6 Mart 2026 Cuma

KİMLER GELDİ, KİMLER GEÇTİ, KİMLER KALDI 3. BÖLÜM – KALANLAR

Bir denizin bugünkü durumunu anlamak için yalnızca kaybolanlara bakmak yeterli değildir. Asıl ipuçları çoğu zaman kalanlarda gizlidir. Marmara Denizi’nin kıkırdaklı balıkları açısından bakıldığında bugün karşımıza çıkan tablo dikkat çekicidir: türlerin büyük bölümü dip ile ilişkili, yani demersal karakterlidir. Açık deniz köpekbalıkları ve diğer pelajik köpekbalığı türleri ise artık son derece sınırlı temsil edilmektedir.

Bu durum ilk bakışta yalnızca pelajik türlerin azalmasıyla açıklanabilir gibi görünse de gerçek tablo daha karmaşıktır. Çünkü Marmara’da bugün yaşayan bazı türler, aslında tarihsel olarak daha derin sularda yaşayan batiyal türlerdir. Son yıllarda elde edilen gözlemler, Marmara’nın derinliklerinden kıta sahanlığına doğru gerçekleşen dikkat çekici bir hareketliliğe işaret etmektedir.

Derinlikten yükselenler

Gerçek derin deniz köpekbalıkları arasında sayılan bazı türlerin Marmara kıta sahanlığında giderek daha sık görülmesi, son yılların en dikkat çekici gelişmelerinden biridir. Bunlardan biri, altı solungaçlı köpekbalığı olarak bilinen Hexanchus griseus’tur. Dünya denizlerinde genellikle yüzlerce metre derinlikte yaşayan bu tür, Marmara’da uzun süredir bilinen bir varlığa sahiptir. Ancak son yıllarda yapılan gözlemler, türün zaman zaman çok daha sığ sularda da görülebildiğini göstermektedir. Hatta bazı kayıtlar, 50 metre civarındaki derinliklere kadar çıkan bireylere işaret etmektedir.

Benzer bir durum çivili köpekbalığı Echinorhinus brucus için de geçerlidir. Marmara Denizi’nde tarihsel olarak bilinen bu türün uzun süre ortadan kaybolduğu düşünülmüş, hatta bazı kaynaklarda bölgesel yok oluş ihtimali dile getirilmiştir. Ancak 2000 yılında Tekirdağ Çukuru’nda yaklaşık 1.214 metre derinlikte gerçekleştirilen bir ROV gözlemi, bu varsayımın doğru olmadığını ortaya koymuştur. Bu gözlem, Marmara’nın derin habitatlarının hâlâ bazı sürprizler barındırdığını göstermesi açısından önemlidir.

Bu örnekler tek başına değerlendirildiğinde birer rastlantı gibi görülebilir. Ancak farklı yıllarda ve farklı bölgelerde elde edilen benzer kayıtlar bir araya getirildiğinde daha geniş bir ekolojik soruya işaret eder:

Derin deniz türleri neden daha sığ alanlarda görünmeye başlamıştır?

Derin habitatların değişimi

Marmara Denizi’nin fiziksel yapısı, iki farklı su kütlesinin üst üste bulunduğu karmaşık bir sistemden oluşur. Üstte Karadeniz kökenli daha düşük tuzluluklu sular, altta ise Akdeniz kökenli daha yoğun ve tuzlu sular yer alır. Bu iki tabaka arasındaki sınırlı karışım, derin sularda oksijen yenilenmesini zorlaştırır. Son yıllarda yapılan ölçümler, özellikle derin havzalarda oksijen seviyelerinin giderek düştüğünü göstermektedir.

Derin habitat koşullarının bozulması, burada yaşayan canlılar için ciddi bir stres kaynağı oluşturur. Oksijenin azalması yalnızca fizyolojik bir sorun değildir; aynı zamanda besin ağlarının işleyişini de etkiler. Bu süreç, bazı türleri daha yaşanabilir koşulların bulunduğu üst katmanlara doğru yönelmeye zorlayabilir. Bilimsel literatürde bu olgu “dikey yaşam alanı daralması” (vertical habitat compression) olarak tanımlanır. Derin habitatların yaşanabilir kısmı küçüldükçe canlılar daha dar bir dikey aralıkta yaşamaya zorlanır. Marmara Denizi’nde gözlenen bazı dağılım değişimleri, bu sürecin etkili olabileceğini düşündürmektedir.

Kıta sahanlığı ve habitat tuzağı

Derin deniz türlerinin sahanlığa doğru yönelmesi ilk bakışta bir uyum stratejisi gibi görünebilir. Ancak Marmara Denizi’nin kıta sahanlığı, başka bir baskının yoğun biçimde hissedildiği bir alandır. Burası aynı zamanda yoğun dip balıkçılığının gerçekleştirildiği bölgedir. Algarnalar, uzatma ağları ve diğer dip av araçları Marmara sahanlığında uzun yıllardır yoğun biçimde kullanılmaktadır. Bu durum, sığ alanlara yönelen derin deniz türleri için yeni bir risk yaratır.

Derin habitatlardan yukarı doğru sıkışan canlılar, sahanlıkta yoğunlaşan balıkçılık faaliyetleriyle karşı karşıya kalabilir. Bu da özellikle köpekbalıkları ve vatozlar gibi hedef dışı türlerin yan av olarak yakalanma olasılığını artırır. Ekolojide bu tür durumlar “habitat tuzağı” olarak tanımlanır. Canlılar, ilk bakışta daha uygun görünen bir ortama yönelir; ancak bu ortam uzun vadede hayatta kalma şanslarını azaltan riskler barındırır. Marmara Denizi’nde derin deniz türlerinin sahanlıkta daha sık görülmesi, bu açıdan dikkatle değerlendirilmesi gereken bir gelişmedir.

Derinlikte azalan çeşitlilik: PCA sonuçlarının yorumu

Marmara Denizi’nin kıkırdaklı balık topluluğunda zaman içinde meydana gelen değişimleri değerlendirmek amacıyla veri seti Principal Component Analysis (PCA) yöntemi kullanılarak analiz edilmiştir. PCA, çok sayıda değişken içeren veri setlerinde tür dağılımları ile çevresel değişkenler arasındaki ilişkileri özetleyerek temel örüntüleri ortaya koymaya yarayan çok değişkenli bir istatistiksel yaklaşımdır.

Analiz sonuçları, Marmara’nın batiyal derinliklerindeki tür bileşiminde belirgin bir zamansal farklılaşmaya işaret etmektedir. 1990’lı yıllar öncesine ait kayıtlar, derin bölgelerde görece yüksek bir kıkırdaklı balık tür zenginliğinin bulunduğunu göstermektedir. Buna karşılık 2000’li yıllardan sonraki veriler aynı derinlik aralıklarında tür sayısında ve kayıt sıklığında dikkat çekici bir azalma olduğunu ortaya koymaktadır.

PCA dağılımı, erken dönem verilerinin daha geniş bir tür bileşimini temsil ettiğini, daha yakın dönem kayıtlarının ise daha sınırlı bir topluluğa işaret ettiğini göstermektedir. Bu durum, Marmara Denizi’nin derin habitatlarında zaman içinde belirgin bir biyolojik sadeleşmenin meydana gelmiş olabileceğini düşündürmektedir. Analiz ayrıca Marmara’da varlığını sürdürebilen türlerin çoğunlukla geniş bir derinlik toleransına sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Buna karşılık dar bir derinlik kuşağına uyum sağlamış türlerin değişen çevresel koşullar altında bölgede kalıcılık göstermeleri giderek zorlaşabilir.

