26 Mart 2026 Perşembe

AKDENİZ’İN KİBAR DEVİ: BÜYÜK CAMGÖZ

 


Gün ağarmadan denize çıkmışlardı. Voli ağıyla sardalye peşindeydiler ve akış halinde hangi balık sürüsüne rastlarlarsa onu çevireceklerdi. Deniz sakindi, hava açık, her şey sıradan bir av gününü işaret ediyordu.

Ancak günün avı hiç umdukları gibi olmadı.

Ağ ağırlaştı. Önce dipte sürüklenen bir kaya sandılar. Sonra ağın içinde dönen gölgeyi fark ettiler. Yüzeye doğru yaklaşan o dev siluet, sardalye sürüsünden çok daha farklıydı.

Ağdaki devin karşılığı yüzlerce kasa balığa bedeldi.

Ama bu kez mesele kazanç değildi.

Çünkü ağlarına takılan şey, Akdeniz’in en zarif devlerinden biriydi: büyük camgöz—Cetorhinus maximus. Okyanusların ikinci en büyük balığı. Balina köpekbalığından (Rhincodon typus) sonra gelen bu dev, çoğu zaman sessiz, görünmez ve insanlardan uzak bir yaşam sürer.

Ve şimdi, kıyıya sadece birkaç yüz metre mesafede, bir balıkçı ağının içinde çırpınıyordu.

Dev Ama Tehlikesiz: Yanlış Anlaşılan Bir Köpekbalığı

Büyük camgöz ilk bakışta ürkütücüdür.

Devasa gövdesi, geniş ağzı ve ağır hareketleriyle, onu tanımayan biri için tehditkâr görünebilir. Oysa gerçek çok farklıdır.

Bu dev, bir avcı değil; bir süzgeçtir.

Büyük camgöz, planktonla beslenir. Suyun içindeki mikroskobik canlıları süzerek hayatta kalır. Açık ağzıyla yüzerken aslında bir av kovalamaz; sadece suyu filtre eder. Saatte tonlarca suyu süzebilir. Dişleri küçüktür, işlevsizdir. İnsanlar için hiçbir tehlike oluşturmaz. Bu nedenle birçok araştırmacı onu “denizin en kibar devi” olarak tanımlar.

Ancak garip olan şudur:

Tehlikeli olmayan bu dev, insan faaliyetleri karşısında son derece savunmasızdır.

Görünmeyen Bir Tür: Doğu Akdeniz’de Nadirlik

Büyük camgöz, dünya genelinde geniş bir dağılıma sahip olsa da her yerde eşit yoğunlukta görülmez. Doğu Akdeniz, onun için bir sınır hattıdır.

Araştırmalar, Türkiye sularını da kapsayan Doğu Akdeniz’de bu türün oldukça nadir olduğunu gösteriyor. On yıllara yayılan kayıtlarda yalnızca sınırlı sayıda gözlem bulunması , bu nadirliğin en somut göstergesi. Bu durumun birkaç nedeni olabilir:

  • Besin (zooplankton) yoğunluğunun sınırlı olması
  • Deniz sıcaklıklarının tür için sınırda olması
  • Uygun habitatların parçalanmış yapısı

Ancak bu nadirlik, yokluk anlamına gelmez.

Tam tersine, büyük camgöz Doğu Akdeniz’de seyrek ama düzenli bir varlık gösterir.

Mevsimlerin Peşinde: Görünmez Bir Göç

Büyük camgöz sabit bir tür değildir. Onun hayatı, planktonun ritmine bağlıdır!

İlkbahar ve yaz aylarında, zooplankton üretiminin arttığı dönemlerde yüzeye yakın sularda daha sık görülür. Bu dönemlerde kıyıya yaklaşması, balıkçılarla karşılaşma ihtimalini de artırır. Kış aylarında ise daha derin sulara çekilir.

Bu hareket, klasik bir göçten ziyade “dikey ve bölgesel dolaşım” olarak tanımlanır. Bu yüzden büyük camgöz bazen yıllarca görünmez.

Ve sonra bir gün, ansızın ortaya çıkar.

Kıyıya Yakın Tehlike: Ağlarla Kesişen Yollar

Büyük camgözün en büyük talihsizliği, yaşam alanıyla insan faaliyetlerinin çakışmasıdır.

Kıyıya yaklaşmak onun için bir beslenme stratejisidir—ama aynı zamanda bir risktir.

Özellikle:

  • Uzatma ağları
  • Paragatlar
  • Sabit kıyı ağları

bu tür için ciddi tehdit oluşturur.

Yavaş hareket etmesi ve büyük boyutu, ağa takıldığında kaçmasını zorlaştırır. Çoğu zaman balıkçılar tarafından hedeflenmez; ancak yan av (bycatch) olarak yakalanır.

Ve bu karşılaşma, çoğu zaman ölümle sonuçlanır.

Nadir Ama Kırılgan: Popülasyon Dinamikleri

Büyük camgözün yaşam stratejisi, onu doğal olarak hassas kılar.

  • Yavaş büyür
  • Geç olgunlaşır
  • Az sayıda yavru verir

Bu özellikler, popülasyonun toparlanmasını zorlaştırır. Yani bir bireyin kaybı, sadece bir kayıp değildir—gelecekdeki nüfusun da eksilmesidir. Bu nedenle, nadir görülen her birey aslında kritik bir öneme sahiptir.

Akdeniz Isınırken: Yeni Bir Dev Mi Sahneye Çıkıyor?

Akdeniz değişiyor.

Ve bu değişim, sadece sıcaklıkla sınırlı değil.

Son yıllarda, okyanusların en büyük balığı olan balina köpekbalığının (Rhincodon typus) Akdeniz’de görülmeye başlandığı doğrulandı. Bu dev, tropikal ve subtropikal suları tercih eder.

Ancak Akdeniz artık eskisi kadar “ılıman” değil.

Giderek tropikalleşen bir denizde, türlerin dağılımı da değişiyor.

Burada kritik bir soru ortaya çıkıyor:

Gelecekte Akdeniz’in devleri yer değiştirebilir mi?

Eğer ısınma devam ederse:

Serin suları seven büyük camgöz geri çekilebilir. Tropikal bölge düşkünü balina köpekbalığı daha yaygın hale gelebilir

Bu senaryoda, balina köpekbalığı daha sık görülürken, büyük camgöz daha da nadirleşebilir.

Henüz bu bir öngörü. Ama güçlü bir bilimsel olasılık.

Koruma Var… Ama Yeterli mi?

Büyük camgöz bugün birçok bölgede koruma altında. Türkiye’de de bu türün avlanması yasak. Ancak gerçek şu ki:

Yasa, tek başına yeterli değil.

Çünkü:

Yan av devam ediyor. Her yakalanan birey raporlanmıyor. Farkındalık hâlâ sınırlı

Koruma, sadece kağıt üzerinde değil, sahada da uygulanmak zorunda.

Denizde Değişen Bir Hikâye: Balıkçılar Ne Diyor?

Son yıllarda umut verici bir değişim yaşanıyor.

Balıkçılar artık bu devleri daha farklı görüyor.

Eskiden ekonomik bir fırsat ya da “istenmeyen bir yük” olarak değerlendirilen büyük camgözler, bugün giderek daha fazla balıkçı tarafından denize geri bırakılıyor.

Bu değişimin arkasında:

Artan farkındalık, bilim insanlarının çalışmaları ve medyanın etkisi var.

Her salınan birey, türün geleceği için bir şans demek.

Sessiz Devin Geleceği

Büyük camgöz, bağırmaz. Saldırmaz. Görünmez. Ama onun hikâyesi çok şey anlatır.

Denizlerin nasıl değiştiğini…

İnsan etkisinin ne kadar derin olduğunu…

Ve doğanın ne kadar hassas dengeler üzerinde durduğunu…

Bu devin kaderi, aslında bizim seçimlerimizin bir yansımasıdır.

Son Söz: Kibar Bir Devin Hatırlattıkları

Bir sabah, bir balıkçı ağına takılan dev bir gölge…

Bu sadece bir tesadüf değil. Bu, denizle kurduğumuz ilişkinin bir aynası.

Eğer bu devleri koruyabilirsek, sadece bir türü değil, bir ekosistemi korumuş oluruz.

Ve belki bir gün, o balıkçılar yine denize açıldığında…

Ağlarına bir dev takılır.

Ama bu kez, onu serbest bırakmak bir refleks değil, bir bilinç olur.

Kaynak makaleler:

Bu yazı, Annaler Series Historia Naturalis dergisinde yayımlanan “On the capture of a large basking shark Cetorhinus maximus (Chondrichthyes: Cetorhinidae) in the Bay of Edremit (north-eastern Aegean Sea)” ve “Rare but present: status of basking shark, Cetorhinus maximus (Gunnerus, 1765) in eastern Mediterranean” başlıklı bilimsel makalelerin bulgularına dayanarak hazırlanmış popüler bilim uyarlamasıdır. Kaynak makalelere aşağıdaki linklerden erişebilirsiniz:

Kabasakal, H. (2009): On the capture of a large basking shark Cetorhinus maximus (Chondrichthyes: Cetorhinidae) in the Bay of Edremit (north-eastern Aegean Sea). ANNALES – Ser. hist. nat., 19: 11-16. https://zdjp.si/wp-content/uploads/2015/12/annales-naturalis-2009-1_Habasakal.pdf

Kabasakal, H. (2013): Rare but present: status of basking shark, Cetorhinus maximus (Gunnerus, 1765) in eastern Mediterranean. ANNALES - Ser. hist. nat., 23 (2): 17-22. https://www.researchgate.net/publication/313407535_Rare_but_present_Status_of_basking_shark_Cetorhinus_Maximus_Gunnerus_1765_in_Eastern_Mediterranean






24 Mart 2026 Salı

BEKLENMEYEN SÜRPRİZLER: DERİN MARMARA’YA DİKKAT!

