12 Mayıs 2026 Salı

BOŞ AĞIN HİKÂYESİ

 


Güneş ufukta alçalırken ağır yol ilerliyoruz. Irgatın başındaki nöbetçiler dışında ortalıkta kimse görünmüyor. Araştırma gemisi Yunus-S’in güvertesi kısa bir süre için yine tenhalaştı. Alışkın gözler trol ağının çelik tellerini pür dikkat izliyorlar. Bizim için sıradan olan bir titreşim yüzlerce metre derindeki ağın durumunu haber veren mesajlar taşıyor yılların kurt balıkçılarına.

Teldeki anlık bir gevşeme ve sonrasındaki gerilme ağın bir engel üzerinden atladığını anlamaları için yeterli.

Bir gemici “inşallah yırtılmamıştır” diyor endişeli bir ses tonuyla.

Aynı duyguları paylaşıyoruz. Günün son saatlerinde hepimiz yorgunuz. Ayaküstü daldığımız düşlerden kaptanın hoparlörden çınlayan sesiyle uyanıyoruz: “vira...”

Güçlü ırgatın ağı çekmesi neredeyse bir saati buluyor. Tamburları çeviren hidrolik düzeneği iyice ısındı. Hortumla deniz suyu tutarak serinletiyoruz mekanik Herkül’ü...

Dipteki durumu az çok bildiğim için umutlanmamaya zorluyorum kendimi. Yine de aklımda hep bi’acaba var. Gemicilerden birine “belki talihimiz yaver gider” diyorum, fakat ben bile ikna olmuyorum kendi sözlerime. “Hayırlısı” diye karşılık veriyor gemici ve tam da o anda ağın turuncu şamandıraları yüzeye çıkıyor...

Deniz hâlâ oradaydı ama hayat yoktu!

305 metre derinlikte ağımız çamurlu dibe değdiğinde, aslında ne bulacağımızı değil, ne bulamayacağımızı biliyorduk.

Laboratuvarın alabandasına sağlamca monte edilmiş ekranı aydınlatan dijital Marmara Denizi haritasında kırmızı bir nokta olarak işaretlediğimiz MD75 istasyonunda çalışıyorduk. Deniz araştırmalarının temel öğretilerini harfiyen uyguluyorduk.

Trol ağını dibe indirmeden önce CTD cihazıyla ölçüm yaparak işimize başlamıştık. Yüzeyden dibe kadar önce bulanık bir aydınlık ardından kara bir hiçlik gibi giden su sütununda bir metre aralıklarla deniz suyunun tuzluluk, sıcaklık, asitlik ve de en önemlisi çözünmüş oksijen içeriğini haber veren sayılar toplayan ölçüm cihazı, ince çelik telin ucunda asılı duran milyon dolarlık elektronik bir mücevherdi.

Yalan değil, derinlerde sürüp giden yaşam koşullarını anlamızı sağlayan sayıları kaydeden CTD’yi ne zaman derin suya göndersek içimi hep bir korku kaplar ve işini bitirip güvertede emniyete aldığımız zaman daima derin bir oh çekerim.  

Bölgede geçmiş yıllarda yapılan oksijen ölçümlerinin sonuçları hep aynı sonucu vermişti: dipte çözünmüş oksijen, sıfırdı!

İşte bu yüzden ne bulacağımızı değil, ne bulamayacağımızı az çok biliyordum.

Ağ yukarı çekildiğinde bu gerçek elle tutulur hale geldi. İçinde hiçbir şey yoktu—ne balık, ne kabuklu, ne de bir yaşam izi. Çamur bile sessizdi. Sanki deniz tabanı bile nefesini tutmuştu.

Bu, sıradan bir başarısız av değildi.

Bu, ölüm bölgesine atılan ağın geri dönüşüydü.

O an, sayılarla ifade edilen bir çevresel değişim ilk kez bu kadar somut hale geldi. Çünkü bazen bir ekosistemin çöküşünü anlamak için istatistiklere değil, boş bir ağa bakmak yeterlidir.

Görünmeyen bir kayıp: oksijen

Dünya okyanusları yavaş ama kararlı bir şekilde oksijen kaybediyor. Bu kayıp dramatik bir patlama ya da ani bir çöküş şeklinde gerçekleşmiyor. Aksine, sessiz, kademeli ve çoğu zaman fark edilmesi zor bir süreç olarak ilerliyor.

Isınan sular, oksijeni daha az tutar.

Artan besin yükü, daha fazla organik üretim demektir.

Daha fazla organik madde, daha fazla solunum ve daha fazla oksijen tüketimi anlamına gelir.

Buna su kolonundaki karışımın zayıflaması da eklendiğinde, oksijenin derin sulara ulaşması giderek zorlaşır.

Sonuçta ortaya çıkan şey basittir ama etkisi büyüktür: denizler nefessiz kalır, okyanuslar boğulur...

Yaşama fırsat vermeyen ölüm bölgeleri bugün için dünya okyanuslarının toplam hacminin yüzde 2’sini temsil etse de bu süreç burada kalmayacak. Bu alanda çalışan uzmanların ortak görüşü 21. yüzyılın sonunda bu oranın yüzde 7’ye yükseleceğine vurgu yapıyor. Özellikle küresel ısınma ile tetiklenen daha sıcak okyanuslar oksijensizleşmeyi ve ölü bölge yayılımını hiç beklemediğimiz bir seviyeye de çıkarabilir.

Dünya genelinde durum bu, biz yine Marmara’ya odaklanalım...

İkiye bölünmüş bir deniz

Marmara Denizi bu sürecin en belirgin yaşandığı yerlerden biri.

Ancak şunu açıkça belirtmeliyim ki burası hep oksijen fakiri bir denizdi. 1965 yılında Miami Üniversitesi’nin araştırma gemisi Pillsbury’nin P6507 numaralı seferinde doğu Marmara’dan aldığı karot örnekleri, içdenizin geçmişini anlatan bir hikâyenin yazılmasını sağladı. Yıllar sonra bu örnekleri inceleyen iki araştırıcıya -Daniel Jean Stanley ve Christian Blanpied- göre günümüzden yaklaşık 12,000 yıl önce yüzey suları haricinde tamamen oksijensiz kaldığı bir döneme girer. Erken Marmara’nın Ege’den kara ile ayrıldığı ve Lakustrin dönem olarak adlandırılan bu boğucu çağ kabaca 2,500 yıl sürdükten sonra güneydeki deniz yolu açılır. Bugün Çanakkale Boğazı olarak adlandırdığımız su yolundan akan Ege suyuyla oksijenlenen Marmara böylece derin bir nefes alır. Günümüzden yaklaşık 3,000 yıl önce ise içdeniz bugünkü durumuna gelir. Derin suları Ege’den gelen akışla zar zor havalansa da yine de tam manasıyla boğulmaz ve düşük oksijene bir anlamda ‘şerbetli’ olan derin deniz yaşamının yine de barınabildiği, hipoksiya (≤2 mg/L çözünmüş oksijen) sınırının en az birkaç puan üzerinde oksijene sahip olan bir ekosistemin şekillenmesine fırsat verir.

Evet, derin Marmara hep oksijen fakiriydi ama bu durum tam bir yokluk demek değildi!

Yanlış okumadınız, 1990’larda yapılan kapsamlı bir stok tespiti çalışmasının sonuçları, bir zamanlar Marmara kıta yamacında 200-500 m arası derinliklerde tespit edilen köpekbalığı ve vatoz türlerinin dikkat çekici bir nüfus yoğunluğuna sahip olduğuna işaret ediyor.

Japonya Uluslararası İşbirliği Ajansı (JICA) tarafından desteklenen ve T.C. Tarım Bakanlığı himayesinde ve Piri Reis araştırma gemimizin personeli tarafından yürütülmüş olan bu çalışmanın 500 sayfalık raporu, derin Marmara’nın bir zamanlar zengin bir yaşamın beşiği olduğunu itiraf eden kanıtlar sağlıyor.   

Fakat, kıyıları kuşatan başıbozuk kentlerin, sanayi tesislerinin, uzak ve yakın tarlaların durmak bilmeyen atıklarıyla bu deniz öyle doldu ki, derinleri havalandıran akıntı artık yetmiyor. Çanakkale Boğazı’na yakın olmanın avantajıyla güney-güneybatı Marmara hâlâ rahat bir nefes alabiliyor. Fakat, doğu ve kuzeydoğu için aynı şeyi söylemek pek mümkün değil.

Bugün yüzeyde hâlâ hareket var.

Ama derinlikte bir sessizlik hüküm sürüyor.