Bir ihtimal: Dalatias licha

Derin deniz köpekbalıkları arasında yer alan Dalatias licha, Marmara Denizi için tarihsel kayıtlarda yer alan türlerden biridir. Ancak son yıllarda bu türe ait doğrulanmış bir kayıt bulunmamaktadır. Bu durum ilk bakışta türün Marmara’daki varlığının sona ermiş olabileceğini düşündürebilir. Ancak deniz ekosistemlerinde kesin sonuçlara ulaşmak her zaman kolay değildir. Nitekim yakın zamanda Adriyatik Denizi’nde yaklaşık 10 metre derinlikte serbest yüzerken görüntülenen bir Dalatias licha bireyi, bu türün çevresel koşullar karşısında beklenenden daha geniş bir dikey hareket kabiliyeti gösterebileceğini ortaya koymuştur. Bu gözlem, Marmara’nın özellikle nispeten daha az etkilenmiş güneybatı kesimlerinde bu türe yeniden rastlanabileceği ihtimalini tamamen dışlamamamız gerektiğini hatırlatır.

Sahanlıktaki diğer işaretler

Benzer şekilde bazı büyük vatoz türlerinin de son yıllarda Marmara kıta sahanlığında gözlendiği bilinmektedir. Bunlardan biri olan Dipturus oxyrinchus, tarihsel olarak daha derin alanlarla ilişkilendirilen bir türdür. Bu türün sahanlıkta kaydedilmesi, derin habitatlarda yaşanan değişimlerin bentik kıkırdaklı balık topluluklarını da etkileyebileceğini düşündürmektedir.

Sahte bolluk meselesi

Bir ekosistemde türlerin belirli alanlarda yoğunlaşması, ilk bakışta popülasyon artışı gibi yorumlanabilir. Ancak bu tür yorumlar her zaman doğru değildir. Habitat daralması yaşayan türler, uygun koşulların bulunduğu sınırlı alanlarda yoğunlaşabilir. Bu durum kısa süreli gözlemlerde “bolluk artışı” izlenimi yaratabilir. Oysa gerçekte yaşanan süreç çoğu zaman tam tersidir: popülasyon büyüklüğü azalırken bireyler daha dar alanlarda toplanmaktadır. Bu nedenle kısa dönemli çalışmaların sonuçları, uzun süreli veri setleriyle desteklenmediği sürece dikkatli yorumlanmalıdır.

Marmara’nın sessiz hikâyesi

Marmara Denizi bugün hâlâ çeşitli köpekbalıkları ve vatoz türlerine ev sahipliği yapmaktadır. Ancak bu topluluğun yapısı geçmişten farklıdır. Pelajik türlerin seyrekleştiği, derin habitatların baskı altında olduğu ve bazı batiyal türlerin daha sığ alanlarda görünmeye başladığı bir sistem söz konusudur. Bu tablo bir anda ortaya çıkmamıştır. On yıllara yayılan çevresel değişimler, balıkçılık baskısı ve habitat dönüşümleri Marmara’nın kıkırdaklı balık topluluğunu yavaş ama belirgin biçimde yeniden şekillendirmiştir. Deniz ekosistemleri çoğu zaman sessiz değişir. Gürültü çoğu zaman kıyıdadır; değişim ise derinlerde gerçekleşir. Marmara’nın hikâyesi de büyük ölçüde böyle yazılmıştır.

Peki bu hikâye bitti mi?

Şüphesiz hayır! Bu hikâye, denizin kendisinde yazılmaya devam ediyor. Ancak satırları daha mı seyrelecek, yoksa kendini toparlayan, yaşamla dolu zengin geçmişini bugüne taşıyan pırıl pırıl bir Marmara’nın umut veren sayfalarına mı evrilecek? İşte burası bizim çabamıza bağlı. Kurtarmaya istekli olursak ve bu yönde somut adımlar atarsak, Marmara için ve Marmara’nın canlıları için tertemiz bir hikâye yazmaya başlayabiliriz.

Bir sonraki hikâyede buluşmak üzere...🌊

Kaynak makale:

KABASAKAL, H. & F.S. KARAKULAK (2025): Demersal elasmobranchs of the Sea of Marmara: Updated inventory, taxonomic issues and environmental implications. ANNALES · Ser. hist. nat., 35, 221-242.

Kaynak makaleye aşağıdaki linkten erişebilirsiniz:

https://zdjp.si/wp-content/uploads/2025/12/Annales-SHN-35-2025-2-Hakan-KABASAKAL-F.-Saadet-KARAKULAK_LOWRESS.pdf






5 Mart 2026 Perşembe

KİMLER GELDİ, KİMLER GEÇTİ, KİMLER KALDI 2. BÖLÜM – GİDENLER

Bir denizin değişimi çoğu zaman sessiz olur. Gürültülü olan gemilerdir, kıyı şeritleridir, limanlardır. Ama ekolojik değişim genellikle kayıtlarda incelen satırlarla anlaşılır. Marmara Denizi için de durum farklı değildir. Bir önceki bölümde, bu denizin bir zamanlar büyük pelajik köpekbalıklarının ve açık deniz yırtıcılarının geçiş alanı olduğunu gördük. Carcharodon carcharias gibi üst düzey avcılar, orkinos göçleriyle bağlantılı olarak Marmara’ya giriyordu. Günümüzde ise Alopias vulpinus içdenizin pelajik sisteminde kol gezen tepe avcıların muhtemelen kalan son temsilcisi.

Peki ne değişti?

Göçün zayıflaması

Marmara Denizi’nin pelajik ekolojisini anlamak için orkinos göçünü merkeze koymak gerekir. Atlantik’ten Akdeniz’e, oradan Ege ve Marmara üzerinden Karadeniz’e uzanan göç yolu, yalnızca ekonomik bir olay değil, trofik bir omurgaydı. Orkinos sürüleri, beraberlerinde yalnızca ekonomik değer taşımıyordu. Onları takip eden büyük yırtıcılar da bu göç zincirinin parçasıydı. Üst basamak avcıların varlığı, sistemin işlediğinin göstergesiydi.

20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren orkinos stoklarında belirgin azalmalar yaşandı. Aşırı avcılık, teknolojik kapasitenin artışı ve stokların yeterince izlenmemesi bu süreci hızlandırdı. Orkinos göçünün zayıflaması, Marmara’nın pelajik ziyaretçilerini de etkiledi. Bir denizden bir tür çekildiğinde yalnız gitmez. Onu takip edenler de rota değiştirir.

Endüstriyel dönüşüm

1970’lerden itibaren balıkçılık teknolojisinde yaşanan gelişmeler Marmara’nın da kaderini değiştirdi. Daha güçlü motorlar, daha geniş ağlar, sonar sistemleri ve artan av baskısı, yalnızca hedef türleri değil, ekosistemin tamamını etkiledi. Pelajik köpekbalıkları çoğu zaman hedef tür değildi. Ancak yan av (hedef dışı av) baskısı altında kaldılar. Büyük ağ sistemleri, göç yollarındaki bireyleri seçmeden yakalayabiliyordu. Pelajik türlerin biyolojik özellikleri bu baskıya karşı savunmasızdır. Çünkü:

  • Geç olgunlaşırlar
  • Doğurganlıkları düşüktür
  • Yaşam süreleri uzundur

Bu özellikler, zarar gören ve azalan popülasyonların hızlı toparlanmasını engeller. Marmara gibi yarı kapalı bir sistemde bu baskı daha görünür sonuçlar doğurur.

