26 Kasım 2012 Pazartesi

SAKLI ŞEHRİN FİRARİSİ...


Bir zamanlar İstiklal Caddesi’nde 318 numaralı binada Eugene Dellasuda adında bir eczane varmış. Sahibiyle aynı adı taşırmış bu eczane.

Sipariş üzerine müstahzarlar hazırlar, şuruplar kaynatır, mineralli sular ve hoş parfümler satarmış dükkânında eczacı Eugene...

Binbir emekle hazırladığı ürünlerini eczanesinin adını taşıyan özel şişelere doldururmuş...

***

O şişelerden birini yine bir pazar sabahı boğazın alacakaranlık sularında gezinirken buldum.

Derinlere gömülmüş bir başka izdi İstanbul’un geçmişinden gelen. Bir zamanlar var olmuştu ve sonra o da unutulmuştu.

Kimbilir kimin cebinde çıkmıştı eczacı Eugene’in dükkânından. Onu önce kıyıya getirmiş ve ardından denize atmış, belki de düşürmüştü aynı el...

318 numaralı dükkândan çıkan şişe boğazın karanlığında kaybolduğunda, İstanbul’un derinlerindeki saklı şehrin bir parçası olmuştu.

Ben onu bulup yeniden günışığına çıkarana kadar kimbilir kaç yıl beklemişti derin karanlıkta...

***

Yanlış duymadınız, İstanbul’un gözden uzak derinliklerinde gizlenmiş bir şehir var.

Yaşayanları bize benzemeyen, bizim gibi yaşamayan, hayatı ağırdan alan, kimi buranın yerlisi olmuş kimi gelip geçen, birbirleri üzerinde ya da bize ait olan ve derinlere fırlatıp attığımız ne varsa onların üzerine yerleşen, suya karışmış yaşamlar saklı şehrin yaşayanları...

Benim gözden uzak dostlarım... Haftada bir kez ziyaretlerine gitmezsem kendimi eksilmiş hissediyorum.

Deniz, kimini boğar, kimine de yaşam verir, yıllardır bana cömertçe verdiği gibi...

***

Geçen haftasonu Rumelihisarı’nın gölgelediği sularda yatan Lok Pharba’yı görmeye gittim. Teoman ve Ulaş da benimleydiler...

Poyrazın önüne kattığı akıntı uğraşılır gibi değildi. 51 m’de batığın gölgesini şöyle bir görebildim sanırım, fazla oyalanmadan geri döndüm. Anlaşılan enkazın ruhu bu hafta yalnız kalmak istedi, batığa ulaşamayalım diye elinden gelen engeli çıkardı yolumuza...

Dipte akıntı terstir boğazda, Karadeniz’e doğru akar. Eğer yolu biliyorsanız, Fatih Sultan Mehmet köprüsünün altındaki Perili Köşk’ün hizasına doğru dipten çok fazla çaba harcamadan gider, ardından yamacı tırmandıktan sonra dekompresyon yaparken hisarın önüne doğru yavaşça tersine akarsınız...

Kefal sürüleri çıkar karşınıza, bazen onlara izmaritler de karışır. İstavritler hep çevrenizdedir...

Sahil yolunu destekleyen çelik kazıkların üzeri midyelerle kaplıdır, onların üzerinde incecik dantelleri andıran hidroit polipleri görürsünüz...

İnce, narin, ipeksi bir örtüdür kayaları kaplayan Aglaophenia ve Tubularia türü hidroit poliplerin dokuduğu canlı danteller...

Masum görünüşleri aldatıcıdır saklı şehrin derinlerinde gözle görünmeyen avlarını yakalamak için fırsat kollayan mikroyırtıcıların...

