Köpekbalığını dişlemek için herkesin kendine göre bir nedeni var. Kimileri kansere iyi geldiğini düşünüyor, kimileri tadını merak ediyor. Köpekbalığının tadına bakarken okyanusun en güçlü yırtıcılarından birine boyun eğdirmenin anlamsız keyfini alan bile vardır. Mesela Çin’de köpekbalığı yüzgecinden yapılmış bir tas çorbayı kaşıklamak, cinsel ve parasal anlamda iktidar göstergesi olarak kabul ediliyor. Yüzgecin kesildiği köpekbalığının türüne bağlı olarak, bir tas çorba ortalama 500 dolara alıcı bulabiliyor. Balina köpekbalığı yüzgecinden yapılmış bir tas çorbaya 1500 dolar fiyat biçildiği uzak doğu ülkelerinde, bu kanlı ticaretin neden bitirilemediğini anlamak hiç zor değil.
Yakalanan her köpekbalığının ilkin yüzgeçleri köklerinden kesiliyor. Eti değersiz kabul edilen köpekbalıkları, yüzgeçleri kesildikten sonra gerisin geriye denize atılıyor. Kısa bir süre öncesine kadar özgürce yüzdükleri mavi dünyada tutunamamanın çaresizliği ile dibe çökerken bedenleri kanıyor.
Koltuk değneklerine mahkûm bir insanın topallamasını andırır, yüzgeçleri kesilmiş bir köpekbalığının hareketleri. Kusursuz yüzme stilinden eser kalmaz. Yüzgecinden yoksun kalan kuyruğunu ne kadar güçlü çırparsa çırpsın dibe çökmekten kurtulamaz. Hız ve denge kaynağı yüzgeçlerini kaybettiğinde, kıvrak manevralar yapan yüzme ustası gider. Köpekbalığından geriye kalan, suda çaresizce debelenen bir hilkat garibesidir.
Şimdi lütfen kısa bir süre için düşünün. Her yıl yüz milyonlarca köpekbalığının sadece yüzgeçleri için katledildiklerini, yüzgeçleri kesildikten sonra çoğunun denize geri atıldığını… Aşağı yukarı bütün köpekbalığı türlerinin soylarını sürdürmek için kıyasıya bir savaş verdiklerini… Yüzen kıyma makinesi olarak görülen köpekbalıklarının, denizdeki doğal dengenin korunmasında kilit rol oynadıklarını… Ve her yıl yüz milyonlarca dengesini kaybetmiş köpekbalığının çaresizce dibe çöktüğünü düşünün.
Bilmem farkında mısınız ama, yüzgeçleri kesildiği için dengesini kaybeden her köpekbalığı ile denizin doğal dengesi de yavaş yavaş bozuluyor. Dengenin korunabilmesi için bu kanlı ticaret bitmek zorunda.
13 Aralık 2010 Pazartesi
9 Aralık 2010 Perşembe
KÖPEKBALIKLARI HAKKINDA SAÇMALAMAK SAPLANTI OLDU
Kızıldeniz’in gözde dalış bölgesi Sharm El Sheikh’de çok kısa bir süre önce, köpekbalığı saldırıları meydana geldi. Saldırılarda ne yazık ki can kaybı da yaşandı. Bölgede dalış ve diğer tüm su sporlarının düzenlenmesinden sorumlu kurum olan Dalış ve Su Sporları Odası (CDWS), başta sadece yüzmeyi ve şnorkelle dalışı yasaklamış olmasına rağmen, daha sonra yasağın kapsamını genişleterek, tüm dalış faaliyetlerine birkaç gün süreyle izin vermedi. İlk saldırıyı yapan köpekbalığı, Sharm El Sheikh’in tanıdık simalarından olan Carcharhinus longimanus ya da nam-ı diğer oceanic white tip sharktı. Bu çok kesin bir bilgi, çünkü yüzeydeki şnorkelcilere saldırmadan önce dipteki dalgıçlar, kendilerine yaklaşan köpekbalığının birkaç kare fotoğrafını çekmişler. Saldırı öncesi yaşananların belgelenebildiği nadir durumlardan biri olması dışında bu olay gerçek bir trajedi. İlk saldırının sadece yaralanmalarla atlatılmış olması belki teselli olabilirdi. Ancak bu olaydan birkaç gün sonra yaşanan ve ne yazık ki can kaybıyla noktalanan diğer saldırılar, kelimenin tam anlamıyla bir sürek avını tetikledi. (Buraya kadar yazdıklarımı sevgili blogdaşım Çiğdem Cooper’ın keyifli blogundan alıntıladım).Hızlı bir takip sonrasında yakalanan köpekbalıklarıyla kısasa kısas sağlandığı düşünülebilir. Fakat, köpekbalığı gerçeklerinin bir kez daha unutulduğu bu kanlı kargaşada yaşananlar, kendi mamulümüz olan köpekbalığı korkusunu kafamızdan silip atamadığımızı bir kez daha gösteriyor. Saldırıları takiben yazılanlarsa, düpedüz bilgisizlik ve sorumsuzluk örneği. Kurban bayramında denize bolca aktığı söylenen kanlar tetiklemişti bu olayları. Allah’ım sana şükürler olsun, köpekbalığı asparagasında dünyada yalnız değilmişiz! Kurban kanına aldanarak kıyılara sokulan köpekbalıkları sadece bizim memlekette olsaydı ne olurdu halimiz?
Şaka bir yana, Sharm El Sheikh’de yaşananlar, köpekbalığı saldırılarını kurban kanıyla ilişkilendirdiğimiz ilk olay değil. Köpekbalıklarının denizde ev sahibi konumunda olmalarını bir türlü kabullenemediğimiz gibi, kendi doğal yaşam ortamlarındaki tezahürlerini açıklamak için, saçmalığın sınırlarını zorlayan sebepler üretmekten de vazgeçmiyoruz. Aslında bu yazıyı uzatmamak için; “Ey okuyucu, köpekbalıkları, denizdeki besin zincirinin hakim canlısıdır! Denize giren her insan da zincirin maalesef en zayıf halkasıdır, bu kadar basit...” diye bitirebilirdim. Fakat ne mümkün!
***
Geçenlerde okuduğum bir gazete haberi, tüylerimi diken diken etmekle kalmadı, sinirle gelen hararet bir kısmının dökülmesine bile neden oldu. Beni öfkeden deliye döndüren bu haberin konusu da, güya kurban kanının çekimine kapılmış olan köpekbalıklarıydı. Kurban bayramından birkaç gün sonra denize açılan gırgır tekneleri, Marmara Denizi’nin farklı yerlerinde toplam 15 tane bozcamgöz (Hexanchus griseus) yakalamışlardı. İlk defa bir seferde bu kadar çok sayıda bozcamgöz yakalanmıştı. Soyu tükenmekte olan bir tür için bu olay gerçek bir katliamdı. İrili ufaklı 15 tane bozcamgözün kıyıdaki değişmeyen adresi, her zaman olduğu gibi Balıkçınız Kenan’dı.