Kıyının değişimi

Pelajik türlerin seyrekleşmesi yalnızca açık denizle ilgili değildir. Kıyı alanları, üreme ve yavru gelişim alanları açısından kritik öneme sahiptir. 20. yüzyılın son çeyreğinde Marmara kıyılarında yoğun yapılaşma, liman genişlemeleri, dolgu alanları ve sanayi faaliyetleri artmıştır. Kıyısal habitatların bütünlüğünü zayıflatan bu yıkım süreci günümüzde hız kesmeden devam ediyor. Pelajik köpekbalıkları çoğu zaman geniş alan kullanan türlerdir; ancak yaşam döngülerinin belirli evrelerinde kıyısal sistemlere bağımlı olabilirler. Habitatın basitleşmesi, yalnızca fiziksel bir kayıp değildir; aynı zamanda ekolojik işlev kaybıdır.

Trofik zincirin üstten incelmesi

Ekosistemler çoğu zaman alttan değil, üstten incelir. Üst düzey avcıların seyrekleşmesi, trofik yapının yeniden düzenlenmesine yol açar. Orta basamak türler üzerindeki yırtıcı baskısı azalır; bu da alt basamaklara dolaylı etkiler doğurur. Marmara Denizi’nde pelajik sistemin üst basamağındaki incelme, zamanla daha sade bir açık su yapısına doğru evrilmiştir. Bugün Marmara, yüzeyden bakıldığında “güvenli” bir deniz gibi görünebilir. Büyük pelajik köpekbalığı kayıtları seyrektir. Ancak güvenlik algısı ile ekolojik bütünlük aynı şey değildir. Büyük yırtıcıların yokluğu, sistemin sağlıklı olduğu anlamına gelmez.

Sessiz çekilme

Pelajik türlerin Marmara’dan çekilişi dramatik bir kopuş şeklinde olmamıştır. Daha çok kayıtların seyrekleşmesi, rastlantısal yakalamaların azalması ve gözlemlerin nadirleşmesi biçiminde gerçekleşmiştir. Bu nedenle kamuoyu algısında belirgin bir kırılma yaşanmamıştır. Bir türün azaldığını anlamak için uzun süreli veri gerekir. Marmara’da bu tür sistematik veriler ancak son birkaç on yılda oluşmaya başlamıştır.

Geçmişteki sınırlı kayıtlar ile güncel veriler karşılaştırıldığında pelajik temsilin daraldığı görülmektedir. Bugün Marmara’da pelajik köpekbalıklarının tek temsilci türü sapan köpekbalığıdır (Alopias vulpinus) ve tür çeşitliliğindeki azalma söz konusu daralmanın somut göstergelerinden biridir. Bu, bir anda gerçekleşmiş bir çöküş değil; onlarca yıla yayılan bir seyrekleşme sürecidir.

Ekolojik yeniden yapılanma

Bir sistemde üst düzey avcıların azalması, boşluk yaratır. Bu boşluk her zaman aynı türlerle doldurulmaz. Marmara Denizi zaman içinde daha kıyısal, daha bentik ağırlıklı bir yapıya doğru evrilmiştir. Açık su sisteminin karmaşıklığı azalmış, türler arasındaki beslenme ilişkilerini tanımlayan trofik bağlantılar sadeleşmiştir. Bu yeniden yapılanma süreci, 3. Bölüm’de ele alacağımız “kalanlar”ın neden çoğunlukla demersal türlerden oluştuğunu anlamak açısından önemlidir.

Pelajikler geniş alan ister. Göç ister. Süreklilik ister.

Yarı kapalı ve çevresel baskılar altındaki bir deniz ise zamanla daha yerel, daha sınırlı bir biyolojik kompozisyona doğru kayabilir.

Güvenli ama yoksul

Bugün Marmara Denizi’nde büyük pelajik köpekbalığı gözlemleri son derece nadirdir. Bu durum bazıları için bir rahatlama anlamına gelebilir. Ancak bir denizin büyük yırtıcılarını kaybetmesi, ekolojik açıdan bir kazanım değildir. Büyük yırtıcılar yalnızca korku unsuru değildir; sistemin dengeleyici aktörleridir.

Marmara artık daha az pelajik baskıya sahip olabilir. Ama bu durum, sistemin daha zengin olduğu anlamına gelmez. Aksine, besin zincirindeki üst basamakların incelmesi çoğu zaman daha kırılgan bir yapıya işaret eder.

Şimdi soru değişiyor

Bu bölümde Marmara’dan çekilenleri, seyrekleşenleri ve trofik zincirin üst basamağındaki incelmeyi ele aldık. Ancak hikâye burada bitmiyor. Bir sistemde herkes gitmez.

  • Bazıları kalır
  • Bazıları uyum sağlar
  • Bazıları derinliklere çekilir

Bir sonraki bölümde, bugün Marmara Denizi’nde hangi kıkırdaklı balıkların yaşadığını, neden çoğunluğun dip türlerinden oluştuğunu ve oksijen azalışının yaşam alanını nasıl daralttığını inceleyeceğiz. Çünkü Marmara’nın bugünkü hikâyesi, gidenlerden çok kalanlarla yazılıyor.

Devam edecek. 🌊

Kaynak makale:

KABASAKAL, H. & F.S. KARAKULAK (2025): Demersal elasmobranchs of the Sea of Marmara: Updated inventory, taxonomic issues and environmental implications. ANNALES · Ser. hist. nat., 35, 221-242.

Kaynak makaleye aşağıdaki linkten erişebilirsiniz:

https://zdjp.si/wp-content/uploads/2025/12/Annales-SHN-35-2025-2-Hakan-KABASAKAL-F.-Saadet-KARAKULAK_LOWRESS.pdf






3 Mart 2026 Salı

KİMLER GELDİ, KİMLER GEÇTİ, KİMLER KALDI 1. BÖLÜM – GELENLER

Marmara Denizi’nin kıkırdaklı balıklarını —köpekbalıkları, vatozlar, irinalar ve diğer akraba türleri— araştırmak için yüz yılı aşkın süredir çaba harcıyoruz. Ancak 1990’lı yılların başına kadar bu konuya adanmış çalışmaların sayısı iki elin parmaklarını geçmiyordu. Sonraki yıllarda ise hem yayın sayısında hem de bilimsel derinlikte dikkat çekici bir artışa tanıklık ettik.

Yakın zamanda ANNALES series historia naturalis dergisinde yayımlanan kapsamlı bir çalışmada, Marmara Denizi’nin kıkırdaklı balıklarına ilişkin yüz yılı aşan birikim, saha araştırmalarına dayalı güncel veriler ışığında yeniden değerlendirildi. Bu çalışma, yalnızca bir tür listesi sunmakla kalmıyor; aynı zamanda denizin ekolojik değişimini de okumamıza imkân tanıyor. Önümüzdeki birkaç hafta boyunca, bu bilimsel makalenin genel okuyucuya yönelik kapsamlı bir özetini ‘KİMLER GELDİ, KİMLER GEÇTİ, KİMLER KALDI’ ana başlığıyla üç bölümlük bir yazı dizisi halinde sizlerle paylaşacağım.

Keyifle okumanızı dilerim.

