7 Nisan 2026 Salı

MANDABAŞ BALIĞI: SESSİZ TÜR, GÜRÜLTÜLÜ HİKÂYE

 


Akdeniz’in derinliklerinde yaşayan birçok canlı gibi mandabaş balığı (Rhinoptera marginata) da uzun yıllar boyunca bilim dünyasının kenar notlarında yer aldı. Ne karizmatik bir köpekbalığı kadar dikkat çekiciydi ne de ticari değeri yüksek bir balık kadar izleniyordu. Ancak son yıllarda, Türkiye’nin doğu Akdeniz kıyılarında artan gözlemler, bu sessiz türü bir anda bilimsel tartışmaların merkezine taşıdı.

İskenderun ve Mersin Körfezleri’nde kaydedilen hamile bireyler, doğuma yakın embriyolar ve yeni doğmuş yavrular, araştırmacılara önemli bir soruyu sorduruyor:

Bu artan kayıtlar, doğanın kendini yenilediğinin bir işareti mi, yoksa bir türün daralan yaşam alanına sıkıştığının sessiz bir yansıması mı?

Bu sorunun yanıtı, yalnızca bir türün kaderini değil, Akdeniz ekosisteminin geleceğini de yakından ilgilendiriyor.

Kırılgan Bir Yaşam Döngüsü

Mandabaş balığını anlamak için önce onun yaşam stratejisini anlamak gerekir. Çünkü bu balık, hızlı çoğalan, çevresel değişimlere çabuk uyum sağlayan bir tür değildir. Aksine, doğanın hassas dengeleri üzerine kurulmuş bir yaşam döngüsüne sahiptir.

Kıkırdaklı balıklar grubuna ait olan mandabaş balığı yavaş büyür, geç yaşta eşeysel olgunluğa ulaşır, uzun ömürlüdür ve çoğu zaman yılda yalnızca bir yavru doğurur. Bu özellikler, evrimsel olarak istikrarlı ortamlarda avantaj sağlasa da, insan etkisinin yoğun olduğu modern denizlerde ciddi bir dezavantaja dönüşür.

Bu nedenle mandabaş balığı için her birey son derece değerlidir; kaybedilen her birey, popülasyonun toparlanma kapasitesini doğrudan etkiler.

Doğum ve Büyüme Alanları: Yaşamın Başladığı Yerler

Son yıllarda yapılan gözlemler, İskenderun ve Mersin Körfezleri’nin mandabaş balığı için potansiyel bir doğum ve büyüme alanı olduğunu düşündürüyor. Bu tür alanlar, yavruların doğduğu ve yaşamlarının en hassas dönemlerini geçirdiği bölgeler olarak tanımlanır.

Bu alanların bilimsel olarak tanımlanabilmesi için genellikle üç ölçüt kullanılır: yavruların diğer bölgelere göre daha sık görülmesi, bireylerin bu alanlara geri dönme eğilimi ve alanın yıllar boyunca tekrar kullanılması. Mevcut veriler özellikle ilk ölçüt açısından güçlü bir tablo ortaya koyuyor. Hamile bireyler, doğuma yakın embriyolar ve yeni doğan yavrular aynı kıyı şeridinde tekrar tekrar kaydediliyor.

Bir türün geleceği çoğu zaman onun en küçük bireylerinin nerede büyüdüğüne bağlıdır. Bu nedenle bu alanların korunması, yalnızca bireyleri değil, türün devamlılığını korumak anlamına gelir.

Artan Kayıtlar: Gerçek Bir Artış mı?

Son yıllarda mandabaş balığına ait kayıtların artması ilk bakışta olumlu bir gelişme gibi görünebilir. Ancak bu durumun iki farklı açıklaması olabilir: ya gerçekten popülasyon artıyordur ya da tür daralan habitatlar nedeniyle belirli bölgelerde yoğunlaşıyordur.

Mevcut bulgular, ikinci ihtimalin de güçlü olduğunu gösteriyor. Kıyısal alanların artan insan baskısı altında olması, türün güvenli yaşam alanlarını sınırlıyor olabilir. Bu durumda bireyler belirli alanlara sıkışarak daha sık gözlenir hâle gelir.

Bu yüzden daha fazla gözlem yapılması her zaman daha sağlıklı bir popülasyon anlamına gelmeyebilir.

Nehir Ağızları ve Deltalar: Ekosistemin Kilit Noktaları

Mandabaş balığının habitat tercihleri incelendiğinde nehir ağızları ve deltaların kritik bir rol oynadığı görülür. Bu bölgeler, organik madde açısından zengin yapıları ve çamurlu zeminleri sayesinde hem yetişkinler hem de yavrular için uygun beslenme ve barınma alanları sunar.

Nehirlerin taşıdığı alüvyonlar, deniz tabanında üretken habitatlar oluşturur. Bu süreç, kıyısal ekosistemlerin verimliliğini belirleyen en önemli faktörlerden biridir. Ancak günümüzde nehir sistemleri ciddi baskı altındadır. Barajlar, su çekimleri ve akış rejimindeki değişimler, hem debiyi hem de sediment taşınımını etkiler.

Bir nehrin akışı değiştiğinde, yalnızca karasal ekosistemler değil, denizel yaşam da bundan doğrudan etkilenir. Bu nedenle mandabaş balığının korunması, aynı zamanda akarsu ekosistemlerinin korunmasını da gerektirir. Özellikle nehirlerin doğal debi rejimlerinin korunması ve alüvyon taşınımının devamlılığı büyük önem taşır.

Balıkçılık Baskısı: Görünmeyen Bir Risk

Mandabaş balıkları çoğu zaman hedef tür değildir, ancak farklı balıkçılık yöntemleri sırasında yan av olarak yakalanabilirler. Trol, uzatma ağları ve gırgır gibi yöntemler, farklı yaşam evrelerindeki bireyleri aynı anda etkileyebilir.

Özellikle doğum ve büyüme alanları ile çakışan balıkçılık faaliyetleri, tür üzerinde ciddi bir baskı oluşturur. Bu durum, popülasyonun en hassas bileşenleri olan yavrular ve üreme bireyleri üzerinde doğrudan etkili olabilir.

Bir türün azalması her zaman doğrudan hedeflenmesinden kaynaklanmaz; çoğu zaman bahsettiğimiz bu yan etkilerle gerçekleşir.

Bilim ve Etik: Nasıl Bir Denge?

Bilimsel araştırmalar, türlerin korunması için vazgeçilmezdir. Ancak özellikle hassas türlerde, araştırma yöntemlerinin etik boyutu da dikkate alınmalıdır.

Yan av olarak yakalanan mandabaş balıklarının bilimsel amaçlarla alıkonması, kısa vadede veri sağlasa da uzun vadede popülasyon üzerinde ek bir baskı oluşturabilir. Bu nedenle mümkün olan durumlarda bireylerin serbest bırakılması ve alternatif veri toplama yöntemlerinin tercih edilmesi daha sürdürülebilir bir yaklaşım olarak öne çıkar.

Bilimin amacı yalnızca bilgi üretmek değil, aynı zamanda bu bilginin doğayı korumaya hizmet etmesini sağlamaktır.

Kansız Bilim: Geleceğin Yaklaşımı

Günümüzde deniz bilimlerinde giderek daha fazla önem kazanan bir yaklaşım, canlılara zarar vermeden veri toplamayı hedefleyen yöntemlerdir. Uydu ve akustik etiketleme, uzaktan görüntüleme sistemleri ve çevresel DNA analizleri bu yöntemler arasında yer alır.

Bu teknikler sayesinde türlerin davranışları ve dağılımları, doğrudan müdahale olmadan incelenebilir. Bu da özellikle mandabaş balığı gibi hassas türler için büyük bir avantaj sağlar.

Gelecekte, bu tür yöntemlerin yaygınlaşması, hem bilimsel bilgi üretimini hem de türlerin korunmasını birlikte mümkün kılacaktır.

Sonuç: Bir Türden Fazlası

Mandabaş balığına dair artan kayıtlar, tek başına bir başarı göstergesi değildir. Aksine, bu durum daha karmaşık bir ekolojik sürecin parçası olabilir. Habitat daralması, balıkçılık baskısı ve çevresel değişimler birlikte değerlendirildiğinde, bu artışın dikkatle yorumlanması gerekir.

Mandabaş balığı yalnızca bir tür değil, aynı zamanda bir göstergedir. Onun varlığı, kıyısal ve nehir bağlantılı ekosistemlerin sağlığı hakkında önemli ipuçları sunar.

Bu nedenle bu türü korumak, yalnızca denizleri değil, nehirleri, deltaları ve tüm ekosistemi birlikte korumak anlamına gelir.

Kaynak makale:

Bu yazı, Zoology in the Middle East dergisinde yayımlanan “Commercial fisheries threaten a potential nursery area of Rhinoptera marginata in the northeastern Mediterranean Sea: a review and new data” başlıklı bilimsel makalenin bulgularına dayanarak hazırlanmış popüler bilim uyarlamasıdır. Kaynak makaleye aşağıdaki linkten erişebilirsiniz:

Çevik, C., Ergüden, D., Kabasakal, H. & Kabaklı, F. (2026): Commercial fisheries threaten a potential nursery area of Rhinoptera marginata in the northeastern Mediterranean Sea: a review and new data. Zoology in the Middle East. https://doi.org/10.1080/09397140.2026.2650249.







