Rumeli Feneri’ndeki dalıştan birkaç hafta sonra dalgıç Adnan’la bir sabah yine fakültenin kapısında karşılaştık. Ya kasım sonuydu ya da aralık başı... O vakitler daha bir dalış defterim olmadığı için, ilk nargile denemelerimin takvimi ne yazık ki sadece aylardan ve yıllardan oluşmakta. Günler ve saatler derinlerde kayboldu gitti. Allah’tan fotoğraf çekmeyi akıl etmişim; aksi takdirde o büyülü günlerden geride elle tutulur hiçbir anı kalmayabilirmiş.
Havanın soğuğu buzla yarış etse de, kıvırcık saçlı, tombiş deniz kurdunda yine yaka bağır açıktı. Bırakın kuru elbiseyi, deliksiz ve kalın bir dalış elbisesiyle dalmanın bile lüks olduğu yıllarda Adnan ve ekibi, insanı donduran kış denizinin dibinde ekmek peşine düşmekteydiler. İster inanın istemezseniz inanmayın ama 80’lerde malzeme sahibi olmak hiç kolay değildi. Bu nedenle Kenan Şeker’in Rumeli Feneri’nden ayrılıp Beykoz koyuna gelmesi, illede dalış diye yanıp tutuşan benim için bulunmaz bir nimetti.
Fenerdeki çekek yerinden niye ayrıldılar, Beykoz’a gelmelerinin sebebi neydi? Kantinde çay içerken birkaç kez sorsam da Adnan pek oralı olmadı, ben de bir daha üstelemedim. Adam sen de, bana ne... Laf lafı açtıkça birkaç arkadaşım daha ortak oldu sohbete. Söz döndü dolaştı ve yine aynı yere geldi: “abi bizde dalmak istiyoruz...” Öğlen yemeğini boş vermemize, gerekirse aradan sonraki ilk dersi de kırmamıza mal olan koyda nargile keyfi faslımız, aşağı yukarı işte böyle başladı.
Kenan Şeker’i Beykoz Belediyesi’nin önündeki eski su iskelesine bağlamışlardı. Beton kaplaması çoktan tarih olmuş iskelenin çelik yapısı sağlam görünüyordu. Bir elimde çanta, diğerinde ağırlık kemeriyle kaygan kirişlerin üzerinde on metre kadar yürüdükten sonra güverteye adım atmak bir nevi sınav gibiydi. İskeleyi geçebilen dalmaya hak kazanır... Suya düşmeden, kafamı kırmadan tekneye girince, her seferinde derin bir oh çektiğimi daha dün gibi hatırlarım.
Emektar nargile teknesinin koyda kaldığı 3 hafta boyunca hemen her gün dalış yaptık. Bulduğumuz her fırsatta kapağı tekneye atıyorduk, ama güvertede geçirdiğimiz zaman dipte geçirdiğimizden her zaman daha azdı. Acele etmeye gerek yoktu; malzeme de boldu, hava da... Artık dalgıçta bizdik, hortumcu da... Sakın yanlış anlaşılmasın; bizimki öyle milletin parasını son kuruşuna kadar hortumlamak maksatlı hortumculuk değildi! Tekneden uzaklaşan dalgıcın arkasından hortumu yavaş yavaş bırakmak, gevşediğinde hortumun boşunu almaktı hortumcunun görevi. Yemyeşil suda siyah bir çizgi gibi uzayıp giden lastik hortum, dipteki adamı yaşama bağlardı. O siyah çizginin ucunda bir yaşam vardı. Dikkatli olmak, hortumu koparttırmamak zorundaydınız. Kolayca açılması ve karışmadan toplanabilmesi için hortum güverteye “8” şeklinde istiflenmeliydi. Sonra hortum işaretleri vardı. Bir çekiş, iki çekiş, üç çekiş... Hepsi bir mesaj taşırdı yüzeyle dip arasında. Nargilecinin dili kısa ama anlaşılır olmalıydı. Sabah dalan, öğleden sonra hortumcu olurdu; düzen böyleydi. Yüzeyi köpürten hava kabarcıklarını pür dikkat izlerdik dalış sıramızı beklerken. Herkes birbirinin yaşamından sorumluydu.
Bizim sınıftaki çoğu arkadaş, Kenan Şeker’deki nargileyi hiç yoksa bir kere tecrübe etmiştir. Ayhan, Aziz, Mehmet, Murat ve Recep en net hatırladıklarım. Ben dahil bu altı kişi hemen her dalışa katılmış, Beykoz koyunun kokusu ve lezzeti sürekli değişen suyunu tatmak fırsatı bulmuş bir ekiptir. Bildiğim kadarıyla, benim haricimde içlerinden sadece Recep daha sonra da dalışa devam etti; ancak, duyduğuma göre Silifke’de vurgun yedikten sonra kafasını bile suya sokmuyormuş artık. Hey gidi Kenan Şeker hey... Kimbilir kaç kişi dalgaların altındaki dünyaya ilk kez senin güvertenden adım attı? Daracık kamarada saatlerce bitmek bilmeyen bol çaylı, bol kahkahalı sohbetlerimizin tadı hâlâ damağımda. Gün oldu iddiaya tutuştuk, gün oldu Cousteau’dan konuştuk, gün oldu memleket kurtardık sürekli rutubet kokan kamarada...
Aşağı yukarı bir yıl sonra Adnan’ı başka bir teknede gördüm. Yine dalış amiriydi. Yeni tekneyi de eski su iskelesine bağlamışlardı. Ekip birkaç fire vermişti ama asıl önemlisi eski ruhundan bir şeyler yitirmişti sanki. Hatırladığım lezzet yoktu sohbette. Durgundular, bezgindiler. Çoğu dalgıçlığa devam edip etmemeyi bile konuşuyordu ciddi ciddi. Sevmemiştim bu tekneyi. Yabancı bir güvertede dikilirken dalmayı bile istemedim o gün. “Kenan Şeker’e ne oldu?” diye sorduğumda, dalgıç İsmail üzgün bir ifadeyle yanıtladı sorumu. Kıyıköy’de kayalara vura vura parçalanmıştı çıraklık günlerimin geçtiği emektar; fırtınaya yenik düşmüştü bir kış vakti. Alelacele iki takım malzeme bulup dalmışlar, kurtarabildiklerini kurtarmak için çabalamışlardı, ama nafile. “Senin verdiğin fotoğraflar da gitti” demişti Adnan. Yeniden tabettirdiğim fotoğraflarla iki gün sonra tekneye gittiğimde, onlar çoktan Kıyıköy’ün yolunu tutumuşlardı deniz salyangozu toplamak için. Bu onları son görüşümdü. Ne kadar şikâyet ederlerse etsinler yine de yola çıkmışlardı. Tıpkı yeni bir yaşama alışmak gibi yeni teknelerine alışmak, sessiz derinliklerde kısmetlerini aramak zorundaydılar.
10 Kasım 2010 Çarşamba
DAMDAN DÜŞER GİBİ DALGIÇ OLDUM
Sarıyer – Rumeli Feneri hattında çalışan 150 numaralı otobüse hiç bu kadar keyifle binmemiştim. Dumanı tüten mis gibi kıymalı kol böreğinin şüphesiz bu keyifte önemli bir payı vardı. Gerçi otobüse binene kadar biraz ılışmıştı ama, yine de Sarıyer böreğinin tadı bir başkaydı buz gibi kasım sabahı. Neredeyse iki saattir yoldaydım. Yeşilköy’den Eminönü’ne, oradan Sarıyer’e iki uzun otobüs yolculuğu yaptıktan sonra, nihayet Rumeli Feneri’ne az bir yolum kalmıştı. Uyku mahmuru gözlerim kapanmaya fırsat ararken, hem kahvaltı ediyor hem de virajı bol yolda otobüsü deli gibi kullanan şöföre veryansın ediyordum içimden. Garipçe’deki indibindi faslını da arkada bıraktıktan sonra Rumeli Feneri’ne birkaç dakikalık yolum kalmıştı ki o sabah rüzgarla yarış eden şöför sayesinde o mesafe de göz açıp kapayana kadar bitmişti.
1988’in kasım ayında ki günü tam olarak hatırlamıyorum, sabahın köründe bunca yolu sırf Sarıyer’den börek almak için tepmemiştim. Asıl sebep başkaydı! Rumeli Feneri’ne çocukluk hayalimi gerçekleştirmek, dalgıçlığa ilk adımı atmak için gelmiştim...
Denizi oldum olası çok sevdim; aramızdaki bağ öyle aşkmış, sevgiymiş, mavi tutkuymuş, deryaya özlemmiş gibi basmakalıp sözlerle açıklanamayacak kadar güçlü bir yakınlık. Hani “falanca balığın tadı neye benzer?” sorusuna hiç düşünmeden “tavuk eti gibi...” diye cevap verenler vardır ya, işte denizle aramdaki bağı temcit pilavı gibi tekrarlanan bu sözlerle tanımlamaya kalkarsam, kılıçbalığını tavuk yerine koymuş olurum. O yüzden ben denize ne aşığım, ne de maviye tutkunum... Joseph Konrad Tayfun isimli öyküsünün bir yerinde şöyle der: “...Son ana dek yaşamdan habersiz, onun barındırabileceği tüm vefasızlığı, şiddeti ve dehşeti görmeden. Denizde ve karada böyle şanslı adamlar vardır - ya da kaderin ve denizin böyle hor gördüğü adamlar.” Deniz beni daima kucakladı, asla hor görmedi. Dalgaların altında ne görmek istediysem, neyin hayalini kurduysam, zamanı geldiğinde bana gösterdi. Mercan bahçelerinin hayalini kurdum... Köpekbalıklarının, pırıl pırıl incilerin, kabukların, balinaların hayalleriyle uyudum çoğu zaman. Günü geldiğinde hepsini teker teker gördüm derinlerdeki dünyada. Ruhumun ihtiyaçlarını karşılayan bir varlık gibiydi çoğu zaman ki hâlâ da öyledir... Neyi düşleşem denizle ilgili, hâlâ sabırla gösterir, öğretir; kendisiyle ilgili öğrenmem gereken daha bir dünya sırrı olduğunu hatırlatarak öğretir her seferinde, bıkmadan. Aşk, sevgi, tutku, özlem... Zamanla zayıflayan, hatta sönen bu insani duygularla tanımlamam ben denizle aramdaki bağı.