***

1. BÖLÜM – GELENLER

Marmara: Bir geçiş denizi

Marmara Denizi sıradan bir iç deniz değildir. Karadeniz ile Akdeniz arasında bir eşik, bir koridor, bir geçiş alanıdır. İki tabakalı su yapısı, farklı tuzluluk ve yoğunluk özellikleri, onu hem kırılgan hem de biyolojik açıdan özgün bir sistem hâline getirir. Bu coğrafi konum, Marmara’yı tarih boyunca yalnızca ticari gemilerin değil, büyük pelajik balıkların da geçiş yolu yapmıştır. Orkinos sürülerini takip eden avcılar, açık deniz köpekbalıkları ve derin su türleri bu geçiş sisteminin doğal parçalarıydı. Bugün Marmara kıyılarında yaz aylarında sakin bir yüzey görebiliriz. Ancak denizin hafızası daha kalabalıktır.

İlk kayıtlar ve sessiz dönem

Geçen yüzyılın başlarında Marmara’nın balık faunası üzerine yapılan çalışmalar sınırlıydı. Kıkırdaklı balıklar çoğu zaman “yan av” olarak kaydediliyor, ayrıntılı taksonomik incelemeler nadiren yapılıyordu. Tür teşhisleri bazen yüzeysel kalıyor, bilimsel adlandırmalarda belirsizlikler bulunuyordu. Buna rağmen erken dönem kayıtları, Marmara’nın bir zamanlar köpekbalıklarını ve akraba türler olan vatozlar, irinalar ve torpil balıklarını içeren, düşündüğümüzden daha zengin bir kıkırdaklı balıklar topluluğuna sahip olduğuna işaret eder.

Bir zamanlar Marmara, yalnızca küçük kıyısal türlerin değil, açık deniz ekosisteminin en üst düzey yırtıcılarının da uğrak yeriydi. Bu ziyaretçiler arasında en dikkat çekeni büyük beyaz köpekbalığı namlı Carcharodon carcharias’dı. Yine aynı dönemlerde mavi köpekbalığı (Prionace glauca), dikburun harharyas (Lamna nasus) ve sapan köpekbalığı (Alopias vulpinus) gibi hızlı ve güçlü pelajik türlerin varlığına dair kayıtlar bulunmaktadır. Bu türler Marmara’da sürekli yerleşik değildi; ancak bu deniz onların göç yolları üzerinde bulunuyordu. İlk iki tür Marmara’yı çoktan terkettiler ve geride sade sapan köpekbalığı kaldı.

Orkinosun gölgesinde

Marmara Denizi’nin tarihsel ekolojisini anlamaya çalışırken orkinos (Thunnus thynnus) göçünü göz ardı etmek mümkün değildir. Atlantik’ten Akdeniz’e, oradan Ege ve Marmara üzerinden Karadeniz’e uzanan mavi yüzgeçli orkinos göçü, yalnızca ekonomik değil, ekolojik bir olaydı. Orkinos sürülerini takip eden büyük yırtıcılar da bu rotayı izliyordu. Bir dönem Marmara kıyılarında yakalanan büyük köpekbalıkları tesadüf değildi. Onların bu küçük iç denizdeki varlıkları, farklı türler arasındaki beslenme ilişkilerini tanımlayan trofik zincirin üst basamaklarının hâlâ işlediğini gösteriyordu. Bugün bu tabloyu hayal etmek zor olabilir. Ancak arşiv kayıtları ve balıkçı anlatıları, Marmara’nın bir zamanlar açık deniz karakterine sahip olduğunu ortaya koyuyor.

Derinliklerin sakinleri

Marmara’nın yalnızca yüzeyi değil, derinlikleri de hareketliydi. Mesela derin deniz bölgesinde yaşayan en büyük yırtıcılardan birisi olan altı yarıklı boz camgöz (Hexanchus griseus), en az 100 yıldır Marmara’da tanınan bir köpekbalığıdır. Bu tür, geniş tolerans aralığı sayesinde farklı koşullara uyum sağlayabilen bir yırtıcıdır. Yine çeşitli vatoz türleri ve dip yaşamına uyum sağlamış olan kıkırdaklı balıklar, Marmara’nın dip habitatlarında yaşamlarını sürdürüyorlardı. Bu çeşitlilik, sistemin yalnızca göçmenlerden ibaret olmadığını; yerleşik ve yarı-yerleşik türlerin de bulunduğunu gösterir.

Temiz yıllar ve ekolojik bütünlük

“Temiz yıllar” ifadesi romantik bir geçmiş özlemi anlamına gelmez. Ancak 20. yüzyılın ortalarına kadar Marmara’da oksijen seviyeleri daha istikrarlıydı, kıyısal yapılaşma bugünkü yoğunlukta değildi ve endüstriyel balıkçılık bugünkü kapasitesine ulaşmamıştı. Bu koşullar altında büyük yırtıcıların ve pelajik türlerin geçişi mümkündü. Ekosistem basamakları daha bütünlüklü çalışıyordu. Üst düzey avcıların varlığı, alt trofik seviyelerin düzenlenmesine katkı sağlıyordu. Marmara, küçük ama ekolojik olarak işlevsel bir denizdi. Dip ağlarından çıkan derin deniz köpekbalıkları, sistemin hâlâ derinliklerinde sürprizler barındırdığını gösteriyordu. Bu türlerin varlığı, Marmara’nın derin tabakalarının biyolojik açıdan tamamen yoksullaşmadığını, denizin yalnızca yüzeyde görülenle sınırlı olmadığını hatırlatır.

Bilimin geç uyanışı

1990’lı yıllardan itibaren Marmara Denizi’nin kıkırdaklı balıkları üzerine yapılan çalışmaların sayısında ve kalitesinde belirgin bir artış yaşandı. Taksonomik doğrulamalar, güncellenmiş tür envanterleri ve saha temelli çalışmalar, geçmişteki belirsizlikleri azaltmaya başladı. Bu birikim, Marmara’nın tarihsel ve güncel durumunu karşılaştırma imkânı verdi. Ve bu karşılaştırma şunu gösterdi:

Marmara bir zamanlar daha kalabalıktı.

Gelenlerin anlamı

Bu ilk bölümde gördüğümüz tablo şu:

Marmara Denizi, yalnızca kıyısal küçük türlerin yaşadığı sınırlı bir havza değildi. Büyük pelajik köpekbalıkları, göçmen yırtıcılar ve çeşitli demersal türler bu sistemin parçalarıydı. Bu deniz, Karadeniz ile Akdeniz arasında biyolojik bir köprüydü. Ancak bu tablo sabit kalmadı.

Yazı dizisinin bir sonraki bölümünde, bu sistemden kimlerin çekildiğini, pelajik türlerin neden artık nadirleştiğini ve ekolojik kırılmanın arkasındaki çevresel ve ekonomik dinamikleri inceleyeceğiz. Çünkü Marmara’nın hikâyesi yalnızca gelenlerle tamamlanmıyor.

Devam edecek. 🌊

Kaynak Makale:

KABASAKAL, H. & F.S. KARAKULAK (2025): Demersal elasmobranchs of the Sea of Marmara: Updated inventory, taxonomic issues and environmental implications. ANNALES · Ser. hist. nat., 35, 221-242.