***

Sahil yolunun yamacını takip ederek güneye doğru ilerlerken, çelik takviyeli kıyı duvarından ileriye doğru bir iskele çıkar. Hemen hemen 5 m derinden yukarıya bakınca iskelenin üzerindeki tek katlı binanın hayal meyal gölgesi seçilir. Midyelere yataklık eden kalın kazıkların üzerine oturtulmuş yapı, Rumelihisarı İskele Lokantası’ndan başka bir yer değildir.

Balık iskeletlerinden küçük yığınların üzerinde yengeçler dolaşır. Lokantada tüketilen deniz yaşamının artıkları, asıl ait oldukları yerin, saklı şehrin sakinlerine de bir ziyafet çekerler kemiklerinde kalan son et kırıntılarıyla...

İnsan ve deniz arasındaki bitmek bilmeyen alışverişin izleridir şişeler ve iskeletler... Ve daha bir sürü şey...

Bu izlerin peşinden saklı şehrin derinliklerine gitmeye tutkunum ben...

***

Haftada bir kez bile olsa dalmak, çok mutlu olduğum kendimi bulduğum, kendim olduğum bir yere firar etmek gibi...

Evet, ben saklı şehrin, derinlerdeki İstanbul’un firarisiyim...

Deniz her seferinde geri dönme şartıyla salıyor beni aranıza, ailemin, sevdiklerimin yanına...

13 Kasım 2012 Salı

ASIRLARDIR DEĞİŞMEYEN ALIŞKANLIK...


Geçen hafta çok güzel bir mürekkep şişesi buldum boğazda bir yalının eteğinde gezinirken.

Eğer dipten bir karış yukarıda dolanıyor olmasaydım, deniz kurtlarının kalın beyaz boruları andıran kabuklarıyla kapladığı avuçiçi kadar şişeyi büyük ihtimalle görmeden geçip giderdim.

Deniz onu gizlemek için çok cömert davranmış olsa da, keskin açılı köşeleri ve narin boynu, doğal olmayan, insan elinden çıkma bir nesnenin sinyallerini vermeye yeterliydi...

***

İnsanın keyif aldığı işlerle yaşamak için yapmak zorunda olduğu işlerin günün birinde bir şekilde kesişmesi çok keyif veren bir tesadüf.

Bana sonsuz mutluluk veren belki de tek uğraş olan derin gezintilerle, yaşamak için yapmak zorunda olduğum işin, reklam metin yazarlığının buluşma noktası da, bir süreliğine derinlerdeki yaşamın izleriyle kaplanmış olan bu mürekkep şişesiydi işte...

***

Derinlerde bulduklarım, insanoğlunun zaman geçse de asla değişmeyen bir alışkanlığına işaret ediyor...

Elimize ne geçerse denize atıyoruz, hem de asırlardır!

Deniz kıyısında dolaşırken denize bir şeyler fırlatıp atma huyumuz nesillerdir değişmeden devam ediyor anlaşılan. Bir an önce kurtulmak istediğimiz çöplerin, işe yaramaz gözüyle bakılan hemen herşeyin de adresi eninde sonunda yine aynı...

Aslında denize bir şey düşürdüğümüzde, bizden sonra gelenlere bizi anlatan bir öykü bırakıyoruz derinlere. Eşyanın ait olduğu zamana ait olan bu öykü yaşam şeklimizi de tarif ediyor.

Şimdilerde bir çağanozun yuvalandığı asırlık şarap şişesi kırığı, acaba hangi efkârlı hikâyenin ardından kendisini denizde bulmuştu?

Horozbinaların sığınağına dönen bira şişeleri dünden bugüne uzanan akıl almaz bir marka zenginliği yaratıyor boğazın derin karanlığında.

Bir zamanlar İstanbul’da Liesing marka Avusturya birasının satıldığını, yine derinlerdeki bir gezintinin ardından öğrenmiştim...

Tıpasının üzerinde tamı tamına “Brauerei Liesing” yazan o şişeyi belki kalpkırıklığından deliye dönmüş bir aşık fırlatmıştı boğazın akan sularına, belki çakır keyif bir balıkçı, belki de...