Ömer Hayyam’da Kornişçi sokaktaki bir evde ilk düğümleri atılmıştı aramızdaki bağın. Beş yaşındaydım... Annemler Almanya’dan bir dalgıç maskesi göndermişlerdi. Hani eczanelerde satılan, oval camlı, turuncu maske var ya... 1976 senesinde artık benim de bir turuncu dalgıç maskem vardı.
O sene bütün bir yazı balkonda geçirdim desem yalan olmaz. Hemen her gün anneannemin balkona taşıdığı bakır çamaşır kazanını suyla doldurur, inşaat kumlarının arasında bulduğum deniz minarelerini de kazandaki suya atardım. Deniz gözlüğümü (o zamanlar adı buydu benim için) takıp deniz minarelerini seyrederdim nefesim kesilene kadar. Kıçı suyun dışında kalmış bir karabatak gibi, kafamı kazanın içinden çıkarmayı hiç istemezdim. Akranlarım mahallede top peşinde koşarken, İstanbul’un işgalinden kalma Fransız yapısı binanın üçüncü katında, bir kazan suyun içinde, hayatımın yönünü belirleyen çok geniş bir dünyanın kapısını aralamıştım 76 yazında. Çamaşır kazanının derinlerine ilk dalışımdan tam 13 yıl sonra, uzun süre şnorkelle girişinde gezindiğim dünyanın derinlerine gerçek yolculuğum başlamak üzereydi.
Rumeli Feneri’ndeki balıkçı barınağında kıçtan kara bağlamış bekleyen Kenan Şeker, yer yer boyası dökülmüş, hortum ve halat yığınlarının kapladığı kıç üstünde adım atacak yeri kalmamış, sigara dumanı kokan daracık kamarasında deniz yorgunu tayfaların fırtınaya, dalgalara, karaya çakılıp kalmaya ve denizcinin bitmek bilmeyen fukaralığına sövüp saydıkları sıradan bir dalgıç teknesiydi. Kıyıköy’deki deniz salyangozu avından yeni dönmüşlerdi. Bakım için barınakta bekleyen teknenin baş dalgıcı Adnan, artık nerden aklına estiyse, Beykoz’daki Su Ürünleri Fakültesi’ne geldi bir sabah. Nerden mi biliyorum? Çünkü o yıl aynı fakültede birinci sınıf öğrencisiydim ve Adnan'ın sabah binadan içeriği girer girmez burun buruna geldiği ilk kişi bendim...
- Selam genç...
- Buyur abi kime baktın?
- Dalgıç bulunur mu bu okulda?
Hayatımda keyif alarak yaptığım hemen her şey hep böyle damdan düşer gibi başlamıştır. Birkaç önemsiz istisna dışında, hayatımı şekillendiren güçler hep rastlantılardı. Artık cahil cesareti miydi, yoksa bilerek ve isteyerek tongaya mı basmıştım, “abi ben dalgıcım...” sözü sapan taşı gibi çıkmıştı ağzımdan. Adnan'ın cevabı kısa ve gayet açıktı: “iyi o zaman, haftasonu Rumeli Feneri’ne gel...”
Barınağa inen yokuşta yürürken hafif hafif yağmur çiseliyordu. Sıcak yatağımda kıvrılıp uyumak yerine sabahın köründe yollara düşmemi, üstüne üstlük denize dalma niyetimi ti’ye almaktaydı ahmak ıslatan. “Vazgeçmek yok! Kafanı kazana soktuğun gün ayarın kaydı senin...” diye diye Kenan Şeker’in salyangoz kokan ahşap güvertesine ilk adımı atmıştım.
Tayfayla tanışıp iki satır sohbetin üzerinden yarım saat ancak geçmişti ki nargile takımını kuşanmış olarak suya girmeye hazırdım. Sağolsunlar yine annemlerin aldığı 6.5 mm JWL dalgıç elbisem, askıda suları süzülen yıpranmış Technisub kreasyonunun yanında cillop gibiydi. Adnan başladı uzun uzun anlatmaya, öğüt vermeye: “Hortumu bir kere çekersen, okey; iki kere çekersen, hortumun boşunu al...” Peki ya üç kere çekersem? “Hortumu üç kere çektirecek bir belaya sokma başını...”
Tekneye gelmeden önce Hüseyin Şerif Sofular’ın evde ne kadar kitabı varsa okumuştum. Barınağın içinde derinlik taş çatlasın 5 m; vurgun tehlikesi yok, ama nefes tutarsam emboli olurum. Verebildiğin kadar nefes ver, hava bol nasılsa. Aradan geçen 13 yılda şnorkelle dala çıka kulak eşitlemek artık bir refleks olmuştu; suya alışkındım, ama basınçlı havayla dalmanın şakaya gelir yanı yoktu. Masum yalana son verip, “abi ben buraya dalmayı öğrenmek için geldim...” diyince biraz afalladılar önce. “Az bekle...” dedi Adnan; sonra dalgıç İsmail’e döndü: “sen de hazırlan, birlikte dalın...” Benim mum yatsıdan çok önce söndü sönmesine ama, çamur rengi suya ilk dalışımı yaparken İsmail’in yanımda olması tüm korkularımı bastırmıştı.
Sonra ne mi oldu? Bir süre onlarla salyangoz topladım. Teknede yemekler güzel, hava boldu. Kenan Şeker’de geçirdiğim her günü, yaptığım her dalışı, çok değerli birer tecrübe olarak kaydettim zihnime. Nargile dalışını orada öğrendim, ama daha da önemlisi, çilekeş deniz yaşamının kendine has kültürünü, bu yaşamın gözüpek insanlarından tanıma fırsatı buldum.
Aletli dalışa başlayalı 20 yıldan fazla zaman oldu. Kayıtlı kayıtsız birkaç bin dalışım olmuştur bu arada. “Ben dalgıcım...” diye Adnan'a kıtır atmam, ezbere bilgilerle dalıp gitmem, tek kelimeyle delilikti. Bunu inkâr edemem. Ama o gün vazgeçseydim, hatta biraz daha geriye gidip, kafamı o kazana hiç sokmamış olsaydım, bugüne kadar yaşadığım maceraların doyumsuz keyfinden mahrum olurdum. Deniz suyuyla ıslanmış anılarım arasında İstanbul dalışlarının her zaman özel bir yeri olacak. Ne de olsa dalmaya burda başladım. Hayalini kurduğum dünyayı ilk kez boğazın derinlerinde gördüm.
1988’in kasım ayında ki günü tam olarak hatırlamıyorum, sabahın köründe bunca yolu sırf Sarıyer’den börek almak için tepmemiştim. Asıl sebep başkaydı! Rumeli Feneri’ne çocukluk hayalimi gerçekleştirmek, dalgıçlığa ilk adımı atmak için gelmiştim...
Denizi oldum olası çok sevdim; aramızdaki bağ öyle aşkmış, sevgiymiş, mavi tutkuymuş, deryaya özlemmiş gibi basmakalıp sözlerle açıklanamayacak kadar güçlü bir yakınlık. Hani “falanca balığın tadı neye benzer?” sorusuna hiç düşünmeden “tavuk eti gibi...” diye cevap verenler vardır ya, işte denizle aramdaki bağı temcit pilavı gibi tekrarlanan bu sözlerle tanımlamaya kalkarsam, kılıçbalığını tavuk yerine koymuş olurum. O yüzden ben denize ne aşığım, ne de maviye tutkunum... Joseph Konrad Tayfun isimli öyküsünün bir yerinde şöyle der: “...Son ana dek yaşamdan habersiz, onun barındırabileceği tüm vefasızlığı, şiddeti ve dehşeti görmeden. Denizde ve karada böyle şanslı adamlar vardır - ya da kaderin ve denizin böyle hor gördüğü adamlar.” Deniz beni daima kucakladı, asla hor görmedi. Dalgaların altında ne görmek istediysem, neyin hayalini kurduysam, zamanı geldiğinde bana gösterdi. Mercan bahçelerinin hayalini kurdum... Köpekbalıklarının, pırıl pırıl incilerin, kabukların, balinaların hayalleriyle uyudum çoğu zaman. Günü geldiğinde hepsini teker teker gördüm derinlerdeki dünyada. Ruhumun ihtiyaçlarını karşılayan bir varlık gibiydi çoğu zaman ki hâlâ da öyledir... Neyi düşleşem denizle ilgili, hâlâ sabırla gösterir, öğretir; kendisiyle ilgili öğrenmem gereken daha bir dünya sırrı olduğunu hatırlatarak öğretir her seferinde, bıkmadan. Aşk, sevgi, tutku, özlem... Zamanla zayıflayan, hatta sönen bu insani duygularla tanımlamam ben denizle aramdaki bağı.
Ömer Hayyam’da Kornişçi sokaktaki bir evde ilk düğümleri atılmıştı aramızdaki bağın. Beş yaşındaydım... Annemler Almanya’dan bir dalgıç maskesi göndermişlerdi. Hani eczanelerde satılan, oval camlı, turuncu maske var ya... 1976 senesinde artık benim de bir turuncu dalgıç maskem vardı.
