlığını belgelemeye yardımcı oluyor.

Bu tür bireysel gözlemler, son yıllarda deniz biliminde giderek daha fazla önem kazanan vatandaş bilimi yaklaşımının da güçlü bir örneğini oluşturuyor. Profesyonel bilim insanlarının sürekli izleyemediği alanlarda yapılan gönüllü gözlemler, özellikle nadir türlerin dağılımı ve davranışları hakkında değerli bilgiler sağlayabiliyor.

Öte yandan Güllük Körfezi’ndeki bu gözlemler yalnızca bilimsel merak uyandırmakla kalmıyor; aynı zamanda koruma açısından da önemli bir sürecin parçası hâline gelmiş durumda. International Union for Conservation of Nature bünyesinde faaliyet gösteren IUCN Shark Specialist Group tarafından yürütülen Important Shark and Ray Areas (ISRA – Kıkırdaklı Balıklar İçin Önemli Alanlar) girişimi kapsamında Güllük Körfezi şu anda aday ISRA statüsünde değerlendiriliyor.

Bu uluslararası programın amacı, köpekbalıkları ve vatozlar için kritik öneme sahip habitatları belirlemek ve bu alanların bilimsel olarak tanınmasını sağlamaktır. Güllük Körfezi’nin gözlenen kazık kuyruk ve çuçuna yoğunluğu ile olası toplanma alanı niteliği, bu bölgenin ilerleyen süreçte onaylanmış bir ISRA statüsüne yükseltilmesi ihtimalini gündeme getiriyor. Bu değerlendirme süreci hâlen devam ediyor. Eğer bu statü doğrulanırsa, Güllük Körfezi Akdeniz’de kıkırdaklı balıkların korunması açısından uluslararası ölçekte tanınan önemli alanlardan biri hâline gelebilir.

Sabahları suya sessizce giren bir dalgıcın fark ettiği o ilk gölgeyle başlayan bu hikâye büyük bir koruma bölgesinin ilanıyla taçlanacak gibi duruyor.

Kaynak makale:

Bu yazı, 2023 yılında Regional Studies in Marine Science dergisinde yayımlanan Encounters with threatened batoids from the perspective of a spearfisherman suggesting an aggregation site in southeastern Aegean Sea, Turkey başlıklı bilimsel çalışmanın bulgularına dayanarak hazırlanmış, genel okuyucu için kaleme alınmış bir popüler bilim uyarlamasıdır. Kaynak makaleyi incelemek için aşağıdaki linke tıklayın:

https://www.sciencedirect.com/science/article/abs/pii/S235248552300083X



14 Mart 2026 Cumartesi

DERİN DİRENİŞ: BOZCAMGÖZ BASKIYA DAYANABİLİR Mİ?

 


20. yüzyılın son çeyreğinde yaşanmaya başlayan gelişmelerle birlikte Marmara Denizi’nde tehlikeli bir geleceğin kapısı aralandı. Göz göre göre yaşanan bu süreç, dünyada eşi benzeri olmayan bu deniz ekosisteminde yaşam koşullarını zamanla daha da zorlaştırdı. Bozulan ortam koşullarına dayanabilen deniz canlıları vardı; ancak megafauna olarak adlandırılan dev deniz canlılarından bazıları için, içlerinden bir kısmını tükenişe taşıyan çevresel yıkım süreci giderek şiddetlendi. Denizin kalitesi bozuldukça azalmaya yüz tutan megafauna üyelerinden biri ise bozcamgözdü (Hexanchus griseus).

Türk sularında yaşayan bozcamgöz popülasyonu açısından Marmara Denizi’nin temsil ettiği önemi daha önce bir başka yazıda anlatmıştım. Bozcamgözün karşı karşıya olduğu tehditleri ve denizlerimizdeki yaşam öyküsünü özetleyen bu yazıyı okumak için makalenin başlığına tıklamanız yeterli (Gölgede Kalan Dev: Bozcamgöz).

Kritik tehlike altındaki köpekbalığı türlerinin aksine, bozcamgöz için benzeri bir tükeniş endişesinden bugün için söz etmek gerekmiyor. Uluslararası Doğayı Koruma Birliği tarafından yapılan Kırmızı Liste değerlendirmesine göre dünya genelinde bozcamgöz popülasyonundaki azalma tahmini %20 ile %29 arasında değişiyor. Bu tahmin temel alındığında bozcamgöz “Tehdide Yakın” kategorisinde yer alsa da mevcut baskıların artarak devam etmesi halinde bir basamak ilerleyerek “Duyarlı” kategorisine geçebileceği de vurgulanıyor.

