22 Şubat 2011 Salı

ADALAR DENİZİ - FARKLI DÜNYALAR

Adalar denizinin iki yanında iki farklı dünya var. Biri güneşle aydınlanırken, diğeri ışığı tanımayan; biri dalgalarla savrulurken, diğeri Marmara’nın ağırlığı altında ezilen iki farklı dünya… Bir deniz biyoloğu için Prens Adaları, dar alanda zengin çalışma koşulları sunan, eksiksiz bir açıkhava laboratuvarı gibidir. Karadeniz’in acısulu koşullarına uyum sağlamış olan canlıları arıyorsanız, adalar denizinin sığlıklarında gezinmeniz yeterlidir. Yüzeyden 30 ya da 40 m derine yapılan kısa, ancak zorlu bir yolculukta, Akdeniz’in duru sularıyla ıslanırsınız. Derinlik değiştikçe sular da değişir adalar denizinde.

Prens Adaları iki farklı dünyanın sınırını çizer. Biri sığda, diğeri derinde devam eden iki farklı yaşam arasında bazen geçit vermeyen bir engel, bazen bir köprü, bazen de kısa süreli misafirliklerin yaşandığı geçici bir konaklama ortamıdır adalar denizi. Tıpkı insanların dünyasını bölen sınırlar gibi, adalar denizindeki sınırın kapıları da kimi sualtı yolcuları için ardına kadar açılır ve kimi yolcular bu kapıların ötesine asla geçemezler. Ancak, yolun ve yolcunun değişen isteklerine bağlı olarak, adalar denizi zaman zaman geçiş izni verebilir. Koşulları biyolojik ve ekolojik kurallara göre belirlenen bir yolculuktur bu.

Akdeniz’den hatta Atlas Okyanusu’ndan yola çıkan sualtı yolcularının Karadeniz’e doğru (ya da tam tersi yönde) sabırlı ilerleyişleri sırasında adalar denizi, daha ileriye gidip gitmemeye karar vermek için duraklayan türlerle dolup taşar. İçgüdüsel olarak verilen bu karar sonucu sualtı yolcuları, bazen yola devam ederler, bazen de yolculuktan vazgeçerler. Türlerin tercihleri ne olursa olsun, adalar denizi bitmek bilmeyen bu canlı akışından daima kazançlı çıkar.

Haritada Marmara Denizi, Akdeniz ve Karadeniz’in arasına sıkışıp kalmış önemsiz bir içdeniz gibi görünür. Ancak bu aldatıcı manzaranın aksine Marmara Denizi, biyolojik, jeolojik ve hidrolojik özelliklerinden dolayı benzersiz bir ekosistemdir. Kuzey Marmara’da Akdeniz ve Karadeniz kökenli türlerin yerleşimine uygun olan, nispeten en el değmemiş habitatlar, İstanbul Boğazı’nın ağzında nöbet tutan Prens Adaları’nın derinliklerindedir. İstanbul kıyılarıyla karşılaştırıldığında Prens Adaları’nın sahilleri hâlâ capcanlı; burada hemen her taşın altında farklı bir yaşamla karşılaşmak mümkün. (Devamı var)

7 Şubat 2011 Pazartesi

PATLAYANA KADAR...