O sene bütün bir yazı balkonda geçirdim desem yalan olmaz. Hemen her gün anneannemin balkona taşıdığı bakır çamaşır kazanını suyla doldurur, inşaat kumlarının arasında bulduğum deniz minarelerini de kazandaki suya atardım. Deniz gözlüğümü (o zamanlar adı buydu benim için) takıp deniz minarelerini seyrederdim nefesim kesilene kadar. Kıçı suyun dışında kalmış bir karabatak gibi, kafamı kazanın içinden çıkarmayı hiç istemezdim. Akranlarım mahallede top peşinde koşarken, İstanbul’un işgalinden kalma Fransız yapısı binanın üçüncü katında, bir kazan suyun içinde, hayatımın yönünü belirleyen çok geniş bir dünyanın kapısını aralamıştım 76 yazında. Çamaşır kazanının derinlerine ilk dalışımdan tam 13 yıl sonra, uzun süre şnorkelle girişinde gezindiğim dünyanın derinlerine gerçek yolculuğum başlamak üzereydi.
Rumeli Feneri’ndeki balıkçı barınağında kıçtan kara bağlamış bekleyen Kenan Şeker, yer yer boyası dökülmüş, hortum ve halat yığınlarının kapladığı kıç üstünde adım atacak yeri kalmamış, sigara dumanı kokan daracık kamarasında deniz yorgunu tayfaların fırtınaya, dalgalara, karaya çakılıp kalmaya ve denizcinin bitmek bilmeyen fukaralığına sövüp saydıkları sıradan bir dalgıç teknesiydi. Kıyıköy’deki deniz salyangozu avından yeni dönmüşlerdi. Bakım için barınakta bekleyen teknenin baş dalgıcı Adnan, artık nerden aklına estiyse, Beykoz’daki Su Ürünleri Fakültesi’ne geldi bir sabah. Nerden mi biliyorum? Çünkü o yıl aynı fakültede birinci sınıf öğrencisiydim ve Adnan'ın sabah binadan içeriği girer girmez burun buruna geldiği ilk kişi bendim...
- Selam genç...
- Buyur abi kime baktın?
- Dalgıç bulunur mu bu okulda?
Hayatımda keyif alarak yaptığım hemen her şey hep böyle damdan düşer gibi başlamıştır. Birkaç önemsiz istisna dışında, hayatımı şekillendiren güçler hep rastlantılardı. Artık cahil cesareti miydi, yoksa bilerek ve isteyerek tongaya mı basmıştım, “abi ben dalgıcım...” sözü sapan taşı gibi çıkmıştı ağzımdan. Adnan'ın cevabı kısa ve gayet açıktı: “iyi o zaman, haftasonu Rumeli Feneri’ne gel...”
Barınağa inen yokuşta yürürken hafif hafif yağmur çiseliyordu. Sıcak yatağımda kıvrılıp uyumak yerine sabahın köründe yollara düşmemi, üstüne üstlük denize dalma niyetimi ti’ye almaktaydı ahmak ıslatan. “Vazgeçmek yok! Kafanı kazana soktuğun gün ayarın kaydı senin...” diye diye Kenan Şeker’in salyangoz kokan ahşap güvertesine ilk adımı atmıştım.
Tayfayla tanışıp iki satır sohbetin üzerinden yarım saat ancak geçmişti ki nargile takımını kuşanmış olarak suya girmeye hazırdım. Sağolsunlar yine annemlerin aldığı 6.5 mm JWL dalgıç elbisem, askıda suları süzülen yıpranmış Technisub kreasyonunun yanında cillop gibiydi. Adnan başladı uzun uzun anlatmaya, öğüt vermeye: “Hortumu bir kere çekersen, okey; iki kere çekersen, hortumun boşunu al...” Peki ya üç kere çekersem? “Hortumu üç kere çektirecek bir belaya sokma başını...”
Tekneye gelmeden önce Hüseyin Şerif Sofular’ın evde ne kadar kitabı varsa okumuştum. Barınağın içinde derinlik taş çatlasın 5 m; vurgun tehlikesi yok, ama nefes tutarsam emboli olurum. Verebildiğin kadar nefes ver, hava bol nasılsa. Aradan geçen 13 yılda şnorkelle dala çıka kulak eşitlemek artık bir refleks olmuştu; suya alışkındım, ama basınçlı havayla dalmanın şakaya gelir yanı yoktu. Masum yalana son verip, “abi ben buraya dalmayı öğrenmek için geldim...” diyince biraz afalladılar önce. “Az bekle...” dedi Adnan; sonra dalgıç İsmail’e döndü: “sen de hazırlan, birlikte dalın...” Benim mum yatsıdan çok önce söndü sönmesine ama, çamur rengi suya ilk dalışımı yaparken İsmail’in yanımda olması tüm korkularımı bastırmıştı.
Sonra ne mi oldu? Bir süre onlarla salyangoz topladım. Teknede yemekler güzel, hava boldu. Kenan Şeker’de geçirdiğim her günü, yaptığım her dalışı, çok değerli birer tecrübe olarak kaydettim zihnime. Nargile dalışını orada öğrendim, ama daha da önemlisi, çilekeş deniz yaşamının kendine has kültürünü, bu yaşamın gözüpek insanlarından tanıma fırsatı buldum.
Aletli dalışa başlayalı 20 yıldan fazla zaman oldu. Kayıtlı kayıtsız birkaç bin dalışım olmuştur bu arada. “Ben dalgıcım...” diye Adnan'a kıtır atmam, ezbere bilgilerle dalıp gitmem, tek kelimeyle delilikti. Bunu inkâr edemem. Ama o gün vazgeçseydim, hatta biraz daha geriye gidip, kafamı o kazana hiç sokmamış olsaydım, bugüne kadar yaşadığım maceraların doyumsuz keyfinden mahrum olurdum. Deniz suyuyla ıslanmış anılarım arasında İstanbul dalışlarının her zaman özel bir yeri olacak. Ne de olsa dalmaya burda başladım. Hayalini kurduğum dünyayı ilk kez boğazın derinlerinde gördüm.
Etiketler:
MARMARA BOĞAZ DALIŞ NARGİLE DENİZ DALGIÇ
7 Kasım 2010 Pazar
YAŞAMI "YOK ETMEDEN" TANIMAK
Sepia orbignyana türü sübyeyi ilk kez 15 yıl önce "kafadanbacaklılar" dersinde, formaldehit içindeyken görmüştüm. Rengi solmuştu, derisi yer yer parçalanmıştı, eti kaskatı kesilmişti. Etin bozulmasını önleyen, kanlı canlı bir yaratığı asla çürümeyen, lastik kıvamında bir cesede çeviren formaldehit sıvısı ile dolu bir kavanozun içinde duruyordu. Marmara'nın farklı yerlerinde algarnayla yakalanmış olan beş tane dişiyi laboratuvarda incelerken gözlerim çok fena yanmıştı. Gövdenin ön tarafındaki uzun, sivri çıkıntı, bu minik sübyeyi, kiloluk azman akrabalarından ayıran tek farktı. Bizden önce bir kez, 90'ların başında Marmara'da görülmüştü bu nadir sübye.
Formaldehit, denizin en kıvrak canlılarından biri olan dikenli sübyeyi kusursuz bir müze örneğine dönüştürürken, doğal renginden eser bırakmamıştı. İncelemek zorunda olduğumuz birçok müze örneğinde olduğu gibi, dikenli sübyenin renkleri de uçup gitmişti. İnsanın genzini yakan bu acı sıvı, canlıların renklerini soğuk ve zehirli bir alevle yakıp yok ediyordu. Marmara'nın bu nadir sübyesinin rengini o zamandan beri merak ederdim. Ta ki bu sabaha (7 Kasım 2010) kadar.
***
Yüzey suyunun berraklığına fena aldandık. Darıca'nın çoğu zaman berrak olan dip suyu bu sefer biraz bulanık. Ortalık beklediğimizden erken kararıyor. 30 m hiç bu kadar loş olmamıştı, 40'da ise tüm duyularımızı serseme çeviren yemyeşil bir bulanıklık çevremizi sardı. Bugün daha derine gitmenin bir anlamı yok. 46 m'den geriye dönüyoruz. Gözüm Teoman'da (Naskali)... Her iki elimin işaret parmaklarını yan yana tutarak, "uzaklaşma, tam yanımda ol" işareti veriyorum. Bu derinlikte incelemeye, peşinden gitmeye değer çok şey olduğunu biliyorum, ama bugün zamanı değil. Eğer şansımız varsa, çıkış sırasında bir şeyler görürüz. Yoksa da sağlık olsun. Darıca, bugüne kadar fazlasıyla cömert davrandı bize. Her dalışta, hazinesinden bir parçayı bizimle paylaşmak zorunda değil ya...
Kumun üzerinde kayarak ilerleyen kırmızı şeklin ne olduğunu başta anlamadım. Teoman'ın feneri hedefe kilitlendi. Birkaç hızlı palet vuruşuyla kırmızı şeklin dibine sokuluyorum. Gözünü sevdiğim Darıca, gider ayak yine yaptı sürprizini. Daha önce birçok sübye gömüştüm ama, kırmızısıyla ilk kez karşılaşıyorum. Avucumun içine sığabilecek kadar küçük olmasına rağmen, kollarıyla, pörtlek gözleriyle bana gözdağı vermekten geri kalmıyor. Sakin davrandıkça o da sakinleşiyor. Bir ara arkasını dönüyor; işte tam o sırada, gövdesinin ucundaki uzun, sivri çıkıntıyı farkediyorum. Marmara'da sadece bir sübye türünde bu sivri çıkıntı var. Demek Sepia orbignyana'nın gerçek rengi kırmızıymış! Yıllar önce gördüğüm bir ders, gerçek anlamda bugün, hem de yüzeyin 40 m altında noktalanıyor. Marmara yaşayan bir deniz ve bu yaşamı, yok etmeden (!) tanımak isteyenlere, cömertçe sergiliyor.