 


Önceki yazılarda (Derin Marmara Köpekbalıklarının Ölüm Bölgesi (Mi?), Boğulan Bir Denizde Hayata Doğmak, Derin Direniş: Bozcamgöz Baskıya Dayanabilir Mi?) derin Marmara’da süregelen oksijensizleşmenin köpekbalıkları ve akraba türler üzerindeki olumsuz etkilerini enine boyuna anlatmıştım. Kıta sahanlığının derinlerinde ve kıta yamacı başlangıcında hâlâ bu hassas türlere rastlayabilsek de, derinlik aralıklarının üst sınıra doğru zorlandığı gün gibi ortada. Sığ sulara doğru bu zorunlu yer değiştirme sürpriz karşılaşmalara yol açıyor. Sürü halinde yakalanan çivili köpekbalıkları Echinorhinus brucus bu sürprizlerin en beklenmeyeniydi; zira dünyanın başka hiçbir yerinde bugüne kadar sürü hâlinde gözlenmemişlerdi.

Marmara Denizi, yüzeyden 1390 metre derinliğe uzanan katmanlı bir dünyadır. Tuzluluk, sıcaklık ve çözünmüş oksijen profilleri adeta bir ekolojik yapboz oluşturur. Ne var ki insan etkisi ve iklim değişiklikleri, bu hassas dengeyi bozuyor. Özellikle Centrophorus uyato ve Echinorhinus brucus, daralan dikey yaşam alanları ve oksijensizleşme karşısında yeni stratejiler geliştirmek zorunda kalıyor.

Marmara Denizi’nde Dikey Yaşam Alanı Daralması

Marmara’nın derin bölgelerinde oksijen hızla azalıyor; bu, hem bentik hem pelajik türlerin yaşam alanını kısıtlıyor. Centrophorus uyato, normalde yüzeyden 200–800 metre derinlik aralığında yaşarken, oksijensiz bölgelerden kaçmak için sığ sulara doğru kayıyor. Echinorhinus brucus ise artık yalnızca derin batiyal alanlarda değil, 150 metre gibi sığ derinliklerde sürü hâlinde gözleniyor. Bu, türlerin alışkın olmadığı avlanma ve barınma koşullarına zorunlu uyum sağladığını gösteriyor.

Dikey daralma sadece mekânsal dağılımı değiştirmekle kalmıyor; beslenme, üreme ve göç dinamiklerini de etkiliyor. Marmara’nın alt sularında yoğunlaşan bu baskı, türleri kıta sahanlığının daha sığ bölgelerine sürüyor ve bu durum hem türler hem de balıkçılık açısından beklenmedik karşılaşmalara yol açıyor.

Çivili Köpekbalıkları: Sürpriz Sürüler

Echinorhinus brucus, çoğunlukla yalnız yaşayan bir türdür. Marmara’da sürü hâlinde yakalanması, oksijen yetersizliğine ve yaşam alanı daralmasına adaptasyon gösterdiğinin bir  kanıtı olarak kabul edilebilir. Bu sürü davranışı, hem avlanma hem korunma stratejilerini yeniden şekillendiriyor. Marmara’nın sığ bölgelerinde ortaya çıkan bu sürprizler, ekosistemin hassasiyetini ve insan etkisinin görünür sonuçlarını gözler önüne seriyor.

Özellikle 21 Ağustos 2021’de MD18 istasyonunda yakalanan 17 bireylik sürü, toplam 445 kg ağırlığındaydı ve birlikte avlanırken yakalandılar. Bu durum, çivili köpekbalıklarının daima tek başına değil, zaman zaman grup hâlinde hareket edebileceğini gösteriyor. Ayrıca, bu sürünün birlikte yakalanması, Marmara’daki derin oksijensizleşmenin bir sonucu olarak sığ sulara kayma davranışına işaret ediyor.

Centrophorus uyato: 30 Yıl Aradan Sonra Marmara’da

2 Ekim 2019’da MD18 istasyonunda yakalanan bir Centrophorus uyato dişisi, Marmara’da türün gözlemlenmesinin üzerinden 30 yıl geçtikten sonra kaydedildi. 82 cm uzunluğunda olan bu birey, sığ sulara doğru zorunlu kaymanın bir başka göstergesiydi. Önceki kayıtlar (1989–1991) 150–270 m arasında gerçekleşmişti; günümüzde aynı tür, oksijen azlığı nedeniyle derinlik aralığını üst sınırına kadar zorlamak durumunda kalıyor.

Bu türler, Marmara’da sığ sulara çekildikçe, hem kendi yaşam döngülerini hem de ekosistem dengelerini değiştiriyor. Bu durum, özellikle derin deniz köpekbalıklarının korunması ve yönetimi açısından kritik öneme sahip.

Marmara Denizi’nin Derin Anoksik Alanları

Marmara Denizi’nin derinliklerinde oksijen adeta bir lüks. Özellikle 200 metre ve altı derinliklerde çözünmüş oksijen miktarı kritik seviyelere düşüyor. MD18 istasyonunda yapılan ölçümler, bu gerçekliği çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor: 122 metre derinlikte çözünmüş oksijen yalnızca 1.39 mg/L seviyesindeydi, yani hipoksi sınırının (<2 mg/L) altında. Bu durum, Marmara’nın derin çukurlarında yaşamı neredeyse sınırlandırıyor.

Oksijensizleşme, özellikle kıta sahanlığı ile derin çukurlar arasındaki geçiş alanlarını etkiliyor. Çınarcık Çukuru ve benzeri derin bölgelerde anoksik koşullar hızla gelişiyor; bu da Centrophorus uyato ve Echinorhinus brucus gibi hassas türleri sığ sulara doğru itiyor. Derin sulardaki yaşam alanı daralırken, bu köpekbalıkları kendi alışık oldukları derin habitatların üst sınırına doğru sıkışıyor.

Araştırmalar, Echinorhinus brucus’un daha önce seyrek ve tek başına gözlemlendiğini gösteriyor. Ancak 2021 yılında yakalanan 17 bireylik sürü, türün oksijen yetersizliği karşısında toplu davranabileceğinin kanıtı oldu. Bu sürü davranışı, Marmara’daki derin oksijensizleşmenin doğrudan bir sonucu gibi görünüyor. Sığ sulara zorunlu göç, türlerin hem beslenme hem de barınma alışkanlıklarını değiştiriyor.

Sığ Sulara Zorunlu Göç ve Ekosistem Etkisi

Normalde Centrophorus uyato ve Echinorhinus brucus, 200–800 metre arasındaki derinliklerde yaşamayı tercih ediyor. Hatta çivili köpekbalığının dünya derinlik rekoru da Marmara’da kırıldı. 2000 yılında Tekirdağ çukurunda 1214 m derindeki gözlem dünya literatürüne girdi (Derin Marmara Köpekbalıklarının Ölüm Bölgesi (Mi?)). Bu derinlikler, türlerin avlanma, üreme ve barınma davranışlarını güvenli bir şekilde sürdürebileceği alanlar. Ancak Marmara’nın derin çukurlarındaki çözünmüş oksijenin düşmesi, onları sığ sulara doğru itiyor.

Sığ sularda, köpekbalıkları alışık olmadıkları türlerle karşılaşıyor. Bu durum hem sürpriz avlanma fırsatlarına hem de stres ve rekabet artışına yol açıyor. Örneğin, 21 Ağustos 2021’de yakalanan Echinorhinus brucus sürüsü, birlikte 700 kg’lık hamsi ve istavrit sürüsü ile aynı anda yakalandı. Bu, çivili köpekbalıklarının beslenme stratejilerini değiştirdiğini, daha yüzeysel ve kolay erişilebilir avları takip edebildiklerini akla getiriyor.

Benzer şekilde, Centrophorus uyato da sığ sulara kaydıkça, normalde derinliklerin güvenli ortamında avladığı küçük balıkları daha az bulabiliyor ve bu da türlerin hem büyüme hem de üreme başarılarını etkileyebilir. Dikey yaşam alanı daralması, yalnızca mekânsal bir sorun değil; aynı zamanda ekosistem içindeki enerji akışını ve türler arası etkileşimleri de yeniden şekillendiriyor.

Sürü Davranışı: Çivili Köpekbalıkları

Dünyada nadiren yalnız gözlemlenen Echinorhinus brucus, Marmara’da sürü hâlinde gözlendi. Bu durum, derin deniz köpekbalıklarının yalnızlık mitini çürütebilir. Derin sularda genellikle yalnız avlanan türler, oksijen yetersizliği ve habitat daralması karşısında bir araya gelerek sürü oluşturabiliyor.

Sürü davranışı, avlanma verimliliğini artırabilir ve türleri sığ sulardaki stresli koşullara karşı koruyabilir. Ancak bu aynı zamanda sığ sularda balıkçılık baskısına daha açık hâle gelmelerine de yol açıyor. Marmara’da bu sürülerin yakalanması, hem türün davranış esnekliğini hem de ekosistemin kırılganlığını gözler önüne seriyor.

Centrophorus uyato: Küçük Ama Kritik Bir Tür

Centrophorus uyato, küçük boyutuna rağmen ekosistem için kritik bir tür. Derin suların hipoksik bölgelerinden sığ sulara kayması, türün beslenme ve üreme döngüsünü ciddi şekilde etkiliyor. 2 Ekim 2019’da yakalanan 82 cm’lik dişi, Marmara’da türün 30 yıl aradan sonra yeniden gözlemlenmesinin sembolü oldu. Bu birey, hem Marmara’da hem de tüm Akdeniz’de türün geleceğini anlamak için değerli bir örnek teşkil ediyor.

Geçmişte Centrophorus uyato 150–270 metre derinliklerde gözlemlenmişti. Ancak günümüzde sığ sulara doğru kayması, Marmara’daki derin habitatların oksijensizleşme tehdidine açık olduğunu gösteriyor. Bu durum, hem bilim insanları hem de deniz yönetimi için önemli bir uyarı niteliğinde.

Marmara Denizi’nin Oksijensizleşmesi: İnsan Etkisi ve İklim Faktörleri

Marmara Denizi’nde anoksik alanlar yalnızca doğal süreçlerden kaynaklanmıyor. Endüstriyel ve kentsel atıklar, özellikle İstanbul Boğazı ve çevresindeki yoğun nüfus, derin sulara taşınan besin yükünü artırıyor. Bu besin yükü, oksijen tüketimini hızlandırarak anoksik bölgelerin genişlemesine yol açıyor.