İnsanın dalış serüveni ilginç icatlarla dolu. Hele ki insan ekmeğini derinlerden çıkarmak zorundaysa, bu icatların sınırı yok. Geçenlerde İzmir’de İnciraltı balıkçı barınağında gördüğüm icatsa, insana hem pes dedirtiyor hem de tebessüm ettiriyordu.
İzmir'in meşhur piyadelerinden birinde, ya Lombardini ya da Pancar motordan tahrikli, çift kafa bir nargile kompresörü. Buraya kadar her şey normal. Ancak kıç üstündeki "şıtandıra" yani basınçlı hava tankı, insana dudak ısırtan ince bir zekânın ürünü. Belli ki dalgıcımız ya yokluktan ya da eli sıkılıktan paraya  kıyamamış ve çelikten imal bira fıçısına fazladan iki delik daha açıp ihtiyacını bir güzel karşılamış.
Uzaktan bakınca şıtandıranın üzerinde manometre falan göremedim. Fazla basıncı tahliye eden imdat valfi de mutlaka yine gözümden kaçan bir yere iliştirilmiştir! Kompresörden şıtandıraya giden nakil borusu da alelade bir hidrolik hortumuydu. Herhangi bir hidrolikçide, hatta hurdacıda kolayca bulabileceğiniz iptidai malzemelerle imal edilmiş bir nargile takımı. Alın, tepe tepe kullanın. 
Nargilede çalıştığım yıllardan aklımda kaldığı kadarıyla, şıtandıranın çalışma basıncı ortalama 11 atmosferdir. 9'a inince, kompresör tanka hava basmaya başlardı, 15'e çıkınca havayı keserdi. Muhtemelen bira fıçısı da emniyetli basınç aralıklarında çalışabiliyor olmalı!
Alaylı abilerimizin dediği gibi, iş görüyorsa mesele yok. Patlayana kadar çalışır, sonrası Allah kerim.

4 Şubat 2011 Cuma

ADALAR DENİZİ - MARMARA’NIN HAFIZASI

Tanrı buraları boş bir vaktinde yaratmış olmalı. Taşların üzerine özenle sürdüğü her renkten belli ki çok keyif almış. Cansız kayaların katılığını yaşamla yumuşatırken harcadığı çabada aceleden eser yok. Yıllarca öldü gözüyle bakılan Marmara’nın derinlerinde, insanı hayrete düşüren bir renk cümbüşü var.

Marmara Denizi gözden uzak derinliklerinde, eşine az rastlanır canlılara ev sahipliği yapıyor. Akdeniz’in ve Karadeniz’in burada karşılaşan suları, kendi ekosistemlerinde var olan canlıları da beraberlerinde getirerek, Marmara’nın flora ve faunasını arkası kesilmeyen bir yaşam akışıyla sürekli besliyor. Bu küçük içdeniz, türlerin Akdeniz’e ya da Karadeniz’e geçişlerine izin veren veya engelleyen ekolojik koşullarıyla, boyutlarından beklenmeyen bir güce sahip.

Asırlardır dünyanın en işlek su yollarından birinin kıyısına kurulmuş olması nedeniyle, İstanbul daima yolcuların akınına uğramış, uğramaya da devam ediyor. Gemilerle gelenler bizim görebildiklerimiz; fakat, kente yolu düşen yolcuların çoğu, seyahatlerini tüm gözlerden uzakta, denizin derin karanlığında yaparlar. Onlar, İstanbul’un sualtı yolcularıdır. Tıpkı Ahırkapı açıklarında demir atmış bekleyen gemiler gibi, Akdeniz’e ya da Karadeniz’e geçmek isteyen sualtı yolcuları da, Marmara’dan ve İstanbul Boğazı’ndan vize almaya mecburdurlar. İzin koparabilenler yollarına devam ederler. Fakat, Marmara her yolcuya geçiş izni vermez, alıkoyar, sahiplenir. Burada alıkonanlar, İstanbul’un sualtı doğasını daha da zenginleştirirler. Kenti kuşatan denizleri yaşamla buluşturan, buraları sulak bir çöl olmaktan kurtarıp, derin bir cennete çeviren sualtı yolcuları, Prens Adaları’nın derinlerinde rengârenk bir yaşam karnavalı yaratırlar.