Fakat Marmara Denizi gibi kapalı bir denizde tablo hızla karamsarlaşıyor. Zira popülasyon burada, engin okyanuslarla karşılaştırıldığında çok daha kısıtlı bir deniz havzasına sıkışmış durumda. Balıkçılık baskısının yanı sıra çeşitli kaynaklardan doğan karasal girdilerin yüzyıllardır oluk oluk aktığı ve özellikle 1990’lardan itibaren söz konusu girdilerin masumiyetini yitirerek adeta bir zehir harmanına dönüştüğü Marmara’da bozcamgöz popülasyonu dramatik bir azalma yaşadı.

Annales Series Historia Naturalis dergisinde 2024 yılında yayımlanan “Impact of fishing capacity and environmental parameters on landings of Hexanchus griseus in the Sea of Marmara” başlıklı makale, balıkçılık baskısının çevresel koşullardaki bozulmayla birleşmesinden doğan yıkıcı etkilerin derinlere hükmeden bir yırtıcı köpekbalığını nasıl diz çöktürdüğünü veriye dayalı olarak ortaya koyuyor. Bakalım geçen 50 yılda Marmara’da ne değişti ki derinlerin koşulsuz hâkimi bozcamgöz tahtından oldu?

Çevresel yıkıma kimse dur demedi!

Deniz ekolojisi ile ilgili birçok kaynakta Marmara Denizi için üç farklı tanım yapılır:

  1. Akdeniz ve Karadeniz havzaları arasında türlerin hareketlerine olanak veren bir göç koridoru,
  2. aynı havzalar arasında türlerin yayılımını kontrol eden ve zaman zaman engel oluşturan bir ekolojik bariyer,
  3. yeni türler için daha ileriye gitmeden yerleşip uyum sağlayabilecekleri bir geçiş havzası.

Marmara’yı farklı açılardan tanımak isteyen meraklı okuyucu Marmara Denizi 2022 Sempozyumu Bildiriler Kitabı’na başvurabilir. Marmara Denizi, son 40 yıl hariç, tarihin büyük bölümünde bir yeryüzü cenneti olarak betimlenir. Palamuttan toriğe, orkinozdan kılıç balığına, uskumruya, lüfere kadar bugün ya adını duyduğumuz, ya resminden tanıdığımız ya da balıkçı çavalelerinde kılıç artığı misali son temsilcilerini gördüğümüz balıkların akın akın geldikleri bir bereket kaynağıydı bir zamanların Marmara’sı. Bu tasvirleri daha da zenginleştirmek mümkün; ancak o takdirde bu yazı uzar gider. Dolayısıyla bu yaşam tablosunu ballandırarak anlatmayı bir kenara bırakıp onu yok oluşun eşiğine getiren çevresel bozulma sürecini özetlemek istiyorum.

1990’lardan itibaren Marmara’da aşırı organik madde birikimi, yüksek azot ve fosfor yükleri ve buna eşlik eden oksijen azalması yaşandığı biliniyor. Her ne kadar 2000’li yıllara kadar Marmara’nın derin havzalarında deniz yaşamının tolere edebileceği düzeyde (>80 µmol/L) çözünmüş oksijen bulunmuş olsa da son dönemde derin çukurlarda 500 metrenin altında oksijenin tükendiği ve düşük seviyede de olsa (3–10 µM) hidrojen sülfür varlığı gözlendiği ortaya konmuştur.

Derin sularda (900–1,250 m) çözünmüş oksijenin hipoksi eşiğinin (2 mg/L çözünmüş oksijen) altına düşmeye başladığı, azot ve fosfor seviyelerinde ise ani ve sürekli yükselişlerin kaydedildiği 1990’ların başı, Marmara’nın bugün yaşadığı çevresel faciayı başlatan sürecin başlangıcı olarak kabul edilebilir. Evsel atıklar, endüstriyel deşarjlar, akarsularla taşınan tarım drenaj suları, zaman zaman patlayan tankerler, yüzeyi kefen gibi örten müsilaj ve daha niceleri bir zamanların yeryüzü cennetinin bugünkü alışılmış manzarasını yaratan paydaşlar olarak önümüzde duruyor.

