7 Kasım 2010 Pazar

YAŞAMI "YOK ETMEDEN" TANIMAK

Sepia orbignyana türü sübyeyi ilk kez 15 yıl önce "kafadanbacaklılar" dersinde, formaldehit içindeyken  görmüştüm. Rengi solmuştu, derisi yer yer parçalanmıştı, eti kaskatı kesilmişti. Etin bozulmasını önleyen, kanlı canlı bir yaratığı asla çürümeyen, lastik kıvamında bir cesede çeviren formaldehit sıvısı ile dolu bir kavanozun içinde duruyordu. Marmara'nın farklı yerlerinde algarnayla yakalanmış olan beş tane dişiyi laboratuvarda incelerken gözlerim çok fena yanmıştı. Gövdenin ön tarafındaki uzun, sivri çıkıntı, bu minik sübyeyi, kiloluk azman akrabalarından ayıran tek farktı. Bizden önce bir kez, 90'ların başında Marmara'da görülmüştü bu nadir sübye.

Formaldehit, denizin en kıvrak canlılarından biri olan dikenli sübyeyi kusursuz bir müze örneğine dönüştürürken, doğal renginden eser bırakmamıştı. İncelemek zorunda olduğumuz birçok müze örneğinde olduğu gibi, dikenli sübyenin renkleri de uçup gitmişti. İnsanın genzini yakan bu acı sıvı, canlıların renklerini soğuk ve zehirli bir alevle yakıp yok ediyordu. Marmara'nın bu nadir sübyesinin rengini o zamandan beri merak ederdim. Ta ki bu sabaha (7 Kasım 2010) kadar.

***

Yüzey suyunun berraklığına fena aldandık. Darıca'nın çoğu zaman berrak olan dip suyu bu sefer biraz bulanık. Ortalık beklediğimizden erken kararıyor. 30 m hiç bu kadar loş olmamıştı, 40'da ise tüm duyularımızı serseme çeviren yemyeşil bir bulanıklık çevremizi sardı. Bugün daha derine gitmenin bir anlamı yok. 46 m'den geriye dönüyoruz. Gözüm Teoman'da (Naskali)... Her iki elimin işaret parmaklarını yan yana tutarak, "uzaklaşma, tam yanımda ol" işareti veriyorum. Bu derinlikte incelemeye, peşinden gitmeye değer çok şey olduğunu biliyorum, ama bugün zamanı değil. Eğer şansımız varsa, çıkış sırasında bir şeyler görürüz. Yoksa da sağlık olsun. Darıca, bugüne kadar fazlasıyla cömert davrandı bize. Her dalışta, hazinesinden bir parçayı bizimle paylaşmak zorunda değil ya...

Kumun üzerinde kayarak ilerleyen kırmızı şeklin ne olduğunu başta anlamadım. Teoman'ın feneri hedefe  kilitlendi. Birkaç hızlı palet vuruşuyla kırmızı şeklin dibine sokuluyorum. Gözünü sevdiğim Darıca, gider ayak yine yaptı sürprizini. Daha önce birçok sübye gömüştüm ama, kırmızısıyla ilk kez karşılaşıyorum. Avucumun içine sığabilecek kadar küçük olmasına rağmen, kollarıyla, pörtlek gözleriyle bana gözdağı vermekten geri kalmıyor. Sakin davrandıkça o da sakinleşiyor. Bir ara arkasını dönüyor; işte tam o sırada, gövdesinin ucundaki uzun, sivri çıkıntıyı farkediyorum. Marmara'da sadece bir sübye türünde bu sivri çıkıntı var. Demek Sepia orbignyana'nın gerçek rengi kırmızıymış! Yıllar önce gördüğüm bir ders, gerçek anlamda bugün, hem de yüzeyin 40 m altında noktalanıyor. Marmara yaşayan bir deniz ve bu yaşamı, yok etmeden (!) tanımak isteyenlere, cömertçe sergiliyor.

5 Kasım 2010 Cuma

SADECE LÜFER Mİ?

Lüfer kavgası iyice kızıştı. Bir tarafta ille de lüfer diye tutturanlar, öbür tarafta lüferi avlayanı da ızgaraya koyanı da Taksim'de sallandırmaya kalkanlar. Her işte olduğu gibi, bu işte de arayı bulmayı beceremiyor necip Türk milleti. Biz, İstanbul'un sembol balığını kurtarmakla kurtarmamak arasında bocalayıp dururken, zaman akıp gidiyor. Bu geç kalmış ilginin sonunda, korkarım papazı bulan yine lüfer olacak. Adam sende, kimin umurunda? İstanbul'un kıyısında yaşayan balıklardan hangisi soykırıma uğramadıki?