Üst katman ile alt katman arasında keskin bir sınır oluşmuş durumda. Bu sınırın üstünde yaşam devam ediyor. Altında ise oksijenin yok denecek kadar az olduğu bir dünya başlıyor.

Bu sadece fiziksel bir ayrım değil.

Bu, bir yaşam sınırı.

Kaçışın başladığı yer

Deniz canlıları oksijen azaldığında genellikle ortamı terk eder. Bu bir refleks, bir hayatta kalma stratejisidir.

Ancak Marmara gibi yarı kapalı bir sistemde kaçış sınırsız değildir. Derinlik yaşanamaz hale geldikçe canlılar yukarı doğru itilir. Bu, basit bir hareket değil; zorunlu bir göçtür.

Ve bu göç, beraberinde yeni bir problemi getirir: Habitat daralması...

Yaşam alanı küçülür.

Canlılar aynı alana sıkışır.

Rekabet artar.

Ve en önemlisi, risk yoğunlaşır.

Köpekbalıkları neden önemli?

Köpekbalıkları ve onların akrabaları olan diğer kıkırdaklı balıklar -vatozlar, irinalar, folyalar- bu hikâyenin merkezinde.

Çünkü onlar sadece bir tür değil, bir rolün temsilcileri.

Ekosistemin dengeleyicileri.

Zayıf bireyleri avlayarak popülasyonları sağlıklı tutarlar.

Besin zincirinin üst basamaklarında yer alırlar.

Enerji akışının düzenlenmesinde kritik rol oynarlar.

Ama aynı zamanda kırılgandırlar.

Yavaş büyürler.

Geç olgunlaşırlar.

Az sayıda yavru verirler.

Yani kaybedildiklerinde geri gelmeleri zordur.

Sayılar her şeyi anlatıyor

Dedim ya bizim işimiz deniz yaşamını anlamamızı sağlayan sayılar toplamaktır...

CTD ile ölçüm biter bitmez trol ağını derinlere gönderdik.

Yıllarca aynı masanın etrafında toplanan Akdenizli araştırmacılar farklı bölgelerde yapılması planlanan çalışmaların birbiriyle uyumlu yöntemler çerçevesinde yürütülmesi, böylece elde edilen sonuçların kıyaslanabilir olması için bir kurallar kitabı yayınladılar. Uluslararası Akdeniz Dip Trolü Araştırması (MEDITS) olarak adlandırılan uluslararası işbirliği protokolü ile:

·       Trol çekim süresinin 200 m’den daha sığ derinliklerde 30 dakika, 200-1,000 m arasında 60 dakika olması

·       Çekim süratinin saatte 2.5-3 deniz mili arasında sabitlenmesi

·       Örneklemede kullanılan dip trolünün panel ölçüleri, ağız genişliği vb. boyutları

·       ve şimdi aklıma gelmeyen daha bir sürü değişken

artık bir standarda bağlanmıştı.

Böylece, Marmara Denizi’nde yürütülen bir stok tespiti çalışması ile batı Akdeniz’de mesela Katalan Denizi’nde yürütülen bir çalışmayı daha elle tutulur bir çerçevede karşılaştırmak mümkün olacaktı.

Ancak, MEDITS standardının bir çalışmada harfiyen uygulanabilmesi, eğer bu çalışma “balıkçılıktan bağımsız” koşullarda ve üniversitenin ya da devletin ilgili başka bir kurumunun mülkiyetinde olan bir araştırma gemisinde yapılıyorsa mümkün olabilir.

Diyelim ki bu koşulları sağladınız, burada önemli olan bir diğer koşul ise araştırmanın süresidir.

Eğer amacınız deniz ortamındaki değişimi tüm yalınlığıyla ortaya koymaksa, öyle bir yıllık çalışmayla bu hikâyeyi anlatamazsınız. En az birkaç yıllık ve her yıl içerisinde hiç olmazsa dört mevsimi içeren örnekleme ve ölçüm takvimine göre ilerlemeniz gerekir.

Biz işi kuralına göre yapmıştık. İstanbul Üniversitesi’ne ait Yunus-S araştırma gemisinde, balıkçılıktan bağımsız -dolayısıyla tarafsız ve önyargısız- araştırma koşullarında çalışıyorduk.

Başta İstanbul Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri birimi, ardından TÜBİTAK tarafından desteklenen; önce dip canlıları stok tesbiti projesi olarak başlayan ve ardından güncel durumu izleme projeleri olarak devam eden projeler çatısı altında, tarafsızlık özgürlüğü ile çalışıyorduk.

Üstelik 2014’den beri devam ediyordu bu projeler. Yani elimizde öyle birkaç yıllık değil tam 10 yıllık ham veri vardı.

Önce’den belirlenmiş çalışma istasyonlarında toplam 205 kez dip trolü çekilmişti ve defalarca CTD ölçümü yapılmıştı.

Ve elimizdeki sayılar, Marmara’nın doğusu için hiç güzel olmayan bir süreci anlatıyordu.

Doğu Marmara’da sıralanan çalışma istasyonlarında 2014-2024 dönemine ait dip suyu çözünmüş oksijen değerlerindeki değişimi ve aynı istasyonlarda köpekbalıklarının kg/km2 ve adet/km2 olarak canlı kütle ve bolluk değerlerindeki değişimi gösteren grafikleri yanyana koyduğumuzda, çevresel koşullardaki bozulmaya verilen tepki açıkça görülüyor.

Sonuçlar, 2010’lu yılların sonlarından itibaren kıyılarda daha fazla görülmeye başlayan köpekbalıklarının toplam stoklarının 2022’den itibaren belirgin olarak azaldığına, dip suyundaki çözünmüş oksijende yaşanan belirgin düşüşün bu duruma eşlik ettiğine işaret ediyor.

Şüphesiz, hem kıta yamacında (>200 m) hem de kıta sahanlığının derin  bölgelerinde (100-200 m) hâlâ köpekbalıkları ve vatozlar görülüyor. Ancak bu karşılaşmaların yoğunluğu geçmişteki stok kalabalığının yanına yaklaşamayacak kadar seyrek.

Artış mı, sıkışma mı?

1993 yılında yayımlanan JICA sonuç raporunda anlatılan derin deniz köpekbalıklarına günümüz Marmara’sının derin bölgelerinde aynı yoğunlukta rastlamıyoruz artık.

MD75 istasyonunun hemen hemen 40 kilometre batısında bulunan MD18 istasyonu güneydeki geniş kıta sahanlığının kıta yamacına bir dil gibi uzandığı denizaltı sırtının hemen ucunda yer alır.

MD18’de derinlik aniden artar!

Eğer düz devam ederseniz daha 10 kilometre gitmeden 750 m derinliğe ulaşan bir batiyal düzlüğe ulaşırsınız. Bu düzlüğün doğusunda Marmara’nın en derin noktası olan Çınarcık Çukuru ve batısında ise ilkinden geri kalmayan Silivri Çukuru vardır.

Sağlıklı bir denizde MD18 derin deniz köpekbalıklarının karanlık sığınaklarından ayrılıp nispeten sığ sulara beslenmek için geldikleri ve ardından gün ışımadan önce sığınaklarına geri döndükleri bir vaha olabilirdi.

Projeye başladığımızdan beri MD18’de çok sayıda derin deniz köpekbalığı örneklemiş olmamıza rağmen, hemen yakındaki derin deniz istasyonlarında bu türleri daha az sayıda örneklemiş (ya da hiç örnekleyememiş) olmamız zaten çalmakta olan alarm zillerinin sesini daha da yükselten bir uyarı!

Son yıllarda Marmara’da köpekbalıklarının ve akraba türlerin belirli bölgelerde daha sık görülmesi ilk bakışta umut verici görünebilir.

Ama bu bir artış değil.

Bu bir sıkışma!

Derinlikte yaşayamayan bireyler, daha sığ alanlarda toplanır. Bu da onları daha görünür kılar. Ancak bu görünürlük, bir iyileşmenin değil, bir zorunluluğun sonucudur.

Köpekbalıkları çoğalmıyor. Sadece yer değiştiriyorlar...

Sığ sulara doğru yapılan bu zorunlu göç, onları yeni bir tehlikeyle karşı karşıya bırakır: İnsan...

Balıkçılık faaliyetleri, özellikle kıta sahanlığı bölgelerinde yoğunlaşır. Köpekbalıkları bu alanlara sıkıştıkça, av araçlarıyla karşılaşma olasılıkları artar.

Ve böylece ortaya bir çelişki çıkar:

Hayatta kalmak için kaçtıkları yer, onları ölüme daha da yaklaştırır.

Bu durumun adı “Habitat tuzağıdır” ve sonucu ise “görünmeyen aşırı avcılıktır”.