4 Nisan 2026 Cumartesi

BAZEN DOĞAL YOLLARDAN GELMEZLER

 


Karadeniz kıyısında bir serbest dalgıç, zıpkınla balık avlamak için belki yüzlerce kez yaptığı dalışlardan birini daha tekrarlıyordu. Sabahın serinliğinde suya girerken her şey tanıdıktı: kıyıya paralel uzanan kayalık hat, üzerinde dalgalanan kahverengi algler, aralarına saklanan küçük balıklar…

Alışılmış hareketlerle meradaki her taşın altını kontrol ediyordu. Eli tetikteydi. Levrek, karagöz, kefal… Artık şansına ne çıkarsa. Yeter ki büyük bir av olsun.

Nefesini tutup yavaşça dibe süzüldüğünde, gözleri otomatik olarak detayları tarıyordu. Yılların verdiği alışkanlıkla, sıradan ile olağandışı olanı ayırt etmesi sadece bir an sürerdi.

Ve o an geldi.

Kayalığın hemen üzerinde, alglerin arasında asılı durur gibi hareket eden bir balık… İlk bakışta küçük, önemsiz. Ama bir şeyler yanlıştı.

Vücudu koyu tonlardaydı. Sırtından karnına doğru inen belirgin sarı-siyah dikey bantları vardı. Işığın kırıldığı su kolonunda bu desenler parlıyordu.

Dalgıç bir an durdu.

Bu görüntüyü daha önce görmüştü. Ama burada değil. Bu balık, tanıdıktı. Deniz akvaryumlarından. Tropik sulardan. Belgesellerden.

İyi de tropiklerde dolaşması gereken bu yabancı, Karadeniz’in serin ve kapalı dünyasında ne arıyordu?

Tetiğe gitmesi gereken parmak, o an için geri çekildi. Çünkü artık karşısındaki sadece bir av değil, bir soruydu.

Ve bu soru, tek bir balığın çok ötesine uzanıyordu.

Bir görüntü, bir şüphe

Söz konusu balık, bilim dünyasında Abudefduf olarak bilinen bir grup içinde yer alıyor. Halk arasında “çavuş balığı” diye de tanınan bu türler, genellikle tropik ve subtropik denizlerde yaşar. Renkli, dikkat çekici ve çoğu zaman kıyıya yakın kayalık alanlarda görülen bu balıklar, Karadeniz için alışılmış değildir.

Üstelik sorun sadece “orada olmaması gereken bir balığın görülmesi” değildir.

Asıl mesele, onun tam olarak ne olduğunun bilinmemesidir.

Çünkü Abudefduf cinsine ait bazı türler—özellikle saxatilis, vaigiensis ve troschelii—birbirine o kadar benzer ki, sadece dış görünüşe bakarak kesin tür tayini yapmak neredeyse imkânsızdır. Fotoğraf ya da video, çoğu zaman yeterli değildir.

Bu nedenle bilim insanları bu tür kayıtları çoğu zaman “cf.” ibaresiyle, yani “buna benziyor ama kesin değil” şeklinde rapor eder. Bu küçük detay, aslında büyük bir gerçeği anlatır: Denizde gördüğümüz her şeyi tam olarak tanımıyoruz.

Bilimin yeni gözü: Su altı kameraları

Bu olayın bir başka dikkat çekici yönü ise kaydın nasıl elde edildiğidir. Ortada planlanmış bir bilimsel örnekleme yoktur, ne de laboratuvara taşınmış bir örnek.

Sadece bir video.

Bu tür kayıtlar “fırsatçı gözlem” olarak adlandırılır. Ve günümüzde deniz biyolojisinin en hızlı büyüyen veri kaynaklarından biridir.

Artık dalgıçlar, balıkçılar ve amatör doğa gözlemcileri, bilimsel keşiflerin önemli bir parçası haline gelmiştir.

Ama bu durum beraberinde bir sorunu getirir: belirsizlik.

Bir türün varlığını görmek ile onu kesin olarak tanımlamak arasında büyük bir fark vardır. Ve bu fark, özellikle istilacı türler söz konusu olduğunda kritik hale gelir.

Çünkü yanlış bir teşhis, yanlış bir hikâye anlatır.

Akdeniz’den kuzeye doğru

Son yıllarda denizlerde yaşanan değişimlerin en belirgin yönlerinden biri, türlerin coğrafi sınırlarının hızla değişmesidir.

Akdeniz giderek ısınıyor. Bu ısınma, tropik ve subtropik türler için yeni yaşam alanları yaratıyor. Süveyş Kanalı’ndan giren Kızıldeniz kökenli türler ya da Atlas Okyanusu’ndan gelen türler, artık Akdeniz’de kalıcı hale geliyor.

Ama hikâye burada bitmiyor. Bu türler kuzeye doğru ilerliyor!

Önce Ege. Sonra Marmara. Ve artık Karadeniz.

Riva açıklarında görülen o küçük balık, bu büyük göçün belki de ilk işaretlerinden biri.

Ama bu bir göç mü? Çünkü her yeni tür kaydı, beraberinde zor bir soruyu getirir:

Bu canlı buraya kendi kendine mi geldi? Yoksa biz mi getirdik?

Denizlerde türlerin taşınması için birçok yol vardır:

  • Doğal yayılım ve akıntılar
  • Süveyş Kanalı gibi yapay geçitler
  • Gemi balast suları
  • Akvaryumdan kaçanlar ya da kasıtlı salınanlar

Özellikle son iki başlık, tamamen insan kaynaklıdır.

Bir gemi, binlerce kilometre öteden aldığı suyu başka bir denizde boşaltabilir. Bu suyun içinde planktonlar, larvalar ve hatta küçük canlılar bulunabilir. Benzer şekilde, akvaryumdan doğaya bırakılan bir balık, yeni bir ekosistemin başlangıcı olabilir.

Yani bazen denize gelenler, gerçekten doğal yollardan gelmez.

Karadeniz’de yalnız değil

Abudefduf örneği tekil bir olay değil.

Karadeniz’de son yıllarda dikkat çeken bir başka tür, Kore kaya balığıdır (Sebastes schlegelii). Ancak bu türün hikâyesi çok daha çarpıcıdır.

Çünkü bu balık, Akdeniz’de bile doğal olarak bulunmazken, doğrudan Karadeniz’de ortaya çıkmıştır.

Ve yalnızca ortaya çıkmakla kalmamıştır. Hızla yayılmıştır.

2023 yılının başlarında Türkiye’nin doğu Karadeniz kıyılarında kaydedilen tür, aynı yılın sonunda İstanbul Boğazı’nın hemen öncesine kadar ulaşmıştır. Yaklaşık 800 kilometrelik bir mesafeyi 10 ay gibi kısa bir sürede kat etmiştir.

Bu, deniz ekosistemleri için olağanüstü bir yayılım hızıdır.

Kaçak yolcular

Kore kaya balığının Karadeniz’e gelişi büyük olasılıkla doğal değildir.

En güçlü ihtimallerden biri, gemilerin safra sularıdır. Diğer bir olasılık ise, ticari amaçla taşınan türlerle birlikte “yanlışlıkla” bölgeye ulaşmasıdır.

Yani bu balık, belki de insanlar tarafından, farkında bile olunmadan binlerce kilometre taşınmıştır.

Ve şimdi yeni bir habitatta yaşamaya başlamıştır.

Denizler, kaçak yolcularla ve gözden kaçan yolculuklarla doludur.

Ekolojik denge: Kırılgan bir ağ

Yeni bir türün bir ekosisteme girmesi, çoğu zaman zincirleme etkiler yaratır.

Kore kaya balığı, yaşam alanı ve beslenme alışkanlıkları bakımından yerli iskorpit türleriyle benzerlik gösterir. Bu da doğrudan rekabet anlamına gelir.

Aynı saklanma alanları. Aynı avlar. Aynı ekolojik niş...

Bu durumda şu ihtimaller ortaya çıkar:

  • Yerli türlerin popülasyonu azalabilir
  • Besin zinciri değişebilir
  • Ekosistemin dengesi kayabilir

Benzer şekilde, Abudefduf gibi türler de kıyıya yakın ekosistemlerde küçük ama önemli değişimler yaratabilir.

Her yeni gelen, sistemde bir boşluk bulur ya da bir boşluk yaratır.

Tehdit mi, fırsat mı?

Ancak her istilacı tür hikâyesi sadece bir felaket anlatısı değildir.

Karadeniz’in geçmişi, bu konuda önemli bir örnek sunar: Rapana venosa...

Bu istilacı deniz salyangozu, ilk ortaya çıktığında büyük bir tehdit olarak görülmüştür. Midye ve istiridye yataklarına zarar vermiştir. Ama zamanla ne olmuştur?

Ekonomik değeri keşfedilmiştir. Bugün Karadeniz’de önemli bir ihracat ürünüdür.

Kore kaya balığı da benzer bir potansiyele sahip olabilir. Doğal yayılım alanında ticari değeri yüksek olan bu tür, ileride balıkçılık açısından yeni bir kaynak haline gelebilir.

Ama bu fırsat, ekolojik bir bedelle gelebilir.

Yerinden edilenler

Doğa boşluk sevmez.

Yeni bir tür geldiğinde, genellikle bir başkasının alanını daraltır. Bu bazen doğrudan rekabetle olur, bazen dolaylı etkilerle.

  • Daha hızlı büyüyen bir tür, kaynakları tüketir
  • Daha agresif bir tür, diğerlerini dışlar
  • Daha uyumlu bir tür, değişen koşullarda avantaj sağlar

Bu süreçler yavaş ilerler. Gözle fark edilmesi yıllar alabilir. Ama başladığında, geri dönüşü zor olabilir.