Eskilerle ne zaman koyu bir sohbete dalsak, söz döner dolaşır ve bir zamanlar Marmara'nın derinlerini  mesken tutmuş olan tepsi gibi karagözlere, sargozlara gelir. Ama ne balıklar! Tanesi iki üç kilo gelen azman karagözler, yosun bağlamış sargozlar... Yaşlılıktan renkleri kararmış, dişleri aşınmış... Kalın kabuklu midyeleri, pavuryaları bir ısırışta tuzla buz eden... "Marmara'da böyle balıklar olmaz" demeyin. Soykırıma uğramadan önce, diz boyu sularda bile rastlanırmış onlara, zamanında. Artık yosun tutmuş yaşlı dalgıçlardan dinlediğim Marmara balıkları, eskiden bana bile, iyi niyetili palavralarla abartılmış masallar gibi gelirdi. Üstelik bu masalların karagözle sargozdan başka kahramanları da vardı. Mesela, Kız Kulesi'nin kıyısında sinarit, Yassıada'nın derin karanlığında fangri, Beykoz'da kılıçbalığı, Caddebostan'ın kumluklarında kan kırmızı kırlangıçlar, kıyıya vuran torikler, yüzüne bakılmayan palamutlar, Kabataş'ın iki adım önünde zıpkınlanan dev gibi orkinozlar, sonra oltaya takılmış orkinozu parçalamaya gelen büyük beyaz köpekbalıkları ya da nam-ı diğer harharyaslar... Şimdilerde mumla aradığımız keler balıkları, bir zamanlar Fenerbahçe'de, Kalamış'ta, Suadiye'de, iskelelerin gölgesiyle kararan sığlıklarda pusuya yatar, av beklerlermiş! Hey gidi günler... İstanbul balıkları hakkında kurduğumuz her cümlede artık "geçmiş zaman" kullanmak zorunda olmak yüreğimi acıtıyor. Bu paragrafın birkaç cümlesinin şöyle olduğunu bir düşünsenize:

- Kız Kulesi'nin çevresindeki taşlar sinarit kaynıyor...
- Yassıada'nın fangrileri balıkçıların yüzünü güldürdü...
- İstanbul bu sene orkinoza doydu...
- ...

Bir zamanların gerçeği, İstanbul'un balık kaynayan denizleri, hayal oldu. Her cümlenin öznesi bu kıyıları tamamen terketmiş olmasa da, sayılarının kıyım derecesinde azaldığını kimse inkar edemez. Haliç'te en son palamut volisinin üzerinden, belki de yarım yüzyıla yakın zaman geçti. Palamut akın balığıdır, mevsime göre bir gelir bir kaybolur. Tıpkı lüfer gibi... Palamut ve lüfer buraları terketseler bile, bir başka yerde var olmaya devam edebilirler. Bir zamanlar boğazın sularını çalkalandıran uskumrular da buraları çoktan terkettiler, ama başka yerlerde, mesela Gökçeada'nın açıklarında hâlâ bol bol avlanıyorlar. Ele avuca sığmaz kılıçbalığı ile orkinoz da İstanbul'u terkedenlerden. Onlar da artık Ege'de ve Akdeniz'deki son sığınaklarında yaşam savaşı veriyorlar. Oralardan ne zaman sürülürler, işte onu Allah bilir.

İstanbul'da rahatı bozulan tüm akın balıkları, belki de bir daha dönmemek üzere terk ettiler buraları. Onlar boğazın, Marmara'nın yerli balıklarıydı. Hepsi de İstanbullu'ydu. Çağlar boyu el değiştirmiş, milletten millete geçmiş daracık bir su yolunun ve küçük bir iç denizin gerçek sahipleriydiler. Belki bizlerden bile önceydi, buraya yerleşmeleri, boğazı, Marmara'yı yuva bilmeleri. Akın balıkları, göç balıklarıdır. Uzun yolculukların seyyahlarıdır onlar. Orkinoz, Marmara'dan çıkar ve taa Atlantik Okyanusu'na kadar gidermiş eskiden. Keza kılıçbalığı, palamut, uskumru ve lüfer... Vaniköy'den geçen binlerce, onbinlerce lüferin Foça'daki, Rodos'taki, hatta Malta'daki akrabalarına selam götürdüğü büyük, görkemli göç yolculukları bahsettiğim.

Giden gelmiyor artık! Giden, boğazdan, Marmara'dan bir parçayı da beraberinde götürüyor. Giden, yaşamın ta kendisi aslında. Bu gidişi, sadece tabağınızdaki balığın azalması olarak görmeyin. Denizi, yaşayan yüce bir varlık yapan zincirin halkaları eksiliyor her gidenle.

***

Geçen gece Darıca'da dalarken, 15 m civarında iki tane tepsi gibi sargoz gördüm! Herbirinin boyu rahat 30  cm vardı. Anlamayan birine, sinarit palazı diye yutturursunuz ve ruhu duymaz. Kırma taşlıkta öyle bir debeleniyorlardı ki, sanki dipte bir buldozer çalışıyordu. Koca kafalarını mıcırların arasına daldırıp, başlıyorlardı kuyruklarını hızlı hızlı çırpmaya. Birkaç saniyelik eşelemenin ardından kısa bir duraklama; çökeltinin altından çıkan etli mi etli deniz solucanları, küçük yengeçler, vs. artık Allah ne verdiyse lüp diye mideye! Aceleci yutkunmalardan sonra kazı işlemi tekrar başlıyordu. O gece dipte bir yığın yengecin, bir o kadar da solucanın kanına girdi bu haydut sargozlar. Afiyet bal şeker olsun, yarasın. Umarım bir zıpkıncı da onların kanına girmez.

Demek, eskilerin ballandıra ballandıra anlattıkları o meşhur sargozlar, gerçekmiş!