Köpekbalıkları çoğu zaman hedef tür değildir. Ancak bu onları korumaz.

Çünkü sıkışan popülasyonlar daha kolay yakalanır.

Daha fazla ağa girer.

Daha fazla yan av olarak karaya çıkar.

Bu klasik bir aşırı avlanma değildir.

Bu, zorunlu maruziyetin sonucudur.

Bir başka deyişle, köpekbalıkları avlanmak için değil, kaçmaya çalışırken yakalanır.

İnce bir yaşam şeridi

Bugün Marmara’da köpekbalıkları için uygun yaşam alanı, derinlikle sınırlı dar bir bant haline gelmiş durumda.

Çok derinde oksijen yok.

Çok sığda risk çok yüksek.

Arada kalan bu ince şerit, bir tür “yaşam koridoru”. Ama bu koridor sabit değil. Her geçen yıl biraz daha daralıyor.Bazı türler düşük oksijen seviyelerine belirli ölçüde dayanabilir. Ama bu dayanıklılık sınırlıdır.

Çünkü yaşam sadece nefes almaktan ibaret değildir.

Beslenmek gerekir.

Büyümek gerekir.

Üremek gerekir.

Hipoksik ortamlar bu süreçlerin tamamını sekteye uğratır.

Yani köpekbalıkları hayatta kalabilir.

Ama yaşamlarını sürdüremez.

Marmara’nın çok katmanlı krizi

Çeşitli sivil toplum kuruluşları (STK) tarafından Marmara’nın farklı bölgelerinde çeşitli projeler yürütülüyor.

Denizin geneli ile kıyaslandığında bu projelerin kapsama alanları çok geniş sayılmaz.

Kimileri hayalet ağ çıkarıyor, kimileri mercan ekiyor, kimileri deniz çayırlarını korumaya çalışıyor vs. vs.

Şüphesiz STK’lar tarafından sarfedilen çabalar, özellikle toplumsal farkındalık yaratmak açısından çok kıymetli.

Ancak, Marmara Denizi 11,500 km2 yüzölçümü olan, en derin yeri yaklaşık 1,390 m’ye ulaşan, ortalama derinliği ise 494 m olan küçük ancak derin bir içdeniz. İnsan kaynaklı faaliyetlerin atıklarını kabullenmek zorunda bırakılan 3,378 km3 su hacmini yaşanılır bir duruma getirmek ve bu durumda muhafaza etmek için daha fazlası gerek.

Marmara Denizi’nde bir “ekosistem krizi” yaşanıyor ve bu kriz tek bir sorunun sonucu değil. Bu, birden fazla stres faktörünün birleştiği bir darboğaz:

artan sıcaklıklar

besin yükü

oksijen kaybı

yoğun balıkçılık

Bu faktörler bir zincirin halkaları gibibirbirini besler ve zincir her geçen gün biraz daha gerilir.

Sessiz bir değişim

Denizler genellikle dramatik bir şekilde ölmez. Yavaş değişirler. Fark edilmeden dönüşürler. Bir gün bir tür kaybolur. Bir gün bir alan sessizleşir. Bir gün bir ağ boş gelir. Sonra bu parçalar bir araya geldiğinde, resim tamamlanır.

Bu hikâye karamsar görünebilir. Ama henüz son yazılmış değil.

Marmara hâlâ yaşayan bir sistem. Hâlâ geri dönüş ihtimali var ama bu pencere sonsuza kadar açık kalmayacak.

Köpekbalıkları Marmara’dan tamamen kaybolmuş değil, ancak artık eskisi gibi değiller.

Daha dar alanlarda yaşıyorlar.

Daha fazla risk altındalar.

Daha kırılganlar.

Onlar hâlâ burada olsalar da bize bir şey söylüyorlar: Alan daralıyor.

Son ağ, MD75’teki o boş ağ, sadece bir veri noktası değildi. Bir uyarıydı!

Belki de denizin bize verdiği en açık mesajlardan biriydi...

Çünkü bazen bir ekosistemin geleceğini görmek için karmaşık modellere gerek yoktur.

Bazen, sadece boş bir ağa bakmak yeterlidir, bir zamanlar yaşamla dolup taştığını bildiğiniz bir yerin ıssız bir çöle döndüğünü anlamak için.

Kaynak makale:

Bu yazı, 2026 yılında Acta Adriatica dergisinde yayımlanan Influence of environmental parameters on the abundance, biodiversity and distribution of demersal elasmobranchs in the eastern Sea of Marmara, with a focus on deoxygenation başlıklı bilimsel makalenin bulgularına dayanarak genel okuyucu için kaleme alınmış bir popüler bilim uyarlamasıdır. Kaynak makaleyi incelemek için aşağıdaki linke tıklayın:

Kabasakal, H. & F.S. Karakulak (2026): Influence of environmental parameters on the abundance, biodiversity and distribution of demersal elasmobranchs in the eastern Sea of Marmara, with a focus on deoxygenation. Acta Adriatica, 67. https://https://doi.org/10.32582/aa.67.1.6.

https://acta.izor.hr/ojs/index.php/acta/article/view/1555/1265



7 Nisan 2026 Salı

MANDABAŞ BALIĞI: SESSİZ TÜR, GÜRÜLTÜLÜ HİKÂYE

 


Akdeniz’in derinliklerinde yaşayan birçok canlı gibi mandabaş balığı (Rhinoptera marginata) da uzun yıllar boyunca bilim dünyasının kenar notlarında yer aldı. Ne karizmatik bir köpekbalığı kadar dikkat çekiciydi ne de ticari değeri yüksek bir balık kadar izleniyordu. Ancak son yıllarda, Türkiye’nin doğu Akdeniz kıyılarında artan gözlemler, bu sessiz türü bir anda bilimsel tartışmaların merkezine taşıdı.

İskenderun ve Mersin Körfezleri’nde kaydedilen hamile bireyler, doğuma yakın embriyolar ve yeni doğmuş yavrular, araştırmacılara önemli bir soruyu sorduruyor:

Bu artan kayıtlar, doğanın kendini yenilediğinin bir işareti mi, yoksa bir türün daralan yaşam alanına sıkıştığının sessiz bir yansıması mı?

Bu sorunun yanıtı, yalnızca bir türün kaderini değil, Akdeniz ekosisteminin geleceğini de yakından ilgilendiriyor.

Kırılgan Bir Yaşam Döngüsü

Mandabaş balığını anlamak için önce onun yaşam stratejisini anlamak gerekir. Çünkü bu balık, hızlı çoğalan, çevresel değişimlere çabuk uyum sağlayan bir tür değildir. Aksine, doğanın hassas dengeleri üzerine kurulmuş bir yaşam döngüsüne sahiptir.

Kıkırdaklı balıklar grubuna ait olan mandabaş balığı yavaş büyür, geç yaşta eşeysel olgunluğa ulaşır, uzun ömürlüdür ve çoğu zaman yılda yalnızca bir yavru doğurur. Bu özellikler, evrimsel olarak istikrarlı ortamlarda avantaj sağlasa da, insan etkisinin yoğun olduğu modern denizlerde ciddi bir dezavantaja dönüşür.

Bu nedenle mandabaş balığı için her birey son derece değerlidir; kaybedilen her birey, popülasyonun toparlanma kapasitesini doğrudan etkiler.

Doğum ve Büyüme Alanları: Yaşamın Başladığı Yerler

Son yıllarda yapılan gözlemler, İskenderun ve Mersin Körfezleri’nin mandabaş balığı için potansiyel bir doğum ve büyüme alanı olduğunu düşündürüyor. Bu tür alanlar, yavruların doğduğu ve yaşamlarının en hassas dönemlerini geçirdiği bölgeler olarak tanımlanır.

Bu alanların bilimsel olarak tanımlanabilmesi için genellikle üç ölçüt kullanılır: yavruların diğer bölgelere göre daha sık görülmesi, bireylerin bu alanlara geri dönme eğilimi ve alanın yıllar boyunca tekrar kullanılması. Mevcut veriler özellikle ilk ölçüt açısından güçlü bir tablo ortaya koyuyor. Hamile bireyler, doğuma yakın embriyolar ve yeni doğan yavrular aynı kıyı şeridinde tekrar tekrar kaydediliyor.

Bir türün geleceği çoğu zaman onun en küçük bireylerinin nerede büyüdüğüne bağlıdır. Bu nedenle bu alanların korunması, yalnızca bireyleri değil, türün devamlılığını korumak anlamına gelir.

Artan Kayıtlar: Gerçek Bir Artış mı?