Karadeniz’in yarını

Karadeniz artık kapalı ve değişmez bir sistem değildir.

Akdeniz ile bağlantısı, artan deniz suyu sıcaklıkları ve insan faaliyetleri, bu denizi daha geçirgen hale getirmiştir.

  • Gelecekte ne olacak?
  • Daha fazla tropik tür mü göreceğiz?
  • Yeni istilacı türler mi eklenecek?
  • Yerli türlere ne olacak?

Belki de Karadeniz tamamen tropikleşmeyecek. Ama kesin olan şu: Artık eskisi gibi kalmayacak.

Küçük bir eylem, büyük bir sonuç

Bu hikâyenin en basit ama en önemli mesajı şudur:

Denize ne attığına dikkat et.

Bir akvaryum balığını serbest bırakmak masum görünebilir.

Bir geminin su boşaltması rutin bir işlem olabilir.

Ama bu küçük eylemler, büyük ekolojik değişimlerin başlangıcı olabilir. Çünkü denizler, bizim bıraktıklarımızla şekilleniyor.

Son bir bakış

Riva açıklarında görülen o balık…

Şile’de yakalanan o yabancı tür…

Bunlar sadece bilimsel kayıtlar değil. Bunlar bir dönüşümün izleri. Bir sistemin değiştiğinin kanıtları. Belki de geleceğin habercileri.

Büyük bir hevesle kurduğunuz deniz akvaryumunuzdan sıkıldıysanız onu doğaya boşaltmadan önce şunu hep hatırlayın: bazen canlılar doğal yollardan gelmezler.

Bir sonraki kaçak yolcunun sebebi siz olabilirsiniz.

Kaynak makaleler:

Bu yazı, 2024 yılında Ege Journal of Fisheries and Aquatic Sciences dergisinde yayımlanan Prebosphoric occurrence of Korean rockfish, Sebastes schlegelii Hilgendorf, 1880 in southwestern Black Sea with notes on its morphometry and dispersal potential; ve Annales Series Historia Naturalis dergisinde yayımlanan First record of the Abudefduf cf. saxatilis/vaigiensis/troschelii species complex (Pisces: Pomacentridae) in the Black Sea başlıklı bilimsel çalışmaların bulgularına dayanarak hazırlanmış, genel okuyucu için kaleme alınmış bir popüler bilim uyarlamasıdır. Kaynak makaleleri incelemek için aşağıdaki linklere tıklayın:

Uzer, U., F. S. Karakulak & H. Kabasakal (2024): Prebosphoric occurrence of Korean rockfish, Sebastes schlegelii Hilgendorf, 1880 in southwestern Black Sea with notes on its morphometry and dispersal potential. Ege Journal of Fisheries and Aquatic Sciences, 41(1), 63-68. https://pdf.trdizin.gov.tr/pdf/YTBVRXEvd1R4b0dmblZHemY5d1VJeTMvNGMrbHowL0FmWUI5T000TS9HVVZkME5ZTFpoZEc2eG9lcnBWeUhMaDZhQjZtSjU0b0YxNmVLSzhWY0pGbEhLdm1jWDhYcGUzTjNpR2JMb2p0SDEyVmxtSTF4d04wMDdXczJuV2Eyd0JaRUowNWxzUDJsWjAyeXNiWU95aHgrR2ZOVHQ4YnpjZHBRRUkxalhoalFpTy9yTWtwMHkrNUQwbloxNFhJZVFSSlRMSFBkVk5aZ1V1NkZ3N293dy9QRHFNc25IcWJHdUlMZzRJd1VxU1Q1cz0.

Karakulak, F. S., M. Gökoğlu, U. Uzer & H. Kabasakal (2024): First record of the Abudefduf cf. saxatilis/vaigiensis/troschelii species complex (Pisces: Pomacentridae), in the Black Sea. ANNALES · Ser. hist. nat., 34, 205-210. https://zdjp.si/wp-content/uploads/2024/12/Annales-SHN-34-2024-2-F.-Saadet-KARAKULAK.pdf.



 




26 Mart 2026 Perşembe

AKDENİZ’İN KİBAR DEVİ: BÜYÜK CAMGÖZ

 


Gün ağarmadan denize çıkmışlardı. Voli ağıyla sardalye peşindeydiler ve akış halinde hangi balık sürüsüne rastlarlarsa onu çevireceklerdi. Deniz sakindi, hava açık, her şey sıradan bir av gününü işaret ediyordu.

Ancak günün avı hiç umdukları gibi olmadı.

Ağ ağırlaştı. Önce dipte sürüklenen bir kaya sandılar. Sonra ağın içinde dönen gölgeyi fark ettiler. Yüzeye doğru yaklaşan o dev siluet, sardalye sürüsünden çok daha farklıydı.

Ağdaki devin karşılığı yüzlerce kasa balığa bedeldi.

Ama bu kez mesele kazanç değildi.

Çünkü ağlarına takılan şey, Akdeniz’in en zarif devlerinden biriydi: büyük camgöz—Cetorhinus maximus. Okyanusların ikinci en büyük balığı. Balina köpekbalığından (Rhincodon typus) sonra gelen bu dev, çoğu zaman sessiz, görünmez ve insanlardan uzak bir yaşam sürer.

Ve şimdi, kıyıya sadece birkaç yüz metre mesafede, bir balıkçı ağının içinde çırpınıyordu.

Dev Ama Tehlikesiz: Yanlış Anlaşılan Bir Köpekbalığı

Büyük camgöz ilk bakışta ürkütücüdür.

Devasa gövdesi, geniş ağzı ve ağır hareketleriyle, onu tanımayan biri için tehditkâr görünebilir. Oysa gerçek çok farklıdır.

Bu dev, bir avcı değil; bir süzgeçtir.

Büyük camgöz, planktonla beslenir. Suyun içindeki mikroskobik canlıları süzerek hayatta kalır. Açık ağzıyla yüzerken aslında bir av kovalamaz; sadece suyu filtre eder. Saatte tonlarca suyu süzebilir. Dişleri küçüktür, işlevsizdir. İnsanlar için hiçbir tehlike oluşturmaz. Bu nedenle birçok araştırmacı onu “denizin en kibar devi” olarak tanımlar.

Ancak garip olan şudur:

Tehlikeli olmayan bu dev, insan faaliyetleri karşısında son derece savunmasızdır.

Görünmeyen Bir Tür: Doğu Akdeniz’de Nadirlik

Büyük camgöz, dünya genelinde geniş bir dağılıma sahip olsa da her yerde eşit yoğunlukta görülmez. Doğu Akdeniz, onun için bir sınır hattıdır.

Araştırmalar, Türkiye sularını da kapsayan Doğu Akdeniz’de bu türün oldukça nadir olduğunu gösteriyor. On yıllara yayılan kayıtlarda yalnızca sınırlı sayıda gözlem bulunması , bu nadirliğin en somut göstergesi. Bu durumun birkaç nedeni olabilir:

  • Besin (zooplankton) yoğunluğunun sınırlı olması
  • Deniz sıcaklıklarının tür için sınırda olması
  • Uygun habitatların parçalanmış yapısı

Ancak bu nadirlik, yokluk anlamına gelmez.

Tam tersine, büyük camgöz Doğu Akdeniz’de seyrek ama düzenli bir varlık gösterir.

Mevsimlerin Peşinde: Görünmez Bir Göç

Büyük camgöz sabit bir tür değildir. Onun hayatı, planktonun ritmine bağlıdır!

İlkbahar ve yaz aylarında, zooplankton üretiminin arttığı dönemlerde yüzeye yakın sularda daha sık görülür. Bu dönemlerde kıyıya yaklaşması, balıkçılarla karşılaşma ihtimalini de artırır. Kış aylarında ise daha derin sulara çekilir.

Bu hareket, klasik bir göçten ziyade “dikey ve bölgesel dolaşım” olarak tanımlanır. Bu yüzden büyük camgöz bazen yıllarca görünmez.

Ve sonra bir gün, ansızın ortaya çıkar.

Kıyıya Yakın Tehlike: Ağlarla Kesişen Yollar

Büyük camgözün en büyük talihsizliği, yaşam alanıyla insan faaliyetlerinin çakışmasıdır.

Kıyıya yaklaşmak onun için bir beslenme stratejisidir—ama aynı zamanda bir risktir.

Özellikle:

  • Uzatma ağları
  • Paragatlar
  • Sabit kıyı ağları

bu tür için ciddi tehdit oluşturur.

Yavaş hareket etmesi ve büyük boyutu, ağa takıldığında kaçmasını zorlaştırır. Çoğu zaman balıkçılar tarafından hedeflenmez; ancak yan av (bycatch) olarak yakalanır.

Ve bu karşılaşma, çoğu zaman ölümle sonuçlanır.

Nadir Ama Kırılgan: Popülasyon Dinamikleri

Büyük camgözün yaşam stratejisi, onu doğal olarak hassas kılar.

  • Yavaş büyür
  • Geç olgunlaşır
  • Az sayıda yavru verir

Bu özellikler, popülasyonun toparlanmasını zorlaştırır. Yani bir bireyin kaybı, sadece bir kayıp değildir—gelecekdeki nüfusun da eksilmesidir. Bu nedenle, nadir görülen her birey aslında kritik bir öneme sahiptir.

Akdeniz Isınırken: Yeni Bir Dev Mi Sahneye Çıkıyor?

Akdeniz değişiyor.