İklim değişikliği ise deniz suyu sıcaklığını ve katmanlılık yapısını değiştirerek çözünmüş oksijen dağılımını etkiliyor. Bu iki faktör bir araya geldiğinde, Marmara’nın derin ekosistemi üzerindeki baskı dramatik hâle geliyor. Derin su köpekbalıkları, bu baskı sonucu sığ sulara zorunlu göç ediyor ve ekosistemde alışılmadık karşılaşmalar meydana geliyor.

Ekosistemdeki Zincirleme Etkiler

Sığ sulara zorunlu göç eden derin deniz köpekbalıkları, ekosistemde bir dizi zincirleme etki yaratıyor:

Av-Tüketim Baskısı: Sığ alanlarda avlanma, küçük balık ve bentik türler üzerinde baskı oluşturuyor. Bu durum, besin zincirinde dengesizliklere yol açabilir.

Yırtıcı Rekabeti: Sığ sularda var olan diğer yırtıcılarla karşılaşmalar artıyor. Bu, türler arası rekabeti ve stres seviyesini yükseltiyor.

Üreme Alanı Değişimi: Derinlik daralması, üreme alanlarının da sığ bölgelere kaymasına neden oluyor. Bu, hem yavru hayatta kalma oranlarını hem de türlerin uzun vadeli popülasyon dinamiklerini etkileyebilir.

Bu zincirleme etkiler, Marmara’nın ekosistemini daha kırılgan hâle getiriyor. Küçük değişimler, derin deniz köpekbalıkları gibi hassas türler üzerinde büyük sonuçlar doğuruyor.

Derin Marmara’dan Çıkarılan Dersler

Marmara Denizi, küçük bir deniz gibi görünse de derin ekosistemiyle büyük dersler veriyor. Centrophorus uyato ve Echinorhinus brucus, insan etkisi ve iklim değişikliğinin derin deniz türleri üzerindeki sonuçlarını somut bir şekilde gösteriyor. Oksijensizleşme, dikey yaşam alanı daralması ve sığ sulara göç, sadece türlerin değil tüm ekosistemin kırılganlığını ortaya koyuyor.

Bu köpekbalıkları, Marmara’da yaşamaya devam ettikçe, bizlere hem doğanın esnekliğini hem de hassasiyetini hatırlatıyor. Onları izlemek, korumak ve anlamak, sadece bilimsel bir görev değil; ekosistemin sağlığını korumanın ve gelecek nesillere aktarılacak denizleri sürdürmenin de yolu.

Kaynak makale:

Bu yazı, Annaler Series Historia Naturalis dergisinde yayımlanan “Occurrence of deep-sea Squaliform sharks, Echinorhinus brucus (Echinorhinidae) and Centrophorus uyato (Centrophoridae), in Marmara shelf waters” başlıklı bilimsel makalenin bulgularına dayanarak hazırlanmış popüler bilim uyarlamasıdır. Kaynak makaleye aşağıdaki linkten erişebilirsiniz:

Kabasakal, H., Uzer, U. & Karakulak, F.S. (2023): Occurrence of deep-sea Squaliform sharks, Echinorhinus brucus (Echinorhinidae) and Centrophorus uyato (Centrophoridae), in Marmara shelf waters. ANNALES · Ser. hist. nat., 33, 27-36.

https://zdjp.si/wp-content/uploads/2023/07/ASHN_33-2023-1_-KABASAKAL-UZER-KARAKULAK.pdf




23 Mart 2026 Pazartesi

YEDİ YARIKLI BOZCAMGÖZ: TEHDİT ANNE KARNINDA BAŞLIYOR

 


Işık, suyun içinde hızla tükenir.

Önce renkler kaybolur, ardından gölgeler birbirine karışır. Yüzlerce metre derine inildiğinde, artık ne günün anlamı kalır ne de gecenin. Basınç artar, sıcaklık düşer ve geriye yalnızca karanlık, sessiz bir dünya kalır.

Ama yaşam orada da devam eder.

Mersin Körfezi’nin yaklaşık 400 metre derinliğinde, insan gözünden uzakta, bu sessiz dünyanın sakinlerinden biri süzülüyordu: yedi yarıklı bozcamgöz (Heptranchias perlo). Nisan 2025’te bir dip trolü ağına takıldığında, bu nadir köpekbalığı sadece kendi varlığını değil, henüz doğmamış bir neslin hikâyesini de yüzeye taşıdı.

Bu, sıradan bir yakalanma değildi.

Bu, derin denizlerin saklı gerçeklerinden birine açılan pencereydi.

Az Bilinen Bir Derin Deniz Sakini

Bazı türler vardır; varlıkları bilimsel kayıtlarda yer alır ama hayatları hâlâ büyük ölçüde bilinmez.

Yedi yarıklı bozcamgöz de bu türlerden biri. Aynı familyadan gelen ve çok daha iri boyutlara ulaşabilen bozcamgöz köpekbalığına (Hexanchus griseus) kıyasla hem daha küçük hem de çok daha az tanınır. Çoğunlukla 200 ile 500 metre arasındaki derin sularda yaşar; yani insanın nadiren temas ettiği bir dünyada.

Bu nedenle bu tür hakkında bildiklerimiz sınırlıdır—ve her yeni karşılaşma büyük bir anlam taşır.

Nadir Bir Buluşma: Üreme Olgunluğuna Ulaşmış Dişi

Bir türü anlamanın en kritik yollarından biri, onun nasıl çoğaldığını bilmektir.

Ancak Akdeniz genelinde yedi yarıklı bozcamgözün üreme biyolojisine dair veriler son derece kısıtlıdır. Özellikle hamile ya da üreme olgunluğuna ulaşmış dişilerin kayıtları oldukça nadirdir. Bu yüzden Mersin Körfezi’nden elde edilen bu birey, sıradan bir gözlem değil, bilimsel açıdan önemli bir bulgudur.

Yaklaşık 1 metre boyundaki bu dişinin yapılan incelemesinde, yumurtalıklarında hem gelişmiş hem de gelişmekte olan toplam 16 yumurta bulundu. Bu durum, bireyin üreme sürecinin erken bir aşamasında olduğunu gösteriyordu.

Yaşam henüz görünür değildi—ama başlamıştı.

Aynı Derinlikte Birden Fazla Hayat Evresi

Bir ekosistemin önemini anlamanın yolu, sadece kimlerin yaşadığına değil, kimlerin büyüdüğüne de bakmaktır.

Daha önce aynı bölgede yeni doğmuş yavruların ve genç bireylerin de kaydedilmiş olması, bu derin deniz alanlarının tür için potansiyel bir üreme ve gelişim habitatı olabileceğini düşündürüyor. Yani bu sular yalnızca yetişkinlere değil, aynı zamanda yeni nesillere de ev sahipliği yapıyor olabilir.

Bu, görünmeyen bir yaşam döngüsünün izlerini ortaya koyuyor.

Görünmeyen Tehdit: Derin Deniz Trolcülüğü

Derin denizler uzak görünür. Ama insan etkisi bu mesafeyi çoktan ortadan kaldırmıştır.

Mersin Körfezi’nde 300 ile 600 metre derinlikler arasında yürütülen dip trolü balıkçılığı, tam da bu türün yaşadığı alanlarla çakışır. Deniz tabanını süpürerek ilerleyen bu yöntem, karşısına çıkan canlıları ayırt etmeden yakalar.

Sorun yalnızca yakalanan bireyler değildir.

Sorun, onların temsil ettiği gelecektir.

Tehdit Ne Zaman Başlar?

Bir tür için en kırılgan an ne zamandır?

Yedi yarıklı bozcamgöz için bu sorunun cevabı çarpıcıdır: daha doğmadan önce.

Bu tür canlı doğurur. Yani bir dişi bireyin kaybı, yalnızca tek bir canlının değil, aynı anda birden fazla yavrunun da kaybı anlamına gelir. İncelenen bireyde bulunan 16 yumurta, potansiyel bir sonraki neslin habercisiydi.

Tehdit, bu tür için erken başlar.

Anne karnında.

Bilinmeyeni Korumak

Bilim her zaman kesin cevaplar vermez. Ama doğru soruları sormamızı sağlar.

Bugün elimizdeki veriler, bu bölgenin kesin bir “kreş alanı” olduğunu söylemek için yeterli değil. Ancak farklı yaşam evrelerine ait bireylerin aynı derinliklerde bulunması, buranın tür için kritik bir habitat olabileceğini güçlü biçimde düşündürüyor.

Koruma, yalnızca bildiklerimiz üzerine değil, henüz tam anlamıyla bilmediklerimiz üzerine de kurulmalıdır.

Son Söz: Sessiz Derinliklerde Kırılgan Bir Gelecek

Derin denizler gözümüzden uzak olabilir. Ama bu, orada yaşananların önemsiz olduğu anlamına gelmez.

Yedi yarıklı bozcamgöz, yaşamın en karanlık ve en sessiz ortamlarında bile ne kadar kırılgan olabileceğini hatırlatıyor.

Ve bazen, bir türün kaderi gerçekten de henüz doğmadan yazılmaya başlıyor.

Kaynak makale:

Bu yazı, Thalassas: An International Journal of Marine Sciences dergisinde yayımlanan “First record of a sexually mature female sharpnose sevengill shark, Heptranchias perlo, from the eastern Mediterranean Sea” başlıklı bilimsel makalenin bulgularına dayanarak hazırlanmış popüler bilim uyarlamasıdır. Kaynak makaleye aşağıdaki linkten erişebilirsiniz:

Ergüden, D., Ayas, D., Alagöz Ergüden, S., Kabaklı, F., Acar, M.C. & Kabasakal, H. (2026): First record of a sexually mature female sharpnose sevengill shark, Heptranchias perlo, from the eastern Mediterranean Sea. Thalassas: An International Journal of Marine Sciences, 42:20. https://doi.org/10.1007/s41208-026-01046-y.