Formaldehit, denizin en kıvrak canlılarından biri olan dikenli sübyeyi kusursuz bir müze örneğine dönüştürürken, doğal renginden eser bırakmamıştı. İncelemek zorunda olduğumuz birçok müze örneğinde olduğu gibi, dikenli sübyenin renkleri de uçup gitmişti. İnsanın genzini yakan bu acı sıvı, canlıların renklerini soğuk ve zehirli bir alevle yakıp yok ediyordu. Marmara'nın bu nadir sübyesinin rengini o zamandan beri merak ederdim. Ta ki bu sabaha (7 Kasım 2010) kadar.
***
Yüzey suyunun berraklığına fena aldandık. Darıca'nın çoğu zaman berrak olan dip suyu bu sefer biraz bulanık. Ortalık beklediğimizden erken kararıyor. 30 m hiç bu kadar loş olmamıştı, 40'da ise tüm duyularımızı serseme çeviren yemyeşil bir bulanıklık çevremizi sardı. Bugün daha derine gitmenin bir anlamı yok. 46 m'den geriye dönüyoruz. Gözüm Teoman'da (Naskali)... Her iki elimin işaret parmaklarını yan yana tutarak, "uzaklaşma, tam yanımda ol" işareti veriyorum. Bu derinlikte incelemeye, peşinden gitmeye değer çok şey olduğunu biliyorum, ama bugün zamanı değil. Eğer şansımız varsa, çıkış sırasında bir şeyler görürüz. Yoksa da sağlık olsun. Darıca, bugüne kadar fazlasıyla cömert davrandı bize. Her dalışta, hazinesinden bir parçayı bizimle paylaşmak zorunda değil ya...
Kumun üzerinde kayarak ilerleyen kırmızı şeklin ne olduğunu başta anlamadım. Teoman'ın feneri hedefe kilitlendi. Birkaç hızlı palet vuruşuyla kırmızı şeklin dibine sokuluyorum. Gözünü sevdiğim Darıca, gider ayak yine yaptı sürprizini. Daha önce birçok sübye gömüştüm ama, kırmızısıyla ilk kez karşılaşıyorum. Avucumun içine sığabilecek kadar küçük olmasına rağmen, kollarıyla, pörtlek gözleriyle bana gözdağı vermekten geri kalmıyor. Sakin davrandıkça o da sakinleşiyor. Bir ara arkasını dönüyor; işte tam o sırada, gövdesinin ucundaki uzun, sivri çıkıntıyı farkediyorum. Marmara'da sadece bir sübye türünde bu sivri çıkıntı var. Demek Sepia orbignyana'nın gerçek rengi kırmızıymış! Yıllar önce gördüğüm bir ders, gerçek anlamda bugün, hem de yüzeyin 40 m altında noktalanıyor. Marmara yaşayan bir deniz ve bu yaşamı, yok etmeden (!) tanımak isteyenlere, cömertçe sergiliyor.
5 Kasım 2010 Cuma
SADECE LÜFER Mİ?
Lüfer kavgası iyice kızıştı. Bir tarafta ille de lüfer diye tutturanlar, öbür tarafta lüferi avlayanı da ızgaraya koyanı da Taksim'de sallandırmaya kalkanlar. Her işte olduğu gibi, bu işte de arayı bulmayı beceremiyor necip Türk milleti. Biz, İstanbul'un sembol balığını kurtarmakla kurtarmamak arasında bocalayıp dururken, zaman akıp gidiyor. Bu geç kalmış ilginin sonunda, korkarım papazı bulan yine lüfer olacak. Adam sende, kimin umurunda? İstanbul'un kıyısında yaşayan balıklardan hangisi soykırıma uğramadıki?
Eskilerle ne zaman koyu bir sohbete dalsak, söz döner dolaşır ve bir zamanlar Marmara'nın derinlerini mesken tutmuş olan tepsi gibi karagözlere, sargozlara gelir. Ama ne balıklar! Tanesi iki üç kilo gelen azman karagözler, yosun bağlamış sargozlar... Yaşlılıktan renkleri kararmış, dişleri aşınmış... Kalın kabuklu midyeleri, pavuryaları bir ısırışta tuzla buz eden... "Marmara'da böyle balıklar olmaz" demeyin. Soykırıma uğramadan önce, diz boyu sularda bile rastlanırmış onlara, zamanında. Artık yosun tutmuş yaşlı dalgıçlardan dinlediğim Marmara balıkları, eskiden bana bile, iyi niyetili palavralarla abartılmış masallar gibi gelirdi. Üstelik bu masalların karagözle sargozdan başka kahramanları da vardı. Mesela, Kız Kulesi'nin kıyısında sinarit, Yassıada'nın derin karanlığında fangri, Beykoz'da kılıçbalığı, Caddebostan'ın kumluklarında kan kırmızı kırlangıçlar, kıyıya vuran torikler, yüzüne bakılmayan palamutlar, Kabataş'ın iki adım önünde zıpkınlanan dev gibi orkinozlar, sonra oltaya takılmış orkinozu parçalamaya gelen büyük beyaz köpekbalıkları ya da nam-ı diğer harharyaslar... Şimdilerde mumla aradığımız keler balıkları, bir zamanlar Fenerbahçe'de, Kalamış'ta, Suadiye'de, iskelelerin gölgesiyle kararan sığlıklarda pusuya yatar, av beklerlermiş! Hey gidi günler... İstanbul balıkları hakkında kurduğumuz her cümlede artık "geçmiş zaman" kullanmak zorunda olmak yüreğimi acıtıyor. Bu paragrafın birkaç cümlesinin şöyle olduğunu bir düşünsenize:
- Kız Kulesi'nin çevresindeki taşlar sinarit kaynıyor...
- Yassıada'nın fangrileri balıkçıların yüzünü güldürdü...
- İstanbul bu sene orkinoza doydu...
- ...
Bir zamanların gerçeği, İstanbul'un balık kaynayan denizleri, hayal oldu. Her cümlenin öznesi bu kıyıları tamamen terketmiş olmasa da, sayılarının kıyım derecesinde azaldığını kimse inkar edemez. Haliç'te en son palamut volisinin üzerinden, belki de yarım yüzyıla yakın zaman geçti. Palamut akın balığıdır, mevsime göre bir gelir bir kaybolur. Tıpkı lüfer gibi... Palamut ve lüfer buraları terketseler bile, bir başka yerde var olmaya devam edebilirler. Bir zamanlar boğazın sularını çalkalandıran uskumrular da buraları çoktan terkettiler, ama başka yerlerde, mesela Gökçeada'nın açıklarında hâlâ bol bol avlanıyorlar. Ele avuca sığmaz kılıçbalığı ile orkinoz da İstanbul'u terkedenlerden. Onlar da artık Ege'de ve Akdeniz'deki son sığınaklarında yaşam savaşı veriyorlar. Oralardan ne zaman sürülürler, işte onu Allah bilir.
İstanbul'da rahatı bozulan tüm akın balıkları, belki de bir daha dönmemek üzere terk ettiler buraları. Onlar boğazın, Marmara'nın yerli balıklarıydı. Hepsi de İstanbullu'ydu. Çağlar boyu el değiştirmiş, milletten millete geçmiş daracık bir su yolunun ve küçük bir iç denizin gerçek sahipleriydiler. Belki bizlerden bile önceydi, buraya yerleşmeleri, boğazı, Marmara'yı yuva bilmeleri. Akın balıkları, göç balıklarıdır. Uzun yolculukların seyyahlarıdır onlar. Orkinoz, Marmara'dan çıkar ve taa Atlantik Okyanusu'na kadar gidermiş eskiden. Keza kılıçbalığı, palamut, uskumru ve lüfer... Vaniköy'den geçen binlerce, onbinlerce lüferin Foça'daki, Rodos'taki, hatta Malta'daki akrabalarına selam götürdüğü büyük, görkemli göç yolculukları bahsettiğim.
Giden gelmiyor artık! Giden, boğazdan, Marmara'dan bir parçayı da beraberinde götürüyor. Giden, yaşamın ta kendisi aslında. Bu gidişi, sadece tabağınızdaki balığın azalması olarak görmeyin. Denizi, yaşayan yüce bir varlık yapan zincirin halkaları eksiliyor her gidenle.
***
Geçen gece Darıca'da dalarken, 15 m civarında iki tane tepsi gibi sargoz gördüm! Herbirinin boyu rahat 30 cm vardı. Anlamayan birine, sinarit palazı diye yutturursunuz ve ruhu duymaz. Kırma taşlıkta öyle bir debeleniyorlardı ki, sanki dipte bir buldozer çalışıyordu. Koca kafalarını mıcırların arasına daldırıp, başlıyorlardı kuyruklarını hızlı hızlı çırpmaya. Birkaç saniyelik eşelemenin ardından kısa bir duraklama; çökeltinin altından çıkan etli mi etli deniz solucanları, küçük yengeçler, vs. artık Allah ne verdiyse lüp diye mideye! Aceleci yutkunmalardan sonra kazı işlemi tekrar başlıyordu. O gece dipte bir yığın yengecin, bir o kadar da solucanın kanına girdi bu haydut sargozlar. Afiyet bal şeker olsun, yarasın. Umarım bir zıpkıncı da onların kanına girmez.
Demek, eskilerin ballandıra ballandıra anlattıkları o meşhur sargozlar, gerçekmiş!
Akın balıklarının birer ikişer yitip gittiği boğaz ve Marmara'da, hâlâ önemsenmesi gereken bir balık nüfusu var. Ey ahali, balık diyince aklına sadece lüfer, palamut ve hamsi gelmesin! Sargoz da balık, karagöz de, hanoz da, kikla da, denizatı da, kurbağa balığı da... İstanbul'un balıkları, sadece balıkçı tezgâhlarında gördüklerinle sınırlı değil! Norveç'ten devşirme somonla, İzlandalı uskumruların İstanbul'a sebeb-i ziyaretleri, sadece ihtiyaçtan. Yerli balıklar azalmayaydı zor girerdi onlar bizim pazarlara.