Ve bu değişim, sadece sıcaklıkla sınırlı değil.

Son yıllarda, okyanusların en büyük balığı olan balina köpekbalığının (Rhincodon typus) Akdeniz’de görülmeye başlandığı doğrulandı. Bu dev, tropikal ve subtropikal suları tercih eder.

Ancak Akdeniz artık eskisi kadar “ılıman” değil.

Giderek tropikalleşen bir denizde, türlerin dağılımı da değişiyor.

Burada kritik bir soru ortaya çıkıyor:

Gelecekte Akdeniz’in devleri yer değiştirebilir mi?

Eğer ısınma devam ederse:

Serin suları seven büyük camgöz geri çekilebilir. Tropikal bölge düşkünü balina köpekbalığı daha yaygın hale gelebilir

Bu senaryoda, balina köpekbalığı daha sık görülürken, büyük camgöz daha da nadirleşebilir.

Henüz bu bir öngörü. Ama güçlü bir bilimsel olasılık.

Koruma Var… Ama Yeterli mi?

Büyük camgöz bugün birçok bölgede koruma altında. Türkiye’de de bu türün avlanması yasak. Ancak gerçek şu ki:

Yasa, tek başına yeterli değil.

Çünkü:

Yan av devam ediyor. Her yakalanan birey raporlanmıyor. Farkındalık hâlâ sınırlı

Koruma, sadece kağıt üzerinde değil, sahada da uygulanmak zorunda.

Denizde Değişen Bir Hikâye: Balıkçılar Ne Diyor?

Son yıllarda umut verici bir değişim yaşanıyor.

Balıkçılar artık bu devleri daha farklı görüyor.

Eskiden ekonomik bir fırsat ya da “istenmeyen bir yük” olarak değerlendirilen büyük camgözler, bugün giderek daha fazla balıkçı tarafından denize geri bırakılıyor.

Bu değişimin arkasında:

Artan farkındalık, bilim insanlarının çalışmaları ve medyanın etkisi var.

Her salınan birey, türün geleceği için bir şans demek.

Sessiz Devin Geleceği

Büyük camgöz, bağırmaz. Saldırmaz. Görünmez. Ama onun hikâyesi çok şey anlatır.

Denizlerin nasıl değiştiğini…

İnsan etkisinin ne kadar derin olduğunu…

Ve doğanın ne kadar hassas dengeler üzerinde durduğunu…

Bu devin kaderi, aslında bizim seçimlerimizin bir yansımasıdır.

Son Söz: Kibar Bir Devin Hatırlattıkları

Bir sabah, bir balıkçı ağına takılan dev bir gölge…

Bu sadece bir tesadüf değil. Bu, denizle kurduğumuz ilişkinin bir aynası.

Eğer bu devleri koruyabilirsek, sadece bir türü değil, bir ekosistemi korumuş oluruz.

Ve belki bir gün, o balıkçılar yine denize açıldığında…

Ağlarına bir dev takılır.

Ama bu kez, onu serbest bırakmak bir refleks değil, bir bilinç olur.

Kaynak makaleler:

Bu yazı, Annaler Series Historia Naturalis dergisinde yayımlanan “On the capture of a large basking shark Cetorhinus maximus (Chondrichthyes: Cetorhinidae) in the Bay of Edremit (north-eastern Aegean Sea)” ve “Rare but present: status of basking shark, Cetorhinus maximus (Gunnerus, 1765) in eastern Mediterranean” başlıklı bilimsel makalelerin bulgularına dayanarak hazırlanmış popüler bilim uyarlamasıdır. Kaynak makalelere aşağıdaki linklerden erişebilirsiniz:

Kabasakal, H. (2009): On the capture of a large basking shark Cetorhinus maximus (Chondrichthyes: Cetorhinidae) in the Bay of Edremit (north-eastern Aegean Sea). ANNALES – Ser. hist. nat., 19: 11-16. https://zdjp.si/wp-content/uploads/2015/12/annales-naturalis-2009-1_Habasakal.pdf

Kabasakal, H. (2013): Rare but present: status of basking shark, Cetorhinus maximus (Gunnerus, 1765) in eastern Mediterranean. ANNALES - Ser. hist. nat., 23 (2): 17-22. https://www.researchgate.net/publication/313407535_Rare_but_present_Status_of_basking_shark_Cetorhinus_Maximus_Gunnerus_1765_in_Eastern_Mediterranean






24 Mart 2026 Salı

BEKLENMEYEN SÜRPRİZLER: DERİN MARMARA’YA DİKKAT!

 


Önceki yazılarda (Derin Marmara Köpekbalıklarının Ölüm Bölgesi (Mi?), Boğulan Bir Denizde Hayata Doğmak, Derin Direniş: Bozcamgöz Baskıya Dayanabilir Mi?) derin Marmara’da süregelen oksijensizleşmenin köpekbalıkları ve akraba türler üzerindeki olumsuz etkilerini enine boyuna anlatmıştım. Kıta sahanlığının derinlerinde ve kıta yamacı başlangıcında hâlâ bu hassas türlere rastlayabilsek de, derinlik aralıklarının üst sınıra doğru zorlandığı gün gibi ortada. Sığ sulara doğru bu zorunlu yer değiştirme sürpriz karşılaşmalara yol açıyor. Sürü halinde yakalanan çivili köpekbalıkları Echinorhinus brucus bu sürprizlerin en beklenmeyeniydi; zira dünyanın başka hiçbir yerinde bugüne kadar sürü hâlinde gözlenmemişlerdi.

Marmara Denizi, yüzeyden 1390 metre derinliğe uzanan katmanlı bir dünyadır. Tuzluluk, sıcaklık ve çözünmüş oksijen profilleri adeta bir ekolojik yapboz oluşturur. Ne var ki insan etkisi ve iklim değişiklikleri, bu hassas dengeyi bozuyor. Özellikle Centrophorus uyato ve Echinorhinus brucus, daralan dikey yaşam alanları ve oksijensizleşme karşısında yeni stratejiler geliştirmek zorunda kalıyor.

Marmara Denizi’nde Dikey Yaşam Alanı Daralması

Marmara’nın derin bölgelerinde oksijen hızla azalıyor; bu, hem bentik hem pelajik türlerin yaşam alanını kısıtlıyor. Centrophorus uyato, normalde yüzeyden 200–800 metre derinlik aralığında yaşarken, oksijensiz bölgelerden kaçmak için sığ sulara doğru kayıyor. Echinorhinus brucus ise artık yalnızca derin batiyal alanlarda değil, 150 metre gibi sığ derinliklerde sürü hâlinde gözleniyor. Bu, türlerin alışkın olmadığı avlanma ve barınma koşullarına zorunlu uyum sağladığını gösteriyor.

Dikey daralma sadece mekânsal dağılımı değiştirmekle kalmıyor; beslenme, üreme ve göç dinamiklerini de etkiliyor. Marmara’nın alt sularında yoğunlaşan bu baskı, türleri kıta sahanlığının daha sığ bölgelerine sürüyor ve bu durum hem türler hem de balıkçılık açısından beklenmedik karşılaşmalara yol açıyor.

Çivili Köpekbalıkları: Sürpriz Sürüler

Echinorhinus brucus, çoğunlukla yalnız yaşayan bir türdür. Marmara’da sürü hâlinde yakalanması, oksijen yetersizliğine ve yaşam alanı daralmasına adaptasyon gösterdiğinin bir  kanıtı olarak kabul edilebilir. Bu sürü davranışı, hem avlanma hem korunma stratejilerini yeniden şekillendiriyor. Marmara’nın sığ bölgelerinde ortaya çıkan bu sürprizler, ekosistemin hassasiyetini ve insan etkisinin görünür sonuçlarını gözler önüne seriyor.

Özellikle 21 Ağustos 2021’de MD18 istasyonunda yakalanan 17 bireylik sürü, toplam 445 kg ağırlığındaydı ve birlikte avlanırken yakalandılar. Bu durum, çivili köpekbalıklarının daima tek başına değil, zaman zaman grup hâlinde hareket edebileceğini gösteriyor. Ayrıca, bu sürünün birlikte yakalanması, Marmara’daki derin oksijensizleşmenin bir sonucu olarak sığ sulara kayma davranışına işaret ediyor.

Centrophorus uyato: 30 Yıl Aradan Sonra Marmara’da

2 Ekim 2019’da MD18 istasyonunda yakalanan bir Centrophorus uyato dişisi, Marmara’da türün gözlemlenmesinin üzerinden 30 yıl geçtikten sonra kaydedildi. 82 cm uzunluğunda olan bu birey, sığ sulara doğru zorunlu kaymanın bir başka göstergesiydi. Önceki kayıtlar (1989–1991) 150–270 m arasında gerçekleşmişti; günümüzde aynı tür, oksijen azlığı nedeniyle derinlik aralığını üst sınırına kadar zorlamak durumunda kalıyor.

Bu türler, Marmara’da sığ sulara çekildikçe, hem kendi yaşam döngülerini hem de ekosistem dengelerini değiştiriyor. Bu durum, özellikle derin deniz köpekbalıklarının korunması ve yönetimi açısından kritik öneme sahip.

Marmara Denizi’nin Derin Anoksik Alanları

Marmara Denizi’nin derinliklerinde oksijen adeta bir lüks. Özellikle 200 metre ve altı derinliklerde çözünmüş oksijen miktarı kritik seviyelere düşüyor. MD18 istasyonunda yapılan ölçümler, bu gerçekliği çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor: 122 metre derinlikte çözünmüş oksijen yalnızca 1.39 mg/L seviyesindeydi, yani hipoksi sınırının (<2 mg/L) altında. Bu durum, Marmara’nın derin çukurlarında yaşamı neredeyse sınırlandırıyor.