Kaynak makaleye aşağıdaki linkten erişebilirsiniz:

https://zdjp.si/wp-content/uploads/2025/12/Annales-SHN-35-2025-2-Hakan-KABASAKAL-F.-Saadet-KARAKULAK_LOWRESS.pdf


 



1 Mart 2026 Pazar

200 YILDIR AKDENİZ'DE SULAR DURULMUYOR

1827 yılında, İskenderiye açıklarında denize giren bir insanın yaşadığı olay, Akdeniz’de meydana gelmiş olan ve bugün elimizde bulunan en eski doğrulanmış köpekbalığı saldırısı kayıtlarından biri olarak karşımıza çıkar. O gün ne sosyal medya vardı ne de anlık haber akışı. Olay, kulaktan kulağa, gazeteler aracılığıyla ve sonunda arşivlere girerek günümüze ulaştı. Aradan neredeyse iki yüzyıl geçti. 30 Haziran 2025’te Mersin açıklarında kaydedilen bir başka olay ise dijital çağın hızında yayıldı.

Bu iki tarih arasında, Doğu Akdeniz ve Marmara Denizi’nde doğrulanmış 46 köpekbalığı saldırısı ya da insanla karşılaşma olayı bulunuyor. 1827’den 2025’e uzanan yaklaşık 200 yıllık bir zaman dilimi için düşündüğümüzde, bu sayı şaşırtıcı biçimde düşüktür. Ancak mesele sadece sayı değildir. Mesele, bu olayların bize denizle kurduğumuz ilişki hakkında ne anlattığıdır.

Bu yazı, 2025 yılında ANNALES · Ser. hist. nat. dergisinde yayımlanan “Analysis of confirmed shark attacks in the eastern Mediterranean Sea and the Sea of Marmara (1827–2025)” başlıklı çalışmamın popüler bilim uyarlamasıdır. Amacım korku üretmek değil; aksine, veriye dayalı bir bakışla gerçek tabloyu ortaya koymaktır.

Korku ile gerçek arasında

“Köpekbalığı saldırısı” ifadesi, modern kültürde en hızlı panik üreten kelimelerden biridir. Oysa istatistiksel olarak bakıldığında, bir insanın köpekbalığı nedeniyle hayatını kaybetme olasılığı son derece düşüktür. Buna rağmen insanlar yüzyıllardır bu olayları dikkatle kaydetmiştir. Antik Yunan şairi Oppian, sünger dalgıçlarının köpekbalıklarından duyduğu korkuyu yazmıştır. Herodotos, MÖ 493 yılında bir deniz kazasından sağ kurtulanların köpekbalıkları tarafından saldırıya uğradığını anlatır. Bu kayıtlar, insan ile köpekbalığı arasındaki ilişkinin yeni olmadığını gösterir.

Fakat tarihsel anlatılar ile bilimsel doğrulama aynı şey değildir. Okumakta olduğunuz anlatıya temel oluşturan bilimsel makalemde de yalnızca doğrulanmış olayları dikkate aldım. Şüpheli kayıtları, tarihsel olarak doğrulanamayan vakaları ve köpekbalığı varlığı kesin olmayan olayları dışarıda bıraktım. Sonuçta elimizde kalan 46 olay, iki yüzyıla yayılmış güvenli bir veri setini temsil ediyor. Bu sayı, aslında korku anlatılarıyla beslenen toplumsal algıdan oldukça farklı bir tablo sunuyor.

Coğrafyanın hikâyesi: aynı deniz, farklı dinamikler

Doğu Akdeniz, coğrafi olarak tek bir havza gibi görünse de ekolojik olarak heterojendir. Ege Denizi, Levant havzası, Kıbrıs çevresi ve Marmara Denizi farklı hidrografik ve biyolojik özelliklere sahiptir. Doğrulanmış olayların en fazla kaydedildiği sular Türkiye kıyılarıdır. Onu Mısır ve Yunanistan izler. Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta, kıyı uzunluğu, nüfus yoğunluğu ve deniz kullanım oranıdır. Daha fazla insanın denize girdiği, balıkçılık yaptığı veya dalış gerçekleştirdiği bölgelerde karşılaşma olasılığı doğal olarak artar.

Alt bölge bazında bakıldığında Ege Denizi ve Güney Levant öne çıkar. Marmara Denizi ise tarihsel olarak farklı bir desen sergiler. 20. yüzyılın ilk yarısında Marmara, beyaz köpekbalıklarının mevsimsel olarak orkinos sürülerini takip ettiği bir alandı. Bu dönemde özellikle orkinoz oltacıları kışkırtmaya dayalı olaylar yaşanmıştır. Ancak orkinos göçünün kesilmesi ve büyük pelajik yırtıcıların bölgeden çekilmesiyle birlikte Marmara’da son doğrulanmış olay 1983 yılında kaydedilmiştir. Bu durum Marmara’nın “köpekbalığı güvenli” olduğu anlamına mı gelir? Görünürde evet. Ekolojik açıdan ise bu, büyük yırtıcıların yok oluşunun bir göstergesidir.

Zaman içinde artış var mı?

1827’den 2025’e kadar olan döneme bakıldığında yıllık olay sayısında hafif bir artış eğilimi görülür. Ancak bu artış istatistiksel olarak güçlü bir sıçramaya işaret etmez. Daha önemli olan nokta şudur: Dünya genelinde deniz kullanım oranı dramatik biçimde artmıştır. Turizm, rekreasyonel dalış, zıpkınla avcılık, su sporları ve kıyısal yapılaşma geçmişe kıyasla katlanarak büyümüştür. Denizle temas eden insan sayısı arttıkça, nadir olayların mutlak sayısının da artması şaşırtıcı değildir. Bu nedenle “artış” kelimesini bağlamından koparmamak gerekir. Olay sayısı artarken bireysel risk sabit kalabilir, hatta azalabilir.

Yaz ayları neden öne çıkıyor?

Olayların yarısından fazlası yaz aylarında, özellikle Ağustos ve Eylül’de kaydedilmiştir. Bunun iki temel nedeni vardır: (1) Deniz suyu sıcaklığı yükselir; (2) yaz aylarında denize giren insan sayısı maksimum düzeye ulaşır.

Akdeniz, küresel ölçekte iklim değişikliğinden en hızlı etkilenen bölgelerden biridir. Son 40 yılda yüzey suyu sıcaklıklarında belirgin artış gözlenmiştir. Büyük pelajik köpekbalıkları belirli sıcaklık aralıklarında kıyıya yaklaşma eğilimi gösterebilir. Bu durum, yaz aylarında insan-köpekbalığı karşılaşma olasılığını teorik olarak artırabilir. Ancak bu, bütün alarmları çaldıracak bir korku tablosu değildir; yalnızca ekolojik bir gerçekliktir.

Peki olay anında insan ne yapıyordu?

Olayların önemli bir kısmı yüzme sırasında gerçekleşmiştir. Bunu balıkçılık ve sünger dalışları izler. Zıpkınla avcılık dikkat çekici bir alt başlıktır. Son yıllarda bu aktiviteyle ilişkili olaylarda artış eğilimi gözlenmiştir. Bunun nedeni basittir: Zıpkınla avlanan kişi, kanayan bir balıkla birlikte suda bulunur. Bu durum bazı türler için çekici olabilir. Rekreasyonel ya da keyif amaçlı tüplü dalışlarda ise olay sayısı son derece düşüktür. Bu, dalış yapanların genellikle balık taşımaması ve su içinde daha kontrollü hareket etmesiyle ilişkilendirilebilir.

Türler meselesi

46 olayın yalnızca küçük bir kısmında tür kesin olarak belirlenebilmiştir. Dünya genelinde beyaz köpekbalığı (Carcharodon carcharias) birçok bölgede en sık adı geçen türdür. Doğu Akdeniz’de ise kısa yüzgeçli mako yani sivri burunlu harharyas (Isurus oxyrinchus) köpekbalığı kışkırtmayla tetiklenen belirli olaylarda öne çıkmaktadır. Mako hızlı, güçlü ve aktif bir avcıdır. Aynı zamanda Doğu Akdeniz kıyılarında özellikle yaz aylarında daha sık gözlenmektedir. Dolayısıyla deniz suyu sıcaklığındaki değişimlerden bu türün alanda dağılımının nasıl etkilendiği dikkatle izlenmelidir.