Gazetedeki habere eşlik eden resimde Balıkçınız Kenan, Gürpınar’daki tesisinde bozcamgözleri gururla sergilerken, mekanı dolduran gazetecileri “engin” bilgisinden faydalandırmayı da ihmal etmemişti. Gazetecilerin “köpekbalıklarını kıyıya çeken ne olabilir?” sorusuna balıkçının cevabı daha arefe gününden hazırdı: “Efendim malumunuz kurban bayramında denize çok kan aktı, o yüzden kıyıya yaklaşmış olabilirler...” Tabi ya, işte bu kadar! Köpekbalıkları kansever canlılardı ve bayramda bol bol kan akmıştı. Başka cevap aramaya gerek yoktu. Nasılsa ihale koyunlara kalmıştı.
Şimdi küçük bir kıyaslama yapalım. Bakalım kurban kanı masalı karşısında Mısırlılar ne yapmış, biz ne yapmışız?
Köpekbalığı saldırılarında can kaybı yaşanması, Kızıldeniz’in gözde dalış merkezi Sharm El Sheikh’de ister istemez bir panik havasına yol açtı ki bu çok normal. Kimse tatilde parçalanmayı istemez. Olayın ardından ilk söylenenler, kitlesel bir paniğin klasik emareleri olarak adlandırılabilir: korku, dehşet, yakalayalım, öldürelim, suya parmağınızı bile sokmayın uyarıları, falan filan. Ahalinin görmek istediği zanlılardan birkaçı yakalanınca resim tamamlanır gibi olur ama nafile. Birkaç gün arayla yinelenen saldırılar neticesinde, CDWS yetkilileri ya yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunun farkına vardılar ya da sırf topu başkasına paslamak için, köpekbalığı saldırıları ve davranışları konusunda uzman olan, dünyaca ünlü birkaç ismi Sharm El Sheikh’e davet ettiler. Top artık onlarda. Bakalım araştırmaları nasıl sonuç verecek?
Kurbanlık bozcamgözlerin Balıkçınız Kenan’da teşhirleri devam ederken, medyanın yumurtladığı cevherlere akademik asparagaslar da eklendi. Kimin ne söylediğine burada değinmek istemiyorum. Aksi halde eski meslekdaşlarımdan bazılarıyla papaz olmam işten değil. Köpekbalıkları konusunda içine düştüğümüz kurumsal acizliği anlamak için söylediklerini duymam yetti de arttı. Akademik ağızlardan çıkanlar, kurban kanı masalından farklı olmalıydı.
Bozcamgöz bir derin su köpekbalığıdır ve gündüz saatlerini 1000 m’ye yakın derinliklerde geçirir. Şimdi söyleyin bakalım, bozcamgözü derindeki evinden yüzeye çıkarmak için sizce denize ne kadar kan dökülmesi gerekir? Köpekbalıklarının kilometrelerce uzaktan kan kokusunu alabildikleri bir gerçek. Fakat yüzeydeki kanın 1000 m derine inen kesintisiz bir akış oluşturması, bozcamgözlerin bu akışı izleyerek yüzeye gelmeleri ve bu davranışı 15 tane köpekbalığının birden sergilemesi ise olacak iş değil. Hâlâ ikna olmayan varsa, müfredattan kaldırılan havuz problemi yerine yandakini çözmeye uğraşsın: Marmara Denizi’nde irili ufaklı 15 tane bozcamgözün kurban kanını izleyerek aynı bölgede kıyıya yaklaşmaları ve farklı tekneler tarafından avlanarak, aynı balıkçıya satılmaları olasılığı nedir?
İlginç haber kaleme almak için köpekbalıkları hakkında saçmalamak iyiden iyiye saplantı oldu artık. İnsanların zihninde köpekbalığı korkusunu canlı tutan bu asılsız haberlerin yarattığı tedirginlik sürdükçe, Marmara’da, Sharm El Sheikh’de ya da dünyanın herhangi bir yerinde köpekbalıklarının rahat yüzü görmeleri mümkün değil.
1 Aralık 2010 Çarşamba
DÜNYAMIZ İLGİ İSTİYOR
Geçtiğimiz Eylül ayında keşfedilen Gliese 581 g’de yaşam olabileceği iddiası, astronomi dünyasında bomba etkisi yaptı. Gezegen resmi olarak Gliese 581 g olarak isimlendirilmiş olsa da, bazı astronomlar, varlığı henüz kesin olarak kanıtlanmamış olan bu gökcismini çoktan “Yerküre’nin İkizi” olarak görmeye başladılar bile. Ancak, gezegene en dokunaklı ya da en matrak adı (tercih size kalmış), gezegeni keşfeden Amerikalı gökbilimci Steven Vogt takmış. Profesör Vogt karısına ithafen ona Zarmina’nın Dünyası diyor. Bugüne kadar televizyonda ya da sinemada izlediğimiz bilimkurgu filimlerinde geçenlerden geri kalmayan, eksantrik bir isim Zarmina.
Amerikalı gökbilimcinin ısrarla var dediği ve üzerinde yaşamın gelişmesine aday gezegen olarak gösterdiği Zarmina’nın Dünyası’nı, bugün için uzaktan izlemek ve tahmin yürütmekten başka seçeneğimiz yok. Bizden tam 20 ışıkyılı ya da 193.121.280.000.000 km uzakta, varla yok arasında bocalayan bir gezegendeki yaşam olasılığını tartışırken, gezegenimizin hızla tükenen kaynakları aklımızın köşesinden bile geçmiyor. Ve ne yazık ki bu ilk kez olmuyor! Sahi neden uzayda yaşam aramaya kafayı bu kadar taktık ve bildiğimiz anlamda yaşamın başladığı dünyamızı bir kenara attık? Dahası, okyanusların karanlık çukurlarında, mercan resiflerinde ya da buzların altına hapsolmuş kutup okyanuslarında keşfedilmeyi bekleyen milyonlarca yeni canlı türü olduğundan söz edilirken, doğal dengeyi altüsteden gayretkeşliğimizle dünyanın son kullanma tarihini hergün biraz daha erkene alırken, artık gözümüzü kendi gezegenimize çevirmenin zamanı gelmedi mi?
Amerikalı gökbilimcinin ısrarla var dediği ve üzerinde yaşamın gelişmesine aday gezegen olarak gösterdiği Zarmina’nın Dünyası’nı, bugün için uzaktan izlemek ve tahmin yürütmekten başka seçeneğimiz yok. Bizden tam 20 ışıkyılı ya da 193.121.280.000.000 km uzakta, varla yok arasında bocalayan bir gezegendeki yaşam olasılığını tartışırken, gezegenimizin hızla tükenen kaynakları aklımızın köşesinden bile geçmiyor. Ve ne yazık ki bu ilk kez olmuyor! Sahi neden uzayda yaşam aramaya kafayı bu kadar taktık ve bildiğimiz anlamda yaşamın başladığı dünyamızı bir kenara attık? Dahası, okyanusların karanlık çukurlarında, mercan resiflerinde ya da buzların altına hapsolmuş kutup okyanuslarında keşfedilmeyi bekleyen milyonlarca yeni canlı türü olduğundan söz edilirken, doğal dengeyi altüsteden gayretkeşliğimizle dünyanın son kullanma tarihini hergün biraz daha erkene alırken, artık gözümüzü kendi gezegenimize çevirmenin zamanı gelmedi mi?