22 Mart 2026 Pazar

KUMLARIN ALTINDAKİ HAYALET: KELER


Denizler çoğu zaman bize sabit, değişmeyen ve sonsuzmuş gibi görünür. Oysa suyun altında, gözle görülmeyen ama derin etkiler yaratan bir dönüşüm yaşanıyor. Bir zamanlar bol olan türler sessizce azalıyor, bazıları ise neredeyse tamamen kayboluyor. Bu değişimin en çarpıcı örneklerinden biri, Türkiye denizlerinin en gizemli canlılarından biri olan keler balığı—ya da bilimsel adıyla Squatina squatina.

Yassı gövdesiyle bir vatozu andıran, ancak aslında bir köpekbalığı olan bu sıra dışı tür, bugün “kritik tehlike altında” kabul ediliyor. Oysa bir zamanlar Marmara kıyılarında sıradan bir manzara sayılıyordu.

Bu yazı, keler balığının geçmişten günümüze uzanan hikâyesini; bilimsel veriler, balıkçı anıları ve modern gözlemler ışığında anlatıyor. Aynı zamanda, denizlerimizde yaşanan sessiz bir yok oluşun izlerini sürüyor.

Bir Zamanlar Çoktu: Unutulan Bolluk

20. yüzyılın ortalarına kadar, keler balığı Türkiye kıyılarında oldukça yaygın bir türdü. Özellikle Marmara Denizi’nde, kıyıya yakın sığ sularda büyük bireylerin bile görülebildiği biliniyor.

Balıkçıların ve dalgıçların anlattıkları, bugün neredeyse inanılması güç bir tablo çiziyor:

1950’lerde ve 60’larda, İstanbul’un kıyılarında yüzlerce keler balığının bir arada bulunduğu, hatta zıpkınla avlandığı anlatılıyor. Bazı balıkçılar, bu türün o kadar bol olduğunu, pazarlarda düzenli olarak satıldığını ve hatta mutfakta tercih edilen bir balık olduğunu hatırlıyor.

Bu anlatılar sadece nostaljik hikâyeler değil; aynı zamanda bilimsel açıdan son derece değerli veriler. Çünkü denizlerdeki uzun vadeli değişimi anlamak için yalnızca modern veriler yeterli değil. Geçmişin tanıklıkları, “kaybolan bolluğu” ortaya koyuyor.

Sessiz Çöküş: 1960’lardan Sonra Ne Oldu?

Toplanan veriler, keler balığı popülasyonunun düşüşünün 1960’lı yıllarda başladığını gösteriyor. 1970’lere gelindiğinde bu azalma daha da belirgin hale geliyor.

Bu düşüşün birkaç temel nedeni var:

1. Aşırı Avcılık ve Yan Av (Bycatch) / Keler balıkları doğrudan hedef alınmasa bile, dip trolleri ve uzatma ağları gibi av araçlarıyla sıkça yakalanıyor. Yavaş hareket eden ve dipte yaşayan bu tür, bu yöntemlere karşı oldukça savunmasız.

2. Habitat Tahribatı / Kıyı dolguları, kirlilik ve deniz tabanının bozulması, keler balıklarının yaşadığı alanları daraltıyor. Özellikle Marmara Denizi gibi yoğun insan baskısı altındaki bölgelerde bu etki çok daha belirgin.

3. Biyolojik Özellikler / Keler balıkları yavaş büyüyen, geç olgunlaşan ve az sayıda yavru veren türlerdir. Bu da popülasyonlarının toparlanmasını zorlaştırır.

Sonuç olarak, bir zamanlar “çok yaygın” olarak tanımlanan bu tür, birkaç on yıl içinde “çok nadir” kategorisine geriledi.

Yanıltıcı Bolluk: “Sahte Zenginlik” Tuzağı

Keler balıklarının en ilginç özelliklerinden biri, belirli dönemlerde ve belirli bölgelerde toplu halde bulunmalarıdır. Bu davranışa “mevsimsel kümelenme” denir.

Özellikle kış aylarında bazı bölgelerde bir araya gelen bu balıklar, onları gören kişilerde yanlış bir algı yaratabilir:

“Demek ki hâlâ çoklar.”

Oysa bu, bilim insanlarının “false abundance” yani “sahte bolluk” olarak tanımladığı bir durumdur.

Gerçekte popülasyon çok azalmış olabilir, ancak kalan bireyler belirli alanlarda toplandığı için yoğun görünür. Bu da balıkçılığı teşvik ederek tür üzerindeki baskıyı daha da artırabilir.

Türkiye’de Kalan Son Sığınaklar

Araştırmalar, keler balıklarının Türkiye’de tamamen yok olmadığını, ancak çok sınırlı alanlarda varlıklarını sürdürdüklerini gösteriyor.

Öne çıkan bölgeler şunlar:

  • Marmara Denizi (özellikle güneybatı kesimleri)
  • Kuzey ve Güney Ege
  • Gökova Körfezi
  • Çanakkale Boğazı çevresi
  • Mersin kıyıları (daha seyrek)

Bu bölgeler, tür için potansiyel “sıcak noktalar” olarak değerlendiriliyor. Özellikle Gökova Körfezi’nde hamile bir dişinin yakalanıp tekrar denize bırakılması, buranın olası bir üreme alanı olabileceğini düşündürüyor. Benzer bir üreme alanı Gökçeada ve Gelibolu Yarımadası arasında kalan bölge için de ileri sürülüyor.

Kaybolan Devler

Geçmişte 2 metreyi aşan keler balıklarının Türkiye sularında görüldüğü biliniyor. Ancak günümüzde bu büyüklükte bireylere neredeyse hiç rastlanmıyor.

Bu durum, “büyük bireylerin kaybı” olarak bilinen önemli bir ekolojik soruna işaret ediyor. Büyük dişiler, daha fazla yavru üretir ve popülasyonun devamı için kritik öneme sahiptir.

Bu bireylerin ortadan kalkması, türün geleceğini ciddi şekilde tehlikeye atar.

Keler balığının Karadeniz’deki durumu ise ayrı bir tartışma konusu. Eski kayıtlar, bu türün Karadeniz’de ya hiç bulunmadığını ya da çok nadir olduğunu gösteriyor.

Daha yakın dönem verileri ise, 2000’li yıllardan sonra bu türün Karadeniz’de neredeyse hiç görülmediğini ortaya koyuyor.

Bu da türün bu bölgede yerel olarak yok olmuş olabileceği ihtimalini güçlendiriyor. Karadeniz’deki gizemli yok oluşun altında yatan nedenler ayrıca araştırmaya değer.

Bilimin Yeni Yolu: Balıkçıların Hafızası

Bu çalışmanın en dikkat çekici yönlerinden biri, bilimsel veriler ile halk bilgisinin birlikte kullanılması.

Balıkçıların ve dalgıçların anıları, sadece geçmişi anlatmakla kalmıyor; aynı zamanda bilimsel boşlukları dolduruyor. Örneğin:

  • Türün geçmişte hangi bölgelerde yoğun olduğu
  • Hangi dönemlerde görüldüğü
  • Ortalama boyutları
  • Davranış özellikleri

Bu bilgiler, klasik bilimsel yöntemlerle elde edilmesi zor olan veriler sunuyor.

Bu yaklaşım, “etnoihtiyoloji” olarak adlandırılıyor ve son yıllarda deniz biyolojisinde giderek daha fazla önem kazanıyor.

Koruma Var Ama Yeterli mi?

Türkiye’de keler balıkları 2018 yılından beri yasal olarak koruma altında. Türün sadece avlanması yasak değil, yan av olarak ağa takılan kelerlerin güvertede alıkonmaları, kasıtlı olarak yaralanmaları gibi olumsuz davranışlara maruz bırakılmaları da kanunla yasaklandı.

Ancak uygulamada bazı sorunlar var:

  • Yan av olarak yakalanmaya devam ediyorlar
  • Bazı durumlarda karaya çıkarılıyorlar
  • Balıkçıların farkındalığı yeterli değil

Bu nedenle, sadece yasal koruma yeterli değil. Etkin bir koruma için şu adımlar gerekiyor:

1. Kritik Habitatların Korunması / Keler balıklarının toplandığı bölgeler belirlenmeli ve bu alanlarda balıkçılık en azından dönemsel olarak kısıtlanmalı.

2. Eğitim ve Farkındalık / Balıkçılara, bu türlerin ekosistemdeki rolü anlatılmalı.

3. Yan Av Yönetimi / Yakalanan bireylerin zarar görmeden denize geri bırakılması sağlanmalı.

4. Uzun Vadeli İzleme / Popülasyonun durumu düzenli olarak takip edilmeli.

Denizlerin Hafızasını Kaybetmemek

Keler balığının hikâyesi, aslında daha büyük bir sorunun parçası: “kayan referans noktası” (shifting baseline). Ya da “hey gidi günler paradoksu” ki böyle adlandırmayı daha çok seviyorum.

Her yeni nesil, doğayı kendi gördüğü haliyle “normal” kabul eder. Oysa bu “normal”, geçmişe göre çok daha fakir olabilir.

Bugün genç bir dalgıç için keler balığını hiç görmemek sıradan olabilir. Ama birkaç kuşak önce, bu balık Marmara kıyılarının doğal bir parçasıydı.

Eğer geçmişi bilmezsek, kaybettiklerimizin farkına varamayız.

Umut Var mı?

Her şeye rağmen umut tamamen kaybolmuş değil.

Son yıllarda yapılan gözlemler, hâlâ büyük ve hatta hamile bireylerin zaman zaman görüldüğünü gösteriyor. Bu da popülasyonun tamamen çökmediğini ve doğru önlemlerle toparlanabileceğini düşündürüyor.

Akdeniz’in bazı bölgelerinde uygulanan koruma programları, keler balıklarının geri dönüşünün mümkün olabileceğini gösteriyor.

Ancak zaman daralıyor.

Sonuç: Kumların Altındaki Son Nefes

Keler balığı, deniz tabanında hareketsiz yatarak avını bekleyen sabırlı bir avcıdır. Ama bugün, bu sessiz canlı kendi hayatta kalma mücadelesini veriyor.

Onun hikâyesi, sadece bir türün değil; insan etkisiyle değişen denizlerin hikâyesidir.

Eğer bu hikâyeyi doğru okur ve gerekli adımları atarsak, belki bir gün Marmara’nın sığ sularında tekrar bir keler balığıyla karşılaşmak mümkün olabilir.