Sevgili İstanbul halkı, kömürcü kaya da boğazın, Marmara'nın çocuğudur, iskorpit de, lipsoz da, izmarit de... Hepsinin deniz yaşamında ayrı bir yeri ve önemi var. Dedik ya deniz yaşayan yüce bir varlıktır, işte o varlığı hayatta tutan, adına ister besin zinciri deyin, ister ekolojik denge, o yaşam bütünlüğünde yediden yetmişe, büyükten küçüğe, renksizden renkliye, tatsızdan tatlıya, tüm balıkların yeri var. O yer bir boşalırsa, ne yaparsanız yapın dolduramazsınız. Akın balıklarının gidişiyle açılan gedikler kapanmak bilmiyor. Boğazın, Marmara'nın yaşam bütünlüğünde daha fazla boşluk açılmaması için, sadece lüferi değil, yaşamak için bu kıyıları seçen, öyle ya da böyle buralarda kalan tüm balıkları, tüm yaşamı korumak zorundayız. Dilerim lüfer güzel bir başlangıç olur. Dilerim bu yazı, eşiğinden dönülmüş doğal bir felaketin anısı olarak kalır.
Eskilerle ne zaman koyu bir sohbete dalsak, söz döner dolaşır ve bir zamanlar Marmara'nın derinlerini mesken tutmuş olan tepsi gibi karagözlere, sargozlara gelir. Ama ne balıklar! Tanesi iki üç kilo gelen azman karagözler, yosun bağlamış sargozlar... Yaşlılıktan renkleri kararmış, dişleri aşınmış... Kalın kabuklu midyeleri, pavuryaları bir ısırışta tuzla buz eden... "Marmara'da böyle balıklar olmaz" demeyin. Soykırıma uğramadan önce, diz boyu sularda bile rastlanırmış onlara, zamanında. Artık yosun tutmuş yaşlı dalgıçlardan dinlediğim Marmara balıkları, eskiden bana bile, iyi niyetili palavralarla abartılmış masallar gibi gelirdi. Üstelik bu masalların karagözle sargozdan başka kahramanları da vardı. Mesela, Kız Kulesi'nin kıyısında sinarit, Yassıada'nın derin karanlığında fangri, Beykoz'da kılıçbalığı, Caddebostan'ın kumluklarında kan kırmızı kırlangıçlar, kıyıya vuran torikler, yüzüne bakılmayan palamutlar, Kabataş'ın iki adım önünde zıpkınlanan dev gibi orkinozlar, sonra oltaya takılmış orkinozu parçalamaya gelen büyük beyaz köpekbalıkları ya da nam-ı diğer harharyaslar... Şimdilerde mumla aradığımız keler balıkları, bir zamanlar Fenerbahçe'de, Kalamış'ta, Suadiye'de, iskelelerin gölgesiyle kararan sığlıklarda pusuya yatar, av beklerlermiş! Hey gidi günler... İstanbul balıkları hakkında kurduğumuz her cümlede artık "geçmiş zaman" kullanmak zorunda olmak yüreğimi acıtıyor. Bu paragrafın birkaç cümlesinin şöyle olduğunu bir düşünsenize:
- Kız Kulesi'nin çevresindeki taşlar sinarit kaynıyor...
- Yassıada'nın fangrileri balıkçıların yüzünü güldürdü...
- İstanbul bu sene orkinoza doydu...
- ...
Bir zamanların gerçeği, İstanbul'un balık kaynayan denizleri, hayal oldu. Her cümlenin öznesi bu kıyıları tamamen terketmiş olmasa da, sayılarının kıyım derecesinde azaldığını kimse inkar edemez. Haliç'te en son palamut volisinin üzerinden, belki de yarım yüzyıla yakın zaman geçti. Palamut akın balığıdır, mevsime göre bir gelir bir kaybolur. Tıpkı lüfer gibi... Palamut ve lüfer buraları terketseler bile, bir başka yerde var olmaya devam edebilirler. Bir zamanlar boğazın sularını çalkalandıran uskumrular da buraları çoktan terkettiler, ama başka yerlerde, mesela Gökçeada'nın açıklarında hâlâ bol bol avlanıyorlar. Ele avuca sığmaz kılıçbalığı ile orkinoz da İstanbul'u terkedenlerden. Onlar da artık Ege'de ve Akdeniz'deki son sığınaklarında yaşam savaşı veriyorlar. Oralardan ne zaman sürülürler, işte onu Allah bilir.
İstanbul'da rahatı bozulan tüm akın balıkları, belki de bir daha dönmemek üzere terk ettiler buraları. Onlar boğazın, Marmara'nın yerli balıklarıydı. Hepsi de İstanbullu'ydu. Çağlar boyu el değiştirmiş, milletten millete geçmiş daracık bir su yolunun ve küçük bir iç denizin gerçek sahipleriydiler. Belki bizlerden bile önceydi, buraya yerleşmeleri, boğazı, Marmara'yı yuva bilmeleri. Akın balıkları, göç balıklarıdır. Uzun yolculukların seyyahlarıdır onlar. Orkinoz, Marmara'dan çıkar ve taa Atlantik Okyanusu'na kadar gidermiş eskiden. Keza kılıçbalığı, palamut, uskumru ve lüfer... Vaniköy'den geçen binlerce, onbinlerce lüferin Foça'daki, Rodos'taki, hatta Malta'daki akrabalarına selam götürdüğü büyük, görkemli göç yolculukları bahsettiğim.
Giden gelmiyor artık! Giden, boğazdan, Marmara'dan bir parçayı da beraberinde götürüyor. Giden, yaşamın ta kendisi aslında. Bu gidişi, sadece tabağınızdaki balığın azalması olarak görmeyin. Denizi, yaşayan yüce bir varlık yapan zincirin halkaları eksiliyor her gidenle.
***
Geçen gece Darıca'da dalarken, 15 m civarında iki tane tepsi gibi sargoz gördüm! Herbirinin boyu rahat 30 cm vardı. Anlamayan birine, sinarit palazı diye yutturursunuz ve ruhu duymaz. Kırma taşlıkta öyle bir debeleniyorlardı ki, sanki dipte bir buldozer çalışıyordu. Koca kafalarını mıcırların arasına daldırıp, başlıyorlardı kuyruklarını hızlı hızlı çırpmaya. Birkaç saniyelik eşelemenin ardından kısa bir duraklama; çökeltinin altından çıkan etli mi etli deniz solucanları, küçük yengeçler, vs. artık Allah ne verdiyse lüp diye mideye! Aceleci yutkunmalardan sonra kazı işlemi tekrar başlıyordu. O gece dipte bir yığın yengecin, bir o kadar da solucanın kanına girdi bu haydut sargozlar. Afiyet bal şeker olsun, yarasın. Umarım bir zıpkıncı da onların kanına girmez.
Demek, eskilerin ballandıra ballandıra anlattıkları o meşhur sargozlar, gerçekmiş!
Akın balıklarının birer ikişer yitip gittiği boğaz ve Marmara'da, hâlâ önemsenmesi gereken bir balık nüfusu var. Ey ahali, balık diyince aklına sadece lüfer, palamut ve hamsi gelmesin! Sargoz da balık, karagöz de, hanoz da, kikla da, denizatı da, kurbağa balığı da... İstanbul'un balıkları, sadece balıkçı tezgâhlarında gördüklerinle sınırlı değil! Norveç'ten devşirme somonla, İzlandalı uskumruların İstanbul'a sebeb-i ziyaretleri, sadece ihtiyaçtan. Yerli balıklar azalmayaydı zor girerdi onlar bizim pazarlara.
Sevgili İstanbul halkı, kömürcü kaya da boğazın, Marmara'nın çocuğudur, iskorpit de, lipsoz da, izmarit de... Hepsinin deniz yaşamında ayrı bir yeri ve önemi var. Dedik ya deniz yaşayan yüce bir varlıktır, işte o varlığı hayatta tutan, adına ister besin zinciri deyin, ister ekolojik denge, o yaşam bütünlüğünde yediden yetmişe, büyükten küçüğe, renksizden renkliye, tatsızdan tatlıya, tüm balıkların yeri var. O yer bir boşalırsa, ne yaparsanız yapın dolduramazsınız. Akın balıklarının gidişiyle açılan gedikler kapanmak bilmiyor. Boğazın, Marmara'nın yaşam bütünlüğünde daha fazla boşluk açılmaması için, sadece lüferi değil, yaşamak için bu kıyıları seçen, öyle ya da böyle buralarda kalan tüm balıkları, tüm yaşamı korumak zorundayız. Dilerim lüfer güzel bir başlangıç olur. Dilerim bu yazı, eşiğinden dönülmüş doğal bir felaketin anısı olarak kalır.
24 Ekim 2010 Pazar
YAŞAMIN KÜÇÜK AYRINTILARI
Gece dalışını derin dalışla birleştirmeyi, felakete davetiye çıkarmak olarak görebilirsiniz. Gündüz dalışında bile koşulların yeterince zorlu olduğu bir yamacın derinlerinde gece gezintisine çıkmış bir dalgıç, yaşamını tehlikeye atıyormuş gibi gelebilir. Eğer geceye ve derinlere meydan okunan bu uçurumun yakınlarında, çok yakın bir tarihte, yaklaşık üç metre uzunluğunda bir bozcamgöz köpekbalığı yakalanmışsa, burada dalmayı göze alan dalgıcın mutlaka aklından zoru olmalıdır. Hem, insan gecenin bir vakti sıcak yatağında uyumak yerine, katran karası sulara neden dalar ki, öyle değil mi?
Niyetim, ne felakete davetiye çıkarmaktı, ne de yaşamımı tehlikeye sokmak... Aklımdan zorum da yok, ki hemen her dalışın ardından kaleme aldığım deniz yaşamı yazıları, derinlere her inişimin bir nedeni olduğunu kanıtlamaya yeterli olur diye düşünüyorum. 21 Eylül gecesi Darıca'da derin karanlıkta yol alırken, gündüz vakti keyifle gezdiğim mercan bahçemde, gece neler olup bittiğini görmekten başka niyetim yoktu.