25 Kasım 2010 Perşembe
KORKUNUN ÖZNESİ 'BOZCAMGÖZ'
Ticareti canlandırmak için en akıl almadık yerlerde bozcamgöz cesetlerini sergilemek, artık bir İstanbul geleneği oldu. Cansız bedenlerin etrafını dolduran meraklı kalabalığın içinde bugüne kadar her türlü insanla karşılaştım. İçlerindeki akıl almaz köpekbalığı korkusu ise bu topluluğun daima ortak paydası olmuştur. Acaba yeryüzünde başka hangi canlı, bu denli yoğunlaşmış ortak bir korkunun öznesidir? Köpekbalıklarının hedef oldukları bilinçsiz nefret devam ettiği sürece, bu kanlı oyunda perdenin daha uzun bir süre kapanmayacağı gün gibi ortada.
Vahşi yaşamdan nefret etmenin bir mantığı, haklı bir gerekçesi olabilir mi? Yaklaşık 20 yıldır kesintisiz olarak sürdürdüğüm bozcamgöz araştırması yakın zamanda sonlandı. 1974’den 2009’a kadar olan dönemde balıkçılar tarafından avlanan 127 tane bozcamgözün ortak öyküsü, bu nefretin kesinlikle haklı bir gerekçesi olmadığını gösteriyor. İnsanların bozcamgöze olumsuz ve gerçekdışı bakışının altında yatan en önemli nedenlerden biri de, doğa haberciliğinde kesinlikle kullanılmaması gereken sorumsuz iletişim üslubu. Haberciler, denizin derinliklerinden koparılarak çelik güvertelerde can çekişmeye mahkum edilen hemen her bozcamgöze ‘JAWS’ yaftasını yapıştırmaktan her nedense vazgeçemiyorlar. Hemen her habere hakim olan suni korku, göstermelik sebeplerle sürekli taze tutuluyor. Ortaya atılan iddialarda akıldan ve bilimsel gerçeklerden eser yok. Bozcamgöz hakkında yazılmış sayfalar dolusu ‘gerçek’ bilgi varken, bıçak sırtında yaşama savaşı veren bu kırılgan tür hakkında atıp tutmaya neden bu kadar hevesliyiz? Soyu tükenme tehlikesi altında olan bir köpekbalığı türü hakkında, gerçeklere dayanan, sorumlu habercilik örneği yazılar kaleme almak bu kadar zor mu?
Vahşi yaşamdan nefret etmenin bir mantığı, haklı bir gerekçesi olabilir mi? Yaklaşık 20 yıldır kesintisiz olarak sürdürdüğüm bozcamgöz araştırması yakın zamanda sonlandı. 1974’den 2009’a kadar olan dönemde balıkçılar tarafından avlanan 127 tane bozcamgözün ortak öyküsü, bu nefretin kesinlikle haklı bir gerekçesi olmadığını gösteriyor. İnsanların bozcamgöze olumsuz ve gerçekdışı bakışının altında yatan en önemli nedenlerden biri de, doğa haberciliğinde kesinlikle kullanılmaması gereken sorumsuz iletişim üslubu. Haberciler, denizin derinliklerinden koparılarak çelik güvertelerde can çekişmeye mahkum edilen hemen her bozcamgöze ‘JAWS’ yaftasını yapıştırmaktan her nedense vazgeçemiyorlar. Hemen her habere hakim olan suni korku, göstermelik sebeplerle sürekli taze tutuluyor. Ortaya atılan iddialarda akıldan ve bilimsel gerçeklerden eser yok. Bozcamgöz hakkında yazılmış sayfalar dolusu ‘gerçek’ bilgi varken, bıçak sırtında yaşama savaşı veren bu kırılgan tür hakkında atıp tutmaya neden bu kadar hevesliyiz? Soyu tükenme tehlikesi altında olan bir köpekbalığı türü hakkında, gerçeklere dayanan, sorumlu habercilik örneği yazılar kaleme almak bu kadar zor mu?
Etiketler:
MARMARA BOZCAMGÖZ HABERCİLİK BALIKÇILIK
21 Kasım 2010 Pazar
ALACAKARANLIKTA GEZİNMEK
Yaşım ilerledikçe derin suları rüyamda daha az görür oldum. Oysa çocukken ne zaman gözümü yumsam, derin karanlıkta bulurdum kendimi. Henüz kapı eşiğinde beklediğim bir dünyanın hayal meyal görüntüleriyle avunmak zorundaydım. Bir gün keyifli gezintiler yapmayı umduğum alacakaranlık derinliklerin henüz yabancısıydım. Azotla uyuşmaya yazgılı bir aklın hayalleriydi, çocukluk düşlerimi dolduran renkler.
En derin okyanus çukurlarını araştırmaya yıllar önce başlamış olsak da, 30 m'den başlayıp 100 m derine kadar uzanan mezofotik kuşak, ne gariptir ki, denizin en az tanıdığımız bölgesi. Bir deniz biyoloğu olarak burayı mezofotik kuşak olarak adlandırmak zorunda olsam da, burası, güneş ışığının belirgin olarak seyreldiği, gölgeyle gerçeğin zaman zaman birbirine karıştığı, hemen her şeyin bir görünmezlik perdesi arkasına gizlendiği ve ancak yeteri kadar yaklaşıldığında görünür olduğu bir alacakaranlık kuşağı benim için. Derinlerin çekimine kapılmış diğer teknik dalgıçların da bu adlandırmaya itiraz edeceklerini düşünmüyorum.
Çok yakın bir geçmişe kadar burası, aletli dalışın güvenli olarak görülen sınırları dışında kabul ediliyordu. Dalmak için, özellikle hava ile yapılan dalışlar için, fazlasıyla derindi. Sualtı robotu gibi pahalı teknolojileri kullanmaya değmeyecek kadar da sığdı alacakaranlık kuşağı. Gerçi teknoloji geliştikçe ucuzladığından mıdır nedir, mezofotik kuşak araştırmalarında sualtı robotları artık daha fazla kullanılıyor olsa da, bu araçlar insanın el becerisinden hâlâ çok uzakta olduklarından, çok yakın vadede dalgıçların yerini almaları beklenmemeli.
Alacakaranlık kuşağı, uzun yıllar hakkında çok az şey bilinen bir boşluk olarak kaldı. Bugüne kadar mercan resifleri hakkında yayımlanan binlerce makalenin, çoğunlukla 20 m'den daha sığ sularda yapılan araştırmaların sonuçlarını içermesi, resif biliminin yıllarca 20 m'den daha derine inemediğini gösteriyor. Derin resifler hakkında bildiklerimiz, sığ resiflere ilişkin bilgilerin bir genellemesinden ibaretti. Bu durum uzun yıllar değişmedi. Oysa hayatın alışılmış sınırları aştığı, bilinen biçimlerle yetinmediği, şaşırtan, ürküten, düşündüren, ama en önemlisi keşif tutkusunu sürekli tazeleyen süprizlerle dolu olduğu bir dünyanın başlangıcı olan alacakaranlık kuşağı, küçümsenmeyecek zenginlikte bir yaşamın beşiği. Burası, sığda yaşayanların inebildikleri azami derinliklerle, derinde yaşayanların tahammül edebildikleri en sığ derinliklerin birbirine girdiği bir karışma bölgesi. Fırlak gözleriyle karanlıkta görmeye çalışan balıklar, kolları kuştüyünü andıran sepet yıldızları, kırmızı sübyeler, ama ille de mercanlar! Alacakaranlığı, yaşamdan yoksun dipsiz bir kuyu olmaktan alıkoyan yaşamlar arasında mercanların ayrıcalıklı bir yeri var.