Geçmişin seçeneklerini sıralamak için insanların bugünkü alışkanlıklarına şöyle bir bakmak yeterli...

***

Yaşamı yazı yoluyla anlatma çabamızın yakıtı olan mürekkebin atası sayılabilecek bazı boyalar bile bir zamanlar deniz canlılarından çıkarılırmış.

Sıradan bir boğaz dalışının anısı olan şişeyi incelerken okuduğum, mürekkebin tarihini anlatan çeşitli kaynaklarda, Akdeniz’in kadim denizcileri Fenikeliler’in çeşitli deniz salyangozlarının bazı dokularını mor boya yapmak için kullandıkları yazıyor.

Muricidae ailesinin Akdeniz’de bolca bulunan Bolinus brandaris, Murex trunculus ve Thais haemastoma türü deniz salyangozları, kadim üreticilerin mor renk için tercih ettikleri başlıca boya hammaddeleri olarak sayılıyor aynı kaynaklarda.

Bu canlılardan elde edilen morla Mısır firavunlarının saltanat kayıklarının yelkenleri boyanırmış. Boyayı satın alabilecek kadar varlıklı olmak bir güç göstergesiymiş. Morun asaletin rengi sayılması binlerce yıl önceye, kökleri derinlere uzanan bir gelenek.

Hâlâ dolmakalemle müsvette tutan ve inatla mor mürekkep kullanan bir metin yazarı olmamın bilinçaltı nedenlerinden biri, bu rengin ilk kez deniz salyangozlarından üretilmiş olması belki...

***

Üzerini kaplayan görünmezlik örtüsü temizlenince ortaya çıkan zarif mürekkep şişesi kimbilir kaç yıl önce denize atılmıştı?

Özenle temizlediğim mürekkep şişesini derinlerde geçen güzel bir günün keyifli hatırası olarak saklıyorum.
Denizden çıktığı andaki halinin artık sadece fotoğrafı var elimde.

Derinlerde varolmaktan tarifsiz bir mutluluk duyan bir metin yazarı için, aynı derinliklerden çıkarılmış bir mürekkep şişesinden daha anlamlı bir anı olabilir mi?

11 Kasım 2012 Pazar

YAŞAMIN İLK KUYRUK VURUŞLARI...

Hayatın doğuşuna tanık olmak, insana kendisini ayrıcalıklı hissettiren harika bir duygu. Süresi bilinmeyen bir maceraya ilk adımını atan bir balığın ilk kuyruk çırpışlarını izlemek, her gün biraz daha soğuyan sularda saatler geçirmeyi anlamlı kılıyor.

Bu pazar Burak’la (Demircan) Ulaş’ı (Oyal), yıllardır uğramadığım bir yere götürdüm boğazda.

Çubuklu Dalgıç Okulu’nu biraz geçtikten sonra sahil yolu keskin bir viraj yaparak Çubuklu mahallesinin dışından geçer. Tam bu viraja girerken solunuza baktığınızda karşı kıyıda dik bir tepe görürsünüz. Tepenin eteğinde dev yakıt tankları vardır. Bu tankların önündeki geniş düzlük, suya girer girmez derinleşen koyda dalmak için elverişli bir giriş noktasıdır.

Çevresi her zaman oltacı kaynayan koy, Çakal Burnu’ndan başlar Kozaltı Burnu’nda biter. Önce onbeş yirmi metreye kadar güzel bir eğimle derinleşir. Yüzeydeki hafif akıntı rahatsız da etmez. Ancak 30 m civarına gelince ki artık koyun dışında ve kanalın kenarında olduğunuzu bilmeniz gerekir, akıntı kendini daha da hissettirmeye başlar...

***

Dalışa başladığımızda saat galiba 9’du. Çoook hafif poyrazın önüne kattığı gri bulutlarla arasıra yüzünü gösteren sabah güneşinin bir anlığına kızarttığı boğaz suları...