Oksijensizleşme, özellikle kıta sahanlığı ile derin çukurlar arasındaki geçiş alanlarını etkiliyor. Çınarcık Çukuru ve benzeri derin bölgelerde anoksik koşullar hızla gelişiyor; bu da Centrophorus uyato ve Echinorhinus brucus gibi hassas türleri sığ sulara doğru itiyor. Derin sulardaki yaşam alanı daralırken, bu köpekbalıkları kendi alışık oldukları derin habitatların üst sınırına doğru sıkışıyor.

Araştırmalar, Echinorhinus brucus’un daha önce seyrek ve tek başına gözlemlendiğini gösteriyor. Ancak 2021 yılında yakalanan 17 bireylik sürü, türün oksijen yetersizliği karşısında toplu davranabileceğinin kanıtı oldu. Bu sürü davranışı, Marmara’daki derin oksijensizleşmenin doğrudan bir sonucu gibi görünüyor. Sığ sulara zorunlu göç, türlerin hem beslenme hem de barınma alışkanlıklarını değiştiriyor.

Sığ Sulara Zorunlu Göç ve Ekosistem Etkisi

Normalde Centrophorus uyato ve Echinorhinus brucus, 200–800 metre arasındaki derinliklerde yaşamayı tercih ediyor. Hatta çivili köpekbalığının dünya derinlik rekoru da Marmara’da kırıldı. 2000 yılında Tekirdağ çukurunda 1214 m derindeki gözlem dünya literatürüne girdi (Derin Marmara Köpekbalıklarının Ölüm Bölgesi (Mi?)). Bu derinlikler, türlerin avlanma, üreme ve barınma davranışlarını güvenli bir şekilde sürdürebileceği alanlar. Ancak Marmara’nın derin çukurlarındaki çözünmüş oksijenin düşmesi, onları sığ sulara doğru itiyor.

Sığ sularda, köpekbalıkları alışık olmadıkları türlerle karşılaşıyor. Bu durum hem sürpriz avlanma fırsatlarına hem de stres ve rekabet artışına yol açıyor. Örneğin, 21 Ağustos 2021’de yakalanan Echinorhinus brucus sürüsü, birlikte 700 kg’lık hamsi ve istavrit sürüsü ile aynı anda yakalandı. Bu, çivili köpekbalıklarının beslenme stratejilerini değiştirdiğini, daha yüzeysel ve kolay erişilebilir avları takip edebildiklerini akla getiriyor.

Benzer şekilde, Centrophorus uyato da sığ sulara kaydıkça, normalde derinliklerin güvenli ortamında avladığı küçük balıkları daha az bulabiliyor ve bu da türlerin hem büyüme hem de üreme başarılarını etkileyebilir. Dikey yaşam alanı daralması, yalnızca mekânsal bir sorun değil; aynı zamanda ekosistem içindeki enerji akışını ve türler arası etkileşimleri de yeniden şekillendiriyor.

Sürü Davranışı: Çivili Köpekbalıkları

Dünyada nadiren yalnız gözlemlenen Echinorhinus brucus, Marmara’da sürü hâlinde gözlendi. Bu durum, derin deniz köpekbalıklarının yalnızlık mitini çürütebilir. Derin sularda genellikle yalnız avlanan türler, oksijen yetersizliği ve habitat daralması karşısında bir araya gelerek sürü oluşturabiliyor.

Sürü davranışı, avlanma verimliliğini artırabilir ve türleri sığ sulardaki stresli koşullara karşı koruyabilir. Ancak bu aynı zamanda sığ sularda balıkçılık baskısına daha açık hâle gelmelerine de yol açıyor. Marmara’da bu sürülerin yakalanması, hem türün davranış esnekliğini hem de ekosistemin kırılganlığını gözler önüne seriyor.

Centrophorus uyato: Küçük Ama Kritik Bir Tür

Centrophorus uyato, küçük boyutuna rağmen ekosistem için kritik bir tür. Derin suların hipoksik bölgelerinden sığ sulara kayması, türün beslenme ve üreme döngüsünü ciddi şekilde etkiliyor. 2 Ekim 2019’da yakalanan 82 cm’lik dişi, Marmara’da türün 30 yıl aradan sonra yeniden gözlemlenmesinin sembolü oldu. Bu birey, hem Marmara’da hem de tüm Akdeniz’de türün geleceğini anlamak için değerli bir örnek teşkil ediyor.

Geçmişte Centrophorus uyato 150–270 metre derinliklerde gözlemlenmişti. Ancak günümüzde sığ sulara doğru kayması, Marmara’daki derin habitatların oksijensizleşme tehdidine açık olduğunu gösteriyor. Bu durum, hem bilim insanları hem de deniz yönetimi için önemli bir uyarı niteliğinde.

Marmara Denizi’nin Oksijensizleşmesi: İnsan Etkisi ve İklim Faktörleri

Marmara Denizi’nde anoksik alanlar yalnızca doğal süreçlerden kaynaklanmıyor. Endüstriyel ve kentsel atıklar, özellikle İstanbul Boğazı ve çevresindeki yoğun nüfus, derin sulara taşınan besin yükünü artırıyor. Bu besin yükü, oksijen tüketimini hızlandırarak anoksik bölgelerin genişlemesine yol açıyor.

İklim değişikliği ise deniz suyu sıcaklığını ve katmanlılık yapısını değiştirerek çözünmüş oksijen dağılımını etkiliyor. Bu iki faktör bir araya geldiğinde, Marmara’nın derin ekosistemi üzerindeki baskı dramatik hâle geliyor. Derin su köpekbalıkları, bu baskı sonucu sığ sulara zorunlu göç ediyor ve ekosistemde alışılmadık karşılaşmalar meydana geliyor.

Ekosistemdeki Zincirleme Etkiler

Sığ sulara zorunlu göç eden derin deniz köpekbalıkları, ekosistemde bir dizi zincirleme etki yaratıyor:

Av-Tüketim Baskısı: Sığ alanlarda avlanma, küçük balık ve bentik türler üzerinde baskı oluşturuyor. Bu durum, besin zincirinde dengesizliklere yol açabilir.

Yırtıcı Rekabeti: Sığ sularda var olan diğer yırtıcılarla karşılaşmalar artıyor. Bu, türler arası rekabeti ve stres seviyesini yükseltiyor.

Üreme Alanı Değişimi: Derinlik daralması, üreme alanlarının da sığ bölgelere kaymasına neden oluyor. Bu, hem yavru hayatta kalma oranlarını hem de türlerin uzun vadeli popülasyon dinamiklerini etkileyebilir.

Bu zincirleme etkiler, Marmara’nın ekosistemini daha kırılgan hâle getiriyor. Küçük değişimler, derin deniz köpekbalıkları gibi hassas türler üzerinde büyük sonuçlar doğuruyor.

Derin Marmara’dan Çıkarılan Dersler

Marmara Denizi, küçük bir deniz gibi görünse de derin ekosistemiyle büyük dersler veriyor. Centrophorus uyato ve Echinorhinus brucus, insan etkisi ve iklim değişikliğinin derin deniz türleri üzerindeki sonuçlarını somut bir şekilde gösteriyor. Oksijensizleşme, dikey yaşam alanı daralması ve sığ sulara göç, sadece türlerin değil tüm ekosistemin kırılganlığını ortaya koyuyor.

Bu köpekbalıkları, Marmara’da yaşamaya devam ettikçe, bizlere hem doğanın esnekliğini hem de hassasiyetini hatırlatıyor. Onları izlemek, korumak ve anlamak, sadece bilimsel bir görev değil; ekosistemin sağlığını korumanın ve gelecek nesillere aktarılacak denizleri sürdürmenin de yolu.

Kaynak makale:

Bu yazı, Annaler Series Historia Naturalis dergisinde yayımlanan “Occurrence of deep-sea Squaliform sharks, Echinorhinus brucus (Echinorhinidae) and Centrophorus uyato (Centrophoridae), in Marmara shelf waters” başlıklı bilimsel makalenin bulgularına dayanarak hazırlanmış popüler bilim uyarlamasıdır. Kaynak makaleye aşağıdaki linkten erişebilirsiniz:

Kabasakal, H., Uzer, U. & Karakulak, F.S. (2023): Occurrence of deep-sea Squaliform sharks, Echinorhinus brucus (Echinorhinidae) and Centrophorus uyato (Centrophoridae), in Marmara shelf waters. ANNALES · Ser. hist. nat., 33, 27-36.

https://zdjp.si/wp-content/uploads/2023/07/ASHN_33-2023-1_-KABASAKAL-UZER-KARAKULAK.pdf




23 Mart 2026 Pazartesi

YEDİ YARIKLI BOZCAMGÖZ: TEHDİT ANNE KARNINDA BAŞLIYOR

 


Işık, suyun içinde hızla tükenir.

Önce renkler kaybolur, ardından gölgeler birbirine karışır. Yüzlerce metre derine inildiğinde, artık ne günün anlamı kalır ne de gecenin. Basınç artar, sıcaklık düşer ve geriye yalnızca karanlık, sessiz bir dünya kalır.

Ama yaşam orada da devam eder.