Yerleştikleri taşları narin birer dantel gibi örten mercanların büyüsüne kapılarak dalmıştım alacakaranlığa. 20'li yaşlarımın başında derinlik korkusunu hiçe saymamın, alacakaranlıkta gezintiye çıkmamın en önemli sebebi onlardı. Doğanın sabır dolu çabasının zaferiydi mercanlar, alacakaranlık gölgelerin arkasında gizlenen hayatın kırılgan delilleriydi. Mercanlar, büyüdükçe daha az gördüğüm düşleri gerçeğe çevirmişlerdi.
Ben çok şanslıyım! Gerçeğe dönüşen çocukluk düşlerinin içinde gezinecek kadar, şanslı...
En derin okyanus çukurlarını araştırmaya yıllar önce başlamış olsak da, 30 m'den başlayıp 100 m derine kadar uzanan mezofotik kuşak, ne gariptir ki, denizin en az tanıdığımız bölgesi. Bir deniz biyoloğu olarak burayı mezofotik kuşak olarak adlandırmak zorunda olsam da, burası, güneş ışığının belirgin olarak seyreldiği, gölgeyle gerçeğin zaman zaman birbirine karıştığı, hemen her şeyin bir görünmezlik perdesi arkasına gizlendiği ve ancak yeteri kadar yaklaşıldığında görünür olduğu bir alacakaranlık kuşağı benim için. Derinlerin çekimine kapılmış diğer teknik dalgıçların da bu adlandırmaya itiraz edeceklerini düşünmüyorum.
Çok yakın bir geçmişe kadar burası, aletli dalışın güvenli olarak görülen sınırları dışında kabul ediliyordu. Dalmak için, özellikle hava ile yapılan dalışlar için, fazlasıyla derindi. Sualtı robotu gibi pahalı teknolojileri kullanmaya değmeyecek kadar da sığdı alacakaranlık kuşağı. Gerçi teknoloji geliştikçe ucuzladığından mıdır nedir, mezofotik kuşak araştırmalarında sualtı robotları artık daha fazla kullanılıyor olsa da, bu araçlar insanın el becerisinden hâlâ çok uzakta olduklarından, çok yakın vadede dalgıçların yerini almaları beklenmemeli.
Alacakaranlık kuşağı, uzun yıllar hakkında çok az şey bilinen bir boşluk olarak kaldı. Bugüne kadar mercan resifleri hakkında yayımlanan binlerce makalenin, çoğunlukla 20 m'den daha sığ sularda yapılan araştırmaların sonuçlarını içermesi, resif biliminin yıllarca 20 m'den daha derine inemediğini gösteriyor. Derin resifler hakkında bildiklerimiz, sığ resiflere ilişkin bilgilerin bir genellemesinden ibaretti. Bu durum uzun yıllar değişmedi. Oysa hayatın alışılmış sınırları aştığı, bilinen biçimlerle yetinmediği, şaşırtan, ürküten, düşündüren, ama en önemlisi keşif tutkusunu sürekli tazeleyen süprizlerle dolu olduğu bir dünyanın başlangıcı olan alacakaranlık kuşağı, küçümsenmeyecek zenginlikte bir yaşamın beşiği. Burası, sığda yaşayanların inebildikleri azami derinliklerle, derinde yaşayanların tahammül edebildikleri en sığ derinliklerin birbirine girdiği bir karışma bölgesi. Fırlak gözleriyle karanlıkta görmeye çalışan balıklar, kolları kuştüyünü andıran sepet yıldızları, kırmızı sübyeler, ama ille de mercanlar! Alacakaranlığı, yaşamdan yoksun dipsiz bir kuyu olmaktan alıkoyan yaşamlar arasında mercanların ayrıcalıklı bir yeri var.
Yerleştikleri taşları narin birer dantel gibi örten mercanların büyüsüne kapılarak dalmıştım alacakaranlığa. 20'li yaşlarımın başında derinlik korkusunu hiçe saymamın, alacakaranlıkta gezintiye çıkmamın en önemli sebebi onlardı. Doğanın sabır dolu çabasının zaferiydi mercanlar, alacakaranlık gölgelerin arkasında gizlenen hayatın kırılgan delilleriydi. Mercanlar, büyüdükçe daha az gördüğüm düşleri gerçeğe çevirmişlerdi.
Ben çok şanslıyım! Gerçeğe dönüşen çocukluk düşlerinin içinde gezinecek kadar, şanslı...
10 Kasım 2010 Çarşamba
FIRTINAYA YENİK DÜŞTÜ KENAN ŞEKER
Rumeli Feneri’ndeki dalıştan birkaç hafta sonra dalgıç Adnan’la bir sabah yine fakültenin kapısında karşılaştık. Ya kasım sonuydu ya da aralık başı... O vakitler daha bir dalış defterim olmadığı için, ilk nargile denemelerimin takvimi ne yazık ki sadece aylardan ve yıllardan oluşmakta. Günler ve saatler derinlerde kayboldu gitti. Allah’tan fotoğraf çekmeyi akıl etmişim; aksi takdirde o büyülü günlerden geride elle tutulur hiçbir anı kalmayabilirmiş.
Havanın soğuğu buzla yarış etse de, kıvırcık saçlı, tombiş deniz kurdunda yine yaka bağır açıktı. Bırakın kuru elbiseyi, deliksiz ve kalın bir dalış elbisesiyle dalmanın bile lüks olduğu yıllarda Adnan ve ekibi, insanı donduran kış denizinin dibinde ekmek peşine düşmekteydiler. İster inanın istemezseniz inanmayın ama 80’lerde malzeme sahibi olmak hiç kolay değildi. Bu nedenle Kenan Şeker’in Rumeli Feneri’nden ayrılıp Beykoz koyuna gelmesi, illede dalış diye yanıp tutuşan benim için bulunmaz bir nimetti.
Fenerdeki çekek yerinden niye ayrıldılar, Beykoz’a gelmelerinin sebebi neydi? Kantinde çay içerken birkaç kez sorsam da Adnan pek oralı olmadı, ben de bir daha üstelemedim. Adam sen de, bana ne... Laf lafı açtıkça birkaç arkadaşım daha ortak oldu sohbete. Söz döndü dolaştı ve yine aynı yere geldi: “abi bizde dalmak istiyoruz...” Öğlen yemeğini boş vermemize, gerekirse aradan sonraki ilk dersi de kırmamıza mal olan koyda nargile keyfi faslımız, aşağı yukarı işte böyle başladı.
Kenan Şeker’i Beykoz Belediyesi’nin önündeki eski su iskelesine bağlamışlardı. Beton kaplaması çoktan tarih olmuş iskelenin çelik yapısı sağlam görünüyordu. Bir elimde çanta, diğerinde ağırlık kemeriyle kaygan kirişlerin üzerinde on metre kadar yürüdükten sonra güverteye adım atmak bir nevi sınav gibiydi. İskeleyi geçebilen dalmaya hak kazanır... Suya düşmeden, kafamı kırmadan tekneye girince, her seferinde derin bir oh çektiğimi daha dün gibi hatırlarım.