Bu manzarayı izlemek için bütün bir hafta pazarı nasıl iple çekiyorum bir bilseniz!

Koyun dibi balçığımsı kumla kaplı. Yalnız dipten kalkan kum akıntı sayesinde hemen dağılıyor. Suyun bulanıklığı ise boğazın kendi yeşilinden geliyor. Görüşün çok iyi olduğu söylenemez, taş çatlasın 5 m, onu bile fazla söylemiş olabilirim.

Öyle baş döndüren cinsten bir yamaç değil koyun dibi. 20 m civarına gelene kadar ağır ağır yükseliyor dijital ekrandaki rakamlar. Tepsi kadar olmasa da tabaktan taşan bir kalkan balığı ise koyun gözümüze çarpan ilk sakini oluyor.

***

Kristal tabakasını geçtikten sonra biraz daha ilerliyoruz. Su iyiden iyiye karardı. 41 m’de bizimkilere bakıyorum. Hepimizde yeteri kadar hava var ama daha ilerlemenin bir manası yok. Bu derinliğe uzun bir yol aşarak geldik. 20 dakikaya yakın inişin bir de çıkışı var.

Gerçi ileride görecek bir şey olsa kesin giderdik ya 41’den dönüyoruz...

Bu derinlikte koydaki kumluğun yerini yumruk kadar taşlar aldı. Aralarında daha boyları bir parmak kadar bile olmayan benekli hanozlar (Serranus hepatus) var. Orfozla, lagosla kardeş bir balıktır hanoz; üçü de aynı ailenin çocuklarıdır. Ege’de Akdeniz’de salına salına yüzen ağabeylerinin namını burada parmak kadar hanozlar yürütüyor.

Boylarına aldanmayın, neredeyse 30 santime kadar büyüdüklerinde hem çok yakışıklı, hem de çok lezzetli olacak benekli hanozlar. Ancak beni alakadar eden ne boyları ne de tatları...

Kıyısı molozlarla, hurdalarla dolu bir koyun derinlerinde pazar sabahı yeni bir yaşamın ürkek kuyruk çırpışlarını izlemek, oğlum Derin’in ilk adımlarına şahit olduğum günkü kadar sevindiriyor beni.

***

Taşlıktan kumluğa geçerken Ulaş feneriyle işaret ediyor gelin diye. Defne yaprağı misali yassı balık yavrusu da belli ki hayata bu koyda açmış gözlerini. Dipteki hayata kısa süre önce geçiş yaptığı her halinden belli oluyor; bembeyaz vücudunda bir kuyruk yüzgeci siyah, vücudunu kaplayan tek tük benekler daha renkten sayılmaz. Uzun bir yol var önünde aşması gereken.

Kimbilir yıllar sonra, eğer ikimiz de hâlâ hayatta olursak ve yine buraya dalmaya gelirsem, karşıma pisi, dil ya da kalkan balığı olarak çıkmaya aday bir yeni yetme var artık Çubuklu Koyu’nda.

Günün birinde buraya Derin’i de getiririm ve belki birlikte de görürüz onu yıllar sonra...

***

Koyda hayat doğmakla kalmıyor, kabuk da değiştiriyor...

Yengeçler, pavuryalar, istakozlar... Tanrı kendilerini korusunlar diye kapkalın bir kabuk bahşetmiş onlara. Ama gelin görün bazen kabuğuna sığamıyor ve kostümlerini yenisiyle değiştirmeleri gerekiyor.

Aşağı yukarı 15 m civarında gördüğüm yengeç de artık dar gelen eski kabuğundan kurtulmaya çalışıyordu. Dışarı taşan iç organlarıyla iştahaçıcı ve savunmasızdı. Dibine kadar sokulmamıza rağmen kaçmaya yeltenmedi bile. Bütün eklemleri yerinden oynamıştı. Sırtını koruyan kalın zırhın eski olanı yenisinin üzerinde bir kapak gibi dururken, biri diğerinin sırtına binmiş iki yengeci andırıyordu.