Balıkçılık baskısı bozcamgöze ağır geldi

Marmara’da balıkçılık, gerek avlanan türler gerekse kullanılan yöntemler açısından bir zamanlar dudak uçuklatan bir zenginliğe sahipti. Dev gibi orkinozları el oltalarıyla avlayanlar, ceviz kabuğu gibi sandalın ucundaki kalasa tüneyip derinlerin şövalyesi kılıç balığına zıpkın savuranlar, küfeyle istakoz tutanlar… Es kaza denize parmağınızı soksanız, yüzüğünüzün parıltısına tav olan bir lüferin atlaması an meseleseydi. Teşbihte kusur olmaz.

Bir zamanların geleneksel küçük ölçekli balıkçı cennetine 1980’lerde elektronik balık bulucularla donatılmış devasa gırgır teknelerinin girmesiyle dengeler değişti. Adeta Marmara’nın kalbine bir hançer saplandı. Marmara’nın dillere destan bereketi bu baskı karşısında bir süre daha zengin avlar vermeye devam etse de geleneksel avcılık gücüyle kıyaslanamayacak teknolojik bir filonun doymak bilmeyen açlığını bastırmaya artık yetmedi. Denizin bereketi açık açık azalırken, arada dalgalanmalar görülse de Marmara’da groston (GRT) olarak ifade edilen balıkçılık kapasitesi 1975’te 1099 GRT’den 2023’te 1877 GRT’ye kadar yükseldi.

Balıkçılık uzmanları belirli bir dönemdeki balıkçılık kapasitesi değişimlerini ve karaya çıkarılan av miktarlarını temel alarak akümülasyon eğrileri oluştururlar. Bu modeller, söz konusu parametrelerden hareketle gelecekteki av miktarlarını öngörmeye çalışır. Balıkçılık kapasitesi ile her yıl karaya çıkarılan bozcamgöz miktarları temelinde oluşturulan akümülasyon eğrisi modeli, artan balıkçılık kapasitesine paralel olarak her yıl daha fazla bozcamgözün karaya çıkarılmasını öngörüyordu. Model bunu söylüyordu; ancak gerçek bunun tam tersini gösteriyordu.

Balıkçılık baskısı çevresel bozulmayla birleşince

Kaynak makalenin temelini oluşturan araştırma sırasında, 200 metreden daha sığ bölgeler olarak tanımlanan kıta sahanlığı sularında yakalanan bozcamgözlerin sayısal artışı ile Marmara’nın batiyal bölgesinde (200 metreden daha derin alanlar) yıllık fosfat (PO₄, µmol/L) ve azot (NO₃+NO₂, µmol/L) yüklerindeki artışların pozitif korelasyon gösterdiği saptandı. Buna karşılık söz konusu artış ile çözünmüş oksijen (DO, mg/L) değerlerindeki düşüş arasında negatif bir korelasyon vardı. Bu veriler değerlendirildiğinde, bozcamgözlerin Marmara kıta sahanlığındaki yakalanışlarında ve karaya çıkarılışlarında görülen artışta batiyal bölgedeki fosfat ve azot yüklerindeki artışın, çözünmüş oksijen azalmasından daha belirleyici olduğu söylenebilir.

Marmara’da balıkçılık baskısının önlenemeyen artışına bir de derin bölgelerdeki çevresel bozulma eklenince, tüm heybetine rağmen bozcamgözü derinlerdeki güvenli sığınağını terk ederek sığlıklara göçe zorlayan bir ekolojik baskı ortaya çıktı. 1967–2023 yılları arasında Marmara’da yakalanmış bozcamgözlere ait av kayıtları incelendiğinde av derinliklerinin 10 ile 1000 metre arasında değiştiği görülür. Marmara’nın derin sularında (900–1250 m) çözünmüş oksijenin hipoksi eşiğinin (2 mg/L) altına düşmeye başladığı ve azot ile fosfor seviyelerinde sürekli artışların kaydedildiği 1990’ların başı referans alındığında, 1995–2023 döneminde kıta yamacı ve derin batiyalde (300–1000 m) yakalanmış yalnızca 10 bozcamgöz kaydı bulunmaktadır. Geriye kalan bireylerin tamamı sığ sularda yakalanmıştır.