İstanbul denizle kuşatılmış olmasına rağmen, denizine sırt çevirmiş bir kent. Sahil dolgularıyla dip yaşamının çoğunu molozlara kurban veren, yanıbaşındaki milyonluk kentbozuğunun çöpleriyle kıyasıya kirletilmiş kıyılarda zengin bir deniz yaşamı aramak, çölde su aramaktan daha zormuş gibi görünebilir. Marmara’yı gözden çıkarmamızı kolaylaştıran bu önyargı zihinlerimize kök salmış olsa da, adalar denizinde karşımıza çıkan yaşamlar, Marmara öldü diyenlere karşı sessizce meydan okurlar. Prens Adaları’nın derinliklerinde yaşam, daha önce belki hiç görmediğimiz şekillere bürünmüş olarak tüm hızıyla devam eder.


Gece yüzen bir kent gibi ışıldayan Kınalı, Burgaz, Heybeli ve Büyükada’nın aksine, adalar denizinin güney sınırını çizen Sivriada, Yassıada ve Balıkçı Adası’nı karanlıkta kolayca seçemezsiniz. Güneş batınca üçü de sanki Marmara’nın sularında gözden kaybolurlar. Anakaranın yakınındaki dört büyük ada asırlardır insan sesiyle yankılandığı halde, açık denizdeki üç küçük ada, dalış yapmak ya da kafa dinlemek için gelen günübirlik Robensonların dışında, bugün de geçmişte olduğu kadar yalnız ve ıssızdır. Fakat insansız kalmış olmanın iyi yanları da var. Yanıbaşlarındaki kentin kıyıları, özellikle 20. yüzyılın son çeyreğinde etkisi hızla artan bir tahribata ve kirliliğe maruz kalmış olsa da, Prens Adaları’nın dipleri hâlâ zengin bir deniz yaşamına ev sahipliği yapıyor. Burası kelimenin tam anlamıyla bir “biyolojik çeşitlilik kaynağı”dır. Bir hazine avcısı için Babil’in Asma Bahçeleri’ni keşfetmek neyse, Prens Adaları’nın saklı bahçelerine dalmak bugüne kadar bende hep benzer duygular uyandırdı. Adalar denizini gökkuşağının renkleriyle buluşturan bu bahçe, Marmara Denizi’nde yaşayan bitki ve hayvan türlerinin hafızasıdır. İstanbul kıyılarında artık yaşamayan birçok canlıyı hatırlamamızı sağlayan bu hafızanın silinmemesi için acaba özen gösteriyor muyuz?

1 Şubat 2011 Salı

YÜZGEÇ DEDEKTİFLERİ

Tüm dünyada köpekbalığı yüzgeci ticaretini önlemek için çalışan OCEANA’nın 2010 yılı Mart raporuna göre, Hong Konglu firmalar 2008 yılında 10.000 ton köpekbalığı yüzgeci ithal ettiler. Bu rakam 200.000 ila 500.000 ton köpekbalığına eşdeğer. Sadece yüzgeç toplamak için ziyan edilen yaşamın miktarını düşünebiliyor musunuz? Tüketimin başlıca adresi olan uzakdoğu ülkelerine dünyanın her yerinden yüzgeç akıyor. Yüzgeç hasadı dünyanın birçok ülkesinde “yasadışı” ilan edilmiş olsa da, raporda bu ticarete az ya da çok karışan 87 ülkenin adı geçiyor.

Yasadışı ticaretin başlıca rotalarını belirlemek için kollarını sıvayan yüzgeç dedektifleri, ipucu ararken en gelişmiş genetik yöntemleri kullanıyorlar. Stony Brook Üniversitesi’nden Demian Chapman, türlerin genetik stok kimliklerinin tespitinde sıkça kullanılan mitokondrial DNA’yı, pazardaki yüzgeçlerin kaynağını ele veren bir parmak izi olarak tanımlıyor (Kaynak: Endang. Species Res. 2009.doi:10.3354/esr00241).