Kolay kolay rastlanacak bir görüntü değildi. Birkaç kare daha fotoğrafını çektim ve ilerlemeye devam ettim. Ulaş hayvanın başında biraz daha kaldı; söylediğine göre kıyafet değişimini tamamlamış ve kirişi kırmış...

***

Doğan, büyüyen, kabuk değiştiren hayatlar...

Evde günbegün büyüyen oğlumu izlemek, denizde yaşamın tazelenişine tanık olmak gibisi yok.

Başka türlü çekilmez olurdu hayat...

6 Kasım 2012 Salı

SUALTINDA TEKEL SERGİSİ...

Ha bugün ha yarın derken yıllarca ertelediğim bu dalış geçen pazara kısmetmiş.

Su Ürünleri Fakültesi’nde öğrenciyken, dört sene boyunca haftasonları hariç her gün önünden geçtiğim, her zaman buram buram anason kokan Beykoz Rakı Fabrikası’nın önü dalış için çok cazip bir yer gibi görünmeyebilir.

Bazıları Cumhuriyet’ten bile eski olan binalarda neredeyse bir asırdır alkollü ürünlerin üretilip şişelenmiş olması, eski şişe toplama meraklısı bendenizin ağzını sulandırmaya yeterliydi.
Deniz suyunda yıllanmış eski şişeler...

Deniz suyuyla yunmuş yıkanmış, zamanla denizin hediye ettiği renklerle kaplanmış ve en sonunda denizin malı olmuş eski şişelere epeydir fena sardım.

***

Yine sabah erkenden düştük yola. Malzeme günler öncesinden hazırdı zaten. Yeni kuru elbisemin hevesiyle ıslak elbiseyi bu sene biraz erken dolaba kaldırdım. Su hâlâ ılık, ince içlik bile terletiyor...

Paşabahçe vapur iskelesine giden çıkmazın sonundaki otoparka yerleştiğimizde saat 7 buçuktu. Mekânın sahibi gelir umuduyla kahvaltıyı biraz ağırdan alırken dalış planımızı da gözden geçiriyorduk.

Gerçi haritaya göre 20 m derinlik hattı kıyıdan oldukça açıkta başlıyordu, ama 20 yıl önce buranın biraz ilerisinde yine dalış sırasında başıma gelenler, Paşabahçe Koyu’nun dirsek yaptığı mevkiideki akıntıya sırtımı dönmemem gerektiğini usulca hatırlatıyordu.

Boşuna dememişler bir musibet bin nasihatten iyidir diye...

Dipten çok uzaklaşmadan, akıntıyı kollayarak her kulaçta pür dikkat! Boğazda başka türlü dalmayı unutun...

***
Çekek yerinde gözümüze kestirdiğimiz pek sağlam görünmeyen bir iskelenin ucunda son hazırlıklarımızı yapıyoruz. Hayret, bu sefer soru yağmuruna tutanlar yok ortada. Kayıklarıyla uğraşan birkaç balıkçının yüzünde her zamanki ifade: “Ulan bunlar bizim balıkları mı avlamaya geldiler yoksa?”

Ortalığı kaplayan çöplerin nispeten seyreldiği bir boşluğa doğru bir adım atıyorum ve işte yine sudayım, her pazar olduğu gibi...

Yüzey’den biraz ilerliyoruz Ulaş’la. Vapur iskelesinin ucuna gelince fabrika cepheden karşımızda. Pusulamı eski yapının rıhtımına göre ayarlandıktan sonra dalıyoruz...

***

Su derin gibi görünse de 8 m’de dibe ulaşıyoruz. Biraz balçığımsı ince kum örtüsü boğazın hemen her yerinde deniz tabanının ortak giysisi.