Akın balıklarının birer ikişer yitip gittiği boğaz ve Marmara'da, hâlâ önemsenmesi gereken bir balık nüfusu  var. Ey ahali, balık diyince aklına sadece lüfer, palamut ve hamsi gelmesin! Sargoz da balık, karagöz de, hanoz da, kikla da, denizatı da, kurbağa balığı da... İstanbul'un balıkları, sadece balıkçı tezgâhlarında gördüklerinle sınırlı değil! Norveç'ten devşirme somonla, İzlandalı uskumruların İstanbul'a sebeb-i ziyaretleri, sadece ihtiyaçtan. Yerli balıklar azalmayaydı zor girerdi onlar bizim pazarlara.

Sevgili İstanbul halkı, kömürcü kaya da boğazın, Marmara'nın çocuğudur, iskorpit de, lipsoz da, izmarit de...  Hepsinin deniz yaşamında ayrı bir yeri ve önemi var. Dedik ya deniz yaşayan yüce bir varlıktır, işte o varlığı hayatta tutan, adına ister besin zinciri deyin, ister ekolojik denge, o yaşam bütünlüğünde yediden yetmişe, büyükten küçüğe, renksizden renkliye, tatsızdan tatlıya, tüm balıkların yeri var. O yer bir boşalırsa, ne yaparsanız yapın dolduramazsınız. Akın balıklarının gidişiyle açılan gedikler kapanmak bilmiyor. Boğazın, Marmara'nın yaşam bütünlüğünde daha fazla boşluk açılmaması için, sadece lüferi değil, yaşamak için bu kıyıları seçen, öyle ya da böyle buralarda kalan tüm balıkları, tüm yaşamı korumak zorundayız. Dilerim lüfer güzel bir başlangıç olur. Dilerim bu yazı, eşiğinden dönülmüş doğal bir felaketin anısı olarak kalır.

24 Ekim 2010 Pazar

YAŞAMIN KÜÇÜK AYRINTILARI

Gece dalışını derin dalışla birleştirmeyi, felakete davetiye çıkarmak olarak görebilirsiniz. Gündüz dalışında bile koşulların yeterince zorlu olduğu bir yamacın derinlerinde gece gezintisine çıkmış bir dalgıç, yaşamını tehlikeye atıyormuş gibi gelebilir. Eğer geceye ve derinlere meydan okunan bu uçurumun yakınlarında, çok yakın bir tarihte, yaklaşık üç metre uzunluğunda bir bozcamgöz köpekbalığı yakalanmışsa, burada dalmayı göze alan dalgıcın mutlaka aklından zoru olmalıdır. Hem, insan gecenin bir vakti sıcak yatağında uyumak yerine, katran karası sulara neden dalar ki, öyle değil mi?

Niyetim, ne felakete davetiye çıkarmaktı, ne de yaşamımı tehlikeye sokmak... Aklımdan zorum da yok, ki hemen her dalışın ardından kaleme aldığım deniz yaşamı yazıları, derinlere her inişimin bir nedeni olduğunu kanıtlamaya yeterli olur diye düşünüyorum. 21 Eylül gecesi Darıca'da derin karanlıkta yol alırken, gündüz vakti keyifle gezdiğim mercan bahçemde, gece neler olup bittiğini görmekten başka niyetim yoktu.

Darıca'da gece dalışı yapmak, uzun zamandır aklımda olan, fakat bir türlü uygulayamadığım bir düşünceydi.  Artık avcumun içi gibi bildiğim derin sularda gündüz vakti gördüğüm yaşamın zenginliği, gecenin karanlığında ortaya çıkan daha da zengin bir yaşamı anlatmak ister gibiydi. Dev vatozlar, irinalar; tekir ve gümüş sürüleri; akıl almaz irilikte kiklalar... Uzunluğu yarım metreyi geçen kırlangıçlar, kiloluk haniler ve henüz karşılaşmamış olsam da, uçurumun ötesindeki derin düzlüklerde gezinen bozcamgözler... Burası, kitaplarda ve anılarda kalmış Marmara'dan arta kalanların saklandığı bir vaha benim gözümde. Kuyuya düşmekten farksız bir eğimle derinleşen yamacın derinlerinde gizlenen yaşam, güneş battıktan sonra neye benziyordu? Dipte cevap bekleyen o kadar çok soru var ki...

Şakır şakır yağan yağmurun altında, sentetik elyaftan dokunmuş içliğimi ve kuru elbisemin iç astarını ıslatmadan giymek için fırsat kolluyorum. Aslında o kadar sağnak bir yağış yok. Şiddetli poyrazın etkisiyle savrulan damlalar, değdikleri yerde sağnak etkisi yapıyor. Rüzgarın hafiflemesini beklemek yerine malzememi hazırlıyorum. Gece uzun dekompresyon gerektiren bir dalış yapmaya niyetim yok. Ana planım 30 metreye inmek ve burada en fazla 10 dakika kalmak, ardından yamaçtaki balık yuvalarına baka baka yüzeye çıkmak ve 6 metrede emniyet beklemesiyle dalışı noktalamak. Fakat teknik dalıştan gelen yedekleme takıntısı yakamı bırakmıyor! (İyiki de bırakmıyor...) Huyumun farkındayım, izlemeye değer bir şey görürsem, peşine takılıp daha derine gitmekten çekinmem. Gece keşfinin sürprizlerine uygun iki yedek plan çoktan hazır: 35 m / 10' ve 40 m / 10' tabloları kuru elbisemin bacak cebinde bekliyor. Yedeklemek güzel bir alışkanlık.