Emektar nargile teknesinin koyda kaldığı 3 hafta boyunca hemen her gün dalış yaptık. Bulduğumuz her fırsatta kapağı tekneye atıyorduk, ama güvertede geçirdiğimiz zaman dipte geçirdiğimizden her zaman daha azdı. Acele etmeye gerek yoktu; malzeme de boldu, hava da... Artık dalgıçta bizdik, hortumcu da... Sakın yanlış anlaşılmasın; bizimki öyle milletin parasını son kuruşuna kadar hortumlamak maksatlı hortumculuk değildi! Tekneden uzaklaşan dalgıcın arkasından hortumu yavaş yavaş bırakmak, gevşediğinde hortumun boşunu almaktı hortumcunun görevi. Yemyeşil suda siyah bir çizgi gibi uzayıp giden lastik hortum, dipteki adamı yaşama bağlardı. O siyah çizginin ucunda bir yaşam vardı. Dikkatli olmak, hortumu koparttırmamak zorundaydınız. Kolayca açılması ve karışmadan toplanabilmesi için hortum güverteye “8” şeklinde istiflenmeliydi. Sonra hortum işaretleri vardı. Bir çekiş, iki çekiş, üç çekiş... Hepsi bir mesaj taşırdı yüzeyle dip arasında. Nargilecinin dili kısa ama anlaşılır olmalıydı. Sabah dalan, öğleden sonra hortumcu olurdu; düzen böyleydi. Yüzeyi köpürten hava kabarcıklarını pür dikkat izlerdik dalış sıramızı beklerken. Herkes birbirinin yaşamından sorumluydu.
Bizim sınıftaki çoğu arkadaş, Kenan Şeker’deki nargileyi hiç yoksa bir kere tecrübe etmiştir. Ayhan, Aziz, Mehmet, Murat ve Recep en net hatırladıklarım. Ben dahil bu altı kişi hemen her dalışa katılmış, Beykoz koyunun kokusu ve lezzeti sürekli değişen suyunu tatmak fırsatı bulmuş bir ekiptir. Bildiğim kadarıyla, benim haricimde içlerinden sadece Recep daha sonra da dalışa devam etti; ancak, duyduğuma göre Silifke’de vurgun yedikten sonra kafasını bile suya sokmuyormuş artık. Hey gidi Kenan Şeker hey... Kimbilir kaç kişi dalgaların altındaki dünyaya ilk kez senin güvertenden adım attı? Daracık kamarada saatlerce bitmek bilmeyen bol çaylı, bol kahkahalı sohbetlerimizin tadı hâlâ damağımda. Gün oldu iddiaya tutuştuk, gün oldu Cousteau’dan konuştuk, gün oldu memleket kurtardık sürekli rutubet kokan kamarada...
Aşağı yukarı bir yıl sonra Adnan’ı başka bir teknede gördüm. Yine dalış amiriydi. Yeni tekneyi de eski su iskelesine bağlamışlardı. Ekip birkaç fire vermişti ama asıl önemlisi eski ruhundan bir şeyler yitirmişti sanki. Hatırladığım lezzet yoktu sohbette. Durgundular, bezgindiler. Çoğu dalgıçlığa devam edip etmemeyi bile konuşuyordu ciddi ciddi. Sevmemiştim bu tekneyi. Yabancı bir güvertede dikilirken dalmayı bile istemedim o gün. “Kenan Şeker’e ne oldu?” diye sorduğumda, dalgıç İsmail üzgün bir ifadeyle yanıtladı sorumu. Kıyıköy’de kayalara vura vura parçalanmıştı çıraklık günlerimin geçtiği emektar; fırtınaya yenik düşmüştü bir kış vakti. Alelacele iki takım malzeme bulup dalmışlar, kurtarabildiklerini kurtarmak için çabalamışlardı, ama nafile. “Senin verdiğin fotoğraflar da gitti” demişti Adnan. Yeniden tabettirdiğim fotoğraflarla iki gün sonra tekneye gittiğimde, onlar çoktan Kıyıköy’ün yolunu tutumuşlardı deniz salyangozu toplamak için. Bu onları son görüşümdü. Ne kadar şikâyet ederlerse etsinler yine de yola çıkmışlardı. Tıpkı yeni bir yaşama alışmak gibi yeni teknelerine alışmak, sessiz derinliklerde kısmetlerini aramak zorundaydılar.
Havanın soğuğu buzla yarış etse de, kıvırcık saçlı, tombiş deniz kurdunda yine yaka bağır açıktı. Bırakın kuru elbiseyi, deliksiz ve kalın bir dalış elbisesiyle dalmanın bile lüks olduğu yıllarda Adnan ve ekibi, insanı donduran kış denizinin dibinde ekmek peşine düşmekteydiler. İster inanın istemezseniz inanmayın ama 80’lerde malzeme sahibi olmak hiç kolay değildi. Bu nedenle Kenan Şeker’in Rumeli Feneri’nden ayrılıp Beykoz koyuna gelmesi, illede dalış diye yanıp tutuşan benim için bulunmaz bir nimetti.
Fenerdeki çekek yerinden niye ayrıldılar, Beykoz’a gelmelerinin sebebi neydi? Kantinde çay içerken birkaç kez sorsam da Adnan pek oralı olmadı, ben de bir daha üstelemedim. Adam sen de, bana ne... Laf lafı açtıkça birkaç arkadaşım daha ortak oldu sohbete. Söz döndü dolaştı ve yine aynı yere geldi: “abi bizde dalmak istiyoruz...” Öğlen yemeğini boş vermemize, gerekirse aradan sonraki ilk dersi de kırmamıza mal olan koyda nargile keyfi faslımız, aşağı yukarı işte böyle başladı.
Kenan Şeker’i Beykoz Belediyesi’nin önündeki eski su iskelesine bağlamışlardı. Beton kaplaması çoktan tarih olmuş iskelenin çelik yapısı sağlam görünüyordu. Bir elimde çanta, diğerinde ağırlık kemeriyle kaygan kirişlerin üzerinde on metre kadar yürüdükten sonra güverteye adım atmak bir nevi sınav gibiydi. İskeleyi geçebilen dalmaya hak kazanır... Suya düşmeden, kafamı kırmadan tekneye girince, her seferinde derin bir oh çektiğimi daha dün gibi hatırlarım.
Emektar nargile teknesinin koyda kaldığı 3 hafta boyunca hemen her gün dalış yaptık. Bulduğumuz her fırsatta kapağı tekneye atıyorduk, ama güvertede geçirdiğimiz zaman dipte geçirdiğimizden her zaman daha azdı. Acele etmeye gerek yoktu; malzeme de boldu, hava da... Artık dalgıçta bizdik, hortumcu da... Sakın yanlış anlaşılmasın; bizimki öyle milletin parasını son kuruşuna kadar hortumlamak maksatlı hortumculuk değildi! Tekneden uzaklaşan dalgıcın arkasından hortumu yavaş yavaş bırakmak, gevşediğinde hortumun boşunu almaktı hortumcunun görevi. Yemyeşil suda siyah bir çizgi gibi uzayıp giden lastik hortum, dipteki adamı yaşama bağlardı. O siyah çizginin ucunda bir yaşam vardı. Dikkatli olmak, hortumu koparttırmamak zorundaydınız. Kolayca açılması ve karışmadan toplanabilmesi için hortum güverteye “8” şeklinde istiflenmeliydi. Sonra hortum işaretleri vardı. Bir çekiş, iki çekiş, üç çekiş... Hepsi bir mesaj taşırdı yüzeyle dip arasında. Nargilecinin dili kısa ama anlaşılır olmalıydı. Sabah dalan, öğleden sonra hortumcu olurdu; düzen böyleydi. Yüzeyi köpürten hava kabarcıklarını pür dikkat izlerdik dalış sıramızı beklerken. Herkes birbirinin yaşamından sorumluydu.