Yeni yuva arayışı

Derin sularda yaşam zorlaştıkça bozcamgöz kendisine yeni bir yuva aramaya başladı. Oysa Hexanchus griseus en derine dalabilen köpekbalığı türlerinden biridir ve en az 2500 metre derine inebilir. Tür, yaygın olarak 200–1100 metre derinlikleri arasında kalan kıta yamacını başlıca habitatı olarak tercih eder. Buna rağmen Marmara’da giderek artan sığ su kayıtlarının nedeni büyük olasılıkla batiyal bölgede çevresel koşulların bozulmasıyla şiddetlenen oksijen azalması ve yer yer ortaya çıkan anoksi koşullarıdır.

Bozcamgözün Marmara’daki en derin avının (1000 m) batiyal bölge koşullarındaki bozulmanın hızlandığı yıllarda gerçekleşmiş olması ve 2000’li yıllarda Marmara batiyalinde az sayıda da olsa bozcamgöz yakalanmış olması, türün oksijen azalışına rağmen hâlâ derin sularda varlığını sürdürebildiğini düşündürmektedir. Buna karşılık son yıllarda kıta sahanlığındaki kayıtların belirgin biçimde artması, Marmara’da bu bölgenin giderek daha sık kullanılan bir habitat hâline gelmeye başladığını da akla getiriyor.

Eldeki veriler, bozcamgözün Akdeniz’deki dağılım alanı içinde ilk dikey habitat daralmasını görünüşe göre Marmara’da yaşamaya başladığını gösteriyor. Bununla birlikte üst kıta yamacında hâlâ az sayıda kayıt bulunması, söz konusu daralmanın henüz ileri bir aşamaya ulaşmadığını ve başlangıç düzeyinde olduğunu düşündürüyor.

Tehditlerin üçü bir arada

Günümüzde köpekbalıklarını tehdit eden üç temel unsur — aşırı avcılık, habitat bozulması ve kirlilik — Marmara’da bozcamgöz popülasyonu üzerinde inkâr edilemez bir baskı kombinasyonu oluşturmuş durumda. Marmara’nın özellikle derin bölgelerinde yaşam koşullarının oksijen solunumu gerektiren canlıları destekleyebilecek düzeye geri gelebilmesi için denizdeki organik madde yükünün en az %50 oranında azaltılması gerektiği ve bunun için de en az altı yıllık bir süreye ihtiyaç duyulduğu biliniyor. Ne yazık ki bozcamgözün derin Marmara’daki güvenli sığınağına yeniden dönüşü kolay ve hızlı bir süreç olmayacak.

Balıkçılık baskısının yüksek olduğu denizlerde köpekbalıklarının yok olma riski de belirgin şekilde artmaktadır ve bu durumun üstesinden ancak güçlü bir balıkçılık yönetimi ile gelmek mümkündür. Marmara’nın rehabilitasyonuna gerçekten başlayacak mıyız? Geçmişin cennetini hiç olmazsa biraz olsun canlandırmak istiyor muyuz?

Unutmayın: vereceğimiz karar Marmara’nın son devlerinin geleceğini de şekillendirecek.

Kaynak makale:

Kabasakal, H., Uzer, U. & Karakulak, F.S. (2024): Impact of fishing capacity and environmental parameters on landings of Hexanchus griseus in the Sea of Marmara. ANNALES · Ser. hist. nat., 34, 257-272. doi:10.19233/ASHN.2024.31.

Konuyla ilgili teknik detayları ve grafikleri incelemek için aşağıdaki linke tıklayarak kaynak makaleye erişebilirsiniz:

https://www.researchgate.net/publication/387055630_IMPACT_OF_FISHING_CAPACITY_AND_ENVIRONMENTAL_PARAMETERS_ON_LANDINGS_OF_HEXANCHUS_GRISEUS_IN_THE_SEA_OF_MARMARA






 