Rüzgarın hızını kesmesiyle yağmur kısa bir süre için gücünü yitiriyor. İçliğimi ve kuru elbisemi hızla giyiyorum. Dalış arkadaşım, sırttaki geçirimsiz fermuarı kapatınca, sulak dünyadan yalıtıldığımı hissediyorum. Ana ve yedek fenerlerimi, solunum gereçlerimi teker teker ve birkaç kez kontrol ediyorum. Derin gecede havasız ve ışıksız kalmak... Düşüncesi bile kötü.

Suya giriyoruz. Yüzeyde son kontrolleri yaptıktan sonra, baş parmağımı aşağıya doğru çevirerek, dalış arkadaşıma "dal" işareti veriyorum. Denge yeleğinin tahliyesinden hava boşaldıkça su fokurduyor. Fenerin beyaz ışığı derinlere giden yolu aydınlatıyor. İki yanı sonsuz karanlıkla çevrelenmiş daracık bir aydınlığa sığınarak derin suya doğru ilerliyoruz. Önce kayalık duvar sona eriyor, ardından parça taşlık başlıyor. Kumluğun üzerinde gelişigüzel yayılmış olan kaya blokları, kıyı doldurulurken buraya yuvarlanmış olmalılar. Kayaların üzerindeki ince beyaz dallar, mercan bahçesinin ilk sakinleri. Derinlik arttıkça bahçe daha da sıklaşıyor; en güzel mercanlar en derinde. Acaba geçenlerde yakalanan bozcamgözün ardından başkaları da gelmiş olabilir mi? Gündüz 100 metreden derinde yaşayan bozcamgöz köpekbalığı gece yüzeye gelebilir. Saat gece yarısını çoktan geçti. Karşıma bir tanesi çıkarsa hiç şaşırmam. 

Bozcamgöz bu sefer gelmedi ama gece dalışında pompalanan adrenalini artıran tek neden köpekbalığı değil.
Kıvılcım saçarak yüzen  gümüş  balıkları, karanlığın içinden çıkan denizanaları, bir sürü yanlış alarma neden oluyor. Fenerin parlak ışığının çekimine kapılan gümüş balıklarının vücudunuza çarpmadığı bir an bile yok. Siyahtan daha da siyan bir karanlığın içinde süzülen denizanaları, sanki bu dünyaya ait değiller. Bu gece mercan bahçem bile değişmiş. Gündüz çelimsiz dallar gibi suyun içinde dalgalanan mercanlar gece çiçek açmışlar. Her taşın üzerinde bembeyaz bir çiçek bahçesi var bu gece. Gündüz kapalı olan ya da olabildiğince az açılan polipler bütün güzellikleriyle karşımdalar işte. Her polip beslenme telaşında. Dokunaçlar, en küçük besin kırıntısını  yakalamaya hazır. Mercan, yüzlerce polip, bir o kadar ağız ve binlerce dokunaç demek. Bu gece doymayı bekleyen çok ama çok boğaz var mercan bahçemde.

Her mercan dallara takılan hayatlara da ev sahipliği yapıyor. Bu hayatları gündüz pek fark etmemiştim.  Aydınlık sayesinde çevrenizi iyi görebilir, büyük ayrıntıları fark edebilirsiniz. Ancak küçük ayrıntılar genelde
gözden kaçar. Görüş alanım daracık bir aydınlıkla sınırlanınca, minik ayrıntıları fark etmeye başlıyorum. Mercan tahtına kurulmuş bir yengeç pür dikkat beni izliyor. Işıktan yolun sonunda onu gördüğümde 30 metre derindeydim. Ona yaklaşmak için ilerledikçe dalış bilgisayarımın ekranındaki derinlik de artıyor. Size söylemiştim, ilginç birşey görürsem peşinden giderim diye. Mercan bahçesinin zırhlı bekçisi 35 metre derinde. Ne yapalım, oldu bir kere. Yaşamın peşine takılarak sınırı ilk kez aşmıyorum ki! Hem, yaşam peşine takılmaya değmez mi? Yaşamın küçük ayrıntılarıyla sizi başka türlü nasıl tanıştırabilirim?

18 Ekim 2010 Pazartesi

İSTANBUL İŞGAL EDİLİYOR

İstanbul, bugüne kadar birçok işgale göğüs germek zorunda kaldı. Doğu Roma'nın hazinelerini ele geçirmek isteyen kavimler, İstanbul'u karadan ve denizden defalarca kuşattılar, kentin kapılarını zorladılar, surlarını aştılar. Şehir birçok kez düştü, işgale uğradı, farklı kavimlerin buyruğu altına girdi. Çoğumuza göre İstanbul en son işgalini Birinci Dünya Savaşı'nın bitmesiyle yaşadı. Müttefikler geldikleri gibi gitmiş olsalar da, işgal kuvvetleri bu kez denizin altından şehri kuşatıyorlar.

Marmara'nın derinlerinde yaşanan bu kuşatmada top sesleri duyulmuyor, havada kan ve barut kokusu da yok; dalgaların gölgesine gizlenen işgal kuvvetleri savaş çığlıkları atmadan sessiz sedasız ilerliyorlar. Şehir kuşatılmakta olduğunun farkında olmayabilir; hatta ortaya çıkması muhtemel yıkım, karadaki yıkımlara benzemediğinden önemsenmeyebilir de. İşin kötüsü, sessiz sedasız ilerleyen işgalcileri durduracak etkili silahlarımız da yok. İşin trajikomik yanı ise, karşı koymakta zorlanacağımız bu işgalcileri burnumuzun dibine kendi elimizle getirmiş olmamız. Truva Atı'nı biz yaptık ve işgalcilerin emrine verdik; üstelik bu hataya ilk kez de düşmüyoruz!