Aksi halde, bu eşsiz tür yalnızca eski balıkçıların anlattığı bir anı olarak kalacak.

Kaynak makale:

Bu yazı, 2021 yılında Journal of the Black Sea/Mediterranean Environment dergisinde yayımlanan Chapters from the life story of common angel shark, Squatina squatina, from Turkish waters: a historical, ethnoichthyological and contemporary approach to a little-known shark başlıklı bilimsel çalışmanın bulgularına dayanarak hazırlanmış, genel okuyucu için kaleme alınmış bir popüler bilim uyarlamasıdır. Kaynak makaleyi incelemek için aşağıdaki linke tıklayın:

Kabasakal, H. (2021): Chapters from the life story of common angel shark, Squatina squatina, from Turkish waters: a historical, ethnoichthyological and contemporary approach to a little-known shark. J. Black Sea/Mediterranean Environment 27: 317-341.

https://www.researchgate.net/publication/358235373_Chapters_from_the_life_story_of_common_angel_shark_Squatina_squatina_from_Turkish_waters_a_historical_ethnoichthyological_and_contemporary_approach_to_a_little-known_shark_species



 

19 Mart 2026 Perşembe

CANAVARIN BEŞİĞİ

 


Denizin en çok korkulan canlılarından birinin hayatı, sandığımızdan çok daha kırılgan bir başlangıçla başlar.

“Canavar” olarak anılan bir türün, yaşamının ilk günlerinde aslında ne kadar savunmasız olduğunu düşünmek çoğu kişi için alışılmadık bir fikirdir. Oysa doğa, en güçlü görünen canlıları bile hayatlarının bir döneminde korunmaya muhtaç hale getirir. Büyük beyaz köpekbalığı da bunun en çarpıcı örneklerinden biridir.

Bilimsel adıyla Carcharodon carcharias, okyanusların zirve yırtıcılarından biri olarak bilinir. Gücü, boyutu ve avlanma becerisiyle deniz ekosistemlerinde dengeyi sağlayan bu tür, aynı zamanda yaşam döngüsünün en hassas evrelerinden birini kıyıya yakın, korunaklı sularda geçirir. Bu alanlar, çoğu zaman fark edilmeden varlığını sürdüren, ancak türün devamlılığı açısından kritik öneme sahip “yuva” alanlarıdır.

Son yıllarda elde edilen bulgular, Kuzey Ege’nin sakin sularında yer alan Edremit Körfezi’nin bu tür için böyle bir rol oynayabileceğini düşündürüyor.

Kıyıya yakın bir sır

Edremit Körfezi, ilk bakışta sıradan bir kıyı coğrafyası gibi görünebilir. Ancak bu geniş körfezin yapısı, denizel yaşam açısından son derece özel nitelikler barındırır. Kıyıya yakın adalarla çevrili, küçük koylarla bölünmüş ve girintili çıkıntılı yapısıyla dikkat çeken bu alan, açık denizin sert ve değişken koşullarından daha korunaklı bir ortam sunar.

Bu tür kıyı sistemleri, özellikle genç bireyler için hayati avantajlar sağlar. Akıntıların nispeten daha zayıf olduğu, besin kaynaklarının daha erişilebilir olduğu ve büyük yırtıcı baskısının görece azaldığı bu alanlar, yeni doğan bireylerin hayatta kalma şansını artırır.

Doğada tesadüf yoktur.

Bir tür belirli bir alanı kullanıyorsa, bunun arkasında mutlaka güçlü bir ekolojik neden vardır. Edremit Körfezi’nin sunduğu bu doğal yapı, onu potansiyel bir “beşik” haline getiren temel unsurlardan biridir.

Kayıtların anlattığı hikâye

Büyük beyaz köpekbalıklarının yaşam döngüsüne ilişkin bilgilerimiz hâlâ sınırlı. Özellikle Akdeniz popülasyonu söz konusu olduğunda, türün nerede doğduğu, hangi alanları büyüme için kullandığı ve bu alanlara ne ölçüde bağlı kaldığı gibi sorular büyük ölçüde yanıtsızdır.

Ancak bazen doğa, küçük ipuçlarıyla büyük hikâyeler anlatır.

Edremit Körfezi ve yakın çevresinde bugüne kadar kaydedilen genç bireyler, bu ipuçlarının en dikkat çekici olanlarından biridir. Balıkçılık faaliyetleri sırasında yakalanan ya da tesadüfen gözlemlenen küçük boyutlu bireyler, bu bölgenin sadece bir geçiş güzergâhı olmadığını düşündürmektedir. Bu kayıtlar tek başına kesin bir yargıya varmak için yeterli değildir. Ancak belirli bir zaman dilimi içinde aynı bölgede tekrarlayan gözlemler, rastlantısallığın ötesine geçmeye başlar.

Bilim çoğu zaman böyle ilerler. Önce gözlem gelir, ardından soru. Bu durumda sorulan soru oldukça nettir:

Edremit Körfezi, büyük beyaz köpekbalıkları için bir üreme ve erken gelişim alanı olabilir mi?

İki olasılık, tek bilinmez

Bu sorunun cevabı henüz kesin değil. Ancak eldeki veriler iki temel olasılığı işaret ediyor:

İlk olasılık, bireylerin belirli bir bölgeyi düzenli olarak kullanması, yani alan sadakati (site fidelity) göstermesidir. Bu durumda köpekbalıkları, doğdukları ya da erken gelişimlerini geçirdikleri alanlara yıllar içinde tekrar tekrar dönebilirler. Böyle bir davranış, o alanın tür için kritik bir habitat olduğunu açıkça ortaya koyar.

İkinci olasılık ise daha esnek bir kullanım modelidir. Bu senaryoda bireyler, çevresel koşullara bağlı olarak farklı yıllarda farklı alanları tercih edebilir. Besin bolluğu, su sıcaklığı, akıntılar ve diğer çevresel faktörler bu tercihleri etkileyebilir.

Edremit Körfezi’nin bu iki modelden hangisine uyduğunu anlamak, yalnızca yerel ölçekte değil, tüm Akdeniz için büyük önem taşır.Çünkü bu sorunun cevabı, koruma stratejilerinin nasıl şekilleneceğini doğrudan etkiler.

Görünmeyeni takip etmek

Deniz, gözlemin en zor olduğu ortamlardan biridir. Özellikle geniş alanlarda hareket eden ve çoğu zaman derin sularda yaşayan türleri takip etmek, klasik yöntemlerle oldukça sınırlıdır. Bu noktada devreye modern teknolojiler girer. Uydu vericileriyle yapılan izleme çalışmaları, denizel türlerin davranışlarını anlamada son yılların en güçlü araçlarından biri haline gelmiştir. Bir bireye yerleştirilen uydu vericisi sayesinde, o hayvanın günler, haftalar hatta aylar boyunca izlediği rotalar takip edilebilir.

Bu yöntemle elde edilebilecek veriler son derece değerlidir:

  • Belirli bir alanda ne kadar süre kaldığı
  • Hangi dönemlerde o bölgeyi kullandığı
  • Hangi derinlikleri tercih ettiği
  • Hangi çevresel koşullarda hareket ettiği

gibi sorulara yanıt bulunabilir.

Edremit Körfezi özelinde düşünüldüğünde, bu tür çalışmalar bölgenin gerçekten bir “beşik” olup olmadığını ortaya koymanın en etkili yolu olacaktır.

Akdeniz’de daralan bir dünya

Büyük beyaz köpekbalıkları küresel ölçekte geniş bir dağılıma sahip olsa da, Akdeniz popülasyonu uzun süredir baskı altındadır. Tarihsel kayıtlar, geçmişte çok daha yaygın olan bu türün günümüzde oldukça seyrek gözlendiğini göstermektedir.

Bu azalma, tek bir nedene bağlı değildir.

Aşırı avcılık, yan av (bycatch), habitat kaybı ve besin zincirindeki değişimler bir araya gelerek tür üzerinde ciddi bir baskı oluşturmuştur. Bu nedenle, türün yaşam döngüsündeki kritik alanların belirlenmesi her zamankinden daha önemli hale gelmiştir.

Eğer Edremit Körfezi gerçekten bir üreme ya da gelişim alanıysa, bu bölge sadece yerel bir habitat değil, Akdeniz ölçeğinde korunması gereken stratejik bir alan anlamına gelir.

Kıyının sessiz tanıkları

Deniz çoğu zaman sessizdir. Ancak dikkatle bakıldığında, bu sessizlik içinde sayısız hikâye barındırır. Edremit Körfezi’nde kaydedilen genç büyük beyaz köpekbalıkları da bu hikâyelerden biridir. Her bir kayıt, denizin derinliklerinden gelen bir mesaj gibidir: burada bir şey oluyor.

Belki de bu, uzun zamandır gözden kaçan bir doğum alanının işaretidir. Belki de sadece geçici bir uğrak noktasıdır.

Henüz bilmiyoruz.

Ama bildiğimiz bir şey var:

Bu sorunun cevabı önemlidir.

Korkudan korumaya

“Canavar” olarak etiketlenen bir türün hikâyesine yakından baktığımızda, aslında doğanın hassas dengeleriyle karşılaşırız. Büyük beyaz köpekbalığı, ekosistemin en üst basamaklarından birinde yer alır. Onun varlığı, denizel sistemlerin sağlıklı işlediğinin bir göstergesidir.

Bu nedenle mesele korku değil, anlayıştır. Ve anlayışın bir sonraki adımı da korumadır.

Edremit Körfezi’nin potansiyel rolü, bu bağlamda dikkatle ele alınmalıdır. Bölgenin ekolojik özelliklerinin korunması, balıkçılık faaliyetlerinin sürdürülebilir şekilde yönetilmesi ve bilimsel araştırmaların desteklenmesi, bu sürecin temel taşlarını oluşturur.

Bir başlangıcın hikâyesi

Her canlı bir yerden başlar.

Büyük beyaz köpekbalıkları için bu başlangıç noktalarının neresi olduğu sorusu, hâlâ tam olarak yanıtlanmış değil. Ancak Edremit Körfezi, bu sorunun cevabına bizi bir adım daha yaklaştırıyor olabilir.