10 Mart 2026 Salı

GÖLGEDE KALAN DEV: BOZCAMGÖZ












İnsanoğlunun doğa üzerinde tahribat düzeyinde etkilere yol açtığı Antroposen (insan) çağını vurgulayan en belirgin özelliklerden biri, deniz megafaunasının mensubu olan canlıların dramatik azalışları ya da yok oluşlarıdır. Vücut ağırlığı 45 kg ve üzerinde olan tüm canlıları içeren megafauna, deniz ve okyanus ekosistemlerinin yaşam süreçlerinin devamında kilit roller oynayan büyük canlıların ortak çatısıdır. Balinalar, kutup ayıları, foklar ve nihayet büyük köpekbalıkları megafaunanın ilk akla gelen canlılardır. Yine de megafauna çatısı altındaki büyük köpekbalıklarının hepsi aynı ilgiyi çekmez. Bu grupta balina köpekbalığı ya da büyük beyaz köpekbalığı gibi süperstar türlerin gölgesinde kalan devlerden birisi de bozcamgözdür.

Öyle iridir ki bazı doğrulanmamış kayıtlara göre uzunluğu 6 m’yi geçebilir. Öyle yırtıcıdır ki güçlü çenesindeki büyük kesici dişleri, mide içeriğinde bulunan yunus ve köpekbalığı kalıntıları büyük avlara saldırmaktan çekinmediğinin kanıtıdır. Fakat derin sularda yaşamayı tercih etmesi, çevre koşullarının bozulmadığı denizlerde sığ kıyılara çok nadir yaklaşması sebebiyle çoğunlukla gözlerden uzak bir yaşam sürer.

Bozcamgözün (Hexanchus griseus) Türk sularındaki varlığından bahseden en eski yayın Karakin Deveciyan’ın 1915 tarihli Türkiye’de Balık ve Balıkçılık adlı eseridir. Gerçi türün Akdeniz’deki erken kayıtları 1800’lü yıllardan itibaren başlamakla birlikte, balıklar alemi içerisinde köpekbalıklarına karşı olan ilgisizliğimizden bozcamgöz de payına düşeni fazlasıyla almıştır. Mesela büyük beyaz köpekbalığının (Carcharodon carcharias) daha Osmanlı dönemi gazete ve dergilerinde boy boy fotoğrafları yayınlanırken, bozcamgöz bu erken medya ilgisinden pek nasiplenememiştir. Zira büyük beyaz köpekbalığı dev türlerden birisi olmasına rağmen uzun göçler haricinde açık sulara pek çıkmaz ve av arayışını çoğunlukla kıyı yakını sularda gerçekleştirir. Kendisini çekinmeden gösteren büyük beyazın aksine bozcamgöz gözden uzak derinliklerin amasız avcısıdır. 2500 m’ye varan derinliklere kadar inebilen bozcamgözün yaşam alanı tercihi modern zamanlara kadar avcılık baskısından uzakta güvenli bir yaşam sürmesini sağladı. Ancak avcılık teknolojilerinin gelişmesiyle birlikte bir zamanların erişilmez derinlikleri hızla av meralarına dönüşünce bozcamgözün de rahatı kaçtı. Hedef dışı avlanan bozcamgözlerin giderek artmasıyla birlikte aslında hiç de nadir olmadığını anlamaya başladık. 1900’lü yılların başından 20. yüzyılın son çeyreğine kadar olan dönemde Türk sularında yakalanmış olan bozcamgözlere ilişkin çok az kayıt varken, hem av derinliklerinin artması hem de yakalanan bireylerden haber alma olanaklarımızın gelişmesi sonucu 2000’lerden itibaren bölgemizde yakalanan bozcamgöz kayıtlarında gözle görülür bir artış oldu.

Türk Deniz Araştırmaları Vakfı (TÜDAV) tarafından yayınlanan Journal of the Black Sea / Mediterranean Environment dergisinde 2023 yılında okuyucuyla buluşan “Yet another giant for protection: Distribution and status of the bluntnose sixgill shark, Hexanchus griseus (Hexanchiformes: Hexanchidae), in Turkish seas” başlıklı makalenin genel okuyucu için kaleme alınan bu kapsamlı özeti, gölgede kalan devin sularımızdaki yaşantısını mevcut bilgiler ışığında sizlere tanıtmayı amaçlıyor.