Son yıllarda mandabaş balığına ait kayıtların artması ilk bakışta olumlu bir gelişme gibi görünebilir. Ancak bu durumun iki farklı açıklaması olabilir: ya gerçekten popülasyon artıyordur ya da tür daralan habitatlar nedeniyle belirli bölgelerde yoğunlaşıyordur.

Mevcut bulgular, ikinci ihtimalin de güçlü olduğunu gösteriyor. Kıyısal alanların artan insan baskısı altında olması, türün güvenli yaşam alanlarını sınırlıyor olabilir. Bu durumda bireyler belirli alanlara sıkışarak daha sık gözlenir hâle gelir.

Bu yüzden daha fazla gözlem yapılması her zaman daha sağlıklı bir popülasyon anlamına gelmeyebilir.

Nehir Ağızları ve Deltalar: Ekosistemin Kilit Noktaları

Mandabaş balığının habitat tercihleri incelendiğinde nehir ağızları ve deltaların kritik bir rol oynadığı görülür. Bu bölgeler, organik madde açısından zengin yapıları ve çamurlu zeminleri sayesinde hem yetişkinler hem de yavrular için uygun beslenme ve barınma alanları sunar.

Nehirlerin taşıdığı alüvyonlar, deniz tabanında üretken habitatlar oluşturur. Bu süreç, kıyısal ekosistemlerin verimliliğini belirleyen en önemli faktörlerden biridir. Ancak günümüzde nehir sistemleri ciddi baskı altındadır. Barajlar, su çekimleri ve akış rejimindeki değişimler, hem debiyi hem de sediment taşınımını etkiler.

Bir nehrin akışı değiştiğinde, yalnızca karasal ekosistemler değil, denizel yaşam da bundan doğrudan etkilenir. Bu nedenle mandabaş balığının korunması, aynı zamanda akarsu ekosistemlerinin korunmasını da gerektirir. Özellikle nehirlerin doğal debi rejimlerinin korunması ve alüvyon taşınımının devamlılığı büyük önem taşır.

Balıkçılık Baskısı: Görünmeyen Bir Risk

Mandabaş balıkları çoğu zaman hedef tür değildir, ancak farklı balıkçılık yöntemleri sırasında yan av olarak yakalanabilirler. Trol, uzatma ağları ve gırgır gibi yöntemler, farklı yaşam evrelerindeki bireyleri aynı anda etkileyebilir.

Özellikle doğum ve büyüme alanları ile çakışan balıkçılık faaliyetleri, tür üzerinde ciddi bir baskı oluşturur. Bu durum, popülasyonun en hassas bileşenleri olan yavrular ve üreme bireyleri üzerinde doğrudan etkili olabilir.

Bir türün azalması her zaman doğrudan hedeflenmesinden kaynaklanmaz; çoğu zaman bahsettiğimiz bu yan etkilerle gerçekleşir.

Bilim ve Etik: Nasıl Bir Denge?

Bilimsel araştırmalar, türlerin korunması için vazgeçilmezdir. Ancak özellikle hassas türlerde, araştırma yöntemlerinin etik boyutu da dikkate alınmalıdır.

Yan av olarak yakalanan mandabaş balıklarının bilimsel amaçlarla alıkonması, kısa vadede veri sağlasa da uzun vadede popülasyon üzerinde ek bir baskı oluşturabilir. Bu nedenle mümkün olan durumlarda bireylerin serbest bırakılması ve alternatif veri toplama yöntemlerinin tercih edilmesi daha sürdürülebilir bir yaklaşım olarak öne çıkar.

Bilimin amacı yalnızca bilgi üretmek değil, aynı zamanda bu bilginin doğayı korumaya hizmet etmesini sağlamaktır.

Kansız Bilim: Geleceğin Yaklaşımı

Günümüzde deniz bilimlerinde giderek daha fazla önem kazanan bir yaklaşım, canlılara zarar vermeden veri toplamayı hedefleyen yöntemlerdir. Uydu ve akustik etiketleme, uzaktan görüntüleme sistemleri ve çevresel DNA analizleri bu yöntemler arasında yer alır.

Bu teknikler sayesinde türlerin davranışları ve dağılımları, doğrudan müdahale olmadan incelenebilir. Bu da özellikle mandabaş balığı gibi hassas türler için büyük bir avantaj sağlar.

Gelecekte, bu tür yöntemlerin yaygınlaşması, hem bilimsel bilgi üretimini hem de türlerin korunmasını birlikte mümkün kılacaktır.

Sonuç: Bir Türden Fazlası

Mandabaş balığına dair artan kayıtlar, tek başına bir başarı göstergesi değildir. Aksine, bu durum daha karmaşık bir ekolojik sürecin parçası olabilir. Habitat daralması, balıkçılık baskısı ve çevresel değişimler birlikte değerlendirildiğinde, bu artışın dikkatle yorumlanması gerekir.

Mandabaş balığı yalnızca bir tür değil, aynı zamanda bir göstergedir. Onun varlığı, kıyısal ve nehir bağlantılı ekosistemlerin sağlığı hakkında önemli ipuçları sunar.

Bu nedenle bu türü korumak, yalnızca denizleri değil, nehirleri, deltaları ve tüm ekosistemi birlikte korumak anlamına gelir.

Kaynak makale:

Bu yazı, Zoology in the Middle East dergisinde yayımlanan “Commercial fisheries threaten a potential nursery area of Rhinoptera marginata in the northeastern Mediterranean Sea: a review and new data” başlıklı bilimsel makalenin bulgularına dayanarak hazırlanmış popüler bilim uyarlamasıdır. Kaynak makaleye aşağıdaki linkten erişebilirsiniz:

Çevik, C., Ergüden, D., Kabasakal, H. & Kabaklı, F. (2026): Commercial fisheries threaten a potential nursery area of Rhinoptera marginata in the northeastern Mediterranean Sea: a review and new data. Zoology in the Middle East. https://doi.org/10.1080/09397140.2026.2650249.







4 Nisan 2026 Cumartesi

BAZEN DOĞAL YOLLARDAN GELMEZLER

 


Karadeniz kıyısında bir serbest dalgıç, zıpkınla balık avlamak için belki yüzlerce kez yaptığı dalışlardan birini daha tekrarlıyordu. Sabahın serinliğinde suya girerken her şey tanıdıktı: kıyıya paralel uzanan kayalık hat, üzerinde dalgalanan kahverengi algler, aralarına saklanan küçük balıklar…

Alışılmış hareketlerle meradaki her taşın altını kontrol ediyordu. Eli tetikteydi. Levrek, karagöz, kefal… Artık şansına ne çıkarsa. Yeter ki büyük bir av olsun.

Nefesini tutup yavaşça dibe süzüldüğünde, gözleri otomatik olarak detayları tarıyordu. Yılların verdiği alışkanlıkla, sıradan ile olağandışı olanı ayırt etmesi sadece bir an sürerdi.

Ve o an geldi.

Kayalığın hemen üzerinde, alglerin arasında asılı durur gibi hareket eden bir balık… İlk bakışta küçük, önemsiz. Ama bir şeyler yanlıştı.

Vücudu koyu tonlardaydı. Sırtından karnına doğru inen belirgin sarı-siyah dikey bantları vardı. Işığın kırıldığı su kolonunda bu desenler parlıyordu.

Dalgıç bir an durdu.

Bu görüntüyü daha önce görmüştü. Ama burada değil. Bu balık, tanıdıktı. Deniz akvaryumlarından. Tropik sulardan. Belgesellerden.

İyi de tropiklerde dolaşması gereken bu yabancı, Karadeniz’in serin ve kapalı dünyasında ne arıyordu?

Tetiğe gitmesi gereken parmak, o an için geri çekildi. Çünkü artık karşısındaki sadece bir av değil, bir soruydu.

Ve bu soru, tek bir balığın çok ötesine uzanıyordu.

Bir görüntü, bir şüphe

Söz konusu balık, bilim dünyasında Abudefduf olarak bilinen bir grup içinde yer alıyor. Halk arasında “çavuş balığı” diye de tanınan bu türler, genellikle tropik ve subtropik denizlerde yaşar. Renkli, dikkat çekici ve çoğu zaman kıyıya yakın kayalık alanlarda görülen bu balıklar, Karadeniz için alışılmış değildir.

Üstelik sorun sadece “orada olmaması gereken bir balığın görülmesi” değildir.

Asıl mesele, onun tam olarak ne olduğunun bilinmemesidir.

Çünkü Abudefduf cinsine ait bazı türler—özellikle saxatilis, vaigiensis ve troschelii—birbirine o kadar benzer ki, sadece dış görünüşe bakarak kesin tür tayini yapmak neredeyse imkânsızdır. Fotoğraf ya da video, çoğu zaman yeterli değildir.