Deniz tulumları ya da tunikatlar, sert cisimlere yapışarak yaşayan omurgasız hayvanlardır ve İstanbul kıyılarında yaşanmakta olan işgalin başlıca sorumlularıdır. Türüne göre, birbirine yakın ya da uzak konumda, belirgin olarak çıkıntılı iki açıklığı bulunan deri bir keseye benzeyen deniz tulumları, tek bireyler ya da kaynaşmış birey grupları olarak yaşarlar. Deniz suyundaki planktonik canlıları süzerek beslenen deniz tulumlarının Marmara'da bugüne kadar yaygın olarak görülen türleri, Ascidiella aspersa, Ascidia mentula ve Ciona intestinalis'ti. Ancak, doğal yaşama alanı kuzeybatı Pasifik kıyıları olan Styela clava türü deniz tulumu da, son yıllarda İstanbul kıyılarında giderek daha fazla görülmeye başladı. Yüzeyden ortalama 10 m derine kadar, ister doğal isterse insan yapısı olsun, bulabildiği her türlü sert cisme yapışarak yaşayan Styela clava tam anlamıyla bir baş belası, açgözlü bir işgalci...

Peki, doğal yaşama alanı dünyanın öbür ucunda olan Styela clava, binlerce kilometre uzaktaki Marmara'ya nasıl gelmiş olabilir? Onu karşı konulmaz bir "işgalci" yapan nedir?

Su canlılarının doğal olmayan yollarla ve çoğunlukla insan marifetiyle yabancı sulara yayılmalarını konu alan Aquatic  Invasions dergisinde 2007 yılında yayımlanan bir makale, işgale uğrayan tek yerin İstanbul olmadığına işaret ediyor. İşgal çok daha geniş bir alana yayılmış durumda. Kanada'nın Atlantik kıyıları, Britanya adaları, Almanya'nın Kuzey Denizi sahilleri ve Fransa kıyıları... Akdeniz'den Atlas Okyanusu'na kadar genişleyen binlerce kilometrelik sahil şeridi, uzaklardan gelen (daha doğrusu getirilen) yabancı bir canlının önlenemeyen istilasına boyun eğmiş durumda.

İngiliz araştırmacı Martin Davis'e göre Styela clava'nın kuzeybatı Pasifik'ten İngiltere kıyılarına taşınmasına Kore Savaşı neden oldu. 3 yıl süren savaş boyunca Kore sularında boy gösteren İngiliz Kraliyet Donanması'na ait savaş gemileri, taşıdıkları kaçak yolculardan habersiz olarak Britanya Adaları'na geri döndüler. Gemilerin dengesini sağlamak için sintine tanklarına basılan okyanus suyu, Pasifik Okyanusu ve Güney Çin Denizi'ne ait canlı türlerinin yumurta ve larvalarıyla kaynıyordu. Okyanustaki yaşam döngüsü sintine tanklarında da devam etti. Yumurtalar çatladı, larvalar büyüdü; İngiltere'ye dönen her geminin Manş Denizi'ne boşalttığı sintine suyu, kuzey Atlantik'in yabancısı olan canlı türleriyle doluydu. Yabancı sularda var olma savaşı kızışırken, kendine yer arayan türlerden biri de Styela clava'ydı.