Darıca'da gece dalışı yapmak, uzun zamandır aklımda olan, fakat bir türlü uygulayamadığım bir düşünceydi. Artık avcumun içi gibi bildiğim derin sularda gündüz vakti gördüğüm yaşamın zenginliği, gecenin karanlığında ortaya çıkan daha da zengin bir yaşamı anlatmak ister gibiydi. Dev vatozlar, irinalar; tekir ve gümüş sürüleri; akıl almaz irilikte kiklalar... Uzunluğu yarım metreyi geçen kırlangıçlar, kiloluk haniler ve henüz karşılaşmamış olsam da, uçurumun ötesindeki derin düzlüklerde gezinen bozcamgözler... Burası, kitaplarda ve anılarda kalmış Marmara'dan arta kalanların saklandığı bir vaha benim gözümde. Kuyuya düşmekten farksız bir eğimle derinleşen yamacın derinlerinde gizlenen yaşam, güneş battıktan sonra neye benziyordu? Dipte cevap bekleyen o kadar çok soru var ki...
Şakır şakır yağan yağmurun altında, sentetik elyaftan dokunmuş içliğimi ve kuru elbisemin iç astarını ıslatmadan giymek için fırsat kolluyorum. Aslında o kadar sağnak bir yağış yok. Şiddetli poyrazın etkisiyle savrulan damlalar, değdikleri yerde sağnak etkisi yapıyor. Rüzgarın hafiflemesini beklemek yerine malzememi hazırlıyorum. Gece uzun dekompresyon gerektiren bir dalış yapmaya niyetim yok. Ana planım 30 metreye inmek ve burada en fazla 10 dakika kalmak, ardından yamaçtaki balık yuvalarına baka baka yüzeye çıkmak ve 6 metrede emniyet beklemesiyle dalışı noktalamak. Fakat teknik dalıştan gelen yedekleme takıntısı yakamı bırakmıyor! (İyiki de bırakmıyor...) Huyumun farkındayım, izlemeye değer bir şey görürsem, peşine takılıp daha derine gitmekten çekinmem. Gece keşfinin sürprizlerine uygun iki yedek plan çoktan hazır: 35 m / 10' ve 40 m / 10' tabloları kuru elbisemin bacak cebinde bekliyor. Yedeklemek güzel bir alışkanlık.
Rüzgarın hızını kesmesiyle yağmur kısa bir süre için gücünü yitiriyor. İçliğimi ve kuru elbisemi hızla giyiyorum. Dalış arkadaşım, sırttaki geçirimsiz fermuarı kapatınca, sulak dünyadan yalıtıldığımı hissediyorum. Ana ve yedek fenerlerimi, solunum gereçlerimi teker teker ve birkaç kez kontrol ediyorum. Derin gecede havasız ve ışıksız kalmak... Düşüncesi bile kötü.
Suya giriyoruz. Yüzeyde son kontrolleri yaptıktan sonra, baş parmağımı aşağıya doğru çevirerek, dalış arkadaşıma "dal" işareti veriyorum. Denge yeleğinin tahliyesinden hava boşaldıkça su fokurduyor. Fenerin beyaz ışığı derinlere giden yolu aydınlatıyor. İki yanı sonsuz karanlıkla çevrelenmiş daracık bir aydınlığa sığınarak derin suya doğru ilerliyoruz. Önce kayalık duvar sona eriyor, ardından parça taşlık başlıyor. Kumluğun üzerinde gelişigüzel yayılmış olan kaya blokları, kıyı doldurulurken buraya yuvarlanmış olmalılar. Kayaların üzerindeki ince beyaz dallar, mercan bahçesinin ilk sakinleri. Derinlik arttıkça bahçe daha da sıklaşıyor; en güzel mercanlar en derinde. Acaba geçenlerde yakalanan bozcamgözün ardından başkaları da gelmiş olabilir mi? Gündüz 100 metreden derinde yaşayan bozcamgöz köpekbalığı gece yüzeye gelebilir. Saat gece yarısını çoktan geçti. Karşıma bir tanesi çıkarsa hiç şaşırmam.
Bozcamgöz bu sefer gelmedi ama gece dalışında pompalanan adrenalini artıran tek neden köpekbalığı değil.
Kıvılcım saçarak yüzen gümüş balıkları, karanlığın içinden çıkan denizanaları, bir sürü yanlış alarma neden oluyor. Fenerin parlak ışığının çekimine kapılan gümüş balıklarının vücudunuza çarpmadığı bir an bile yok. Siyahtan daha da siyan bir karanlığın içinde süzülen denizanaları, sanki bu dünyaya ait değiller. Bu gece mercan bahçem bile değişmiş. Gündüz çelimsiz dallar gibi suyun içinde dalgalanan mercanlar gece çiçek açmışlar. Her taşın üzerinde bembeyaz bir çiçek bahçesi var bu gece. Gündüz kapalı olan ya da olabildiğince az açılan polipler bütün güzellikleriyle karşımdalar işte. Her polip beslenme telaşında. Dokunaçlar, en küçük besin kırıntısını yakalamaya hazır. Mercan, yüzlerce polip, bir o kadar ağız ve binlerce dokunaç demek. Bu gece doymayı bekleyen çok ama çok boğaz var mercan bahçemde.
Her mercan dallara takılan hayatlara da ev sahipliği yapıyor. Bu hayatları gündüz pek fark etmemiştim. Aydınlık sayesinde çevrenizi iyi görebilir, büyük ayrıntıları fark edebilirsiniz. Ancak küçük ayrıntılar genelde
gözden kaçar. Görüş alanım daracık bir aydınlıkla sınırlanınca, minik ayrıntıları fark etmeye başlıyorum. Mercan tahtına kurulmuş bir yengeç pür dikkat beni izliyor. Işıktan yolun sonunda onu gördüğümde 30 metre derindeydim. Ona yaklaşmak için ilerledikçe dalış bilgisayarımın ekranındaki derinlik de artıyor. Size söylemiştim, ilginç birşey görürsem peşinden giderim diye. Mercan bahçesinin zırhlı bekçisi 35 metre derinde. Ne yapalım, oldu bir kere. Yaşamın peşine takılarak sınırı ilk kez aşmıyorum ki! Hem, yaşam peşine takılmaya değmez mi? Yaşamın küçük ayrıntılarıyla sizi başka türlü nasıl tanıştırabilirim?
Etiketler:
GECE DALIŞ MARMARA DARICA MERCAN YENGEÇ
18 Ekim 2010 Pazartesi
İSTANBUL İŞGAL EDİLİYOR
İstanbul, bugüne kadar birçok işgale göğüs germek zorunda kaldı. Doğu Roma'nın hazinelerini ele geçirmek isteyen kavimler, İstanbul'u karadan ve denizden defalarca kuşattılar, kentin kapılarını zorladılar, surlarını aştılar. Şehir birçok kez düştü, işgale uğradı, farklı kavimlerin buyruğu altına girdi. Çoğumuza göre İstanbul en son işgalini Birinci Dünya Savaşı'nın bitmesiyle yaşadı. Müttefikler geldikleri gibi gitmiş olsalar da, işgal kuvvetleri bu kez denizin altından şehri kuşatıyorlar.
Marmara'nın derinlerinde yaşanan bu kuşatmada top sesleri duyulmuyor, havada kan ve barut kokusu da yok; dalgaların gölgesine gizlenen işgal kuvvetleri savaş çığlıkları atmadan sessiz sedasız ilerliyorlar. Şehir kuşatılmakta olduğunun farkında olmayabilir; hatta ortaya çıkması muhtemel yıkım, karadaki yıkımlara benzemediğinden önemsenmeyebilir de. İşin kötüsü, sessiz sedasız ilerleyen işgalcileri durduracak etkili silahlarımız da yok. İşin trajikomik yanı ise, karşı koymakta zorlanacağımız bu işgalcileri burnumuzun dibine kendi elimizle getirmiş olmamız. Truva Atı'nı biz yaptık ve işgalcilerin emrine verdik; üstelik bu hataya ilk kez de düşmüyoruz!
Deniz tulumları ya da tunikatlar, sert cisimlere yapışarak yaşayan omurgasız hayvanlardır ve İstanbul kıyılarında yaşanmakta olan işgalin başlıca sorumlularıdır. Türüne göre, birbirine yakın ya da uzak konumda, belirgin olarak çıkıntılı iki açıklığı bulunan deri bir keseye benzeyen deniz tulumları, tek bireyler ya da kaynaşmış birey grupları olarak yaşarlar. Deniz suyundaki planktonik canlıları süzerek beslenen deniz tulumlarının Marmara'da bugüne kadar yaygın olarak görülen türleri, Ascidiella aspersa, Ascidia mentula ve Ciona intestinalis'ti. Ancak, doğal yaşama alanı kuzeybatı Pasifik kıyıları olan Styela clava türü deniz tulumu da, son yıllarda İstanbul kıyılarında giderek daha fazla görülmeye başladı. Yüzeyden ortalama 10 m derine kadar, ister doğal isterse insan yapısı olsun, bulabildiği her türlü sert cisme yapışarak yaşayan Styela clava tam anlamıyla bir baş belası, açgözlü bir işgalci...
Peki, doğal yaşama alanı dünyanın öbür ucunda olan Styela clava, binlerce kilometre uzaktaki Marmara'ya nasıl gelmiş olabilir? Onu karşı konulmaz bir "işgalci" yapan nedir?