Bu nedenle bilim insanları bu tür kayıtları çoğu zaman “cf.” ibaresiyle, yani “buna benziyor ama kesin değil” şeklinde rapor eder. Bu küçük detay, aslında büyük bir gerçeği anlatır: Denizde gördüğümüz her şeyi tam olarak tanımıyoruz.

Bilimin yeni gözü: Su altı kameraları

Bu olayın bir başka dikkat çekici yönü ise kaydın nasıl elde edildiğidir. Ortada planlanmış bir bilimsel örnekleme yoktur, ne de laboratuvara taşınmış bir örnek.

Sadece bir video.

Bu tür kayıtlar “fırsatçı gözlem” olarak adlandırılır. Ve günümüzde deniz biyolojisinin en hızlı büyüyen veri kaynaklarından biridir.

Artık dalgıçlar, balıkçılar ve amatör doğa gözlemcileri, bilimsel keşiflerin önemli bir parçası haline gelmiştir.

Ama bu durum beraberinde bir sorunu getirir: belirsizlik.

Bir türün varlığını görmek ile onu kesin olarak tanımlamak arasında büyük bir fark vardır. Ve bu fark, özellikle istilacı türler söz konusu olduğunda kritik hale gelir.

Çünkü yanlış bir teşhis, yanlış bir hikâye anlatır.

Akdeniz’den kuzeye doğru

Son yıllarda denizlerde yaşanan değişimlerin en belirgin yönlerinden biri, türlerin coğrafi sınırlarının hızla değişmesidir.

Akdeniz giderek ısınıyor. Bu ısınma, tropik ve subtropik türler için yeni yaşam alanları yaratıyor. Süveyş Kanalı’ndan giren Kızıldeniz kökenli türler ya da Atlas Okyanusu’ndan gelen türler, artık Akdeniz’de kalıcı hale geliyor.

Ama hikâye burada bitmiyor. Bu türler kuzeye doğru ilerliyor!

Önce Ege. Sonra Marmara. Ve artık Karadeniz.

Riva açıklarında görülen o küçük balık, bu büyük göçün belki de ilk işaretlerinden biri.

Ama bu bir göç mü? Çünkü her yeni tür kaydı, beraberinde zor bir soruyu getirir:

Bu canlı buraya kendi kendine mi geldi? Yoksa biz mi getirdik?

Denizlerde türlerin taşınması için birçok yol vardır:

  • Doğal yayılım ve akıntılar
  • Süveyş Kanalı gibi yapay geçitler
  • Gemi balast suları
  • Akvaryumdan kaçanlar ya da kasıtlı salınanlar

Özellikle son iki başlık, tamamen insan kaynaklıdır.

Bir gemi, binlerce kilometre öteden aldığı suyu başka bir denizde boşaltabilir. Bu suyun içinde planktonlar, larvalar ve hatta küçük canlılar bulunabilir. Benzer şekilde, akvaryumdan doğaya bırakılan bir balık, yeni bir ekosistemin başlangıcı olabilir.

Yani bazen denize gelenler, gerçekten doğal yollardan gelmez.

Karadeniz’de yalnız değil

Abudefduf örneği tekil bir olay değil.

Karadeniz’de son yıllarda dikkat çeken bir başka tür, Kore kaya balığıdır (Sebastes schlegelii). Ancak bu türün hikâyesi çok daha çarpıcıdır.

Çünkü bu balık, Akdeniz’de bile doğal olarak bulunmazken, doğrudan Karadeniz’de ortaya çıkmıştır.

Ve yalnızca ortaya çıkmakla kalmamıştır. Hızla yayılmıştır.

2023 yılının başlarında Türkiye’nin doğu Karadeniz kıyılarında kaydedilen tür, aynı yılın sonunda İstanbul Boğazı’nın hemen öncesine kadar ulaşmıştır. Yaklaşık 800 kilometrelik bir mesafeyi 10 ay gibi kısa bir sürede kat etmiştir.

Bu, deniz ekosistemleri için olağanüstü bir yayılım hızıdır.

Kaçak yolcular

Kore kaya balığının Karadeniz’e gelişi büyük olasılıkla doğal değildir.

En güçlü ihtimallerden biri, gemilerin safra sularıdır. Diğer bir olasılık ise, ticari amaçla taşınan türlerle birlikte “yanlışlıkla” bölgeye ulaşmasıdır.

Yani bu balık, belki de insanlar tarafından, farkında bile olunmadan binlerce kilometre taşınmıştır.

Ve şimdi yeni bir habitatta yaşamaya başlamıştır.

Denizler, kaçak yolcularla ve gözden kaçan yolculuklarla doludur.

Ekolojik denge: Kırılgan bir ağ

Yeni bir türün bir ekosisteme girmesi, çoğu zaman zincirleme etkiler yaratır.

Kore kaya balığı, yaşam alanı ve beslenme alışkanlıkları bakımından yerli iskorpit türleriyle benzerlik gösterir. Bu da doğrudan rekabet anlamına gelir.

Aynı saklanma alanları. Aynı avlar. Aynı ekolojik niş...

Bu durumda şu ihtimaller ortaya çıkar:

  • Yerli türlerin popülasyonu azalabilir
  • Besin zinciri değişebilir
  • Ekosistemin dengesi kayabilir

Benzer şekilde, Abudefduf gibi türler de kıyıya yakın ekosistemlerde küçük ama önemli değişimler yaratabilir.

Her yeni gelen, sistemde bir boşluk bulur ya da bir boşluk yaratır.

Tehdit mi, fırsat mı?

Ancak her istilacı tür hikâyesi sadece bir felaket anlatısı değildir.

Karadeniz’in geçmişi, bu konuda önemli bir örnek sunar: Rapana venosa...

Bu istilacı deniz salyangozu, ilk ortaya çıktığında büyük bir tehdit olarak görülmüştür. Midye ve istiridye yataklarına zarar vermiştir. Ama zamanla ne olmuştur?

Ekonomik değeri keşfedilmiştir. Bugün Karadeniz’de önemli bir ihracat ürünüdür.

Kore kaya balığı da benzer bir potansiyele sahip olabilir. Doğal yayılım alanında ticari değeri yüksek olan bu tür, ileride balıkçılık açısından yeni bir kaynak haline gelebilir.

Ama bu fırsat, ekolojik bir bedelle gelebilir.

Yerinden edilenler

Doğa boşluk sevmez.

Yeni bir tür geldiğinde, genellikle bir başkasının alanını daraltır. Bu bazen doğrudan rekabetle olur, bazen dolaylı etkilerle.

  • Daha hızlı büyüyen bir tür, kaynakları tüketir
  • Daha agresif bir tür, diğerlerini dışlar
  • Daha uyumlu bir tür, değişen koşullarda avantaj sağlar

Bu süreçler yavaş ilerler. Gözle fark edilmesi yıllar alabilir. Ama başladığında, geri dönüşü zor olabilir.

Karadeniz’in yarını

Karadeniz artık kapalı ve değişmez bir sistem değildir.

Akdeniz ile bağlantısı, artan deniz suyu sıcaklıkları ve insan faaliyetleri, bu denizi daha geçirgen hale getirmiştir.

  • Gelecekte ne olacak?
  • Daha fazla tropik tür mü göreceğiz?
  • Yeni istilacı türler mi eklenecek?
  • Yerli türlere ne olacak?

Belki de Karadeniz tamamen tropikleşmeyecek. Ama kesin olan şu: Artık eskisi gibi kalmayacak.

Küçük bir eylem, büyük bir sonuç

Bu hikâyenin en basit ama en önemli mesajı şudur:

Denize ne attığına dikkat et.

Bir akvaryum balığını serbest bırakmak masum görünebilir.

Bir geminin su boşaltması rutin bir işlem olabilir.

Ama bu küçük eylemler, büyük ekolojik değişimlerin başlangıcı olabilir. Çünkü denizler, bizim bıraktıklarımızla şekilleniyor.

Son bir bakış

Riva açıklarında görülen o balık…

Şile’de yakalanan o yabancı tür…

Bunlar sadece bilimsel kayıtlar değil. Bunlar bir dönüşümün izleri. Bir sistemin değiştiğinin kanıtları. Belki de geleceğin habercileri.

Büyük bir hevesle kurduğunuz deniz akvaryumunuzdan sıkıldıysanız onu doğaya boşaltmadan önce şunu hep hatırlayın: bazen canlılar doğal yollardan gelmezler.

Bir sonraki kaçak yolcunun sebebi siz olabilirsiniz.