Mersin Körfezi’nin yaklaşık 400 metre derinliğinde, insan gözünden uzakta, bu sessiz dünyanın sakinlerinden biri süzülüyordu: yedi yarıklı bozcamgöz (Heptranchias perlo). Nisan 2025’te bir dip trolü ağına takıldığında, bu nadir köpekbalığı sadece kendi varlığını değil, henüz doğmamış bir neslin hikâyesini de yüzeye taşıdı.

Bu, sıradan bir yakalanma değildi.

Bu, derin denizlerin saklı gerçeklerinden birine açılan pencereydi.

Az Bilinen Bir Derin Deniz Sakini

Bazı türler vardır; varlıkları bilimsel kayıtlarda yer alır ama hayatları hâlâ büyük ölçüde bilinmez.

Yedi yarıklı bozcamgöz de bu türlerden biri. Aynı familyadan gelen ve çok daha iri boyutlara ulaşabilen bozcamgöz köpekbalığına (Hexanchus griseus) kıyasla hem daha küçük hem de çok daha az tanınır. Çoğunlukla 200 ile 500 metre arasındaki derin sularda yaşar; yani insanın nadiren temas ettiği bir dünyada.

Bu nedenle bu tür hakkında bildiklerimiz sınırlıdır—ve her yeni karşılaşma büyük bir anlam taşır.

Nadir Bir Buluşma: Üreme Olgunluğuna Ulaşmış Dişi

Bir türü anlamanın en kritik yollarından biri, onun nasıl çoğaldığını bilmektir.

Ancak Akdeniz genelinde yedi yarıklı bozcamgözün üreme biyolojisine dair veriler son derece kısıtlıdır. Özellikle hamile ya da üreme olgunluğuna ulaşmış dişilerin kayıtları oldukça nadirdir. Bu yüzden Mersin Körfezi’nden elde edilen bu birey, sıradan bir gözlem değil, bilimsel açıdan önemli bir bulgudur.

Yaklaşık 1 metre boyundaki bu dişinin yapılan incelemesinde, yumurtalıklarında hem gelişmiş hem de gelişmekte olan toplam 16 yumurta bulundu. Bu durum, bireyin üreme sürecinin erken bir aşamasında olduğunu gösteriyordu.

Yaşam henüz görünür değildi—ama başlamıştı.

Aynı Derinlikte Birden Fazla Hayat Evresi

Bir ekosistemin önemini anlamanın yolu, sadece kimlerin yaşadığına değil, kimlerin büyüdüğüne de bakmaktır.

Daha önce aynı bölgede yeni doğmuş yavruların ve genç bireylerin de kaydedilmiş olması, bu derin deniz alanlarının tür için potansiyel bir üreme ve gelişim habitatı olabileceğini düşündürüyor. Yani bu sular yalnızca yetişkinlere değil, aynı zamanda yeni nesillere de ev sahipliği yapıyor olabilir.

Bu, görünmeyen bir yaşam döngüsünün izlerini ortaya koyuyor.

Görünmeyen Tehdit: Derin Deniz Trolcülüğü

Derin denizler uzak görünür. Ama insan etkisi bu mesafeyi çoktan ortadan kaldırmıştır.

Mersin Körfezi’nde 300 ile 600 metre derinlikler arasında yürütülen dip trolü balıkçılığı, tam da bu türün yaşadığı alanlarla çakışır. Deniz tabanını süpürerek ilerleyen bu yöntem, karşısına çıkan canlıları ayırt etmeden yakalar.

Sorun yalnızca yakalanan bireyler değildir.

Sorun, onların temsil ettiği gelecektir.

Tehdit Ne Zaman Başlar?

Bir tür için en kırılgan an ne zamandır?

Yedi yarıklı bozcamgöz için bu sorunun cevabı çarpıcıdır: daha doğmadan önce.

Bu tür canlı doğurur. Yani bir dişi bireyin kaybı, yalnızca tek bir canlının değil, aynı anda birden fazla yavrunun da kaybı anlamına gelir. İncelenen bireyde bulunan 16 yumurta, potansiyel bir sonraki neslin habercisiydi.

Tehdit, bu tür için erken başlar.

Anne karnında.

Bilinmeyeni Korumak

Bilim her zaman kesin cevaplar vermez. Ama doğru soruları sormamızı sağlar.

Bugün elimizdeki veriler, bu bölgenin kesin bir “kreş alanı” olduğunu söylemek için yeterli değil. Ancak farklı yaşam evrelerine ait bireylerin aynı derinliklerde bulunması, buranın tür için kritik bir habitat olabileceğini güçlü biçimde düşündürüyor.

Koruma, yalnızca bildiklerimiz üzerine değil, henüz tam anlamıyla bilmediklerimiz üzerine de kurulmalıdır.

Son Söz: Sessiz Derinliklerde Kırılgan Bir Gelecek

Derin denizler gözümüzden uzak olabilir. Ama bu, orada yaşananların önemsiz olduğu anlamına gelmez.

Yedi yarıklı bozcamgöz, yaşamın en karanlık ve en sessiz ortamlarında bile ne kadar kırılgan olabileceğini hatırlatıyor.

Ve bazen, bir türün kaderi gerçekten de henüz doğmadan yazılmaya başlıyor.

Kaynak makale:

Bu yazı, Thalassas: An International Journal of Marine Sciences dergisinde yayımlanan “First record of a sexually mature female sharpnose sevengill shark, Heptranchias perlo, from the eastern Mediterranean Sea” başlıklı bilimsel makalenin bulgularına dayanarak hazırlanmış popüler bilim uyarlamasıdır. Kaynak makaleye aşağıdaki linkten erişebilirsiniz:

Ergüden, D., Ayas, D., Alagöz Ergüden, S., Kabaklı, F., Acar, M.C. & Kabasakal, H. (2026): First record of a sexually mature female sharpnose sevengill shark, Heptranchias perlo, from the eastern Mediterranean Sea. Thalassas: An International Journal of Marine Sciences, 42:20. https://doi.org/10.1007/s41208-026-01046-y.



22 Mart 2026 Pazar

KUMLARIN ALTINDAKİ HAYALET: KELER


Denizler çoğu zaman bize sabit, değişmeyen ve sonsuzmuş gibi görünür. Oysa suyun altında, gözle görülmeyen ama derin etkiler yaratan bir dönüşüm yaşanıyor. Bir zamanlar bol olan türler sessizce azalıyor, bazıları ise neredeyse tamamen kayboluyor. Bu değişimin en çarpıcı örneklerinden biri, Türkiye denizlerinin en gizemli canlılarından biri olan keler balığı—ya da bilimsel adıyla Squatina squatina.

Yassı gövdesiyle bir vatozu andıran, ancak aslında bir köpekbalığı olan bu sıra dışı tür, bugün “kritik tehlike altında” kabul ediliyor. Oysa bir zamanlar Marmara kıyılarında sıradan bir manzara sayılıyordu.

Bu yazı, keler balığının geçmişten günümüze uzanan hikâyesini; bilimsel veriler, balıkçı anıları ve modern gözlemler ışığında anlatıyor. Aynı zamanda, denizlerimizde yaşanan sessiz bir yok oluşun izlerini sürüyor.

Bir Zamanlar Çoktu: Unutulan Bolluk

20. yüzyılın ortalarına kadar, keler balığı Türkiye kıyılarında oldukça yaygın bir türdü. Özellikle Marmara Denizi’nde, kıyıya yakın sığ sularda büyük bireylerin bile görülebildiği biliniyor.

Balıkçıların ve dalgıçların anlattıkları, bugün neredeyse inanılması güç bir tablo çiziyor:

1950’lerde ve 60’larda, İstanbul’un kıyılarında yüzlerce keler balığının bir arada bulunduğu, hatta zıpkınla avlandığı anlatılıyor. Bazı balıkçılar, bu türün o kadar bol olduğunu, pazarlarda düzenli olarak satıldığını ve hatta mutfakta tercih edilen bir balık olduğunu hatırlıyor.

Bu anlatılar sadece nostaljik hikâyeler değil; aynı zamanda bilimsel açıdan son derece değerli veriler. Çünkü denizlerdeki uzun vadeli değişimi anlamak için yalnızca modern veriler yeterli değil. Geçmişin tanıklıkları, “kaybolan bolluğu” ortaya koyuyor.

Sessiz Çöküş: 1960’lardan Sonra Ne Oldu?

Toplanan veriler, keler balığı popülasyonunun düşüşünün 1960’lı yıllarda başladığını gösteriyor. 1970’lere gelindiğinde bu azalma daha da belirgin hale geliyor.

Bu düşüşün birkaç temel nedeni var:

1. Aşırı Avcılık ve Yan Av (Bycatch) / Keler balıkları doğrudan hedef alınmasa bile, dip trolleri ve uzatma ağları gibi av araçlarıyla sıkça yakalanıyor. Yavaş hareket eden ve dipte yaşayan bu tür, bu yöntemlere karşı oldukça savunmasız.

2. Habitat Tahribatı / Kıyı dolguları, kirlilik ve deniz tabanının bozulması, keler balıklarının yaşadığı alanları daraltıyor. Özellikle Marmara Denizi gibi yoğun insan baskısı altındaki bölgelerde bu etki çok daha belirgin.

3. Biyolojik Özellikler / Keler balıkları yavaş büyüyen, geç olgunlaşan ve az sayıda yavru veren türlerdir. Bu da popülasyonlarının toparlanmasını zorlaştırır.

Sonuç olarak, bir zamanlar “çok yaygın” olarak tanımlanan bu tür, birkaç on yıl içinde “çok nadir” kategorisine geriledi.