Kore kıyılarından Akdeniz'e, Atlas Okyanusu'na ve Marmara Denizi'ne kadar uzanan işgal öyküsü üç aşağı beş yukarı bu şekilde gelişti. İnce uzun bir sapla sert yüzeylere tutunan Styela clava, boyu 20 cm'yi aşabilen, yüzeyi leopar kürkünü andıran desenlerle ve kabarcıklarla kaplı bir tunikat ya da deniz tulumu. İngiliz adalarının çevresinde ilk kez görüldüğü 1950'lerin başında yanlışlıkla yeni bir tür olarak tanımlanmış. Plymouth sularında rastlanan diğer tunikat türlerinden tamamen farklı olan bu deniz tulumu, 1954 yılında yine bir İngiliz araştırmacı Carlisle tarafından Styela mammiculata olarak isimlendirilmiş. Fakat, zamanla bulunan türün aslında yeni bir tür olmadığı anlaşılmış olmasına rağmen, Styela clava'ya gösterilen tedirgin ilgi azalmak şöyle dursun, daha da artmış. Bu ilginin başlıca nedeni, türün yabancısı olduğu kuzey Atlantik sularını fazlasıyla benimseyerek, deniz tabanına yerleşen diğer canlılara fırsat vermeyecek kadar hızlı ve açgözlü bir çoğalma sergilemesi. Günümüzde konu ile ilgilenen araştırmacılar arasında Styela clava'yı işgalci bir deniz canlısı olarak görmeyen yok gibi. Ayrıca türün sudaki planktonu aşırı tüketerek, özellikle midye ve istiridye gibi süzerek beslenen canlıların doğal besinine ortak olması da, bu yabancı türün yarattığı tedirginliği artırıyor. Fransa ve Kanada kıyılarındaki midye ve istiridye çiftliklerinde, üretim yapılan alanlarda hemen her yıl patlama derecesinde çoğalan Styela clava, artık ekonomik bir baş belası olarak da görülüyor.
İstanbul kıyısında Styela clava'yı ilk kez 2008 yılında Fenerbahçe parkının önünde dalarken gördüm. 5 m derindeki midye yatağında, Marmara'nın yerli tunikatlarının arasına çaktırmadan karışmıştı uzaklardan gelen kaçak yolcu. Güzel fotoğraf veren bu canlı başta çok dikkatimi çekmedi. Ancak bir sonraki yıl Ahırkapı'dan Kartal'a kadar uzanan kıyı şeridinde gördüğüm kalabalık gruplar, İstanbul'un yeni bir ekolojik istila ile karşı karşıya olduğunu gösteriyordu. 2010 yazında da durum değişmedi; yüzeyden 10-15 m derine inen kuşakta karşılarına çıkan her türlü sert cisme, taşlara, midyelere, istiridyelere, iskele bacaklarına, otomobil lastiklerine öbek öbek yapıştılar. Uygun koşulları bulmaya devam ettikleri sürece, önümüzdeki yıllarda da görüntü değişmeyecek. Üstelik işgalcilerin gizlendiği Truva Atı'nın uzak doğudan gelmesine de gerek yok artık. Styela clava'nın işgaline uğramış yakın bir limandan yola çıkması yeterli. Yeni kıyılar işgal edildikçe yerli türlerin yerleşme şansı bu durumdan nasıl etkilenecek? Besin zincirine eklenen bu yeni halkanın, geçmişte taraklı medüz (Mnemiopsis leidyi) işgalinde yaşandığı gibi, ekonomik sonuçları ne olacak? En önemlisi, gözlerden uzakta yaşanan bu istilayı kim araştıracak?

İstanbul bir kez daha işgale uğruyor ve gelenlerin bu sefer gitmeye niyetleri yok.

10 Ekim 2010 Pazar

ÖLÜNÜN BEDENİNDE YAŞAMAK

Gözümün önünde uzayıp giden deniz tabanı mıydı, yoksa ölmüş bir canlının derisine mi bakıyordum? Dibi kaplayan balçığa her değişimde, vıcık vıcık olmuş, çürümüş bir cesede dokunmuşum gibi iğreniyordum. Eldivenime yapışan balçık değildi sanki; ölü bir bedenin cıvık parçalarıydı elimde kalan. Günler önce ölmüş, lime lime olmuş, etleri eriyip gitmeye başlamış bir bedeni andırıyordu zemin. Balçığın bej rengi yapışkan yüzeyinin altındaki kapkara çamur macun kıvamını almıştı. İnsanı bir çırpıda yutan açgözlü bir bataklığa dönüşmüştü. Dipten kalkan çamur çevremizi kara bir bulut gibi sarıyordu. Fenerimin parlak ışığı kara bulutun içinde hemen kayboluyordu; açlığını ışıkla doyurmak ister gibiydi. Emip yok ettiği benim ışığımdı. Birkaç metre önümü zar zor görebiliyordum.

Silivri'ye dalmaya gelirken çok fazla beklentim yoktu, ama daha suya girer girmez bir hayal kırıklığı yaşamayı da beklemiyordum. İstanbul'un yanı başındaki birçok dalış noktasında karşılaştığımdan çok daha kötü olan su koşulları nedeniyle, Marmara'nın hiç görmek istemediğim yüzüne bakmak zorunda kalmıştım. Silivri'de su insanı körleştirecek kadar bulanıktı.

Deniz tabanı mı suyun rengini almıştı, yoksa tam tersi mi olmuştu? Su bulanıktı, dip de... Evet, yanlış duymadınız, Silivri'de sadece su değil denizin dibi de bulanık. Çok değil, sadece birkaç metre ileride su ve dip birbirlerine karışıyor ve sınırı belli olmayan bir boşluk gözünüzün önünde uzayıp gidiyor. Dipten sadece birkaç metre yükseldiğinizde, deniz tabanı kayboluyor; biraz daha yükseldiğinizdeyse, boyutları olmayan bir boşluğun içinde kaybolup gitmeniz işten değil. Bunlara bir de akıntıyı ekleyin; işte Silivri... Pusula yoksa, nereye gittiğinizi bilmeden döner durursunuz.

Derine dalmaya alışmışım ya, derinleşmemek için inat eden balçık zeminde bari 10 m'ye inelim diye inat ederken kıyıdan iyice açılmışız. Gözüm bi pusulada bi dipteki kaya balıklarında. Serçe parmağımdan pek de büyük olmayan kaya balıkları beni farkeder etmez kendilerini kumdaki bir deliğin içine atıveriyorlar. Kıvamlı balçığın belki de tek faydası, kayabalıklarının yuvanlamak için kullandıkları deliklerin kolay kolay kapanmaması. Çamur o kadar yapışkanlaşmış ki, dipteki delikler uzun süre çökmeden kalabiliyor. Bu deliklere bakınca aklıma avcı boy çukurları geliyor; hani tek askerin içine girebileceği kadar geniş boy çukurları vardır, ya mermilerden korur ya da mezar olur. İşte onlar gibi yüzlerce delik... Kayabalığı arada belirli bir mesafe kalana kadar sakinliğini koruyor, ama güvenlik mesafesinin aşıldığına karar verdiği an şimşek gibi yerinden fırlıyor ve deliğin içinde gözden kayboluyor. Bana da bunları yazmak düşüyor. Dipte geçen 54 dakikanın tek gözlemi, kumdaki deliklere girip çıkan kayabalıkları. Marmara yer yer yaşıyor olsa da, birçok yerde de ne yazık ki çoktan ölmüş. Marmara'nın çürüyen bir cesede dönüşmeye başladığı yerlerden biri de Silivri. Kayabalıkları bir ölünün bedenine açılan deliklerde var olmaya çalışıyorlar.