Bizim sınıftaki çoğu arkadaş, Kenan Şeker’deki nargileyi hiç yoksa bir kere tecrübe etmiştir. Ayhan, Aziz, Mehmet, Murat ve Recep en net hatırladıklarım. Ben dahil bu altı kişi hemen her dalışa katılmış, Beykoz koyunun kokusu ve lezzeti sürekli değişen suyunu tatmak fırsatı bulmuş bir ekiptir. Bildiğim kadarıyla, benim haricimde içlerinden sadece Recep daha sonra da dalışa devam etti; ancak, duyduğuma göre Silifke’de vurgun yedikten sonra kafasını bile suya sokmuyormuş artık. Hey gidi Kenan Şeker hey... Kimbilir kaç kişi dalgaların altındaki dünyaya ilk kez senin güvertenden adım attı? Daracık kamarada saatlerce bitmek bilmeyen bol çaylı, bol kahkahalı sohbetlerimizin tadı hâlâ damağımda. Gün oldu iddiaya tutuştuk, gün oldu Cousteau’dan konuştuk, gün oldu memleket kurtardık sürekli rutubet kokan kamarada...
Aşağı yukarı bir yıl sonra Adnan’ı başka bir teknede gördüm. Yine dalış amiriydi. Yeni tekneyi de eski su iskelesine bağlamışlardı. Ekip birkaç fire vermişti ama asıl önemlisi eski ruhundan bir şeyler yitirmişti sanki. Hatırladığım lezzet yoktu sohbette. Durgundular, bezgindiler. Çoğu dalgıçlığa devam edip etmemeyi bile konuşuyordu ciddi ciddi. Sevmemiştim bu tekneyi. Yabancı bir güvertede dikilirken dalmayı bile istemedim o gün. “Kenan Şeker’e ne oldu?” diye sorduğumda, dalgıç İsmail üzgün bir ifadeyle yanıtladı sorumu. Kıyıköy’de kayalara vura vura parçalanmıştı çıraklık günlerimin geçtiği emektar; fırtınaya yenik düşmüştü bir kış vakti. Alelacele iki takım malzeme bulup dalmışlar, kurtarabildiklerini kurtarmak için çabalamışlardı, ama nafile. “Senin verdiğin fotoğraflar da gitti” demişti Adnan. Yeniden tabettirdiğim fotoğraflarla iki gün sonra tekneye gittiğimde, onlar çoktan Kıyıköy’ün yolunu tutumuşlardı deniz salyangozu toplamak için. Bu onları son görüşümdü. Ne kadar şikâyet ederlerse etsinler yine de yola çıkmışlardı. Tıpkı yeni bir yaşama alışmak gibi yeni teknelerine alışmak, sessiz derinliklerde kısmetlerini aramak zorundaydılar.
DAMDAN DÜŞER GİBİ DALGIÇ OLDUM
Sarıyer – Rumeli Feneri hattında çalışan 150 numaralı otobüse hiç bu kadar keyifle binmemiştim. Dumanı tüten mis gibi kıymalı kol böreğinin şüphesiz bu keyifte önemli bir payı vardı. Gerçi otobüse binene kadar biraz ılışmıştı ama, yine de Sarıyer böreğinin tadı bir başkaydı buz gibi kasım sabahı. Neredeyse iki saattir yoldaydım. Yeşilköy’den Eminönü’ne, oradan Sarıyer’e iki uzun otobüs yolculuğu yaptıktan sonra, nihayet Rumeli Feneri’ne az bir yolum kalmıştı. Uyku mahmuru gözlerim kapanmaya fırsat ararken, hem kahvaltı ediyor hem de virajı bol yolda otobüsü deli gibi kullanan şöföre veryansın ediyordum içimden. Garipçe’deki indibindi faslını da arkada bıraktıktan sonra Rumeli Feneri’ne birkaç dakikalık yolum kalmıştı ki o sabah rüzgarla yarış eden şöför sayesinde o mesafe de göz açıp kapayana kadar bitmişti.
1988’in kasım ayında ki günü tam olarak hatırlamıyorum, sabahın köründe bunca yolu sırf Sarıyer’den börek almak için tepmemiştim. Asıl sebep başkaydı! Rumeli Feneri’ne çocukluk hayalimi gerçekleştirmek, dalgıçlığa ilk adımı atmak için gelmiştim...
Denizi oldum olası çok sevdim; aramızdaki bağ öyle aşkmış, sevgiymiş, mavi tutkuymuş, deryaya özlemmiş gibi basmakalıp sözlerle açıklanamayacak kadar güçlü bir yakınlık. Hani “falanca balığın tadı neye benzer?” sorusuna hiç düşünmeden “tavuk eti gibi...” diye cevap verenler vardır ya, işte denizle aramdaki bağı temcit pilavı gibi tekrarlanan bu sözlerle tanımlamaya kalkarsam, kılıçbalığını tavuk yerine koymuş olurum. O yüzden ben denize ne aşığım, ne de maviye tutkunum... Joseph Konrad Tayfun isimli öyküsünün bir yerinde şöyle der: “...Son ana dek yaşamdan habersiz, onun barındırabileceği tüm vefasızlığı, şiddeti ve dehşeti görmeden. Denizde ve karada böyle şanslı adamlar vardır - ya da kaderin ve denizin böyle hor gördüğü adamlar.” Deniz beni daima kucakladı, asla hor görmedi. Dalgaların altında ne görmek istediysem, neyin hayalini kurduysam, zamanı geldiğinde bana gösterdi. Mercan bahçelerinin hayalini kurdum... Köpekbalıklarının, pırıl pırıl incilerin, kabukların, balinaların hayalleriyle uyudum çoğu zaman. Günü geldiğinde hepsini teker teker gördüm derinlerdeki dünyada. Ruhumun ihtiyaçlarını karşılayan bir varlık gibiydi çoğu zaman ki hâlâ da öyledir... Neyi düşleşem denizle ilgili, hâlâ sabırla gösterir, öğretir; kendisiyle ilgili öğrenmem gereken daha bir dünya sırrı olduğunu hatırlatarak öğretir her seferinde, bıkmadan. Aşk, sevgi, tutku, özlem... Zamanla zayıflayan, hatta sönen bu insani duygularla tanımlamam ben denizle aramdaki bağı.
Ömer Hayyam’da Kornişçi sokaktaki bir evde ilk düğümleri atılmıştı aramızdaki bağın. Beş yaşındaydım... Annemler Almanya’dan bir dalgıç maskesi göndermişlerdi. Hani eczanelerde satılan, oval camlı, turuncu maske var ya... 1976 senesinde artık benim de bir turuncu dalgıç maskem vardı.