Su canlılarının doğal olmayan yollarla ve çoğunlukla insan marifetiyle yabancı sulara yayılmalarını konu alan Aquatic Invasions dergisinde 2007 yılında yayımlanan bir makale, işgale uğrayan tek yerin İstanbul olmadığına işaret ediyor. İşgal çok daha geniş bir alana yayılmış durumda. Kanada'nın Atlantik kıyıları, Britanya adaları, Almanya'nın Kuzey Denizi sahilleri ve Fransa kıyıları... Akdeniz'den Atlas Okyanusu'na kadar genişleyen binlerce kilometrelik sahil şeridi, uzaklardan gelen (daha doğrusu getirilen) yabancı bir canlının önlenemeyen istilasına boyun eğmiş durumda.
İngiliz araştırmacı Martin Davis'e göre Styela clava'nın kuzeybatı Pasifik'ten İngiltere kıyılarına taşınmasına Kore Savaşı neden oldu. 3 yıl süren savaş boyunca Kore sularında boy gösteren İngiliz Kraliyet Donanması'na ait savaş gemileri, taşıdıkları kaçak yolculardan habersiz olarak Britanya Adaları'na geri döndüler. Gemilerin dengesini sağlamak için sintine tanklarına basılan okyanus suyu, Pasifik Okyanusu ve Güney Çin Denizi'ne ait canlı türlerinin yumurta ve larvalarıyla kaynıyordu. Okyanustaki yaşam döngüsü sintine tanklarında da devam etti. Yumurtalar çatladı, larvalar büyüdü; İngiltere'ye dönen her geminin Manş Denizi'ne boşalttığı sintine suyu, kuzey Atlantik'in yabancısı olan canlı türleriyle doluydu. Yabancı sularda var olma savaşı kızışırken, kendine yer arayan türlerden biri de Styela clava'ydı.
Kore kıyılarından Akdeniz'e, Atlas Okyanusu'na ve Marmara Denizi'ne kadar uzanan işgal öyküsü üç aşağı beş yukarı bu şekilde gelişti. İnce uzun bir sapla sert yüzeylere tutunan Styela clava, boyu 20 cm'yi aşabilen, yüzeyi leopar kürkünü andıran desenlerle ve kabarcıklarla kaplı bir tunikat ya da deniz tulumu. İngiliz adalarının çevresinde ilk kez görüldüğü 1950'lerin başında yanlışlıkla yeni bir tür olarak tanımlanmış. Plymouth sularında rastlanan diğer tunikat türlerinden tamamen farklı olan bu deniz tulumu, 1954 yılında yine bir İngiliz araştırmacı Carlisle tarafından Styela mammiculata olarak isimlendirilmiş. Fakat, zamanla bulunan türün aslında yeni bir tür olmadığı anlaşılmış olmasına rağmen, Styela clava'ya gösterilen tedirgin ilgi azalmak şöyle dursun, daha da artmış. Bu ilginin başlıca nedeni, türün yabancısı olduğu kuzey Atlantik sularını fazlasıyla benimseyerek, deniz tabanına yerleşen diğer canlılara fırsat vermeyecek kadar hızlı ve açgözlü bir çoğalma sergilemesi. Günümüzde konu ile ilgilenen araştırmacılar arasında Styela clava'yı işgalci bir deniz canlısı olarak görmeyen yok gibi. Ayrıca türün sudaki planktonu aşırı tüketerek, özellikle midye ve istiridye gibi süzerek beslenen canlıların doğal besinine ortak olması da, bu yabancı türün yarattığı tedirginliği artırıyor. Fransa ve Kanada kıyılarındaki midye ve istiridye çiftliklerinde, üretim yapılan alanlarda hemen her yıl patlama derecesinde çoğalan Styela clava, artık ekonomik bir baş belası olarak da görülüyor.
İstanbul kıyısında Styela clava'yı ilk kez 2008 yılında Fenerbahçe parkının önünde dalarken gördüm. 5 m derindeki midye yatağında, Marmara'nın yerli tunikatlarının arasına çaktırmadan karışmıştı uzaklardan gelen kaçak yolcu. Güzel fotoğraf veren bu canlı başta çok dikkatimi çekmedi. Ancak bir sonraki yıl Ahırkapı'dan Kartal'a kadar uzanan kıyı şeridinde gördüğüm kalabalık gruplar, İstanbul'un yeni bir ekolojik istila ile karşı karşıya olduğunu gösteriyordu. 2010 yazında da durum değişmedi; yüzeyden 10-15 m derine inen kuşakta karşılarına çıkan her türlü sert cisme, taşlara, midyelere, istiridyelere, iskele bacaklarına, otomobil lastiklerine öbek öbek yapıştılar. Uygun koşulları bulmaya devam ettikleri sürece, önümüzdeki yıllarda da görüntü değişmeyecek. Üstelik işgalcilerin gizlendiği Truva Atı'nın uzak doğudan gelmesine de gerek yok artık. Styela clava'nın işgaline uğramış yakın bir limandan yola çıkması yeterli. Yeni kıyılar işgal edildikçe yerli türlerin yerleşme şansı bu durumdan nasıl etkilenecek? Besin zincirine eklenen bu yeni halkanın, geçmişte taraklı medüz (Mnemiopsis leidyi) işgalinde yaşandığı gibi, ekonomik sonuçları ne olacak? En önemlisi, gözlerden uzakta yaşanan bu istilayı kim araştıracak?
İstanbul bir kez daha işgale uğruyor ve gelenlerin bu sefer gitmeye niyetleri yok.
Marmara'nın derinlerinde yaşanan bu kuşatmada top sesleri duyulmuyor, havada kan ve barut kokusu da yok; dalgaların gölgesine gizlenen işgal kuvvetleri savaş çığlıkları atmadan sessiz sedasız ilerliyorlar. Şehir kuşatılmakta olduğunun farkında olmayabilir; hatta ortaya çıkması muhtemel yıkım, karadaki yıkımlara benzemediğinden önemsenmeyebilir de. İşin kötüsü, sessiz sedasız ilerleyen işgalcileri durduracak etkili silahlarımız da yok. İşin trajikomik yanı ise, karşı koymakta zorlanacağımız bu işgalcileri burnumuzun dibine kendi elimizle getirmiş olmamız. Truva Atı'nı biz yaptık ve işgalcilerin emrine verdik; üstelik bu hataya ilk kez de düşmüyoruz!
Deniz tulumları ya da tunikatlar, sert cisimlere yapışarak yaşayan omurgasız hayvanlardır ve İstanbul kıyılarında yaşanmakta olan işgalin başlıca sorumlularıdır. Türüne göre, birbirine yakın ya da uzak konumda, belirgin olarak çıkıntılı iki açıklığı bulunan deri bir keseye benzeyen deniz tulumları, tek bireyler ya da kaynaşmış birey grupları olarak yaşarlar. Deniz suyundaki planktonik canlıları süzerek beslenen deniz tulumlarının Marmara'da bugüne kadar yaygın olarak görülen türleri, Ascidiella aspersa, Ascidia mentula ve Ciona intestinalis'ti. Ancak, doğal yaşama alanı kuzeybatı Pasifik kıyıları olan Styela clava türü deniz tulumu da, son yıllarda İstanbul kıyılarında giderek daha fazla görülmeye başladı. Yüzeyden ortalama 10 m derine kadar, ister doğal isterse insan yapısı olsun, bulabildiği her türlü sert cisme yapışarak yaşayan Styela clava tam anlamıyla bir baş belası, açgözlü bir işgalci...
Peki, doğal yaşama alanı dünyanın öbür ucunda olan Styela clava, binlerce kilometre uzaktaki Marmara'ya nasıl gelmiş olabilir? Onu karşı konulmaz bir "işgalci" yapan nedir?
Su canlılarının doğal olmayan yollarla ve çoğunlukla insan marifetiyle yabancı sulara yayılmalarını konu alan Aquatic Invasions dergisinde 2007 yılında yayımlanan bir makale, işgale uğrayan tek yerin İstanbul olmadığına işaret ediyor. İşgal çok daha geniş bir alana yayılmış durumda. Kanada'nın Atlantik kıyıları, Britanya adaları, Almanya'nın Kuzey Denizi sahilleri ve Fransa kıyıları... Akdeniz'den Atlas Okyanusu'na kadar genişleyen binlerce kilometrelik sahil şeridi, uzaklardan gelen (daha doğrusu getirilen) yabancı bir canlının önlenemeyen istilasına boyun eğmiş durumda.
İngiliz araştırmacı Martin Davis'e göre Styela clava'nın kuzeybatı Pasifik'ten İngiltere kıyılarına taşınmasına Kore Savaşı neden oldu. 3 yıl süren savaş boyunca Kore sularında boy gösteren İngiliz Kraliyet Donanması'na ait savaş gemileri, taşıdıkları kaçak yolculardan habersiz olarak Britanya Adaları'na geri döndüler. Gemilerin dengesini sağlamak için sintine tanklarına basılan okyanus suyu, Pasifik Okyanusu ve Güney Çin Denizi'ne ait canlı türlerinin yumurta ve larvalarıyla kaynıyordu. Okyanustaki yaşam döngüsü sintine tanklarında da devam etti. Yumurtalar çatladı, larvalar büyüdü; İngiltere'ye dönen her geminin Manş Denizi'ne boşalttığı sintine suyu, kuzey Atlantik'in yabancısı olan canlı türleriyle doluydu. Yabancı sularda var olma savaşı kızışırken, kendine yer arayan türlerden biri de Styela clava'ydı.