26 Eylül 2010 Pazar

DAHA DÜŞMEDİ, SADECE SENDELİYOR

Hani ilginizi çekmeye çalışan çocuklar vardır... Bakımsız, itilmiş, ama gözlerinde zekânın, iyi niyetin ışıltısı parlayan... Sizden sadece bir fırsat bekleyen... Ve çoğunlukla görmezden gelinen... Marmara'yı hep o kimsesiz, fırsat bekleyen çocuğa benzetirim. Daima çirkinlikle yaftalandığı için, güzel olan bir şey Marmara ile asla bağdaşamaz. Bi'gram suyunu bile yutmanız hasta olmanız için yeterlidir. Çevreyi zerre umursamadan sürdürdüğümüz sorumsuz yaşamın artıklarını her an sineye çekmek zorunda kalan denizi kirli olmakla suçlarken, onu kirletenin biz olduğunu, yavuz hırsız gibi her seferinde üste çıktığımızı unuturuz. Çünkü unutmak işimize gelir. Söz ne zaman Marmara'dan açılsa, artık bu sularda yaşayan bir şey olmadığını söylemek işimize gelir. Bu yalana inanmak işimizi kolaylaştırır, denize karşı kendimizi sorumlu hissetmekten bizi kurtarır. Çoktan ruhunu teslim etmiş olan bir denizi korumak gereksizdir.

Madem Marmara çoktan öldü, madem içdenizin suları yaşayanlardan arındı, o zaman her yıl yüzlerce balıkçı teknesi ne halt etmeye Marmara'nın derinliklerini karış karış tarıyor? Kıyıların her metresine keyifle yerleşen oltacılar da cabası... Yoksa onların oltalarına birileri balık mı takıyor dipte çaktırmadan?

Lütfen kendimizi kandırmayalım! Hele, kendi pisliğimizi örtmek, kendi yarattığımız kirliliği haklı çıkarmak, kendi açgözlülüğümüzün Marmara'da açtığı derin yarayı gizlemek için yapılan haksız karalamalardan bıktım artık. Marmara'nın öldüğü falan yok. Tamam, içdeniz zor durumda, hatta can çekişiyor. Eskiden olduğu gibi, yüzeyden baktığınızda çoğu yerde dip görünmüyor artık. Dev orkinoslar, kılıçbalıkları çoktan terkettiler Marmara'yı. Ama her şey bitmiş değil. Marmara'yı yaşayan bir bütünlüğe, bir yaşam oyununa dönüştüren oyuncuların çoğu hâlâ burada. Kaçmaya gücü yetmeyen, olduğu yerde yaşamak zorunda olan yüzlerce canlı türü, Marmara'nın derin yeşilinde var olma savaşı veriyor. Yediği onca yumruğa rağmen rakibin karşısında yıkılmayan, her seferinde ayağa kalkan bir boksör gibi Marmara da, uğradığı tüm ekolojik yıkıma rağmen ayakta! Sendeliyor olabilir ama ayakta kalmak için ısrarla direniyor.

İstanbul kıyılarında dalarak geçirdiğim 23 yıl boyunca, Marmara'nın verdiği yaşam savaşına defalarca şahit oldum. Ona sokuşturduğumuz artıklarımızı sineye çekse de, zamanla onları yaşamla örtüyor. Belki yapılarını değiştiremiyor ama hayatın özenli dokunuşlarıyla biraz olsun görüntülerini değiştiriyor. Denize düşen otomobil lastiği birkaç yıl geçmeden Marmara'nın renkleriyle kaplanıyor. Deniz bizim suçumuzu örtbas etmek için çabalarken, biz onun gayretini görmezden geliyoruz. 50 yılda kirlettiğimiz Marmara'nın göz açıp kapayıncaya kadar düzelmesini bekliyoruz kimi zaman. Böyle olmayınca da içdenizi suçluyoruz.

Geçen cumartesi sabahı Teoman'la (Naskali) dalmak için Kartal'a geldik. Eski iskelenin çevresi, yaz kış, gece gündüz, soğuk sıcak demeden keyifle daldığımız, kent yaşamının üzerimize sinen sıkıntısından biraz olsun kurtulduğumuz bir kurtuluş limanı. Bırakın tropikal denizleri, Akdeniz'in renkleri bile yoktur burada. Çoğu zaman bulanık ve yeşil bir suda pusula yardımıyla yön bularak ilerlemek zorunda kalırsınız. Dibi kaplayan çöpler de cabası... Yine de Kartal'da dalmak keyiflidir. Bütün bu curcunanın ortasında hayatta kalmaya çalışan bir yaşam kırıntısıyla karşılaşınca bu keyif daha da artar. Kartal'ın bu seferki süprizi ise bir üzgün balığıydı (Callionymus lyra). Kumda hareketsiz yatarken birden üzerine yöneltilen parlak ışıklardan biraz afallasa da, istifini hiç bozmadı. Yıllardır İstanbul kıyısında rastlamadığım, açıktaki adaların derinliklerindeyse sık sık gördüğüm üzgün balıkları da, yeniden birer ikişer kentin yakınlarına yaklaşıyorlar. Artık kitapların sayfalarında kalan balıklar geri döndükçe, Marmara çöplerimizin arasından yeniden doğuyor. Kendisini toplamak için bizden fırsat istiyor.