100 yılı aşan veri seti

Köpekbalıklarını tükenişin eşiğine taşıyan en önemli dört neden; “aşırı avcılık, kirlilik, habitat kaybı ve iklim değişimi” olarak sıralansa da ben bunlara bir beşincisini eklemek istiyorum: köpekbalıkları gibi hassas türler hakkında, derinliği olmayan kısa dönemli verileri temel alan çalışmalara dayanarak karar vermek. Ne yazık ki birçok köpekbalığı türü günümüzde hâlâ “veri yetersiz” olarak değerlendiriliyor. Yaşam döngüleri hakkında çok fazla şey bilmediğimiz bu türler için “koruma ya da ava devam” kararı verme aşamasına geldiğimizde bu veri yetersizliği elimizi kolumuzu bağlıyor. Uzun yıllar boyunca bozcamgöz de koruma altında değildi. Ancak 2023 yılında yayımlanan makale ile bozcamgözün Türk sularındaki gerçek durumu olabilecek en net şekilde ve kanıta dayalı olarak ortaya kondu. Hal böyle olunca, alarm zilleri çalan bu tür için koruma kararı alınması da gecikmedi. Zira bu yayının temelinde 100 yılı aşan kayıtların derlenmesiyle oluşan ve 234 tane bozcamgöze ait biyolojik verilerin bir araya getirildiği bir veri seti var. Dünü anlamamızı sağlayan veri setleri koruma biyolojisinde çalışan araştırmacılar için vazgeçilmez önemde ve bu durum bozcamgöz için de geçerli.

Akdeniz’den Karadeniz’e uzanan dağılım

Türk sularında kaydedilmiş olan 234 bozcamgözün yakalandıkları yerler haritaya işaretlendiğinde, Akdeniz’den Karadeniz’e kadar yayılan bir desen ortaya çıkıyor. Kayıtların %24’ü Ege’de, %17.5’i Akdeniz’de ve %1.7’si Karadeniz’de. Ancak 2023 yılı itibarıyla 131 tane bozcamgözün hedef dışı yakalanmış olduğu Marmara Denizi, %56’lık av oranıyla Türk sularında bozcamgöz kayıtlarının odak noktasını oluşturuyor.

Yakalanan bireylerin uzunlukları 66 cm’lik yeni doğandan 550 cm’lik devasa dişilere kadar geniş bir uzunluk aralığıyla temsil ediliyor. Ayrıca yeni doğandan büyük erişkinlere kadar tüm boy gruplarına Karadeniz dışında tüm denizlerimizde rastlanmış olması, bozcamgözün doğum, gelişme ve yaşam alanlarının Marmara’dan doğu Akdeniz’e kadar geniş bir alanda yayıldığına işaret ediyor. Zaten sadece bozcamgöz için özellikle üreme döneminde hamile dişileri ve yeni doğanları korumak için en azından mevsimsel alan kapatmaları ya da koruma bölgeleri oluşturulamamasının temelinde de coğrafi dağılım alanının söz konusu genişliği yatıyor.

Her mevsimin avlananı

Veri setinde yer alan bozcamgözlerden 209 tanesi için yakalandıkları dönemler de kaydedilmiş. Buna göre Türk sularında bozcamgözler en fazla (toplam avın %35’i) kış aylarında yakalanmışlar ve yaklaşık %30 yakalanma oranıyla sonbahar ayları ikinci sırada geliyor. Bu durum ticari balıkçılığın tüm hızıyla devam ettiği mevsimlerle de uyumlu ve bunda şaşılacak bir şey yok. Dahası, yeni doğanların ve ilk yıl yavrularının Ekim’den Mart başına kadar olan altı aylık dönemde yakalanmış olmaları, sonbahar ortasında ilkbahar başına kadar olan doğum ve erken gelişme dönemine dikkat çekiyor. Allah’tan diğer birçok köpekbalığı türünün aksine bozcamgözde doğum ve erken gelişme nispeten derin sularda gerçekleşiyor. Aksi halde türün en narin olduğu dönemlerde yoğun balıkçılık baskısına maruz kalması, geç olgunlaşan ve az doğum yapan bozcamgöz için tam bir katliam olurdu.

Diğer yandan ticari balıkçılığın büyük ölçüde yasak olduğu yaz aylarında bozcamgöz yakalamalarının %11 oranında devam etmesi dikkat çeken bir endişe yaratıyor. Yaz bozcamgözlerinin çoğunlukla sportif balıkçılar tarafından yakalanmış olmaları en az av mevsimi kadar dikkat çeken bir başka ayrıntı.