İnsan etkisi ve ekolojik bozulma

Bazı olayların arkasında doğrudan insan kaynaklı faktörler bulunur. Akuakültür kafeslerinde yaralı balıkların varlığı, sıcak su deşarjı yapan kıyı tesisleri veya bilinçsiz besleme girişimleri köpekbalıklarının davranışını değiştirebilir. Burada kritik nokta şudur: Köpekbalıkları “saldırganlaşmaz”; çevresel koşullara yanıt verir. İnsan faaliyetleri doğal dengeyi bozduğunda karşılaşma ihtimali artabilir. Bu nedenle mesele köpekbalıklarını uzaklaştırmak değil; insan faaliyetlerini bilimsel veriler ışığında düzenlemektir.

Marmara’nın sessizliği

Marmara Denizi, bu hikâyenin belki de en düşündürücü bölümüdür. Bir zamanlar beyaz köpekbalığının mevsimsel ziyaretlerine sahne olan bu iç deniz, bugün büyük pelajik yırtıcılardan yoksundur. Bu durum yüzeysel olarak güven verici görünse de, aslında biyolojik çeşitlilik kaybının bir işaretidir. Büyük yırtıcıların yokluğu, ekosistemin tepesindeki denge unsurunun kaybı anlamına gelir. “Güvenli deniz” ile “sağlıklı deniz” aynı şey değildir.

Medya ve algı

Bir olay gerçekleştiğinde medya dili büyük önem taşır. “Saldırı” kelimesi çoğu zaman olayın doğasını aşan bir korku üretir. Oysa birçok olay provokasyona dayalıdır veya savunma refleksiyle gerçekleşir. Daha dikkatli bir terminoloji, hem kamu güvenliği hem de türlerin korunması açısından önemlidir. Çünkü korku temelli politikalar genellikle ekosistemlere zarar verir.

Gerçek risk nedir?

İki yüzyılda 46 doğrulanmış olay... Bu sayı, Doğu Akdeniz ve Marmara gibi milyonlarca insanın her yıl denize girdiği bir bölge için son derece düşüktür. Risk sıfır değildir; fakat nadirdir. Bilimsel yaklaşım, nadir olayları inkâr etmek değil; doğru bağlama oturtmaktır.

Sonuç: köpekbalığı güvenli bir Akdeniz ne demektir?

Köpekbalıkları, deniz ekosistemlerinin üst düzey düzenleyicileridir. Onların varlığı sağlıklı bir denizin göstergesidir. Doğu Akdeniz’de doğrulanmış olayların analizi bize şunu gösteriyor: Hiçbir ülke diğerinden “daha güvensiz” değildir. Büyük pelajik köpekbalıkları göçmendir; uygun koşullar oluştuğunda herhangi bir kıyıda görülebilirler. Gerçek çözüm, panik değil; izleme, bilimsel veri ve bilinçli yönetimdir.

Köpekbalığı güvenli bir Doğu Akdeniz, hem insanlar hem de köpekbalıkları için güvenli çevresel koşulların oluşturulması anlamına gelir. Bu da ancak sağlıklı ekosistemlerle mümkündür.

Kaynak Makale:

KABASAKAL, H. (2025): Analysis of confirmed shark attacks in the eastern Mediterranean Sea and the Sea of Marmara (1827–2025). ANNALES · Ser. hist. nat., 35, 169–186.

Orjinal makaleyi okumak, grafikleri, karşılaşmaların yaşandığı bölgelerin haritasını ve tablo halindeki saldırı veri tabanını incelemek için lütfen linke tıklayın: https://zdjp.si/wp-content/uploads/2025/12/Annales-SHN-35-2025-2-Hakan-KABASAKAL_LOWRESS.pdf

 





9 Eylül 2023 Cumartesi

AŞIRI AVCILIKLA KÜÇÜLÜR BALIK

Growth overfishing (aşırı avcılıkla büyümenin baskılanması) ve recruitment overfishing (aşırı avcılıkla stoğa katılımın baskılanması)... Barnes ve Hughes, An Introduction to Marine Ecology (Deniz Ekolojisine Giriş) kitabının 301 ve 302. sayfalarında, ticari balıkçılığı dibe vurduran ve ekosisteme ağır hasar veren aşırı avcılığın iki ucunu bu şekilde kavramlaştırırlar. Peki bu kavramlar ne anlama geliyor? Sembol balık türleri üzerinden giderek açıklamaya çalışayım. 

Günümüzde iki parmak kalınlığında olanına denk gelince, profesyonel ya da amatör tüm balıkçıların sevinç naraları attıkları kalkan balığının (Psetta maxima) eskiden çok daha büyükleri olurdu. Parmak hesabından gidersek en az üç dört parmak kalınlığında diyebiliriz anılarda kalan kalkanlara. Tepsi gibi kalkan derler ya işte o hesap... Kalkan ve akrabası yassı balıklar üreme olgunluğuna ulaştıktan sonra büyümeye devam ederler ve uzun yaşarlar. Misal, kuzey Atlantik’te yaşayan halibut balığı (Hippoglossus hippoglossus) ki dünyada yaşayan en büyük yassı balık türüdür, 320 kg ağırlığa ve 4 m boya ulaşabilir. Kendi haline bırakıldığında 50 yaşını gören halibut balığı kabaca 7 yaşında cinsel olgunluğa ulaşıyor ki bu sırada boyu 80 cm civarında. Şimdi sürdürülebilir balıkçılıkta kural neydi; balık en az bir kez yumurta verecek, ondan sonra hurraaaa... İyi de halibutun önünde daha yaşayabileceği 43 yıl var! Bu mantıkla balıkçılık idare edilmeye kalkılırsa, yassı balıkların üreme sonrası yılları ve boyları daha ömürlerinin başında baskılanmaya başlar ve “aşırı avcılıkla büyümenin baskılanması” dediğimiz durum gerçekleşir. Gelelim madalyonun öbür yüzüne...


Ringa, sardalya, hamsi, gümüş gibi balıklarsa üreme boyuna ulaştıktan sonra birkaç kez daha ürer ve sonra ölürler. Hamsiyi ele alalım, kendisi ne de olsa balıkçılığımızın belkemiği türlerinden birisi. FishBase’de verilen bilgilere göre hamsi ortalama 10.1 cm uzunluğa eriştiğinde üreme olgunluğuna gelmiş oluyor; ancak, ilk olgunlaşma 9-14 cm gibi çok geniş bir aralığa yayılıyor. Üstelik hamsi en fazla 5 yıl yaşayan ve azami 20 cm boya ulaşabilen bir tür. Nasılsa 10 cm oldu diye avladığımız hamsiler ya daha olgunlaşmadılarsa! Her seferinde yüzlerce, hatta binlerce ton hesabıyla avlanan bu balıkların, o yılın deniz ya da iklim koşulları nedeniyle üreme dinamiklerinde geciktirici dalgalanmalar olduysa –yani öngörülemeyen “random effect” olarak mevsim kayması vb. yaşandıysa- yüzbinlerce ton erişkinleşmemiş balığı avlamış da olabilirsiniz. Siz istediğiniz kadar “ama 9 santimden büyük bunlar!” diye yırtının doğa bildiğini okur ve bunun bedelini öbür sene stoğa katılımın aşırı derecede azalmasıyla çok ağır öderiz. Neden mi? Ee, geçen sene analarını babalarını daha bi koklaşamadan avladınız ya! Şaka bir yana, kalabalık sürüler oluşturan hamsi vb. balıkları aşırı avladığımızda, denizdeki besin piramidinin üst basamaklarındaki daha büyük balıkların besinlerini de azaltmış oluyoruz. Dolayısıyla “recruitment overfishing” diğerine kıyasla daha ağır sorunlara yol açan, okyanustaki dengeyi daha en başında altüst eden bir durum yaratıyor!  