***

Kartal'daki dalışın kısa filmi http://vimeo.com/15295195 adresinde.

15 Eylül 2010 Çarşamba

KARA MERCANIN GERÇEK DEĞERİ

Kum yamaç insanın başını döndüren bir eğimle derin karanlıkta kayboluyordu. Güneş ışığı çoktan gücünü yitirmişti. Milyonlarca kilometre uzakta tüm görkemiyle parlayan güneşin gücü, derinlerdeki karanlık dünyayı aydınlatmaya yetmiyordu. Sualtında algımız, fenerlerimizin aydınlatabildiği mesafeyle sınırlıydı. Kendi yarattığımız aydınlığa sığınarak ilerliyorduk Marmara'nın derin karanlığında. Hayalle gerçek arasındaki sınırı çoktan aşmıştık.

TDI teknik dalış eğitmeni Hakan'la (Eğilmez) Darıca kıyısına geldiğimizde sabahın ilk saatleriydi. Deniz süt limandı. Suya bir taş atsanız, cılız dalgalar İzmit Körfezi'nin karşı kıyısına kadar ulaşabilirdi. Uzun süredir keyifle bahsettiğim kıyıdan derin dalış fikri Hakan'ın çok hoşuna gitmişti. Vakit kaybetmeden hazırlandık ve kendimizi suya bıraktık. Daha beş dakika önce, kuru, güvenli, aydınlık ve sıcak bir dünyanın insanlarıydık. Oysa şimdi yüzeyin 45 m altında, derin ve karanlık bir dünyanın belirsizliğinde yol alıyorduk. Sanki her derinliğin altında başka bir derinlik vardı. Fenerlerimizin ışığı bir başka derinliğin örtüsünü aralarken, arkamızda kalan metreler karanlıkta kayboluyordu. Algımız açık, bilincimiz yerindeydi; tüm şekillerin karanlığa teslim olduğu gölgelerle kuşatılmış bir evrende ilerlediğimizin farkındaydık.

Marmara'nın derin suları çok zengin bir mercan yaşamına ev sahipliği yapıyor. Gerçi söz mercanlardan açıldığında çoğu insanın aklı hemen sıcak tropikal denizlere kayar. Ancak Marmara'nın derinlerinde soğuk suyu seven mercan türlerinin kalabalık kolonileriyle karşılaşmak mümkün. Kum yamacın derinlerinde yol alırken keyifle seyrettiğimiz Eunicella singularis türü gorgonlar, Marmara'nın zengin mercan yaşamından sadece bir kesit. Bu yaşamı görmek için derinlere inmekten başka çare yok. Zorlu dalışları anlamlı kılansa, yaşamdan yoksun alduğu iddia edilen derin sulardaki yaşamları bulmak. Hele bir de yıllardır görülmeyen, hatta artık tamamen tükendiği düşünülen bir yaşamı bulursanız, derindeki gezinti bir anda sıra dışı bir keşif yolculuğuna dönüşüyor. Darıca'daki dalışı derin keşife dönüştürense, kar beyaz gorgonların arasına saklanmış sapsarı bir deniz çalısıydı.

İskeleti takı yapımında kullanılan kara mercan (Gerardia savaglia) canlıyken sarıdır ve bu nedenle bazı kaynaklarda 'altın mercan - golden coral' diye de adlandırılır. İskeleti cıvık bir tabaka gibi kaplayan sarı polipler sıyrıldığında ortaya çıkan parlak, siyah ve sert iskelet türe adını verir. Özellikle güney Marmara adaları çevresinde yaygın olarak bulunan kara mercanlar, değerli bir takı hammaddesi olmaları nedeniyle yıllarca o kadar çok avlandılar ki, bir ara içdenizde soyları tükenmeye ramak kalmıştı. Yerinde bir kararla koruma altına alınan kara mercanlar, günümüzde güney Marmara'da kendilerine güvenli bir sığınak buldular.

Gerardia savaglia'nın kuzey Marmara'daki varlığı ise, 1950'lerde kaleme alınmış birkaç satırı saymazsanız, hep cevaplanmayı bekleyen bir bilmeceydi. Darıca'da yüzeyin 45 m altında yaşamaya çalışan kara mercan, türün kuzey Marmara'da da bulunduğunu gösteriyor. 1990'da güney Marmara'da gördüğüm birkaç metrelik muhteşem bireylerle kıyaslandığında, boyu 30 cm'yi geçmeyen bu küçük birey yaşamın daha çok başında. İnce ve narin dallarını kaplayan polip tabakasının canlılığı, yerini sevdiğinin ve sağlıklı olduğunun kanıtı. Bir zamanlar takı yapmak için katledilen değerli kara mercan, Marmara'nın derinlerini araştırmayı gerekli kılan değerli bir sebep.