Yanıltıcı Bolluk: “Sahte Zenginlik” Tuzağı

Keler balıklarının en ilginç özelliklerinden biri, belirli dönemlerde ve belirli bölgelerde toplu halde bulunmalarıdır. Bu davranışa “mevsimsel kümelenme” denir.

Özellikle kış aylarında bazı bölgelerde bir araya gelen bu balıklar, onları gören kişilerde yanlış bir algı yaratabilir:

“Demek ki hâlâ çoklar.”

Oysa bu, bilim insanlarının “false abundance” yani “sahte bolluk” olarak tanımladığı bir durumdur.

Gerçekte popülasyon çok azalmış olabilir, ancak kalan bireyler belirli alanlarda toplandığı için yoğun görünür. Bu da balıkçılığı teşvik ederek tür üzerindeki baskıyı daha da artırabilir.

Türkiye’de Kalan Son Sığınaklar

Araştırmalar, keler balıklarının Türkiye’de tamamen yok olmadığını, ancak çok sınırlı alanlarda varlıklarını sürdürdüklerini gösteriyor.

Öne çıkan bölgeler şunlar:

  • Marmara Denizi (özellikle güneybatı kesimleri)
  • Kuzey ve Güney Ege
  • Gökova Körfezi
  • Çanakkale Boğazı çevresi
  • Mersin kıyıları (daha seyrek)

Bu bölgeler, tür için potansiyel “sıcak noktalar” olarak değerlendiriliyor. Özellikle Gökova Körfezi’nde hamile bir dişinin yakalanıp tekrar denize bırakılması, buranın olası bir üreme alanı olabileceğini düşündürüyor. Benzer bir üreme alanı Gökçeada ve Gelibolu Yarımadası arasında kalan bölge için de ileri sürülüyor.

Kaybolan Devler

Geçmişte 2 metreyi aşan keler balıklarının Türkiye sularında görüldüğü biliniyor. Ancak günümüzde bu büyüklükte bireylere neredeyse hiç rastlanmıyor.

Bu durum, “büyük bireylerin kaybı” olarak bilinen önemli bir ekolojik soruna işaret ediyor. Büyük dişiler, daha fazla yavru üretir ve popülasyonun devamı için kritik öneme sahiptir.

Bu bireylerin ortadan kalkması, türün geleceğini ciddi şekilde tehlikeye atar.

Keler balığının Karadeniz’deki durumu ise ayrı bir tartışma konusu. Eski kayıtlar, bu türün Karadeniz’de ya hiç bulunmadığını ya da çok nadir olduğunu gösteriyor.

Daha yakın dönem verileri ise, 2000’li yıllardan sonra bu türün Karadeniz’de neredeyse hiç görülmediğini ortaya koyuyor.

Bu da türün bu bölgede yerel olarak yok olmuş olabileceği ihtimalini güçlendiriyor. Karadeniz’deki gizemli yok oluşun altında yatan nedenler ayrıca araştırmaya değer.

Bilimin Yeni Yolu: Balıkçıların Hafızası

Bu çalışmanın en dikkat çekici yönlerinden biri, bilimsel veriler ile halk bilgisinin birlikte kullanılması.

Balıkçıların ve dalgıçların anıları, sadece geçmişi anlatmakla kalmıyor; aynı zamanda bilimsel boşlukları dolduruyor. Örneğin:

  • Türün geçmişte hangi bölgelerde yoğun olduğu
  • Hangi dönemlerde görüldüğü
  • Ortalama boyutları
  • Davranış özellikleri

Bu bilgiler, klasik bilimsel yöntemlerle elde edilmesi zor olan veriler sunuyor.

Bu yaklaşım, “etnoihtiyoloji” olarak adlandırılıyor ve son yıllarda deniz biyolojisinde giderek daha fazla önem kazanıyor.

Koruma Var Ama Yeterli mi?

Türkiye’de keler balıkları 2018 yılından beri yasal olarak koruma altında. Türün sadece avlanması yasak değil, yan av olarak ağa takılan kelerlerin güvertede alıkonmaları, kasıtlı olarak yaralanmaları gibi olumsuz davranışlara maruz bırakılmaları da kanunla yasaklandı.

Ancak uygulamada bazı sorunlar var:

  • Yan av olarak yakalanmaya devam ediyorlar
  • Bazı durumlarda karaya çıkarılıyorlar
  • Balıkçıların farkındalığı yeterli değil

Bu nedenle, sadece yasal koruma yeterli değil. Etkin bir koruma için şu adımlar gerekiyor:

1. Kritik Habitatların Korunması / Keler balıklarının toplandığı bölgeler belirlenmeli ve bu alanlarda balıkçılık en azından dönemsel olarak kısıtlanmalı.

2. Eğitim ve Farkındalık / Balıkçılara, bu türlerin ekosistemdeki rolü anlatılmalı.

3. Yan Av Yönetimi / Yakalanan bireylerin zarar görmeden denize geri bırakılması sağlanmalı.

4. Uzun Vadeli İzleme / Popülasyonun durumu düzenli olarak takip edilmeli.

Denizlerin Hafızasını Kaybetmemek

Keler balığının hikâyesi, aslında daha büyük bir sorunun parçası: “kayan referans noktası” (shifting baseline). Ya da “hey gidi günler paradoksu” ki böyle adlandırmayı daha çok seviyorum.

Her yeni nesil, doğayı kendi gördüğü haliyle “normal” kabul eder. Oysa bu “normal”, geçmişe göre çok daha fakir olabilir.

Bugün genç bir dalgıç için keler balığını hiç görmemek sıradan olabilir. Ama birkaç kuşak önce, bu balık Marmara kıyılarının doğal bir parçasıydı.

Eğer geçmişi bilmezsek, kaybettiklerimizin farkına varamayız.

Umut Var mı?

Her şeye rağmen umut tamamen kaybolmuş değil.

Son yıllarda yapılan gözlemler, hâlâ büyük ve hatta hamile bireylerin zaman zaman görüldüğünü gösteriyor. Bu da popülasyonun tamamen çökmediğini ve doğru önlemlerle toparlanabileceğini düşündürüyor.

Akdeniz’in bazı bölgelerinde uygulanan koruma programları, keler balıklarının geri dönüşünün mümkün olabileceğini gösteriyor.

Ancak zaman daralıyor.

Sonuç: Kumların Altındaki Son Nefes

Keler balığı, deniz tabanında hareketsiz yatarak avını bekleyen sabırlı bir avcıdır. Ama bugün, bu sessiz canlı kendi hayatta kalma mücadelesini veriyor.

Onun hikâyesi, sadece bir türün değil; insan etkisiyle değişen denizlerin hikâyesidir.

Eğer bu hikâyeyi doğru okur ve gerekli adımları atarsak, belki bir gün Marmara’nın sığ sularında tekrar bir keler balığıyla karşılaşmak mümkün olabilir.

Aksi halde, bu eşsiz tür yalnızca eski balıkçıların anlattığı bir anı olarak kalacak.

Kaynak makale:

Bu yazı, 2021 yılında Journal of the Black Sea/Mediterranean Environment dergisinde yayımlanan Chapters from the life story of common angel shark, Squatina squatina, from Turkish waters: a historical, ethnoichthyological and contemporary approach to a little-known shark başlıklı bilimsel çalışmanın bulgularına dayanarak hazırlanmış, genel okuyucu için kaleme alınmış bir popüler bilim uyarlamasıdır. Kaynak makaleyi incelemek için aşağıdaki linke tıklayın:

Kabasakal, H. (2021): Chapters from the life story of common angel shark, Squatina squatina, from Turkish waters: a historical, ethnoichthyological and contemporary approach to a little-known shark. J. Black Sea/Mediterranean Environment 27: 317-341.

https://www.researchgate.net/publication/358235373_Chapters_from_the_life_story_of_common_angel_shark_Squatina_squatina_from_Turkish_waters_a_historical_ethnoichthyological_and_contemporary_approach_to_a_little-known_shark_species



 

19 Mart 2026 Perşembe

CANAVARIN BEŞİĞİ

 


Denizin en çok korkulan canlılarından birinin hayatı, sandığımızdan çok daha kırılgan bir başlangıçla başlar.

“Canavar” olarak anılan bir türün, yaşamının ilk günlerinde aslında ne kadar savunmasız olduğunu düşünmek çoğu kişi için alışılmadık bir fikirdir. Oysa doğa, en güçlü görünen canlıları bile hayatlarının bir döneminde korunmaya muhtaç hale getirir. Büyük beyaz köpekbalığı da bunun en çarpıcı örneklerinden biridir.

Bilimsel adıyla Carcharodon carcharias, okyanusların zirve yırtıcılarından biri olarak bilinir. Gücü, boyutu ve avlanma becerisiyle deniz ekosistemlerinde dengeyi sağlayan bu tür, aynı zamanda yaşam döngüsünün en hassas evrelerinden birini kıyıya yakın, korunaklı sularda geçirir. Bu alanlar, çoğu zaman fark edilmeden varlığını sürdüren, ancak türün devamlılığı açısından kritik öneme sahip “yuva” alanlarıdır.

Son yıllarda elde edilen bulgular, Kuzey Ege’nin sakin sularında yer alan Edremit Körfezi’nin bu tür için böyle bir rol oynayabileceğini düşündürüyor.