İlginçtir dipten kalkan kum bulutu çok geçmeden yere çöktüğünden görüşü pek engellemiyor. Biraz daha ilerleyince kumun yerini Bittium türü deniz minarelerinin oluşturduğu kalabalık birikintiler alıyor.

Boyu 1 santimi geçmeyen minicik deniz minarelerinin milyonlarcasının yarattığı kalın örtü kumun yerini alınca ortaya ilginç bir manzara çıkmış...

***

Önce kumluk, ardından deniz minareleri derken, yıllarca alkol üretmiş olan fabrikanın başlıca artıkları dibi kaplamaya başladı.

Fabrikanın yakınında deniz tabanını örten kararmış üzüm çekirdekleri, deniz ekolojisi kitaplarında bugüne kadar okuduğum dip katmanlarına hiç benzemiyor.

Bir zamanlar alkol ya da sirke saklamak için kullanıldıklarını düşündüğüm kırık küpler... Pres parçaları, paslanmış elekler... Eski ve yeni şarap şişeleri, kanyak şişeleri, rakı şişeleri... Bir yığın ıvır zıvır...

Tekel’in boğaz kıyısında uzun yıllar devam ettirdiği endüstriyel alkol üretiminin denize gömülmüş izleri, adeta özeti...

Dalışın başından sonuna kadar sanki sualtında kalmış bir Tekel sergisini geziyor gibiydim.

***

Cumhuriyet’in ilk fabrikalarının çevresinde yükseldikleri Paşabahçe Koyu, boğazın en verimli balıkçılık alanlarından biriydi zamanında. Asırlarca önemli bir avlak ve dalyan alanı olarak kullanılan koy, bir zamanlar tüm koy zeminini kaplayan ancak günümüzde iyice küçülen deniz çayırlıkları sayesinde boğaz balıklarının yuvalanmaları ve üremeleri açısından önemli bir yerdi.

Deniz minareleriyle örtülmüş şişeleri karıştırırken bulduğum delikli oval bir taş, eski usulleri bilmeyenlere doğanın bir mucizesi gibi gelebilir. Eskilerin çatlatmamak için itinayla deldikleri oval taşa “voli taşı” denir. Bir zamanların kurt balıkçıları önce balık sürüsünü ağ ile kuşatır, ardından iple bağladıkları voli taşlarını denize atıp çekerek balıkları ürkütür ve ağa doğru sürerlermiş.

İpi kopmuş ve dipte kalmış voli taşı, insanlara hizmet ederek geçen yıllardan sonra derinlerdeki huzurlu istirahati hakediyor...

***

Eski camlar, eski taşlar... Dipte eskiyi anlatan o kadar çok sessiz tanık var ki!..

Üzüm çekirdekleri arasında bulduğum bir şişe, artık üretilmeyen, 50’li yıllar öncesinden “İnhisarlar” marka rakıya aitti. Eve getirdiğim eski şişeyi karım Özgür o kadar sevdi ki, iyice temizledikten sonra içine zeytinyağı koymayı düşünüyor.

***

İstanbul’un altını üstüne getirmeyi sürdürdükçe daha nelerle karşılaşacağız bakalım?

Tekel’in özelleştirilmesiyle 2000 yılında üretime son verilen fabrikada yıkım çalışmaları hummalı bir şekilde sürüyor. Çok yakında binaların yerini çok büyük bir boşluk alacak.

Beykoz Rakı Fabrikası buldozerlerin dişleri arasında yavaş yavaş yok olurken, bundan böyle onun varlığına ait son izleri görebilmenin tek yolu boğazın derinlerinden geçiyor.

2 Kasım 2012 Cuma

DERİNLERE DEĞER KATMAK...


Uzunca bir süre köpekbalıkları hakkında yazmamaya karar vermiştim. Yirmi yıldır aynı konu üzerinde kafa patlatınca ister istemez biraz bıkkınlık geliyor insana. Bu duyguyla köpekbalıklarını bir süreliğine rafa kaldırmak iyi olur diye düşündüm.