Hong Kong’da pazarlanan yüzgeçlerin peşine düşen Chapman ve ekibi, çeşitli tedarikçilerden topladıkları yüzgeçleri mitokondrial DNA taramasından geçirdiler. Uluslararası Vahşi Yaşamı Koruma Birliği (IUCN) tarafından “nesli tehlike altında” olan bir köpekbalığı türü olarak değerlendirilen Sphyrna lewini türü çekiçkafalı köpekbalığının, Hong Kong piyasasında yüzgeçleri en fazla alınıp satılan türlerden biri olduğunun ortaya çıkması, araştırmanın tüyler ürperten sonuçlarından sadece biriydi. Her yıl 1 ila 3 milyon arasında değişen sayıda Sphyrna lewini’nin sırf yüzgeçleri için katledildiğini belirten Chapman’a göre, köpekbalıklarının sayısı kadar avlandıkları yerler de endişe verici. Mitokondrial DNA analizi, Hong Kong’da satılan Sphyrna lewini yüzgeçlerinin %21’inin, türün güya koruma altında olduğu batı Atlantik sularında avlanan köpekbalıklarından koparıldığını gösterdi. Ne yazık ki yasalar bile bu yasadışı kanlı ticareti önlemede güçsüz kalıyor.

Kurutulmuş yüzgeçlerin peşine düşen Chapman ve ekibinin aksine, bir başka yüzgeç dedektifi olan İngiliz araştırmacı Hoelzel, çorbadaki ipuçlarını takip ediyor. Pişme ya da diğer malzemelerle karışma sonucu bozulan DNA’yı incelemek için, fosil örneklerinden DNA çıkarmada kullanılan yöntemleri deneyen Hoelzel’in çabası olumlu sonuç verdi. Analiz sonuçlarını 2001 yılında Conservation Genetics dergisinde (cilt 2, sf: 69-72) yayımlayan İngiliz yüzgeç dedektifi uyguladığı yöntemi çorbadaki köpekbalığını yakalamak olarak tanımlıyor. Beslenme takviyesi ve vitamin ürünleriyle ülkemizde tanınan bir markanın da aralarında bulunduğu çeşitli firmaların ürünlerine DNA analizi yapan Hoelzel, çorba ve köpekbalığı kıkırdağı haplarında çoğunlukla Sphyrna lewini ve Cetorhinus maximus DNA’sına rastladığını belirtiyor. Çorbadan çıkan sonuçlar hiç içaçıcı değil. Keyif için, daha sağlıklı bir yaşam için ya da sırf meraktan tüketilen ürünler, var olmakla yok olmak arasında bocalayan kırılgan yaşamların DNA’larıyla dolu. Çorbayı iştahla kaşıklayan kaç kişi, acaba köpekbalıklarının neslini yudum yudum tükettiğinin farkındadır?

13 Aralık 2010 Pazartesi

KÖPEKBALIKLARININ DENGESİ... DOĞANIN DENGESİ...

Köpekbalığını dişlemek için herkesin kendine göre bir nedeni var. Kimileri kansere iyi geldiğini düşünüyor, kimileri tadını merak ediyor. Köpekbalığının tadına bakarken okyanusun en güçlü yırtıcılarından birine boyun eğdirmenin anlamsız keyfini alan bile vardır. Mesela Çin’de köpekbalığı yüzgecinden yapılmış bir tas çorbayı kaşıklamak, cinsel ve parasal anlamda iktidar göstergesi olarak kabul ediliyor. Yüzgecin kesildiği köpekbalığının türüne bağlı olarak, bir tas çorba ortalama 500 dolara alıcı bulabiliyor. Balina köpekbalığı yüzgecinden yapılmış bir tas çorbaya 1500 dolar fiyat biçildiği uzak doğu ülkelerinde, bu kanlı ticaretin neden bitirilemediğini anlamak hiç zor değil.