O sene bütün bir yazı balkonda geçirdim desem yalan olmaz. Hemen her gün anneannemin balkona taşıdığı bakır çamaşır kazanını suyla doldurur, inşaat kumlarının arasında bulduğum deniz minarelerini de kazandaki suya atardım. Deniz gözlüğümü (o zamanlar adı buydu benim için) takıp deniz minarelerini seyrederdim nefesim kesilene kadar. Kıçı suyun dışında kalmış bir karabatak gibi, kafamı kazanın içinden çıkarmayı hiç istemezdim. Akranlarım mahallede top peşinde koşarken, İstanbul’un işgalinden kalma Fransız yapısı binanın üçüncü katında, bir kazan suyun içinde, hayatımın yönünü belirleyen çok geniş bir dünyanın kapısını aralamıştım 76 yazında. Çamaşır kazanının derinlerine ilk dalışımdan tam 13 yıl sonra, uzun süre şnorkelle girişinde gezindiğim dünyanın derinlerine gerçek yolculuğum başlamak üzereydi.
Rumeli Feneri’ndeki balıkçı barınağında kıçtan kara bağlamış bekleyen Kenan Şeker, yer yer boyası dökülmüş, hortum ve halat yığınlarının kapladığı kıç üstünde adım atacak yeri kalmamış, sigara dumanı kokan daracık kamarasında deniz yorgunu tayfaların fırtınaya, dalgalara, karaya çakılıp kalmaya ve denizcinin bitmek bilmeyen fukaralığına sövüp saydıkları sıradan bir dalgıç teknesiydi. Kıyıköy’deki deniz salyangozu avından yeni dönmüşlerdi. Bakım için barınakta bekleyen teknenin baş dalgıcı Adnan, artık nerden aklına estiyse, Beykoz’daki Su Ürünleri Fakültesi’ne geldi bir sabah. Nerden mi biliyorum? Çünkü o yıl aynı fakültede birinci sınıf öğrencisiydim ve Adnan'ın sabah binadan içeriği girer girmez burun buruna geldiği ilk kişi bendim...
- Selam genç...
- Buyur abi kime baktın?
- Dalgıç bulunur mu bu okulda?
Hayatımda keyif alarak yaptığım hemen her şey hep böyle damdan düşer gibi başlamıştır. Birkaç önemsiz istisna dışında, hayatımı şekillendiren güçler hep rastlantılardı. Artık cahil cesareti miydi, yoksa bilerek ve isteyerek tongaya mı basmıştım, “abi ben dalgıcım...” sözü sapan taşı gibi çıkmıştı ağzımdan. Adnan'ın cevabı kısa ve gayet açıktı: “iyi o zaman, haftasonu Rumeli Feneri’ne gel...”
Barınağa inen yokuşta yürürken hafif hafif yağmur çiseliyordu. Sıcak yatağımda kıvrılıp uyumak yerine sabahın köründe yollara düşmemi, üstüne üstlük denize dalma niyetimi ti’ye almaktaydı ahmak ıslatan. “Vazgeçmek yok! Kafanı kazana soktuğun gün ayarın kaydı senin...” diye diye Kenan Şeker’in salyangoz kokan ahşap güvertesine ilk adımı atmıştım.
Tayfayla tanışıp iki satır sohbetin üzerinden yarım saat ancak geçmişti ki nargile takımını kuşanmış olarak suya girmeye hazırdım. Sağolsunlar yine annemlerin aldığı 6.5 mm JWL dalgıç elbisem, askıda suları süzülen yıpranmış Technisub kreasyonunun yanında cillop gibiydi. Adnan başladı uzun uzun anlatmaya, öğüt vermeye: “Hortumu bir kere çekersen, okey; iki kere çekersen, hortumun boşunu al...” Peki ya üç kere çekersem? “Hortumu üç kere çektirecek bir belaya sokma başını...”
Tekneye gelmeden önce Hüseyin Şerif Sofular’ın evde ne kadar kitabı varsa okumuştum. Barınağın içinde derinlik taş çatlasın 5 m; vurgun tehlikesi yok, ama nefes tutarsam emboli olurum. Verebildiğin kadar nefes ver, hava bol nasılsa. Aradan geçen 13 yılda şnorkelle dala çıka kulak eşitlemek artık bir refleks olmuştu; suya alışkındım, ama basınçlı havayla dalmanın şakaya gelir yanı yoktu. Masum yalana son verip, “abi ben buraya dalmayı öğrenmek için geldim...” diyince biraz afalladılar önce. “Az bekle...” dedi Adnan; sonra dalgıç İsmail’e döndü: “sen de hazırlan, birlikte dalın...” Benim mum yatsıdan çok önce söndü sönmesine ama, çamur rengi suya ilk dalışımı yaparken İsmail’in yanımda olması tüm korkularımı bastırmıştı.
Sonra ne mi oldu? Bir süre onlarla salyangoz topladım. Teknede yemekler güzel, hava boldu. Kenan Şeker’de geçirdiğim her günü, yaptığım her dalışı, çok değerli birer tecrübe olarak kaydettim zihnime. Nargile dalışını orada öğrendim, ama daha da önemlisi, çilekeş deniz yaşamının kendine has kültürünü, bu yaşamın gözüpek insanlarından tanıma fırsatı buldum.
Aletli dalışa başlayalı 20 yıldan fazla zaman oldu. Kayıtlı kayıtsız birkaç bin dalışım olmuştur bu arada. “Ben dalgıcım...” diye Adnan'a kıtır atmam, ezbere bilgilerle dalıp gitmem, tek kelimeyle delilikti. Bunu inkâr edemem. Ama o gün vazgeçseydim, hatta biraz daha geriye gidip, kafamı o kazana hiç sokmamış olsaydım, bugüne kadar yaşadığım maceraların doyumsuz keyfinden mahrum olurdum. Deniz suyuyla ıslanmış anılarım arasında İstanbul dalışlarının her zaman özel bir yeri olacak. Ne de olsa dalmaya burda başladım. Hayalini kurduğum dünyayı ilk kez boğazın derinlerinde gördüm.
1988’in kasım ayında ki günü tam olarak hatırlamıyorum, sabahın köründe bunca yolu sırf Sarıyer’den börek almak için tepmemiştim. Asıl sebep başkaydı! Rumeli Feneri’ne çocukluk hayalimi gerçekleştirmek, dalgıçlığa ilk adımı atmak için gelmiştim...
Denizi oldum olası çok sevdim; aramızdaki bağ öyle aşkmış, sevgiymiş, mavi tutkuymuş, deryaya özlemmiş gibi basmakalıp sözlerle açıklanamayacak kadar güçlü bir yakınlık. Hani “falanca balığın tadı neye benzer?” sorusuna hiç düşünmeden “tavuk eti gibi...” diye cevap verenler vardır ya, işte denizle aramdaki bağı temcit pilavı gibi tekrarlanan bu sözlerle tanımlamaya kalkarsam, kılıçbalığını tavuk yerine koymuş olurum. O yüzden ben denize ne aşığım, ne de maviye tutkunum... Joseph Konrad Tayfun isimli öyküsünün bir yerinde şöyle der: “...Son ana dek yaşamdan habersiz, onun barındırabileceği tüm vefasızlığı, şiddeti ve dehşeti görmeden. Denizde ve karada böyle şanslı adamlar vardır - ya da kaderin ve denizin böyle hor gördüğü adamlar.” Deniz beni daima kucakladı, asla hor görmedi. Dalgaların altında ne görmek istediysem, neyin hayalini kurduysam, zamanı geldiğinde bana gösterdi. Mercan bahçelerinin hayalini kurdum... Köpekbalıklarının, pırıl pırıl incilerin, kabukların, balinaların hayalleriyle uyudum çoğu zaman. Günü geldiğinde hepsini teker teker gördüm derinlerdeki dünyada. Ruhumun ihtiyaçlarını karşılayan bir varlık gibiydi çoğu zaman ki hâlâ da öyledir... Neyi düşleşem denizle ilgili, hâlâ sabırla gösterir, öğretir; kendisiyle ilgili öğrenmem gereken daha bir dünya sırrı olduğunu hatırlatarak öğretir her seferinde, bıkmadan. Aşk, sevgi, tutku, özlem... Zamanla zayıflayan, hatta sönen bu insani duygularla tanımlamam ben denizle aramdaki bağı.