İnsan devle savaşmayı seviyor

Veri setinde kayıtlı olan 90 tane bozcamgöz için hangi av araçlarıyla yakalandıklarının bilgisi de var. Buna göre; gırgır balıkçılığı bozcamgözlerin hedef dışı yakalanmalarının %41’inden tek başına sorumlu ve %21 av oranıyla dip trolleri ikinci sırada. Neyse ki bu iki av aracının kullanımlarında mevsimlik yasak dönemleri var ve söz konusu av yasağı dönemlerinde bozcamgöz biraz rahat nefes alabiliyor. Ancak iş dip paraketasına ve oltalara gelince durum değişiyor. Toplam avın %12’sinden sorumlu olan bu grubun yıl boyu ava devam etme gibi bir ayrıcalığı var. Özellikle doğu Akdeniz’de turizm sezonunda bozcamgöz yatağı olarak adlandırılan derin uçurumlara ki balıkçılıkta bu gibi yerlere “com ya da com başı” denir, düzenlenen balık avı turlarının bir dönem hedef türlerinden birisi de bozcamgözdü. Kendisinden defalarca büyük ve kuvvetli bir yırtıcıyı alt ederek egosunu tatmin etmek isteyen biri mi daha yırtıcı yoksa bozcamgöz mü? Koruma kararı alınmasaydı bu gibi turlar bozcamgöz popülasyonları üzerinde büyük ölçekli gırgır ve dip trollerinin yarattığı baskıya yakın bir baskı yaratabilirdi.

Endişe verici küçülme

Balık popülasyonları için alarm zilleri iki şekilde çalar: (1) popülasyonları ya da biraz daha balıkçı ağzıyla söylemek gerekirse sürü büyüklükleri azalır (recruitment overfishing); (2) aşırı avlanma sonucu popülasyondaki en iri bireyler hızla azalmaya başlar (growth overfishing). Veri setindeki bozcamgözlerin yakalandıkları tarihler ve bu dönemdeki en küçük ve en büyük birey boyları bir grafiğe yerleştirildiğinde, 2000 yılından itibaren yakalanan bozcamgözlerin ortalama boylarında belirgin bir azalma yönelimi olduğu ortaya çıkıyor. Bu yazının en sonunda yer alan linke tıklayarak kaynak makaleyi açarsanız, burada bulunan 4. şekilde söz konusu azalmayı gösteren bir grafiği inceleyebilirsiniz. Grafiğin dikey eksenindeki 300-400 cm uzunluk aralığı kritik önemde; çünkü dişi ve erkek bozcamgözler bu aralıkta cinsel olarak olgunlaşıyorlar. Grafikteki eğilim çizgisinin azalan yönü 2023 yılı itibarıyla 300 cm sınırına çok yaklaşmış durumda. Av baskısıyla büyümenin baskılanmasını bozcamgöz özelinde ortaya koyan bu durum devam ederse Türk sularındaki popülasyonun cinsel olgunluğa erişebilirliği ve neslini devam ettirebilmesi de tehdit altına girer. Sonuçta bozcamgöz nesil uzunluğu yaklaşık 56 yıl olan bir köpekbalığı türü. Bugün doğan bir bozcamgözün üreme olgunluğuna gelerek ilk yavrusunu doğuruncaya kadar geçen süre -yani nesil uzunluğu- yarım asırdan fazla. Her ne sebeple olursa olsun bozcamgözün üreyen popülasyonu zarar görürse, bu durumun açacağı yara belki 100 yılda ancak kapanır. O da her şey yolunda giderse. Çok değil daha birkaç yıl önce koruma altında değilken, zevk için bozcamgöz avlayanların aklına devin neslinin birgün kuruyabileceği acaba hiç gelmiş midir?