Kaynak makaleler:

Bu yazı, 2024 yılında Ege Journal of Fisheries and Aquatic Sciences dergisinde yayımlanan Prebosphoric occurrence of Korean rockfish, Sebastes schlegelii Hilgendorf, 1880 in southwestern Black Sea with notes on its morphometry and dispersal potential; ve Annales Series Historia Naturalis dergisinde yayımlanan First record of the Abudefduf cf. saxatilis/vaigiensis/troschelii species complex (Pisces: Pomacentridae) in the Black Sea başlıklı bilimsel çalışmaların bulgularına dayanarak hazırlanmış, genel okuyucu için kaleme alınmış bir popüler bilim uyarlamasıdır. Kaynak makaleleri incelemek için aşağıdaki linklere tıklayın:

Uzer, U., F. S. Karakulak & H. Kabasakal (2024): Prebosphoric occurrence of Korean rockfish, Sebastes schlegelii Hilgendorf, 1880 in southwestern Black Sea with notes on its morphometry and dispersal potential. Ege Journal of Fisheries and Aquatic Sciences, 41(1), 63-68. https://pdf.trdizin.gov.tr/pdf/YTBVRXEvd1R4b0dmblZHemY5d1VJeTMvNGMrbHowL0FmWUI5T000TS9HVVZkME5ZTFpoZEc2eG9lcnBWeUhMaDZhQjZtSjU0b0YxNmVLSzhWY0pGbEhLdm1jWDhYcGUzTjNpR2JMb2p0SDEyVmxtSTF4d04wMDdXczJuV2Eyd0JaRUowNWxzUDJsWjAyeXNiWU95aHgrR2ZOVHQ4YnpjZHBRRUkxalhoalFpTy9yTWtwMHkrNUQwbloxNFhJZVFSSlRMSFBkVk5aZ1V1NkZ3N293dy9QRHFNc25IcWJHdUlMZzRJd1VxU1Q1cz0.

Karakulak, F. S., M. Gökoğlu, U. Uzer & H. Kabasakal (2024): First record of the Abudefduf cf. saxatilis/vaigiensis/troschelii species complex (Pisces: Pomacentridae), in the Black Sea. ANNALES · Ser. hist. nat., 34, 205-210. https://zdjp.si/wp-content/uploads/2024/12/Annales-SHN-34-2024-2-F.-Saadet-KARAKULAK.pdf.



 




26 Mart 2026 Perşembe

AKDENİZ’İN KİBAR DEVİ: BÜYÜK CAMGÖZ

 


Gün ağarmadan denize çıkmışlardı. Voli ağıyla sardalye peşindeydiler ve akış halinde hangi balık sürüsüne rastlarlarsa onu çevireceklerdi. Deniz sakindi, hava açık, her şey sıradan bir av gününü işaret ediyordu.

Ancak günün avı hiç umdukları gibi olmadı.

Ağ ağırlaştı. Önce dipte sürüklenen bir kaya sandılar. Sonra ağın içinde dönen gölgeyi fark ettiler. Yüzeye doğru yaklaşan o dev siluet, sardalye sürüsünden çok daha farklıydı.

Ağdaki devin karşılığı yüzlerce kasa balığa bedeldi.

Ama bu kez mesele kazanç değildi.

Çünkü ağlarına takılan şey, Akdeniz’in en zarif devlerinden biriydi: büyük camgöz—Cetorhinus maximus. Okyanusların ikinci en büyük balığı. Balina köpekbalığından (Rhincodon typus) sonra gelen bu dev, çoğu zaman sessiz, görünmez ve insanlardan uzak bir yaşam sürer.

Ve şimdi, kıyıya sadece birkaç yüz metre mesafede, bir balıkçı ağının içinde çırpınıyordu.

Dev Ama Tehlikesiz: Yanlış Anlaşılan Bir Köpekbalığı

Büyük camgöz ilk bakışta ürkütücüdür.

Devasa gövdesi, geniş ağzı ve ağır hareketleriyle, onu tanımayan biri için tehditkâr görünebilir. Oysa gerçek çok farklıdır.

Bu dev, bir avcı değil; bir süzgeçtir.

Büyük camgöz, planktonla beslenir. Suyun içindeki mikroskobik canlıları süzerek hayatta kalır. Açık ağzıyla yüzerken aslında bir av kovalamaz; sadece suyu filtre eder. Saatte tonlarca suyu süzebilir. Dişleri küçüktür, işlevsizdir. İnsanlar için hiçbir tehlike oluşturmaz. Bu nedenle birçok araştırmacı onu “denizin en kibar devi” olarak tanımlar.

Ancak garip olan şudur:

Tehlikeli olmayan bu dev, insan faaliyetleri karşısında son derece savunmasızdır.

Görünmeyen Bir Tür: Doğu Akdeniz’de Nadirlik

Büyük camgöz, dünya genelinde geniş bir dağılıma sahip olsa da her yerde eşit yoğunlukta görülmez. Doğu Akdeniz, onun için bir sınır hattıdır.

Araştırmalar, Türkiye sularını da kapsayan Doğu Akdeniz’de bu türün oldukça nadir olduğunu gösteriyor. On yıllara yayılan kayıtlarda yalnızca sınırlı sayıda gözlem bulunması , bu nadirliğin en somut göstergesi. Bu durumun birkaç nedeni olabilir:

  • Besin (zooplankton) yoğunluğunun sınırlı olması
  • Deniz sıcaklıklarının tür için sınırda olması
  • Uygun habitatların parçalanmış yapısı

Ancak bu nadirlik, yokluk anlamına gelmez.

Tam tersine, büyük camgöz Doğu Akdeniz’de seyrek ama düzenli bir varlık gösterir.

Mevsimlerin Peşinde: Görünmez Bir Göç

Büyük camgöz sabit bir tür değildir. Onun hayatı, planktonun ritmine bağlıdır!

İlkbahar ve yaz aylarında, zooplankton üretiminin arttığı dönemlerde yüzeye yakın sularda daha sık görülür. Bu dönemlerde kıyıya yaklaşması, balıkçılarla karşılaşma ihtimalini de artırır. Kış aylarında ise daha derin sulara çekilir.

Bu hareket, klasik bir göçten ziyade “dikey ve bölgesel dolaşım” olarak tanımlanır. Bu yüzden büyük camgöz bazen yıllarca görünmez.

Ve sonra bir gün, ansızın ortaya çıkar.

Kıyıya Yakın Tehlike: Ağlarla Kesişen Yollar

Büyük camgözün en büyük talihsizliği, yaşam alanıyla insan faaliyetlerinin çakışmasıdır.

Kıyıya yaklaşmak onun için bir beslenme stratejisidir—ama aynı zamanda bir risktir.

Özellikle:

  • Uzatma ağları
  • Paragatlar
  • Sabit kıyı ağları

bu tür için ciddi tehdit oluşturur.

Yavaş hareket etmesi ve büyük boyutu, ağa takıldığında kaçmasını zorlaştırır. Çoğu zaman balıkçılar tarafından hedeflenmez; ancak yan av (bycatch) olarak yakalanır.

Ve bu karşılaşma, çoğu zaman ölümle sonuçlanır.

Nadir Ama Kırılgan: Popülasyon Dinamikleri

Büyük camgözün yaşam stratejisi, onu doğal olarak hassas kılar.

  • Yavaş büyür
  • Geç olgunlaşır
  • Az sayıda yavru verir

Bu özellikler, popülasyonun toparlanmasını zorlaştırır. Yani bir bireyin kaybı, sadece bir kayıp değildir—gelecekdeki nüfusun da eksilmesidir. Bu nedenle, nadir görülen her birey aslında kritik bir öneme sahiptir.

Akdeniz Isınırken: Yeni Bir Dev Mi Sahneye Çıkıyor?

Akdeniz değişiyor.

Ve bu değişim, sadece sıcaklıkla sınırlı değil.

Son yıllarda, okyanusların en büyük balığı olan balina köpekbalığının (Rhincodon typus) Akdeniz’de görülmeye başlandığı doğrulandı. Bu dev, tropikal ve subtropikal suları tercih eder.

Ancak Akdeniz artık eskisi kadar “ılıman” değil.

Giderek tropikalleşen bir denizde, türlerin dağılımı da değişiyor.

Burada kritik bir soru ortaya çıkıyor:

Gelecekte Akdeniz’in devleri yer değiştirebilir mi?

Eğer ısınma devam ederse:

Serin suları seven büyük camgöz geri çekilebilir. Tropikal bölge düşkünü balina köpekbalığı daha yaygın hale gelebilir

Bu senaryoda, balina köpekbalığı daha sık görülürken, büyük camgöz daha da nadirleşebilir.

Henüz bu bir öngörü. Ama güçlü bir bilimsel olasılık.

Koruma Var… Ama Yeterli mi?