Olmadı, yapamadım...

Tam, oh be rahatladım derken, deniz yaptı yapacağını; bohçasından bulup buluşturdu ve yine önüme koydu ilginç bir konuyu hadi yaz diye...

Yeminimi kaçıncı kez bozduğumu artık Allah bilir, ben unutalı çok oldu...

***

İki hafta önceydi. Ulaş’la (Oyal) Ahırkapı’ya gitmiştik. İsteksiz haftasonlarımın kaçamak yeridir orası. Yorulmadan, evden çok uzaklaşmadan, İstanbul’un göbeğinde dalmak istediğimde soluğu çoğunlukla Ahırkapı’da alırım.

Balıkçıların ve midyecilerin bilerek ya da bilmeyerek dipte bıraktıkları ıvır zıvırları karıştırmak, yıllar önce sökülmüş, parça parça edilmiş bir batığın kalıntılarına yuvalanmış balıkları ve açıktaki yalnız istakozu ziyaret etmek bana dinginlik verir, yeni haftaya arınmış bir zihinle başlamamı sağlar.

Bana huzur veren Ahırkapı’nın ara sıra keyfimi kaçırdığı da olur.

Mesela geçen sene eylül ayında kıyıda rastladığım ölü bozcamgöz, keyifli bir dalıştan geriye kalan tek can sıkıcı anıydı (bkz. Sabah sabah bozcamgöz).

Uzunluğu hemen hemen 4 metreydi. Öldürülmüş, beline bir ip bağlanıp denize atılmıştı. Tükenme tehlikesi sınırında gezinen bir tür olması ya da Marmara’nın derinlerinde süren yaşamdaki rolü öldürülmesine engel olamamıştı.

***

Ne demiştim, iki hafta önceydi. Ahırkapı’da sahil duvarının biraz açığında geziniyordum. Paslanmış sac plakaların altında ne var diye bakınırken, bulanık suda hayal meyal seçebildiğim kalabalık yengeç öbeği gözüme takıldı.

Bakmak için biraz yaklaşınca çoğu kaçıştı ve altta kalan manzara böylece ortaya çıktı.

***

Yassıada’da, Sivri’de ya da Neandros’ta dalanların eğer şanslı günlerindeyseler karşılaştıkları, çoğu zaman tembel tembel gezinen zararsız bir canlıdır domuz köpekbalığı. Küt burnu, tombul gövdesi ve iki tane kocaman sırt yüzgeciyle, çifte yelkeni olan yayvan bir kayığı andırır. Sırt yüzgeçlerinin ortasından birer tane sivri diken çıkar...

Yengeçlerin didikledikleri cansız bedenin de bir domuz köpekbalığı olduğunu yine bu dikenler sayesinde anladım.

Yakalanmış, belki ağda çırpınırken ölmüş belki de teknenin ıslak güvertesinde öldürülmüştü. Ahırkapı’da fırlatılıp atılmıştı denize, gerisin geriye...

***

Bilmem söylememe gerek var mı, domuz köpekbalığı da tükenme tehlikesi sınırlarında geziniyor. Dünya Türleri Koruma Birliği tarafından yapılan en son değerlendirmeye göre, bırakın aşırı avcılığı, dengeli avcılıktan, hatta hedef tür olmadığı halde tesadüfen avlanmaktan bile zarar görebilir.

Domuz köpekbalığı Marmara’nın derin sularını sık sık ziyaret etmemin en güzel nedenlerinden biridir.

Kana susamış köpekbalığı tarifi ona kesinlikle yakışmıyor. Marmara’nın derinlerine değer katan bu canlının ölüsünü görmek keyfimi kaçırıyor.

***

Yıllar önce Neandros adasında objektifime takılan domuz köpekbalığını aşağıdaki linkten izleyebilirsiniz...