Belki de bu sakin kıyı suları, okyanusun en güçlü yırtıcılarından birinin hayata gözlerini açtığı yerlerden biridir.

Eğer öyleyse, burası sadece bir körfez değil…

Bir başlangıç noktasıdır. Bir beşiktir.

Son not

Kaynak makalenin yayınlanmasından birkaç yıl sonra önemli bir gelişme yaşandı. 2023 yılında yapılan değerlendirmeler sonucunda Edremit Körfezi, Uluslararası Doğayı Koruma Birliği (IUCN) tarafından “Önemli Köpekbalığı ve Vatoz Alanı” (ISRA) olarak ilan edildi. Bu karar, körfezin yalnızca yerel ölçekte değil, Akdeniz genelinde de kritik bir habitat olduğunu resmen ortaya koyuyor. Bilimsel verilerle şekillenen bu tanım, artık açık bir sorumluluğa dönüşmüş durumda. Bazen bir yerin değeri, ancak onu kaybetme ihtimali belirginleştiğinde anlaşılır. Edremit Körfezi için bu farkındalık artık kayıt altındadır.

Kaynak makale

Bu yazı, Journal Black Sea/Mediterranean Environment dergisinde yayımlanan “Exploring a possible nursery ground of white shark (Carcharodon carcharias) in Edremit Bay (northeastern Aegean Sea, Turkey)” başlıklı bilimsel makalenin bulgularına dayanarak hazırlanmış popüler bilim uyarlamasıdır. Kaynak makaleye aşağıdaki linkten erişebilirsiniz:

Kabasakal, H. (2020): Exploring a possible nursery ground of white shark (Carcharodon carcharias), in the Edremit Bay (northeastern Aegean Sea, Turkey). J. Black Sea/Mediterranean Environment, 26: 176-189.

https://www.researchgate.net/publication/344283955_Exploring_a_possible_nursery_ground_of_white_shark_Carcharodon_carcharias_in_Edremit_Bay_northeastern_Aegean_Sea_Turkey




17 Mart 2026 Salı

DERİN MARMARA KÖPEKBALIKLARININ ÖLÜM BÖLGESİ (Mİ?)

 


Marmara’nın derin batiyalinde işlerin yolunda gitmediğini, habitat tahribatının temelinde özellikle oksijensizleşmenin yattığını ve devam eden yıkımı onarmanın kolay olmayacağını savunan araştırmacıları “aşırı karamsar” olmakla eleştirenler bitmek bilmiyor. Veri yetersizliğine dayalı bilgisizlikten güç alan ya da mevcut politikaların suyuna gitmenin sağladığı konfor alanına sığınanlar arasında, sıradan yurttaştan Marmara’nın suyuyla yeni yeni ıslanan araştırmacılara kadar her çeşit insan var.

İç denizin derin bölgelerinde umut verici kıpırdanmalar görmüyor değilim. Ancak, sevinmek için daha çok erken. Ne demişler bir çiçekle bahar gelmez. Kılıç artığı birkaç köpekbalığı kıta sahanlığının derin bölgelerinde ya da kıta yamacının başlangıcında gözlendi diye kutlama yapmaya gerek yok. Bunlar can çekişen bir denizin son yakarışları. Marmara’nın derinlerinde yok olmaya direnen kırılgan yaşamların son güçleriyle yaptıkları ortak uyarı.

Deniz ölür mü?

Gereken koşullar oluşursa bal gibi ölür!

Gezegenimizin neresinde olursa olsun Antroposen (insan çağı) okyanuslarının karşı karşıya olduğu en zorlayıcı çevresel sorunlardan birisi “ölü bölgelerin” oluşması ve yaygınlaşmasıdır. Endüstriyel atıklardan tarım suyu deşarjlarına, yıkadığınız çamaşırın deterjanlı suyundan sabah aldığınız duşa, çektiğiniz sifona kadar çeşitlendirebileceğimiz insan kaynaklı her türlü faaliyetin sonucu oluşan hipoksi (çözünmüş oksijen <1.42 mL/L deniz suyu) ya da anoksi (0 oksijen) etkisindeki deniz alanları “ölü bölge” olarak tanımlanıyor.

Değişen iklim koşulları, küresel ısınma ya da deniz tabanında donmuş halde muhafaza edilen metan yataklarından gaz kaçağı, hidrojen sülfür oluşumu gibi sebeplerle okyanusların oksijen kaybettiğini biliyoruz. Küresel ölçekte karşımızda duran bu sorun 1960’lardan itibaren şiddetlenmeye başladı. Bugün itibarıyla ölü bölgelerin tüm okyanus hacminin %2’sine eşdeğer olduğu hesaplanıyor. 2100 yılına gelindiğinde bu oranın %7’ye çıkması bekleniyor.

Bu sadece bir sayı değil. Deniz yaşamını doğrudan etkileyen bir kırılma noktası!

Deniz yaşamını olumsuz etkilemesi kaçınılmaz olan oksijensizleşmenin sağ kalım oranlarını azaltması, büyümeyi ve üremeyi baskılaması bekleniyor. Ancak, giderek oksijensizleşen okyanusların dünyayı yaşayan bir gezegen halinde tutan fonksiyonlarını yitireceği tahmini ise en kötü durum senaryolarını bile aşan bir tablo çiziyor.

Oksijen yoksa köpekbalığı da yok

Köpekbalıkları ve akraba türler (vatozlar vb.) zorunlu oksijen soluyucular olarak tanımlanırlar. Bunu da iki şekilde yaparlar: ya büyük köpekbalıklarında olduğu gibi sürekli yüzerek solungaçlarından temiz deniz suyu geçirir ve sudaki oksijeni süzerler ya da dibe yakın yaşayan türlerde yaygın olan ağız hareketleriyle suyu pompalayarak bukkal solunum yaparlar. Dibe yatarak zaman geçiren vatoz vb. türler, gözlerin gerisindeki spirakulum deliklerinden su çekerek solungaçlarına yönlendirebilirler. Böylece dipten kum çamur yutmamış olurlar.

Solungaçlardan deniz suyu geçirmek için kullandıkları yöntem değişir. Ama gerçek değişmez. Oksijen yoksa yaşam da yoktur.

Eğer deniz suyunun çözünmüş oksijen içeriği yeterliyse fizyolojik açıdan bir sorun yaşamazlar. Fakat çözünmüş oksijen konsantrasyonu azaldıkça sorunlar da çıkmaya başlar.

Ölü bölgelerde yapılan araştırmalar balıkların oksijen azlığına belirli bir seviyeye kadar tahammül edebildiklerini gösteriyor. Hatta söz konusu bölgelerde yaşamaya uyum sağlamış olan balıklar da yok değil. Bunların arasında köpekbalıkları da var. Metabolik ihtiyaçları gereği oksijen gereksinimi fazla olan büyük yırtıcıların çoğunlukla uzak durdukları bu boğucu sulara uyum sağlayan türler yırtıcı baskısından uzak bir sığınağın güvenli ortamında yaşıyorlar. Dolayısıyla ölü bölge demek her zaman ıssız bir denizaltı çölü anlamına gelmiyor. Karadeniz’in hidrojen sülfürle zehirlenmiş derin sularındaki ölü bölgenin aksine Marmara’nın derinlerinde oluşmaya başlayan ölü bölgede hâlâ yaşamın kuyruk vuruşlarına rastlamak mümkün.

Derin Marmara henüz tamamen sessizliğe gömülmedi.

Dünden bugüne ne değişti?

Japonya Uluslararası İşbirliği Ajansı (JICA) desteğiyle 1990’ların başında gerçekleştirilen Marmara, Ege ve Akdeniz’de demersal balıkçılık kaynakları araştırması raporunun satır araları, derin Marmara’da neleri kaybettiğimizi adeta yüzümüze vuruyor. Özellikle derin deniz türlerinin Marmara üst batiyalindeki (>200-500 m derinlik) biyokütlelerine ilişkin olarak verilen değerler, aynı yıllarda yayınlanan bir başka raporda yazılı olan “Marmara’nın derin katmanlarında oksijensiz koşullar oluşmamaktadır” vurgusunu destekler niteliktedir.

Marmara doğası gereği derin suları her zaman oksijen fakiri olmuş bir denizdir. 1965 yılında araştırma gemisi Pillsbury’nin P6507 sayılı seferinde Marmara deniz tabanından alınan karot örnekleri inceleyen Stanley ve Blainpied’e göre günümüzden 12000 yıl önce Marmara’nın tamamen oksijensiz kaldığı bir dönem var. Hatta bu dönemde aşırı tuzlu bir su kütlesine dönüştüğü de söyleniyor. Çözünmüş oksijen bakiyesi açısından gelgitli dönemler yaşayan Marmara en sonunda bugünkü koşullarına ulaşır. Ege’den giren temiz ve bol oksijenli sularla arınır, fakat derin sularında çözünmüş oksijen yüzeye kıyasla çok azdır. Yine de bu oksijen fakirliği derin deniz yaşamının yayılmasını engellememiştir.

Marmara bu tür dalgalanmalarla bugüne ulaştı. Ama hiçbir zaman bugünkü kadar baskı altında değildi.

JICA raporunun en can alıcı satırları >200-500 m derinlik kuşağındaki görkemli kıkırdaklı balık yaşamının anlatıldığı kısımlardır. Marmara’nın gerçek derin deniz köpekbalıkları olan Centrophorus uyato, Galeus melastomus, Oxynotus centrina, Squalus blainville türlerinin söz konusu derinlik kuşağında hiç de azımsanmayacak canlı kütle değerlerine (km2’ye düşen kg olarak canlı ağırlık) ulaştıklarını yine bu raporda okuyoruz. Her ne kadar bu raporda Hexanchus griseus ve Echinorhinus brucus’un adı geçmese de Marmara batiyalinde bu türlerin de bulunduğu hatta ilk türün hatırı sayılır bir popülasyonu olduğu başka çalışmalarda ortaya çıktı.