Koruma altına almak yetmeyebilir

Sonuç olarak, habitatların bozulması, ticari balıkçılıkta yan avlanma ve rekreasyonel balıkçıların artan ilgisine rağmen, mevcut kanıtlar bozcamgöz popülasyonlarının Türkiye sularında Karadeniz’in doğusundan Akdeniz’in doğusuna kadar yaygın olduğunu gösteriyor. Türkiye sularındaki dağılımına ilişkin olarak, bugüne kadar çok az sayıda bozcamgöz kaydedilen Karadeniz ve türün yerleşik bir popülasyona sahip olduğu görülen Marmara Denizi, daha sistematik araştırmalar gerektiren özel deniz bölgeleri olarak öne çıkıyor. Hidrojen sülfür kirliliği nedeniyle derin deniz bölgelerinin sürekli oksijensiz olduğu Karadeniz’de ve son 40 yıldır hipoksi sorununun giderek artan bir endişe kaynağı olduğu Marmara Denizi’nde, çevresel bozulmaların bozcamgözlerin dağılımı üzerindeki etkileri de bir başka sorun teşkil ediyor. Mevcut bilgiler, bozcamgözün Marmara Denizi, kuzey Ege Denizi ve kuzeydoğu Akdeniz’de üreme alanları olabileceğine işaret ediyor. Türk ticari dip trol filosunun yanı sıra Akdeniz’in farklı bölgelerinden gelen trol teknelerinin özellikle derin su karidesi avladıkları başlıca avlanma alanlarının, kuzey Ege Denizi ve kuzeydoğu Akdeniz’deki olası üreme alanlarıyla çakışması, Türk sularında bozcamgözün yeni nesillerinin hayatta kalma oranlarını azaltan ciddi bir tehdit yaratıyor. Üstelik tehdit sadece aşırı avcılıkla sınırlı değil; özellikle Marmara söz konusu olduğunda 200 m’den daha derin suların giderek oksijensizleşmesi yaşamı çözünmüş oksijen solumaya bağlı olan bu türü derindeki güvenli sığınağını terk ederek, balıkçılığın yoğunlaştığı kıyılara yaklaşmaya zorluyor.

Tehlike geçti mi?

Bozcamgözü koruma altına almış olmak güzel bir karar ki bu bakımdan çoğu Akdeniz ülkesinden öndeyiz. Ancak önceki paragraflarda sıralanan dört temel tehdit -aşırı avcılık, kirlilik, habitat kaybı ve iklim değişimi- dikkate alındığında ortaya çıkan tümleşik tehditler karşısında koruma yasaları ve av yasakları yeterli olmayabilir. Antroposen çağının insanı kendi menfaatleri uğruna tahrip etti, kirletti, sömürdü ve nihayet içinden bir türlü çıkamadığımız bir bataklık yarattı. Nihayet bu ekolojik istismar en azından Marmara’daki bozcamgöz popülasyonunda iyileşmesi çok uzun zaman alacak ciddi bir azalmaya neden oldu. Deniz kirliliğinin ve habitat tahribatının bozcamgözü nasıl baskı altına alabileceğinin canlı örneğini yaşıyoruz Marmara’da. Son 30 yıldır şiddetlenerek devam eden çevresel koşullara bağlı bölgesel azalışın bildiğim kadarıyla dünyada bir eşi daha yok. Sonra birileri bir yerde bir tane bozcamgöz görünce “tehlike geçti” diye seviniyor, “işin uzmanlarını gereksiz endişe yaratmakla” suçluyor. Fakat bu konuya şimdi girmeyeceğim. Bu tek başına anlatılması gereken başka bir hikâye ve dinlemek için çok beklemeyeceksiniz.

Bozcamgöz için tehlike çanları çalmaya devam etse de iyi yönde atılan adımlar sayesinde çanların sesi biraz zayıflamaya başladı. Tuhaftır, toplumun “fayda ve tehlike” ekseninde şekillenen köpekbalığı algısı değişmemekte dirense de, balıkçılar hedef dışı yakalanan bozcamgözleri (ve diğer büyük köpekbalıklarını) canlı olarak bırakmaya eskisinden daha hevesliler. Tek geçim kaynağı olan denizde kendisine rakip gördüğü bir avcıyı her ne sebeple olursa olsun geri salan balıkçıyı saygıyla selamlarım.

Kaynak makale:

Kabasakal, H. (2023): Yet another giant for protection: Distribution and status of the bluntnose sixgill shark, Hexanchus griseus (Hexanchiformes: Hexanchidae), in Turkish seas. J. Black Sea/Mediterranean Environment, 29(1): 25-48.

Dağılım haritasını ve grafikleri incelemek için aşağıdaki linke tıklayarak kaynak makaleye erişebilirsiniz:

https://blackmeditjournal.org/wp-content/uploads/2-2023-1_25-48.pdf