Söz konusu olan ister growth overfishing (aşırı avcılıkla büyümenin baskılanması) isterse recruitment overfishing (aşırı avcılıkla stoğa katılımın baskılanması) olsun, eğer balığın üreme olgunluğuna ulaştığı yaş X ise, sularımızda ilk av boylarını X+1,2,3... yapmak gerekiyor. Burada X’den sonra gelecek rakamı ise balık türüne özel çalışmalarla belirlemekten başka yol yok. Öbür türlüsü aynı ayakkabıyı büyükten küçüğe her ayağa giydirmeye çalışmak olur.


4 Eylül 2019 Çarşamba

DERİNLERDE GİZLENİR ZAMAN YOLCUSU


            Eski şişe meraklıları çeşitli kaynaklardan beslenirler. Aralarında yeri kazıp yaşlı bir şişe uğruna toza toprağa bulanmayı, eski çöplükleri eşelemeyi göze alanlar olduğu gibi, antikacılardan ya da internet mezatlarından başka bir yere uğramayan, aman üzerim kirlenmesin diyen titizler de var. Fakat bu makalenin yazarı ise eski şişeleri ne toprağın altında ne de antika dükkânlarında aramaktadır. Onun şişe aradığı yerler İstanbul’un iki yakası arasından akıp giden boğazın zümrüt yeşili sularıdır. Asırlardır insan yerleşimiyle şenlenen İstanbul kıyılarının cazibesine daha küçük bir çocukken kapılan yazarın 30 yılı aşan dalgıçlık macerasında şişe avcılığı oldukça yeni bir deneyim sayılır. Eski bir deniz kurdunun yol göstericiliğinde 2008’de başlayan bu macera yazarın iliklerine kadar işledi. Eğer siz de derin sularda şişe peşine düşerseniz bu arayıştan dilerim benim kadar keyif alırsınız.

            İnsanoğlu içini birşeylerle doldurmak için asırlardır şişe yapmakta. Kullanılan malzemenin kalitesi ve uygulanan tekniğin hassasiyeti zamanla çok değişmiş olsa da değişmeyen bir şey var: içi boşalan şişeyi at gitsin, ama nereye olursa. İster doğrudan denize atılmış olsun isterse karada biriktirilen ve sonradan denize dökülen çöplerle dibe batsın işi bitmiş şişeler denize ulaşmanın yolunu bir şekilde bulurlar. Sabırla ararsanız siz de onları...

            İlk bakışta şişe sıradan cam bir kap gibi görünebilir. Rengi, üzerindeki kabartmaları ya da şekli nedeniyle herhangi bir şişe diğerlerinden daha farklı, hatta daha güzel görünebilir de. Ancak çok azımız şişelerin ayırdedilmesinde oldukça işe yarayan bu belirleyici ayrıntıların farkına varırız. Oysa bu ince ayrıntılar sayesinde bir şişenin mesela 18. yüzyılda yapıldığına karar verebilir, ayrıntıların daha da derinlerine indikçe elimizdeki şişenin 18. yüzyılın hangi yarısında yapıldığını söyleyebiliriz. Derken şişenin üzerinde ilk anda farketmediğimiz bir ayrıntı gözümüze çarpar. İşte daha önce fark etmediğimiz bu küçük ayrıntı bir anda şişenin imalat yılını 10 hatta 5 yıllık bir yanılma payıyla söyleyebilmemize izin verir. Başta geçmişi belirsiz olan şişenin artık üç aşağı beş yukarı bir yaşı vardır.

            Şekilleri farklı olsa da bütün şişeler aşağı yukarı aynı bölümlerden oluşur. Bu bölümlerin belirginliği ve büyüklüğü şişeden şişeye farklılıklar gösterebilir. Hatta şişe süsleme ya da markalama ile ilgili bazı bölümlerden yoksun olabilir. Şişenin omuzu geniş ya da dar, boynu uzun ya da kısa, düz veya eğri olabilir. Tombul gövdeli şişeler olabildiği gibi, düz kenarlı silindirik şişeler de olabilir. Eski şişeler insan karakteri gibi çeşit çeşittir. Yüzeysel olarak değerlendirmekle yetinmeyin ve bu karakterin olabildiğince derinlerine inmeye çalışın. İşte o zaman elinizdeki zaman yolcusunun gerçek hikâyesini okumaya başlarsınız.

7 Ağustos 2019 Çarşamba

DERİNLERDEN KAYNAR SODANIN HASI


Memleketin altı sanki bir şifa deposu. Kazmayı nereye vursanız, faydaları saymakla bitmeyen sular fışkırıyor. Öyle şanslı bir coğrafyada yaşıyoruz ki nereyi delseniz topraktan şifası dillere destan bir pınar kaynıyor. Bazen kuyu açmaya bile gerek kalmıyor, zira yolunu bulan şifalı su kendiliğinden yeryüzüne çıkıyor. Yerin derinlerinden gelen mineralli suyun sodaya dönüşmesi için biraz karbondioksit katmak yetiyor.

Soda, hazımsızlığın cankurtaranı. Yemeği fazla mı kaçırdınız, hemen açın bir soda dikin kafaya. Çok geçmeden gökgürültülü bir geğirme sağnağı başlar ve ohh işte rahatladınız.

Toprağın derinlerinden kaynayan şifalı suları asırlardır şişeliyoruz. Kaynağın uzağında yaşayanlar da anlata anlata bitmeyen faydalardan nasiplensin ve ticaretin çarkları dönsün diye yapılan şifa tacirliği asırlardır sürüyor.

***

Boğaz’ın derinlerinde gezinirken en sık karşılaştığım şişeler arasında soda şişeleri de var. Günümüzün soda şişelerini ayırmak kolaydır; seri üretimin başdöndürücü hızı yüzünden tekdüzeleşen tasarımları, cama sıvanmış ve denizin etkisiyle giderek silikleşmeye başlamış marka baskıları hemen ele verir modern camları. Bunlara elimi bile sürmem. Eski bir alışkanlığın, içip bitirdiysen at denize kurtul elindekinden davranışının hâlâ sürmekte olduğunun izleri dipte oraya buraya saçılmış halde çıkarlar karşıma. Peşinde olduklarım asırlık markalardır.

Yine bir gece Paşabahçe Koyu’nda dalarken, kuzeyde Hünkâr Kasrı’nın kıyısına doğru ilerliyordum dipte. Biraz ürpertici olsa da tek başıma yaptığım gece dalışlarını çok severim. Deniz sessizdir, kıyı sakindir. Hayat muhasebesi yapmak için dört dörtlük bir sığınaktır gece denizinin karanlık suları.