Yakalanan her köpekbalığının ilkin yüzgeçleri köklerinden kesiliyor. Eti değersiz kabul edilen köpekbalıkları, yüzgeçleri kesildikten sonra gerisin geriye denize atılıyor. Kısa bir süre öncesine kadar özgürce yüzdükleri mavi dünyada tutunamamanın çaresizliği ile dibe çökerken bedenleri kanıyor.

Koltuk değneklerine mahkûm bir insanın topallamasını andırır, yüzgeçleri kesilmiş bir köpekbalığının hareketleri. Kusursuz yüzme stilinden eser kalmaz. Yüzgecinden yoksun kalan kuyruğunu ne kadar güçlü çırparsa çırpsın dibe çökmekten kurtulamaz. Hız ve denge kaynağı yüzgeçlerini kaybettiğinde, kıvrak manevralar yapan yüzme ustası gider. Köpekbalığından geriye kalan, suda çaresizce debelenen bir hilkat garibesidir.

Şimdi lütfen kısa bir süre için düşünün. Her yıl yüz milyonlarca köpekbalığının sadece yüzgeçleri için katledildiklerini, yüzgeçleri kesildikten sonra çoğunun denize geri atıldığını… Aşağı yukarı bütün köpekbalığı türlerinin soylarını sürdürmek için kıyasıya bir savaş verdiklerini… Yüzen kıyma makinesi olarak görülen köpekbalıklarının, denizdeki doğal dengenin korunmasında kilit rol oynadıklarını… Ve her yıl yüz milyonlarca dengesini kaybetmiş köpekbalığının çaresizce dibe çöktüğünü düşünün.

Bilmem farkında mısınız ama, yüzgeçleri kesildiği için dengesini kaybeden her köpekbalığı ile denizin doğal dengesi de yavaş yavaş bozuluyor. Dengenin korunabilmesi için bu kanlı ticaret bitmek zorunda.

9 Aralık 2010 Perşembe

KÖPEKBALIKLARI HAKKINDA SAÇMALAMAK SAPLANTI OLDU

Kızıldeniz’in gözde dalış bölgesi Sharm El Sheikh’de çok kısa bir süre önce, köpekbalığı saldırıları meydana geldi. Saldırılarda ne yazık ki can kaybı da yaşandı. Bölgede dalış ve diğer tüm su sporlarının düzenlenmesinden sorumlu kurum olan Dalış ve Su Sporları Odası (CDWS), başta sadece yüzmeyi ve şnorkelle dalışı yasaklamış olmasına rağmen, daha sonra yasağın kapsamını genişleterek, tüm dalış faaliyetlerine birkaç gün süreyle izin vermedi. İlk saldırıyı yapan köpekbalığı, Sharm El Sheikh’in tanıdık simalarından olan Carcharhinus longimanus ya da nam-ı diğer oceanic white tip sharktı. Bu çok kesin bir bilgi, çünkü yüzeydeki şnorkelcilere saldırmadan önce dipteki dalgıçlar, kendilerine yaklaşan köpekbalığının birkaç kare fotoğrafını çekmişler. Saldırı öncesi yaşananların belgelenebildiği nadir durumlardan biri olması dışında bu olay gerçek bir trajedi. İlk saldırının sadece yaralanmalarla atlatılmış olması belki teselli olabilirdi. Ancak bu olaydan birkaç gün sonra yaşanan ve ne yazık ki can kaybıyla noktalanan diğer saldırılar, kelimenin tam anlamıyla bir sürek avını tetikledi. (Buraya kadar yazdıklarımı sevgili blogdaşım Çiğdem Cooper’ın keyifli blogundan alıntıladım).