Ömer Hayyam’da Kornişçi sokaktaki bir evde ilk düğümleri atılmıştı aramızdaki bağın. Beş yaşındaydım... Annemler Almanya’dan bir dalgıç maskesi göndermişlerdi. Hani eczanelerde satılan, oval camlı, turuncu maske var ya... 1976 senesinde artık benim de bir turuncu dalgıç maskem vardı.
O sene bütün bir yazı balkonda geçirdim desem yalan olmaz. Hemen her gün anneannemin balkona taşıdığı bakır çamaşır kazanını suyla doldurur, inşaat kumlarının arasında bulduğum deniz minarelerini de kazandaki suya atardım. Deniz gözlüğümü (o zamanlar adı buydu benim için) takıp deniz minarelerini seyrederdim nefesim kesilene kadar. Kıçı suyun dışında kalmış bir karabatak gibi, kafamı kazanın içinden çıkarmayı hiç istemezdim. Akranlarım mahallede top peşinde koşarken, İstanbul’un işgalinden kalma Fransız yapısı binanın üçüncü katında, bir kazan suyun içinde, hayatımın yönünü belirleyen çok geniş bir dünyanın kapısını aralamıştım 76 yazında. Çamaşır kazanının derinlerine ilk dalışımdan tam 13 yıl sonra, uzun süre şnorkelle girişinde gezindiğim dünyanın derinlerine gerçek yolculuğum başlamak üzereydi.
Rumeli Feneri’ndeki balıkçı barınağında kıçtan kara bağlamış bekleyen Kenan Şeker, yer yer boyası dökülmüş, hortum ve halat yığınlarının kapladığı kıç üstünde adım atacak yeri kalmamış, sigara dumanı kokan daracık kamarasında deniz yorgunu tayfaların fırtınaya, dalgalara, karaya çakılıp kalmaya ve denizcinin bitmek bilmeyen fukaralığına sövüp saydıkları sıradan bir dalgıç teknesiydi. Kıyıköy’deki deniz salyangozu avından yeni dönmüşlerdi. Bakım için barınakta bekleyen teknenin baş dalgıcı Adnan, artık nerden aklına estiyse, Beykoz’daki Su Ürünleri Fakültesi’ne geldi bir sabah. Nerden mi biliyorum? Çünkü o yıl aynı fakültede birinci sınıf öğrencisiydim ve Adnan'ın sabah binadan içeriği girer girmez burun buruna geldiği ilk kişi bendim...
- Selam genç...
- Buyur abi kime baktın?
- Dalgıç bulunur mu bu okulda?
Hayatımda keyif alarak yaptığım hemen her şey hep böyle damdan düşer gibi başlamıştır. Birkaç önemsiz istisna dışında, hayatımı şekillendiren güçler hep rastlantılardı. Artık cahil cesareti miydi, yoksa bilerek ve isteyerek tongaya mı basmıştım, “abi ben dalgıcım...” sözü sapan taşı gibi çıkmıştı ağzımdan. Adnan'ın cevabı kısa ve gayet açıktı: “iyi o zaman, haftasonu Rumeli Feneri’ne gel...”
Barınağa inen yokuşta yürürken hafif hafif yağmur çiseliyordu. Sıcak yatağımda kıvrılıp uyumak yerine sabahın köründe yollara düşmemi, üstüne üstlük denize dalma niyetimi ti’ye almaktaydı ahmak ıslatan. “Vazgeçmek yok! Kafanı kazana soktuğun gün ayarın kaydı senin...” diye diye Kenan Şeker’in salyangoz kokan ahşap güvertesine ilk adımı atmıştım.
Tayfayla tanışıp iki satır sohbetin üzerinden yarım saat ancak geçmişti ki nargile takımını kuşanmış olarak suya girmeye hazırdım. Sağolsunlar yine annemlerin aldığı 6.5 mm JWL dalgıç elbisem, askıda suları süzülen yıpranmış Technisub kreasyonunun yanında cillop gibiydi. Adnan başladı uzun uzun anlatmaya, öğüt vermeye: “Hortumu bir kere çekersen, okey; iki kere çekersen, hortumun boşunu al...” Peki ya üç kere çekersem? “Hortumu üç kere çektirecek bir belaya sokma başını...”
Tekneye gelmeden önce Hüseyin Şerif Sofular’ın evde ne kadar kitabı varsa okumuştum. Barınağın içinde derinlik taş çatlasın 5 m; vurgun tehlikesi yok, ama nefes tutarsam emboli olurum. Verebildiğin kadar nefes ver, hava bol nasılsa. Aradan geçen 13 yılda şnorkelle dala çıka kulak eşitlemek artık bir refleks olmuştu; suya alışkındım, ama basınçlı havayla dalmanın şakaya gelir yanı yoktu. Masum yalana son verip, “abi ben buraya dalmayı öğrenmek için geldim...” diyince biraz afalladılar önce. “Az bekle...” dedi Adnan; sonra dalgıç İsmail’e döndü: “sen de hazırlan, birlikte dalın...” Benim mum yatsıdan çok önce söndü sönmesine ama, çamur rengi suya ilk dalışımı yaparken İsmail’in yanımda olması tüm korkularımı bastırmıştı.
Sonra ne mi oldu? Bir süre onlarla salyangoz topladım. Teknede yemekler güzel, hava boldu. Kenan Şeker’de geçirdiğim her günü, yaptığım her dalışı, çok değerli birer tecrübe olarak kaydettim zihnime. Nargile dalışını orada öğrendim, ama daha da önemlisi, çilekeş deniz yaşamının kendine has kültürünü, bu yaşamın gözüpek insanlarından tanıma fırsatı buldum.
Aletli dalışa başlayalı 20 yıldan fazla zaman oldu. Kayıtlı kayıtsız birkaç bin dalışım olmuştur bu arada. “Ben dalgıcım...” diye Adnan'a kıtır atmam, ezbere bilgilerle dalıp gitmem, tek kelimeyle delilikti. Bunu inkâr edemem. Ama o gün vazgeçseydim, hatta biraz daha geriye gidip, kafamı o kazana hiç sokmamış olsaydım, bugüne kadar yaşadığım maceraların doyumsuz keyfinden mahrum olurdum. Deniz suyuyla ıslanmış anılarım arasında İstanbul dalışlarının her zaman özel bir yeri olacak. Ne de olsa dalmaya burda başladım. Hayalini kurduğum dünyayı ilk kez boğazın derinlerinde gördüm.
Etiketler:
MARMARA BOĞAZ DALIŞ NARGİLE DENİZ DALGIÇ
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)