Kıyıya yakın bir sır

Edremit Körfezi, ilk bakışta sıradan bir kıyı coğrafyası gibi görünebilir. Ancak bu geniş körfezin yapısı, denizel yaşam açısından son derece özel nitelikler barındırır. Kıyıya yakın adalarla çevrili, küçük koylarla bölünmüş ve girintili çıkıntılı yapısıyla dikkat çeken bu alan, açık denizin sert ve değişken koşullarından daha korunaklı bir ortam sunar.

Bu tür kıyı sistemleri, özellikle genç bireyler için hayati avantajlar sağlar. Akıntıların nispeten daha zayıf olduğu, besin kaynaklarının daha erişilebilir olduğu ve büyük yırtıcı baskısının görece azaldığı bu alanlar, yeni doğan bireylerin hayatta kalma şansını artırır.

Doğada tesadüf yoktur.

Bir tür belirli bir alanı kullanıyorsa, bunun arkasında mutlaka güçlü bir ekolojik neden vardır. Edremit Körfezi’nin sunduğu bu doğal yapı, onu potansiyel bir “beşik” haline getiren temel unsurlardan biridir.

Kayıtların anlattığı hikâye

Büyük beyaz köpekbalıklarının yaşam döngüsüne ilişkin bilgilerimiz hâlâ sınırlı. Özellikle Akdeniz popülasyonu söz konusu olduğunda, türün nerede doğduğu, hangi alanları büyüme için kullandığı ve bu alanlara ne ölçüde bağlı kaldığı gibi sorular büyük ölçüde yanıtsızdır.

Ancak bazen doğa, küçük ipuçlarıyla büyük hikâyeler anlatır.

Edremit Körfezi ve yakın çevresinde bugüne kadar kaydedilen genç bireyler, bu ipuçlarının en dikkat çekici olanlarından biridir. Balıkçılık faaliyetleri sırasında yakalanan ya da tesadüfen gözlemlenen küçük boyutlu bireyler, bu bölgenin sadece bir geçiş güzergâhı olmadığını düşündürmektedir. Bu kayıtlar tek başına kesin bir yargıya varmak için yeterli değildir. Ancak belirli bir zaman dilimi içinde aynı bölgede tekrarlayan gözlemler, rastlantısallığın ötesine geçmeye başlar.

Bilim çoğu zaman böyle ilerler. Önce gözlem gelir, ardından soru. Bu durumda sorulan soru oldukça nettir:

Edremit Körfezi, büyük beyaz köpekbalıkları için bir üreme ve erken gelişim alanı olabilir mi?

İki olasılık, tek bilinmez

Bu sorunun cevabı henüz kesin değil. Ancak eldeki veriler iki temel olasılığı işaret ediyor:

İlk olasılık, bireylerin belirli bir bölgeyi düzenli olarak kullanması, yani alan sadakati (site fidelity) göstermesidir. Bu durumda köpekbalıkları, doğdukları ya da erken gelişimlerini geçirdikleri alanlara yıllar içinde tekrar tekrar dönebilirler. Böyle bir davranış, o alanın tür için kritik bir habitat olduğunu açıkça ortaya koyar.

İkinci olasılık ise daha esnek bir kullanım modelidir. Bu senaryoda bireyler, çevresel koşullara bağlı olarak farklı yıllarda farklı alanları tercih edebilir. Besin bolluğu, su sıcaklığı, akıntılar ve diğer çevresel faktörler bu tercihleri etkileyebilir.

Edremit Körfezi’nin bu iki modelden hangisine uyduğunu anlamak, yalnızca yerel ölçekte değil, tüm Akdeniz için büyük önem taşır.Çünkü bu sorunun cevabı, koruma stratejilerinin nasıl şekilleneceğini doğrudan etkiler.

Görünmeyeni takip etmek

Deniz, gözlemin en zor olduğu ortamlardan biridir. Özellikle geniş alanlarda hareket eden ve çoğu zaman derin sularda yaşayan türleri takip etmek, klasik yöntemlerle oldukça sınırlıdır. Bu noktada devreye modern teknolojiler girer. Uydu vericileriyle yapılan izleme çalışmaları, denizel türlerin davranışlarını anlamada son yılların en güçlü araçlarından biri haline gelmiştir. Bir bireye yerleştirilen uydu vericisi sayesinde, o hayvanın günler, haftalar hatta aylar boyunca izlediği rotalar takip edilebilir.

Bu yöntemle elde edilebilecek veriler son derece değerlidir:

  • Belirli bir alanda ne kadar süre kaldığı
  • Hangi dönemlerde o bölgeyi kullandığı
  • Hangi derinlikleri tercih ettiği
  • Hangi çevresel koşullarda hareket ettiği

gibi sorulara yanıt bulunabilir.

Edremit Körfezi özelinde düşünüldüğünde, bu tür çalışmalar bölgenin gerçekten bir “beşik” olup olmadığını ortaya koymanın en etkili yolu olacaktır.

Akdeniz’de daralan bir dünya

Büyük beyaz köpekbalıkları küresel ölçekte geniş bir dağılıma sahip olsa da, Akdeniz popülasyonu uzun süredir baskı altındadır. Tarihsel kayıtlar, geçmişte çok daha yaygın olan bu türün günümüzde oldukça seyrek gözlendiğini göstermektedir.

Bu azalma, tek bir nedene bağlı değildir.

Aşırı avcılık, yan av (bycatch), habitat kaybı ve besin zincirindeki değişimler bir araya gelerek tür üzerinde ciddi bir baskı oluşturmuştur. Bu nedenle, türün yaşam döngüsündeki kritik alanların belirlenmesi her zamankinden daha önemli hale gelmiştir.

Eğer Edremit Körfezi gerçekten bir üreme ya da gelişim alanıysa, bu bölge sadece yerel bir habitat değil, Akdeniz ölçeğinde korunması gereken stratejik bir alan anlamına gelir.

Kıyının sessiz tanıkları

Deniz çoğu zaman sessizdir. Ancak dikkatle bakıldığında, bu sessizlik içinde sayısız hikâye barındırır. Edremit Körfezi’nde kaydedilen genç büyük beyaz köpekbalıkları da bu hikâyelerden biridir. Her bir kayıt, denizin derinliklerinden gelen bir mesaj gibidir: burada bir şey oluyor.

Belki de bu, uzun zamandır gözden kaçan bir doğum alanının işaretidir. Belki de sadece geçici bir uğrak noktasıdır.

Henüz bilmiyoruz.

Ama bildiğimiz bir şey var:

Bu sorunun cevabı önemlidir.

Korkudan korumaya

“Canavar” olarak etiketlenen bir türün hikâyesine yakından baktığımızda, aslında doğanın hassas dengeleriyle karşılaşırız. Büyük beyaz köpekbalığı, ekosistemin en üst basamaklarından birinde yer alır. Onun varlığı, denizel sistemlerin sağlıklı işlediğinin bir göstergesidir.

Bu nedenle mesele korku değil, anlayıştır. Ve anlayışın bir sonraki adımı da korumadır.

Edremit Körfezi’nin potansiyel rolü, bu bağlamda dikkatle ele alınmalıdır. Bölgenin ekolojik özelliklerinin korunması, balıkçılık faaliyetlerinin sürdürülebilir şekilde yönetilmesi ve bilimsel araştırmaların desteklenmesi, bu sürecin temel taşlarını oluşturur.

Bir başlangıcın hikâyesi

Her canlı bir yerden başlar.

Büyük beyaz köpekbalıkları için bu başlangıç noktalarının neresi olduğu sorusu, hâlâ tam olarak yanıtlanmış değil. Ancak Edremit Körfezi, bu sorunun cevabına bizi bir adım daha yaklaştırıyor olabilir.

Belki de bu sakin kıyı suları, okyanusun en güçlü yırtıcılarından birinin hayata gözlerini açtığı yerlerden biridir.

Eğer öyleyse, burası sadece bir körfez değil…

Bir başlangıç noktasıdır. Bir beşiktir.

Son not

Kaynak makalenin yayınlanmasından birkaç yıl sonra önemli bir gelişme yaşandı. 2023 yılında yapılan değerlendirmeler sonucunda Edremit Körfezi, Uluslararası Doğayı Koruma Birliği (IUCN) tarafından “Önemli Köpekbalığı ve Vatoz Alanı” (ISRA) olarak ilan edildi. Bu karar, körfezin yalnızca yerel ölçekte değil, Akdeniz genelinde de kritik bir habitat olduğunu resmen ortaya koyuyor. Bilimsel verilerle şekillenen bu tanım, artık açık bir sorumluluğa dönüşmüş durumda. Bazen bir yerin değeri, ancak onu kaybetme ihtimali belirginleştiğinde anlaşılır. Edremit Körfezi için bu farkındalık artık kayıt altındadır.

Kaynak makale

Bu yazı, Journal Black Sea/Mediterranean Environment dergisinde yayımlanan “Exploring a possible nursery ground of white shark (Carcharodon carcharias) in Edremit Bay (northeastern Aegean Sea, Turkey)” başlıklı bilimsel makalenin bulgularına dayanarak hazırlanmış popüler bilim uyarlamasıdır. Kaynak makaleye aşağıdaki linkten erişebilirsiniz:

Kabasakal, H. (2020): Exploring a possible nursery ground of white shark (Carcharodon carcharias), in the Edremit Bay (northeastern Aegean Sea, Turkey). J. Black Sea/Mediterranean Environment, 26: 176-189.

https://www.researchgate.net/publication/344283955_Exploring_a_possible_nursery_ground_of_white_shark_Carcharodon_carcharias_in_Edremit_Bay_northeastern_Aegean_Sea_Turkey