Büyük camgöz bugün birçok bölgede koruma altında. Türkiye’de de bu türün avlanması yasak. Ancak gerçek şu ki:

Yasa, tek başına yeterli değil.

Çünkü:

Yan av devam ediyor. Her yakalanan birey raporlanmıyor. Farkındalık hâlâ sınırlı

Koruma, sadece kağıt üzerinde değil, sahada da uygulanmak zorunda.

Denizde Değişen Bir Hikâye: Balıkçılar Ne Diyor?

Son yıllarda umut verici bir değişim yaşanıyor.

Balıkçılar artık bu devleri daha farklı görüyor.

Eskiden ekonomik bir fırsat ya da “istenmeyen bir yük” olarak değerlendirilen büyük camgözler, bugün giderek daha fazla balıkçı tarafından denize geri bırakılıyor.

Bu değişimin arkasında:

Artan farkındalık, bilim insanlarının çalışmaları ve medyanın etkisi var.

Her salınan birey, türün geleceği için bir şans demek.

Sessiz Devin Geleceği

Büyük camgöz, bağırmaz. Saldırmaz. Görünmez. Ama onun hikâyesi çok şey anlatır.

Denizlerin nasıl değiştiğini…

İnsan etkisinin ne kadar derin olduğunu…

Ve doğanın ne kadar hassas dengeler üzerinde durduğunu…

Bu devin kaderi, aslında bizim seçimlerimizin bir yansımasıdır.

Son Söz: Kibar Bir Devin Hatırlattıkları

Bir sabah, bir balıkçı ağına takılan dev bir gölge…

Bu sadece bir tesadüf değil. Bu, denizle kurduğumuz ilişkinin bir aynası.

Eğer bu devleri koruyabilirsek, sadece bir türü değil, bir ekosistemi korumuş oluruz.

Ve belki bir gün, o balıkçılar yine denize açıldığında…

Ağlarına bir dev takılır.

Ama bu kez, onu serbest bırakmak bir refleks değil, bir bilinç olur.

Kaynak makaleler:

Bu yazı, Annaler Series Historia Naturalis dergisinde yayımlanan “On the capture of a large basking shark Cetorhinus maximus (Chondrichthyes: Cetorhinidae) in the Bay of Edremit (north-eastern Aegean Sea)” ve “Rare but present: status of basking shark, Cetorhinus maximus (Gunnerus, 1765) in eastern Mediterranean” başlıklı bilimsel makalelerin bulgularına dayanarak hazırlanmış popüler bilim uyarlamasıdır. Kaynak makalelere aşağıdaki linklerden erişebilirsiniz:

Kabasakal, H. (2009): On the capture of a large basking shark Cetorhinus maximus (Chondrichthyes: Cetorhinidae) in the Bay of Edremit (north-eastern Aegean Sea). ANNALES – Ser. hist. nat., 19: 11-16. https://zdjp.si/wp-content/uploads/2015/12/annales-naturalis-2009-1_Habasakal.pdf

Kabasakal, H. (2013): Rare but present: status of basking shark, Cetorhinus maximus (Gunnerus, 1765) in eastern Mediterranean. ANNALES - Ser. hist. nat., 23 (2): 17-22. https://www.researchgate.net/publication/313407535_Rare_but_present_Status_of_basking_shark_Cetorhinus_Maximus_Gunnerus_1765_in_Eastern_Mediterranean






24 Mart 2026 Salı

BEKLENMEYEN SÜRPRİZLER: DERİN MARMARA’YA DİKKAT!

 


Önceki yazılarda (Derin Marmara Köpekbalıklarının Ölüm Bölgesi (Mi?), Boğulan Bir Denizde Hayata Doğmak, Derin Direniş: Bozcamgöz Baskıya Dayanabilir Mi?) derin Marmara’da süregelen oksijensizleşmenin köpekbalıkları ve akraba türler üzerindeki olumsuz etkilerini enine boyuna anlatmıştım. Kıta sahanlığının derinlerinde ve kıta yamacı başlangıcında hâlâ bu hassas türlere rastlayabilsek de, derinlik aralıklarının üst sınıra doğru zorlandığı gün gibi ortada. Sığ sulara doğru bu zorunlu yer değiştirme sürpriz karşılaşmalara yol açıyor. Sürü halinde yakalanan çivili köpekbalıkları Echinorhinus brucus bu sürprizlerin en beklenmeyeniydi; zira dünyanın başka hiçbir yerinde bugüne kadar sürü hâlinde gözlenmemişlerdi.

Marmara Denizi, yüzeyden 1390 metre derinliğe uzanan katmanlı bir dünyadır. Tuzluluk, sıcaklık ve çözünmüş oksijen profilleri adeta bir ekolojik yapboz oluşturur. Ne var ki insan etkisi ve iklim değişiklikleri, bu hassas dengeyi bozuyor. Özellikle Centrophorus uyato ve Echinorhinus brucus, daralan dikey yaşam alanları ve oksijensizleşme karşısında yeni stratejiler geliştirmek zorunda kalıyor.

Marmara Denizi’nde Dikey Yaşam Alanı Daralması

Marmara’nın derin bölgelerinde oksijen hızla azalıyor; bu, hem bentik hem pelajik türlerin yaşam alanını kısıtlıyor. Centrophorus uyato, normalde yüzeyden 200–800 metre derinlik aralığında yaşarken, oksijensiz bölgelerden kaçmak için sığ sulara doğru kayıyor. Echinorhinus brucus ise artık yalnızca derin batiyal alanlarda değil, 150 metre gibi sığ derinliklerde sürü hâlinde gözleniyor. Bu, türlerin alışkın olmadığı avlanma ve barınma koşullarına zorunlu uyum sağladığını gösteriyor.

Dikey daralma sadece mekânsal dağılımı değiştirmekle kalmıyor; beslenme, üreme ve göç dinamiklerini de etkiliyor. Marmara’nın alt sularında yoğunlaşan bu baskı, türleri kıta sahanlığının daha sığ bölgelerine sürüyor ve bu durum hem türler hem de balıkçılık açısından beklenmedik karşılaşmalara yol açıyor.

Çivili Köpekbalıkları: Sürpriz Sürüler

Echinorhinus brucus, çoğunlukla yalnız yaşayan bir türdür. Marmara’da sürü hâlinde yakalanması, oksijen yetersizliğine ve yaşam alanı daralmasına adaptasyon gösterdiğinin bir  kanıtı olarak kabul edilebilir. Bu sürü davranışı, hem avlanma hem korunma stratejilerini yeniden şekillendiriyor. Marmara’nın sığ bölgelerinde ortaya çıkan bu sürprizler, ekosistemin hassasiyetini ve insan etkisinin görünür sonuçlarını gözler önüne seriyor.

Özellikle 21 Ağustos 2021’de MD18 istasyonunda yakalanan 17 bireylik sürü, toplam 445 kg ağırlığındaydı ve birlikte avlanırken yakalandılar. Bu durum, çivili köpekbalıklarının daima tek başına değil, zaman zaman grup hâlinde hareket edebileceğini gösteriyor. Ayrıca, bu sürünün birlikte yakalanması, Marmara’daki derin oksijensizleşmenin bir sonucu olarak sığ sulara kayma davranışına işaret ediyor.

Centrophorus uyato: 30 Yıl Aradan Sonra Marmara’da

2 Ekim 2019’da MD18 istasyonunda yakalanan bir Centrophorus uyato dişisi, Marmara’da türün gözlemlenmesinin üzerinden 30 yıl geçtikten sonra kaydedildi. 82 cm uzunluğunda olan bu birey, sığ sulara doğru zorunlu kaymanın bir başka göstergesiydi. Önceki kayıtlar (1989–1991) 150–270 m arasında gerçekleşmişti; günümüzde aynı tür, oksijen azlığı nedeniyle derinlik aralığını üst sınırına kadar zorlamak durumunda kalıyor.

Bu türler, Marmara’da sığ sulara çekildikçe, hem kendi yaşam döngülerini hem de ekosistem dengelerini değiştiriyor. Bu durum, özellikle derin deniz köpekbalıklarının korunması ve yönetimi açısından kritik öneme sahip.

Marmara Denizi’nin Derin Anoksik Alanları

Marmara Denizi’nin derinliklerinde oksijen adeta bir lüks. Özellikle 200 metre ve altı derinliklerde çözünmüş oksijen miktarı kritik seviyelere düşüyor. MD18 istasyonunda yapılan ölçümler, bu gerçekliği çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor: 122 metre derinlikte çözünmüş oksijen yalnızca 1.39 mg/L seviyesindeydi, yani hipoksi sınırının (<2 mg/L) altında. Bu durum, Marmara’nın derin çukurlarında yaşamı neredeyse sınırlandırıyor.