Kore kıyılarından Akdeniz'e, Atlas Okyanusu'na ve Marmara Denizi'ne kadar uzanan işgal öyküsü üç aşağı beş yukarı bu şekilde gelişti. İnce uzun bir sapla sert yüzeylere tutunan Styela clava, boyu 20 cm'yi aşabilen, yüzeyi leopar kürkünü andıran desenlerle ve kabarcıklarla kaplı bir tunikat ya da deniz tulumu. İngiliz adalarının çevresinde ilk kez görüldüğü 1950'lerin başında yanlışlıkla yeni bir tür olarak tanımlanmış. Plymouth sularında rastlanan diğer tunikat türlerinden tamamen farklı olan bu deniz tulumu, 1954 yılında yine bir İngiliz araştırmacı Carlisle tarafından Styela mammiculata olarak isimlendirilmiş. Fakat, zamanla bulunan türün aslında yeni bir tür olmadığı anlaşılmış olmasına rağmen, Styela clava'ya gösterilen tedirgin ilgi azalmak şöyle dursun, daha da artmış. Bu ilginin başlıca nedeni, türün yabancısı olduğu kuzey Atlantik sularını fazlasıyla benimseyerek, deniz tabanına yerleşen diğer canlılara fırsat vermeyecek kadar hızlı ve açgözlü bir çoğalma sergilemesi. Günümüzde konu ile ilgilenen araştırmacılar arasında Styela clava'yı işgalci bir deniz canlısı olarak görmeyen yok gibi. Ayrıca türün sudaki planktonu aşırı tüketerek, özellikle midye ve istiridye gibi süzerek beslenen canlıların doğal besinine ortak olması da, bu yabancı türün yarattığı tedirginliği artırıyor. Fransa ve Kanada kıyılarındaki midye ve istiridye çiftliklerinde, üretim yapılan alanlarda hemen her yıl patlama derecesinde çoğalan Styela clava, artık ekonomik bir baş belası olarak da görülüyor.
İstanbul kıyısında Styela clava'yı ilk kez 2008 yılında Fenerbahçe parkının önünde dalarken gördüm. 5 m derindeki midye yatağında, Marmara'nın yerli tunikatlarının arasına çaktırmadan karışmıştı uzaklardan gelen kaçak yolcu. Güzel fotoğraf veren bu canlı başta çok dikkatimi çekmedi. Ancak bir sonraki yıl Ahırkapı'dan Kartal'a kadar uzanan kıyı şeridinde gördüğüm kalabalık gruplar, İstanbul'un yeni bir ekolojik istila ile karşı karşıya olduğunu gösteriyordu. 2010 yazında da durum değişmedi; yüzeyden 10-15 m derine inen kuşakta karşılarına çıkan her türlü sert cisme, taşlara, midyelere, istiridyelere, iskele bacaklarına, otomobil lastiklerine öbek öbek yapıştılar. Uygun koşulları bulmaya devam ettikleri sürece, önümüzdeki yıllarda da görüntü değişmeyecek. Üstelik işgalcilerin gizlendiği Truva Atı'nın uzak doğudan gelmesine de gerek yok artık. Styela clava'nın işgaline uğramış yakın bir limandan yola çıkması yeterli. Yeni kıyılar işgal edildikçe yerli türlerin yerleşme şansı bu durumdan nasıl etkilenecek? Besin zincirine eklenen bu yeni halkanın, geçmişte taraklı medüz (Mnemiopsis leidyi) işgalinde yaşandığı gibi, ekonomik sonuçları ne olacak? En önemlisi, gözlerden uzakta yaşanan bu istilayı kim araştıracak?
İstanbul bir kez daha işgale uğruyor ve gelenlerin bu sefer gitmeye niyetleri yok.
10 Ekim 2010 Pazar
ÖLÜNÜN BEDENİNDE YAŞAMAK
Gözümün önünde uzayıp giden deniz tabanı mıydı, yoksa ölmüş bir canlının derisine mi bakıyordum? Dibi kaplayan balçığa her değişimde, vıcık vıcık olmuş, çürümüş bir cesede dokunmuşum gibi iğreniyordum. Eldivenime yapışan balçık değildi sanki; ölü bir bedenin cıvık parçalarıydı elimde kalan. Günler önce ölmüş, lime lime olmuş, etleri eriyip gitmeye başlamış bir bedeni andırıyordu zemin. Balçığın bej rengi yapışkan yüzeyinin altındaki kapkara çamur macun kıvamını almıştı. İnsanı bir çırpıda yutan açgözlü bir bataklığa dönüşmüştü. Dipten kalkan çamur çevremizi kara bir bulut gibi sarıyordu. Fenerimin parlak ışığı kara bulutun içinde hemen kayboluyordu; açlığını ışıkla doyurmak ister gibiydi. Emip yok ettiği benim ışığımdı. Birkaç metre önümü zar zor görebiliyordum.
Silivri'ye dalmaya gelirken çok fazla beklentim yoktu, ama daha suya girer girmez bir hayal kırıklığı yaşamayı da beklemiyordum. İstanbul'un yanı başındaki birçok dalış noktasında karşılaştığımdan çok daha kötü olan su koşulları nedeniyle, Marmara'nın hiç görmek istemediğim yüzüne bakmak zorunda kalmıştım. Silivri'de su insanı körleştirecek kadar bulanıktı.
Deniz tabanı mı suyun rengini almıştı, yoksa tam tersi mi olmuştu? Su bulanıktı, dip de... Evet, yanlış duymadınız, Silivri'de sadece su değil denizin dibi de bulanık. Çok değil, sadece birkaç metre ileride su ve dip birbirlerine karışıyor ve sınırı belli olmayan bir boşluk gözünüzün önünde uzayıp gidiyor. Dipten sadece birkaç metre yükseldiğinizde, deniz tabanı kayboluyor; biraz daha yükseldiğinizdeyse, boyutları olmayan bir boşluğun içinde kaybolup gitmeniz işten değil. Bunlara bir de akıntıyı ekleyin; işte Silivri... Pusula yoksa, nereye gittiğinizi bilmeden döner durursunuz.
Derine dalmaya alışmışım ya, derinleşmemek için inat eden balçık zeminde bari 10 m'ye inelim diye inat ederken kıyıdan iyice açılmışız. Gözüm bi pusulada bi dipteki kaya balıklarında. Serçe parmağımdan pek de büyük olmayan kaya balıkları beni farkeder etmez kendilerini kumdaki bir deliğin içine atıveriyorlar. Kıvamlı balçığın belki de tek faydası, kayabalıklarının yuvanlamak için kullandıkları deliklerin kolay kolay kapanmaması. Çamur o kadar yapışkanlaşmış ki, dipteki delikler uzun süre çökmeden kalabiliyor. Bu deliklere bakınca aklıma avcı boy çukurları geliyor; hani tek askerin içine girebileceği kadar geniş boy çukurları vardır, ya mermilerden korur ya da mezar olur. İşte onlar gibi yüzlerce delik... Kayabalığı arada belirli bir mesafe kalana kadar sakinliğini koruyor, ama güvenlik mesafesinin aşıldığına karar verdiği an şimşek gibi yerinden fırlıyor ve deliğin içinde gözden kayboluyor. Bana da bunları yazmak düşüyor. Dipte geçen 54 dakikanın tek gözlemi, kumdaki deliklere girip çıkan kayabalıkları. Marmara yer yer yaşıyor olsa da, birçok yerde de ne yazık ki çoktan ölmüş. Marmara'nın çürüyen bir cesede dönüşmeye başladığı yerlerden biri de Silivri. Kayabalıkları bir ölünün bedenine açılan deliklerde var olmaya çalışıyorlar.
Silivri'ye dalmaya gelirken çok fazla beklentim yoktu, ama daha suya girer girmez bir hayal kırıklığı yaşamayı da beklemiyordum. İstanbul'un yanı başındaki birçok dalış noktasında karşılaştığımdan çok daha kötü olan su koşulları nedeniyle, Marmara'nın hiç görmek istemediğim yüzüne bakmak zorunda kalmıştım. Silivri'de su insanı körleştirecek kadar bulanıktı.
Deniz tabanı mı suyun rengini almıştı, yoksa tam tersi mi olmuştu? Su bulanıktı, dip de... Evet, yanlış duymadınız, Silivri'de sadece su değil denizin dibi de bulanık. Çok değil, sadece birkaç metre ileride su ve dip birbirlerine karışıyor ve sınırı belli olmayan bir boşluk gözünüzün önünde uzayıp gidiyor. Dipten sadece birkaç metre yükseldiğinizde, deniz tabanı kayboluyor; biraz daha yükseldiğinizdeyse, boyutları olmayan bir boşluğun içinde kaybolup gitmeniz işten değil. Bunlara bir de akıntıyı ekleyin; işte Silivri... Pusula yoksa, nereye gittiğinizi bilmeden döner durursunuz.
Derine dalmaya alışmışım ya, derinleşmemek için inat eden balçık zeminde bari 10 m'ye inelim diye inat ederken kıyıdan iyice açılmışız. Gözüm bi pusulada bi dipteki kaya balıklarında. Serçe parmağımdan pek de büyük olmayan kaya balıkları beni farkeder etmez kendilerini kumdaki bir deliğin içine atıveriyorlar. Kıvamlı balçığın belki de tek faydası, kayabalıklarının yuvanlamak için kullandıkları deliklerin kolay kolay kapanmaması. Çamur o kadar yapışkanlaşmış ki, dipteki delikler uzun süre çökmeden kalabiliyor. Bu deliklere bakınca aklıma avcı boy çukurları geliyor; hani tek askerin içine girebileceği kadar geniş boy çukurları vardır, ya mermilerden korur ya da mezar olur. İşte onlar gibi yüzlerce delik... Kayabalığı arada belirli bir mesafe kalana kadar sakinliğini koruyor, ama güvenlik mesafesinin aşıldığına karar verdiği an şimşek gibi yerinden fırlıyor ve deliğin içinde gözden kayboluyor. Bana da bunları yazmak düşüyor. Dipte geçen 54 dakikanın tek gözlemi, kumdaki deliklere girip çıkan kayabalıkları. Marmara yer yer yaşıyor olsa da, birçok yerde de ne yazık ki çoktan ölmüş. Marmara'nın çürüyen bir cesede dönüşmeye başladığı yerlerden biri de Silivri. Kayabalıkları bir ölünün bedenine açılan deliklerde var olmaya çalışıyorlar.
Etiketler:
KAYABALIĞI SİLİVRİ BALÇIK DİP MARMARA
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