17 Ağustos 1999 depremi sonrasında Marmara’nın dibindeki fayları araştırmaya gelen Fransız araştırma gemisinin uzaktan kumandalı araç (ROV) kullanarak Tekirdağ açıklarında kaydettiği kısa bir filmde ise, bir çivili köpekbalığı yüzeyden 1214 m derinde aheste aheste yüzmekteydi. Doğu Akdeniz’de neslinin tükendiği varsayılan Echinorhinus brucus Marmara’da ortaya çıkmakla kalmamış, literatürde en fazla 900 m’ye kadar indiği kayıtlı olan bu tür için bir de derinlik rekoru kırılmıştı.

Ancak insan rahat durmadı ve kıyıdaki faaliyetlerinin atıklarıyla Marmara gibi çok özel ve kırılgan bir içdeniz ekosisteminin canına okudu. Marmara’nın taşıdığı özellikleri daha önce başka yazılarda anlatmıştım. O yüzden burada tekrar etmiyorum. Merak eden okuyucu bu yazıları okuyabilir (Derin Direniş: Bozcamgöz Baskıya Direnebilir Mi? & Kimler Geldi, Kimler Geçti, Kimler Kaldı: 3. Bölüm - Kalanlar). Derken olan oldu ve günün sonuna geldiğimizde bir zamanlar Marmara’nın derinlerinde kol gezen bu türlerin kıyı sularına sıkıştıklarını ve derin sularda ise yok denecek kadar azaldıklarını görüyoruz.

ROV: Derin Marmara’ya bakan gözler

2000 senesinde Tekirdağ çukurunda kaydedilen görüntüler Marmara’da derin deniz köpekbalıklarını görüntülemeye yönelik ilk çalışmalar olarak kayıtlara geçti. Bölgeden 100 yılı aşan kayıt tarihçesi olan çivili köpekbalığını (Echinorhinus brucus) ilk kez kendi evinde görmeyi başardığımız bu çalışmayı 2005 yılında Annales dergisinde kısa bir makale olarak yayınladık. Sonraki yıllarda bu ilk makaleyi Marmara’nın çivili köpekbalıklarını işlediğimiz başka makaleler izledi. Çivili köpekbalığı başlı başına bir hikâye ve onu anlatmayı sonraya bırakıyorum.

Bu öncü çalışma sonrasında derin Marmara’ya ROV kullanarak bakan oldu mu bilmiyorum? ROV çalışmaları pahalıdır, yapılması zordur. Ancak, İstanbul Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri tarafından desteklenen 39455 numaralı proje ile işler değişti. Kuzey Marmara Denizi’nin Derin Sularında (50–300 m) Sünger, Mercan ve Hidroid Topluluklarının Dağılımı ve Biyolojik Çeşitliliği (No. 39455) başlıklı projede uzun yıllar sonra Marmara mezofotik kuşağına ROV’la bakma fırsatımız oldu. Hem de yerli ve milli üretim Letna Marine Pyrot marka ROV’la...

İstanbul Üniversitesi Su Bilimleri Fakültesi tarafından işletilen araştırma gemisi Yunus-S’den başlayan her dalışta Pyrot, kuzey Marmara mezofotik kuşağında daha önce görülmemiş kareleri yüksek çözünürlükte görüntüledi. Derin bölgeden gelen her görüntüyle karanlık sulardaki kırılgan yaşamın hikâyesi daha da renklendi.

Mercan bahçelerinde gezinen köpek balıkları

Pyrot’un gözlerine takılan en çarpıcı görüntüler arasında mercan bahçeleri de vardı. Kara mercan (Savalia (Gerardia) savaglia) ve sarı gorgonya (Eunicella cavolini) kayaların üzerini kaplayan mercan bahçelerinin en kalabalık üyeleriydi. Deniz tabanından birkaç metre yükselebilen minik ağaçları andıran mercanlar, sert iskeletler üreterek kendi fiziksel çevrelerini inşa eden, değiştiren ve sürdüren “ekosistem mühendisleri”dir. Bu canlılar, başka türler için barınak, besin ve koruma sağlayan yapılar oluşturarak okyanus tabanını şekillendirir ve biyolojik çeşitliliği doğrudan yönetirler. Basit bir çalı ne işe yarar demeden önce bu tanımı hep hatırlayın lütfen.

Derin Marmara’nın mercan bahçelerinde gezinen en görkemli ziyaretçiler ise şüphesiz köpekbalıklarıdır. Parlak ışıklarına ve pervane gürültüsüne rağmen Pyrot’un yakınlarına gelen köpekbalıkları Marmara’nın tanıdık yüzleriydi: bozcamgöz (Hexanchus griseus), yutucu camgöz (Centrophorus uyato) ve domuz köpekbalığı (Oxynotus centrina).

Bozcamgöz köpekbalığı, ROV’a kısa bir süre dokunacak kadar yaklaşsa da ardından uzaklaşarak ROV’un varlığına ters bir tepki vermedi. Yutucu camgözün aktif bir şekilde yüzdüğü gözlemlendi ve solungaç yarıkları açıkça şişmişti. Domuz köpekbalığı ROV’a yaklaşmadı ve takip aracına tepki olarak hızla dipten yükseldi ve uzaklaştı. Tüm köpekbalıkları dipten birkaç metreden fazla uzaklaşmadan yüzmekteydiler.

Oksijen değerleri “ölü bölgeyi” akla getiriyor

Bu keşif seferleri sırasında CTD cihazıyla çözünmüş oksijen ve sıcaklık ölçümleri de yapıldı. Kabaca bir metre uzunluğunda metal bir gövdeden oluşan CTD cihazının içinde derinlik, sıcaklık, tuzluluk ve oksijen algılayıcıları var. 6000 m derindeki basınca dayanıklı bu aletle yüzeyden en derin noktaya kadar oşinografik parametrelerin değişimi kaydedilir. Bozcamgözü 104 m derinde görmüştük ve burada çözünmüş oksijen değeri 0.71 mL/L’ydi. domuz köpekbalığı ve yutucu camgöz daha derin sularda görüntülenirken (sırasıyla 149 m ve 289 m) çözünmüş oksijen değerleri daha da düşmüştü (sırasıyla 0.54 mL/L ve 0.24 mL/L).

Dikkat ettiniz mi bu değerler “ölü bölge” çözünmüş oksijen sınır değerinin (<1.42 mL/L) çok altında. Derin Marmara’da bir ölü bölgenin yayılmakta olduğunu anlamak için başka kanıta gerek var mı?

Bu artık bir uyarı değil, bir durum tespiti!

Ölü bölge “ölüm bölgesi”ne dönüşmemeli!

Henüz geç değil ama zaman daralıyor.

2000 yılında Tekirdağ açıklarında 1214 m derinde görüntülenen çivili köpekbalığına, birkaç sene sonra aynı bölgede ve aynı derinlikte örneklenen siyah ağızlı kedi köpekbalığı da (Galeus melastomus) eklendi. Demek ki 2000’li yıllara kadar Marmara’nın derin deniz çukurlarında köpekbalıkları için uygun yaşam koşulları hakimdi. Pyrot’un kaydettiği görüntüler, devam eden oksijensizleşme sürecine rağmen, aktif avcı köpekbalıklarının kuzey Marmara’nın hipoksik batiyal sularında hâlâ gezindiklerini gösteriyor. Bozcamgöz en az 2.500 m’ye kadar inebiliyorken, domuz köpekbalığının ve yutucu camgözün azami derinlik sınırları sırasıyla 805 m ve 1400 m olarak geçiyor literatürde. Oysa onları görüntülediğimiz derinlikler gerçekte inebildikleri derinliklerin ihtişamından çok uzakta.

Şu anda esas olarak hipoksiya gelişimiyle beslenen ölü bölgeler, kıyı sistemlerinden derin deniz bölgelerine kadar farklı deniz ortamlarını etkisi altına alıyor. Marmara’da ölçülen güncel çözünmüş oksijen değerleri bölgenin kıta sahanlığından (>100 m) itibaren derin batiyal bölgeye kadar uzanan, biyolojik çeşitliliğin şiddetli şekilde azaldığı bir ölü bölgeye dönüşmekte olduğunu destekliyor.

Bir zamanlar yaşamın beşiği olan derin Marmara köpekbalıkları için hızla “ölüm bölgesi”ne dönüşüyor.

Kaynak makale:

Bu yazı, 2025 yılında Marine Ecology dergisinde yayımlanan Threatened Sharks in Low Oxygen Waters of the Sea of Marmara Highlight Potential Challenges for Conservation başlıklı bilimsel çalışmanın bulgularına dayanarak hazırlanmış, genel okuyucu için kaleme alınmış bir popüler bilim uyarlamasıdır. Kaynak makaleyi incelemek için aşağıdaki linke tıklayın:

Kabasakal, H., Karakulak, F.S., İşinibilir, M., Topçu, N.E. & Topaloğlu, B. (2025): Threatened Sharks in Low Oxygen Waters of the Sea of Marmara Highlight Potential Challenges for Conservation. Marine Ecology, 2025; 46:e70059. https://doi.org/10.1111/maec.70059.


Tekirdağ açıklarında 1214 m derinde görüntülenen çivili köpekbalığı. 





15 Mart 2026 Pazar

BOĞULAN BİR DENİZDE HAYATA DOĞMAK

 

Araştırma gemisinde bir Şubat sabahı... Haydarpaşa Limanı’ndan ayrılalı henüz iki gün olmuştu ki araştırma gemisi Yunus-S’te her şey yolundaydı. 1990’lı yıllardan beri İstanbul Üniversitesi Su Bilimleri Fakültesi tarafından işletilen araştırma gemisi Yunus-S, denizde kendini kanıtlamış dayanıklı bir gemidir. Yaşlı ama sağlam gövdesine rağmen bu klasik araştırma gemisi en son teknoloji bilimsel ekipmanlarla donatılmıştır ve 1000 metreden daha derin sularda dip trolü yapabilecek kapasiteye sahiptir.

Soğuk bir Şubat sabahı, araştırma gemisi Marmara Denizi’nin doğu kıyısından birkaç mil açıkta bulunan bir trol istasyonuna doğru ilerliyordu. Sisle örtülü zirveleriyle dik kıyı tepeleri, mavi gökyüzü ile yeşil manzara arasında heykelsi bir sınır oluşturuyordu. Sabah kahvemi yudumlarken bu muhteşem manzara, derin Marmara’nın giderek oksijensizleştiğini ve sakinlerini yavaş yavaş boğduğunu bir an için unutturdu bana.