Oksijensizleşme, özellikle kıta sahanlığı ile derin çukurlar arasındaki geçiş alanlarını etkiliyor. Çınarcık Çukuru ve benzeri derin bölgelerde anoksik koşullar hızla gelişiyor; bu da Centrophorus uyato ve Echinorhinus brucus gibi hassas türleri sığ sulara doğru itiyor. Derin sulardaki yaşam alanı daralırken, bu köpekbalıkları kendi alışık oldukları derin habitatların üst sınırına doğru sıkışıyor.

Araştırmalar, Echinorhinus brucus’un daha önce seyrek ve tek başına gözlemlendiğini gösteriyor. Ancak 2021 yılında yakalanan 17 bireylik sürü, türün oksijen yetersizliği karşısında toplu davranabileceğinin kanıtı oldu. Bu sürü davranışı, Marmara’daki derin oksijensizleşmenin doğrudan bir sonucu gibi görünüyor. Sığ sulara zorunlu göç, türlerin hem beslenme hem de barınma alışkanlıklarını değiştiriyor.

Sığ Sulara Zorunlu Göç ve Ekosistem Etkisi

Normalde Centrophorus uyato ve Echinorhinus brucus, 200–800 metre arasındaki derinliklerde yaşamayı tercih ediyor. Hatta çivili köpekbalığının dünya derinlik rekoru da Marmara’da kırıldı. 2000 yılında Tekirdağ çukurunda 1214 m derindeki gözlem dünya literatürüne girdi (Derin Marmara Köpekbalıklarının Ölüm Bölgesi (Mi?)). Bu derinlikler, türlerin avlanma, üreme ve barınma davranışlarını güvenli bir şekilde sürdürebileceği alanlar. Ancak Marmara’nın derin çukurlarındaki çözünmüş oksijenin düşmesi, onları sığ sulara doğru itiyor.

Sığ sularda, köpekbalıkları alışık olmadıkları türlerle karşılaşıyor. Bu durum hem sürpriz avlanma fırsatlarına hem de stres ve rekabet artışına yol açıyor. Örneğin, 21 Ağustos 2021’de yakalanan Echinorhinus brucus sürüsü, birlikte 700 kg’lık hamsi ve istavrit sürüsü ile aynı anda yakalandı. Bu, çivili köpekbalıklarının beslenme stratejilerini değiştirdiğini, daha yüzeysel ve kolay erişilebilir avları takip edebildiklerini akla getiriyor.

Benzer şekilde, Centrophorus uyato da sığ sulara kaydıkça, normalde derinliklerin güvenli ortamında avladığı küçük balıkları daha az bulabiliyor ve bu da türlerin hem büyüme hem de üreme başarılarını etkileyebilir. Dikey yaşam alanı daralması, yalnızca mekânsal bir sorun değil; aynı zamanda ekosistem içindeki enerji akışını ve türler arası etkileşimleri de yeniden şekillendiriyor.

Sürü Davranışı: Çivili Köpekbalıkları

Dünyada nadiren yalnız gözlemlenen Echinorhinus brucus, Marmara’da sürü hâlinde gözlendi. Bu durum, derin deniz köpekbalıklarının yalnızlık mitini çürütebilir. Derin sularda genellikle yalnız avlanan türler, oksijen yetersizliği ve habitat daralması karşısında bir araya gelerek sürü oluşturabiliyor.

Sürü davranışı, avlanma verimliliğini artırabilir ve türleri sığ sulardaki stresli koşullara karşı koruyabilir. Ancak bu aynı zamanda sığ sularda balıkçılık baskısına daha açık hâle gelmelerine de yol açıyor. Marmara’da bu sürülerin yakalanması, hem türün davranış esnekliğini hem de ekosistemin kırılganlığını gözler önüne seriyor.

Centrophorus uyato: Küçük Ama Kritik Bir Tür

Centrophorus uyato, küçük boyutuna rağmen ekosistem için kritik bir tür. Derin suların hipoksik bölgelerinden sığ sulara kayması, türün beslenme ve üreme döngüsünü ciddi şekilde etkiliyor. 2 Ekim 2019’da yakalanan 82 cm’lik dişi, Marmara’da türün 30 yıl aradan sonra yeniden gözlemlenmesinin sembolü oldu. Bu birey, hem Marmara’da hem de tüm Akdeniz’de türün geleceğini anlamak için değerli bir örnek teşkil ediyor.

Geçmişte Centrophorus uyato 150–270 metre derinliklerde gözlemlenmişti. Ancak günümüzde sığ sulara doğru kayması, Marmara’daki derin habitatların oksijensizleşme tehdidine açık olduğunu gösteriyor. Bu durum, hem bilim insanları hem de deniz yönetimi için önemli bir uyarı niteliğinde.

Marmara Denizi’nin Oksijensizleşmesi: İnsan Etkisi ve İklim Faktörleri

Marmara Denizi’nde anoksik alanlar yalnızca doğal süreçlerden kaynaklanmıyor. Endüstriyel ve kentsel atıklar, özellikle İstanbul Boğazı ve çevresindeki yoğun nüfus, derin sulara taşınan besin yükünü artırıyor. Bu besin yükü, oksijen tüketimini hızlandırarak anoksik bölgelerin genişlemesine yol açıyor.

İklim değişikliği ise deniz suyu sıcaklığını ve katmanlılık yapısını değiştirerek çözünmüş oksijen dağılımını etkiliyor. Bu iki faktör bir araya geldiğinde, Marmara’nın derin ekosistemi üzerindeki baskı dramatik hâle geliyor. Derin su köpekbalıkları, bu baskı sonucu sığ sulara zorunlu göç ediyor ve ekosistemde alışılmadık karşılaşmalar meydana geliyor.

Ekosistemdeki Zincirleme Etkiler

Sığ sulara zorunlu göç eden derin deniz köpekbalıkları, ekosistemde bir dizi zincirleme etki yaratıyor:

Av-Tüketim Baskısı: Sığ alanlarda avlanma, küçük balık ve bentik türler üzerinde baskı oluşturuyor. Bu durum, besin zincirinde dengesizliklere yol açabilir.

Yırtıcı Rekabeti: Sığ sularda var olan diğer yırtıcılarla karşılaşmalar artıyor. Bu, türler arası rekabeti ve stres seviyesini yükseltiyor.

Üreme Alanı Değişimi: Derinlik daralması, üreme alanlarının da sığ bölgelere kaymasına neden oluyor. Bu, hem yavru hayatta kalma oranlarını hem de türlerin uzun vadeli popülasyon dinamiklerini etkileyebilir.

Bu zincirleme etkiler, Marmara’nın ekosistemini daha kırılgan hâle getiriyor. Küçük değişimler, derin deniz köpekbalıkları gibi hassas türler üzerinde büyük sonuçlar doğuruyor.

Derin Marmara’dan Çıkarılan Dersler

Marmara Denizi, küçük bir deniz gibi görünse de derin ekosistemiyle büyük dersler veriyor. Centrophorus uyato ve Echinorhinus brucus, insan etkisi ve iklim değişikliğinin derin deniz türleri üzerindeki sonuçlarını somut bir şekilde gösteriyor. Oksijensizleşme, dikey yaşam alanı daralması ve sığ sulara göç, sadece türlerin değil tüm ekosistemin kırılganlığını ortaya koyuyor.

Bu köpekbalıkları, Marmara’da yaşamaya devam ettikçe, bizlere hem doğanın esnekliğini hem de hassasiyetini hatırlatıyor. Onları izlemek, korumak ve anlamak, sadece bilimsel bir görev değil; ekosistemin sağlığını korumanın ve gelecek nesillere aktarılacak denizleri sürdürmenin de yolu.

Kaynak makale:

Bu yazı, Annaler Series Historia Naturalis dergisinde yayımlanan “Occurrence of deep-sea Squaliform sharks, Echinorhinus brucus (Echinorhinidae) and Centrophorus uyato (Centrophoridae), in Marmara shelf waters” başlıklı bilimsel makalenin bulgularına dayanarak hazırlanmış popüler bilim uyarlamasıdır. Kaynak makaleye aşağıdaki linkten erişebilirsiniz:

Kabasakal, H., Uzer, U. & Karakulak, F.S. (2023): Occurrence of deep-sea Squaliform sharks, Echinorhinus brucus (Echinorhinidae) and Centrophorus uyato (Centrophoridae), in Marmara shelf waters. ANNALES · Ser. hist. nat., 33, 27-36.

https://zdjp.si/wp-content/uploads/2023/07/ASHN_33-2023-1_-KABASAKAL-UZER-KARAKULAK.pdf