İşte yine böyle bir gece kaçamağında dibi eşelerken bulmuştum KIZILAY’ın AFYON KARAHİSAR MADEN SUYU şişesini. Anadolu’nun bu şifalı pınarının sularını taa Frigler’den beri kana kana içiyoruz. Afyon’da yeryüzüne çıkan Kızılay kaynak suyu –tabi asırlar önce muhtemelen başka bir adı vardı- M.Ö. 1200’lerden beri şifa dağıtıyor olsa da şişelere doldurularak memleketin dört bir yanına dağıtımı 1926’da başlamış. Beykoz’un derinlerinde bulduğum zümrüt yeşili şişe de ilklerden biriydi. Üzerinde hem yeni Türkçe’yle hem de Fransızca yazılı markası şişe üflenirken kalıba konan “baskı plakası – embos plate” ile sıcak ve yumuşak cama asla silinmeyecek bir şekilde darbedilmiş. Harflerin keskin hatları denizin derinlerinde zamana inatla direnmiş.

Günümüzde piyasada bulunan birçok sodanın üretim geçmişlerinde böyle güzel ve emek dolu şişeler var. SARIKIZ ALAŞEHİR ve KUZULUK maden sularının ilk dolum yapılan şişeleri de KIZILAY şişesi gibi baskılı ve iki lisanlı markalarıyla göze çarpıyor. SARIKIZ’ın amber rengi şişesini Beykoz Onçeşmeler’in açığında bulmuştum. KUZULUK’un su yeşili şişesi ise Üsküdar’daki kurşun arayışının keyif veren ganimetiydi.


***

Bugün market raflarına baktığınızda yerli ve milli sodalarımızın yanında ecnebi markalarını da görüyoruz. Ancak ithal sodaların çarşı pazarda arz-ı endamı bugüne has bir durum değil. Osmanlı devrinde de yabancı sodalar içiliyormuş, en azından bunları almaya gücü yeten zenginler tarafından. Zenginler diyorum, zira bu sodaların şişelerini çoğunlukla, Beykoz Yalıköy’den İncirköy’e kadar uzanan sahildeki eski kalantor yalıların açığında buldum.

Cam şişe yerine seramik testilere doldurulmuş olan FACHINGEN ve CARLSBADER MINERALWASSER HEINRICH MATTONI, Yalıköy’den başlayıp güneyde Abraham Paşa Yalısı’nın önlerine kadar uzanan sessiz ve derinden gezintilerin ödülleriydi. Ortalama 20 m derinde yaklaşık 1 km devam eden, uskur sesiyle kabarcık fokurtusundan başka ses duymadığım, balıkların yoldaşlık ettiği gezilerimde aldığım keyif bir başkadır. Hele bir de güzel şişeler ve markalar bulduysam gezintinin keyfi daha bi’katmerlenir.


FACHINGEN, Almanya menşeeli bir marka. Şirket 1742’de kurulmuş ve 1746’da üretime başlamış. Pişmiş topraga darbedilmiş marka mührü ise 1806 ve 1836 tarihleri arasında kullanılmış. Bir Çek markası olan CARLSBADER MINERALWASSER HEINRICH MATTONI sodası ise, ulu önder Atatürk’ün de bir dönem kaldığı meşhur Karlsbad Kaplıcaları ile aynı kaynaktan besleniyor. Kral Karl’ın (Charles) kurduğu bu kaplıca-kaynağın ilginç bir hikâyesi var: Vaktiyle derisinde yaralar çıkan kral, bir türlü derman bulmayan derdi esrarengiz bir kaynaktan getirilen suyla iyileşince, başkaları da bu şifadan yararlansınlar ister ve Karl’ın Hamamı anlamına gelen Karlsbad’ın (Karlovari) temeli atılır. 2005’te kaynağın sularından yerinde tatma şansım oldu. Aşırı mineralli tadı biraz ağır gelmişti bana. 1873 tarihli CARLSBADER MINERALWASSER HEINRICH MATTONI testisinin üzerindeki aslanlı sembol, bir marka değil de sanki asalet alameti. Ee, bir kralın temellerini attığı kaynaktan beslenen bir markaya da böyle bir sembol yaraşır.



***

HUNYADI JANOS adını belki tarih kitaplarından hatırlarsınız. Macarlar’ın ulusal kahraman olarak yücelttikleri HUNYADI JANOS, II. Murad ve Fatih Sultan Mehmet devirlerinde Osmanlı ordusuna karşı verdiği savaşlarla tarihe geçmiştir. 1456’da Belgrad kuşatması sırasında vebadan ölen HUNYADI JANOS, Macarlar’ın ulusal kahramanı olduğu gibi, en tanınan soda markalarından birisinin de markasıdır. Andreas Saxlehner tarafından 1863’de kurulmuş olan HUNYADI JANOS’un koyu yeşil şişesini de Beykoz Onçeşmeler’in açığında bulmuştum. Şişenin yüzeyi sadedir ve kabartma markası tabanındadır.


Kabasakal Koleksiyonu’ndaki en sıradışı soda şişeleri ise İngiltere ve İrlanda menşeelidirler. İngiliz malı PURTS CELEBRATED DOUBLE SODA WATER’ın altı sivri şişesi tam manasıyla bir usta işidir. Şişe sınıflandırmasında “torpil şişe – torpedo bottle” olarak adlandırılan bu nadide parçayı 9 Kasım 2013’de İncirköy’ün açığında bulmuştum. Af buyurun biraz koç yumurtasını andıran şekliyle kolayca ayırdedilen şişe, dalışın sonlarına doğru bir kayanın altını eşelerken çıkmıştı ortaya. Bir asırdır gömüldüğü çamurda şans eseri en ufak bir hasar görmemişti. Böyle el değmemiş parçalara rastlamak zordur. İçip bitiren paşazade artık neye kızdıysa epey uzağa fırlatmış kıyıdan. Belli ki önce çamura düşmüş ve sonra yamaçta yuvarlana yuvarlana kayanın altındaki sığınağına girmiş. Çevresine atılan tonoz çapalarından başka türlü kurtulamazdı yoksa. PURTS CELEBRATED DOUBLE SODA WATER, Londra’da 13st Saint Mary Hill’de üretilmeye başlanmış. 1860’ların sonuna tarihlenen şişenin üzerine markayla birlikte bu adres darbedilmiş.



İrlanda menşeeli ROSS BELFAST’ın şişesi de nadide parçalardan. Silindir şeklindeki gövdenin alt ve üst tarafı yarım küre şeklindedir ve “kabarık dudaklı yuvarlak dipli – round bottom blob top” şişe olarak adlandırılır. Belfast şehrinde William Caddesi’nde 1863’te üretime başlamıştır. 5 Ağustos 2014 gecesi Beykoz Yalıköy’de bir çapanın dibinde bulmuştum ROSS BELFAST şişesini. Oldukça maceralı geçen bir gece dalışının son dakikalarında dekompresyonu tamamlamak için beklerken yine elim rahat durmadı ve dibi eşelemeye başladım. Adeta bir son dakika sürprizi gibi çıkmıştı karşıma, bir asırdır derinlerde uyuyan bu nadide parça.



***

Bazı yazıların sonu nedense bir türlü gelmez. Bu yazı da biraz öyle oldu galiba. Belki de sodayla ilgili olarak belirgin bir hatıram olmadığı için bu yazının sonunu bağlayamıyorum. Ne yapalım bu seferlik böyle olsun. Tadını sevmeyenler ya da yavan bulanlar için artık farklı tadlarda sodalar üretiliyor olsa da, şifanın asıl kaynağı yeryüzünün derinlerinden kaynıyor. Geçmişin karanlığında unutulup gitmiş markaları bulmanın yolu da derinlerden geçiyor.