Marmara kıta sahanlığında umut veren bir keşif

İstasyona vardığımızı bildiren kaptanın interkomdan gelen metalik sesi sabah düşüncelerimi bir anda böldü. Mürettebat, yıllar içinde neredeyse ezberledikleri rutinle, Akdeniz’de yürütülen Uluslararası Dip Trolü Araştırması’nın (MEDITS) protokolüne göre donatılmış dip trolünü hazırlamak üzere görev yerlerine geçti. Tekne ile deniz tabanı arasındaki derinlik 125 metreydi ve trol hattının başlangıç ile bitiş noktaları arasındaki ortalama derinlik yaklaşık 123 metreydi. Son kontroller tamamlandıktan sonra trol ağı, 2.5 deniz mili hızla ve 30 dakika boyunca dibi taramak üzere denize bırakıldı.

Bu keşif gezisi aslında daha büyük bir araştırma programının parçasıydı. Doğu Marmara’da belirlenen on istasyonda gerçekleştirilen bu bir haftalık çalışma, son on yıldır Marmara Denizi’ndeki kirliliği ve deniz yaşamının durumunu izlemek amacıyla yürütülen uzun süreli bir araştırma programına dahil edilmişti. Yaklaşık bir saat sonra trol ağı güverteye alındığında, kıç güvertede çoğunluğunu dip canlılarının oluşturduğu küçük bir tepecik yükseliyordu.

Beklenmeyen bir keşif

İlk bakışta ağdan çıkan türler bizi şaşırtmadı. Tarama alanında en bol bulunan canlılar kabuklular, özellikle kırmızı karides (Parapenaeus longirostris) ve derin deniz karidesi (Plesionika edwardsii) idi. Bunları istavrit (Trachurus mediterraneus), berlam (Merluccius merluccius) ve çeşitli küçük dip balıkları izliyordu. Sudan çıkmanın şokuyla çırpınan birkaç dikenli vatozu (Raja clavata) tartıp ölçtükten sonra hızla denize geri bıraktık. Dipten gelen deniz çöpleri ise metropoller arasında sıkışmış bu iç denizin kaçınılmaz kirliliğini gözler önüne seriyordu.

Yığın içinde kıvrılarak hareket eden küçük köpekbalıkları başlangıçta çok sıra dışı görünmedi. Yine de ihtiyatlı davranarak büyük bir naylon leğen ve deniz suyu sağlayan bir hortum yardımıyla geçici bir “yaşatma tankı” hazırladık ve tüm köpekbalıklarını bu tankta topladık. Bireyleri yakından incelediğimizde dikkat çekici bir ayrıntı ortaya çıktı. Toplam 176 yavru köpekbalığının neredeyse tamamının karın yüzeyinde, göğüs yüzgeçlerinin ortasında belirgin bir doğum izi bulunuyordu. Çoğunda bu iz hâlâ taze ve iyileşmemişti.

Bu küçük ama kritik ayrıntı, Doğu Marmara’da bir köpekbalığı yavrulama alanının varlığına işaret eden ilk güçlü kanıtı oluşturuyordu.

Güvertede hayata tutunan yavrular

Araştırma sırasında gemide doğaçlama olarak kurduğumuz yaşatma tankının beklenenden çok daha iyi çalıştığını özellikle vurgulamak gerekir. Güvertede bulunan basit ekipmanlarla hazırlanan bu tank sayesinde, incelenen yavru köpekbalıklarının hiçbiri gemide ölmedi. Ölçüm ve incelemeler tamamlandıktan sonra denize bırakılan bireylerin tamamı güçlü ve dengeli hareketlerle yüzerek uzaklaştı.

Küçük dip köpekbalıkları ve vatozlar gibi birçok kıkırdaklı balık türünde, yakalama sonrası hayatta kalma oranının büyük ölçüde doğru taşıma ve muhafaza etme yöntemlerine bağlı olduğu bilinmektedir. Av süresi, ağdaki toplam av miktarı, güvertede geçirilen süre ve hayvanların maruz kaldığı stres gibi birçok faktör bu süreçte belirleyici rol oynar. Buna karşılık, uygun şekilde muhafaza edilip taşınan ve hızla suya geri bırakılan küçük dip köpekbalıklarının yaşama şansı oldukça yüksektir.

Bu nedenle araştırma gemilerinde, basit malzemelerle bile kurulabilen yaşatma tankları büyük önem taşır. Böyle bir sistem, bilimsel incelemeler tamamlandıktan sonra hassas türlerin canlı olarak denize geri bırakılmasını mümkün kılar. O gün Yunus-S’in güvertesinde kurulan mütevazı tank da tam olarak bu amaca hizmet etti: Marmara’nın derinliklerinden gelen 176 yavru köpekbalığının yeniden denize dönmesine olanak sağladı.

Marmara’nın dikenli camgözleri

Yavruların tamamı uzunburunlu dikenli camgöz olarak bilinen Squalus blainville türüne aitti. Bu tür, uzun zamandır Marmara Denizi’nin kıkırdaklı balık faunasının bilinen üyelerinden biridir. Buna rağmen bölgede bir yavrulama alanının varlığına işaret eden somut bilimsel kanıtlar ilk kez ortaya konuluyordu.

Doğu Akdeniz’de bu tür için olası yavrulama alanları daha önce de öne sürülmüştür. Ancak bu bölgelerde yakalanan yeni doğmuş bireylerin sayısı oldukça sınırlı kalmıştır. Bazı çalışmalar yalnızca birkaç düzine yavru bireyin yakalandığını bildirmiştir. Marmara Denizi’nde gerçekleştirilen bu çalışmada ise tek bir dip trolü operasyonunda 176 yeni doğmuş yavrunun yakalanmış olması dikkat çekici bir durumdur. Bu kadar yüksek sayıda yeni doğmuş bireyin aynı bölgede bulunması, Doğu Marmara’da uzunburunlu dikenli camgözler için bir yavrulama alanı bulunabileceği ihtimalini güçlü biçimde desteklemektedir.

Yavruların zorlu geleceği

Bir yavrulama alanının işlevsel olabilmesi için genç bireylerin bol besin bulabilmesi ve büyük yırtıcılara görece daha az maruz kalması gerekir. Doğu Marmara’da önerilen bu alan, dip canlılarının zenginliği sayesinde bu koşulları büyük ölçüde karşılamaktadır. Özellikle ticari değeri yüksek iki karides türünün yoğunluğu, genç camgözler için önemli bir besin kaynağı oluşturur. Ancak bu zenginlik, bölgenin aynı zamanda yoğun bir balıkçılık sahası olmasına da yol açmaktadır. Bu durum, yavrular için bol besin sağlarken doğum alanı üzerinde ek bir insan baskısı yaratmaktadır.

Uzunburunlu dikenli camgözler yaşamları boyunca geniş bir derinlik aralığında bulunabilir. Yavrular büyüdükçe doğal olarak daha derin bölgelere doğru ilerlemeleri beklenir. Ancak Marmara Denizi’nin derin kesimlerinde giderek kötüleşen çevresel koşullar bu doğal yaşam döngüsünü belirsiz hâle getirmektedir.

Marmara Denizi’nde oksijen krizi

Bugün Marmara Denizi, Akdeniz havzasındaki en bozulmuş deniz ekosistemlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Son kırk yılda denizin derin bölgelerinde çözünmüş oksijen seviyeleri dramatik biçimde düşmüş, birçok yerde hipoksi sınırının altına inmiştir. Bu durum yalnızca köpekbalıkları için değil, pek çok dip balığı türü için de ciddi bir habitat kaybı anlamına gelmektedir. Derin sularda yaşam koşulları bozuldukça, birçok tür daha sığ bölgelere doğru çekilmek zorunda kalabilir. Bilim insanlarının “dikey habitat daralması” olarak tanımladığı bu süreç, özellikle derin deniz köpekbalıkları için ciddi bir tehdit oluşturur. Eğer Marmara’daki oksijen krizi devam ederse, uzunburunlu dikenli camgözlerin doğal derin habitatları giderek yaşanmaz hâle gelebilir.

Alan bazlı koruma neden önemli?

Yalnızca av yasağına dayalı koruma önlemleri yeterli olmayabilir. Türün hayatta kalma şansını artırmak için yavrulama alanları gibi kritik habitatların korunması büyük önem taşımaktadır. Bu tür alanların yıl boyunca ya da belirli dönemlerde balıkçılığa kapatılması, özellikle köpekbalıkları ve vatozlar gibi hassas türlerin korunmasında etkili bir yöntem olarak kabul edilmektedir. Marmara Denizi’nde önerilen bu yavrulama alanının korunması, yalnızca Squalus blainville türü camgöz için değil, aynı habitatı paylaşan birçok dip canlısı için de önemli bir adım olabilir.


Toplam avda yer alan yeni doğmuş camgözler; sarı okların her biri bir tane yeni doğanı işaret ediyor.


Yenidoğanlar geçici hayatta kalma tankında tutulduktan sonra (a), az sayıda yavru (<10 adet) ikinci kaba aktarıldı; yavruların her biri tonik immobilizasyon için birkaç saniye ters çevrildi (b), ardından yavru camgöz nazikçe tutulurken mümkün olduğunca çabuk tartıldı ve ölçüldü (c), incelemenin ardından ikinci kaba geri konuldu ve araştırmacı tarafından canlandırma amacıyla hareket ettirildi (d), yavru camgözün serbestçe yüzdüğü gözlemlendikten sonra (e), denize bırakıldı. Bu standart prosedür, denize canlı olarak bırakılan 176 yeni doğanın her biri için tekrarlandı.


Kaynak makale:

Bu yazı, Acta Adriatica dergisinde yayımlanan Bioecological lessons learned from the neonate longnose spurdogs Squalus blainville (Squaliformes: Squalidae) suggest a potential nursery ground in the Marmara Sea, Turkey başlıklı bilimsel çalışmanın bulgularına dayanarak hazırlanmış popüler bilim uyarlamasıdır. Bilimsel çalışmanın ayrıntılarını incelemek için makalenin tam metnine ulaşabilirsiniz.