Hızlı bir takip sonrasında yakalanan köpekbalıklarıyla kısasa kısas sağlandığı düşünülebilir. Fakat, köpekbalığı gerçeklerinin bir kez daha unutulduğu bu kanlı kargaşada yaşananlar, kendi mamulümüz olan köpekbalığı korkusunu kafamızdan silip atamadığımızı bir kez daha gösteriyor. Saldırıları takiben yazılanlarsa, düpedüz bilgisizlik ve sorumsuzluk örneği. Kurban bayramında denize bolca aktığı söylenen kanlar tetiklemişti bu olayları. Allah’ım sana şükürler olsun, köpekbalığı asparagasında dünyada yalnız değilmişiz! Kurban kanına aldanarak kıyılara sokulan köpekbalıkları sadece bizim memlekette olsaydı ne olurdu halimiz?

Şaka bir yana, Sharm El Sheikh’de yaşananlar, köpekbalığı saldırılarını kurban kanıyla ilişkilendirdiğimiz ilk olay değil. Köpekbalıklarının denizde ev sahibi konumunda olmalarını bir türlü kabullenemediğimiz gibi, kendi doğal yaşam ortamlarındaki tezahürlerini açıklamak için, saçmalığın sınırlarını zorlayan sebepler üretmekten de vazgeçmiyoruz. Aslında bu yazıyı uzatmamak için; “Ey okuyucu, köpekbalıkları, denizdeki besin zincirinin hakim canlısıdır! Denize giren her insan da zincirin maalesef en zayıf halkasıdır, bu kadar basit...” diye bitirebilirdim. Fakat ne mümkün!

***

Geçenlerde okuduğum bir gazete haberi, tüylerimi diken diken etmekle kalmadı, sinirle gelen hararet bir kısmının dökülmesine bile neden oldu. Beni öfkeden deliye döndüren bu haberin konusu da, güya kurban kanının çekimine kapılmış olan köpekbalıklarıydı. Kurban bayramından birkaç gün sonra denize açılan gırgır tekneleri, Marmara Denizi’nin farklı yerlerinde toplam 15 tane bozcamgöz (Hexanchus griseus) yakalamışlardı. İlk defa bir seferde bu kadar çok sayıda bozcamgöz yakalanmıştı. Soyu tükenmekte olan bir tür için bu olay gerçek bir katliamdı. İrili ufaklı 15 tane bozcamgözün kıyıdaki değişmeyen adresi, her zaman olduğu gibi Balıkçınız Kenan’dı.

Gazetedeki habere eşlik eden resimde Balıkçınız Kenan, Gürpınar’daki tesisinde bozcamgözleri gururla sergilerken, mekanı dolduran gazetecileri “engin” bilgisinden faydalandırmayı da ihmal etmemişti. Gazetecilerin “köpekbalıklarını kıyıya çeken ne olabilir?” sorusuna balıkçının cevabı daha arefe gününden hazırdı: “Efendim malumunuz kurban bayramında denize çok kan aktı, o yüzden kıyıya yaklaşmış olabilirler...” Tabi ya, işte bu kadar! Köpekbalıkları kansever canlılardı ve bayramda bol bol kan akmıştı. Başka cevap aramaya gerek yoktu. Nasılsa ihale koyunlara kalmıştı.

Şimdi küçük bir kıyaslama yapalım. Bakalım kurban kanı masalı karşısında Mısırlılar ne yapmış, biz ne yapmışız?

Köpekbalığı saldırılarında can kaybı yaşanması, Kızıldeniz’in gözde dalış merkezi Sharm El Sheikh’de ister istemez bir panik havasına yol açtı ki bu çok normal. Kimse tatilde parçalanmayı istemez. Olayın ardından ilk söylenenler, kitlesel bir paniğin klasik emareleri olarak adlandırılabilir: korku, dehşet, yakalayalım, öldürelim, suya parmağınızı bile sokmayın uyarıları, falan filan. Ahalinin görmek istediği zanlılardan birkaçı yakalanınca resim tamamlanır gibi olur ama nafile. Birkaç gün arayla yinelenen saldırılar neticesinde, CDWS yetkilileri ya yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunun farkına vardılar ya da sırf topu başkasına paslamak için, köpekbalığı saldırıları ve davranışları konusunda uzman olan, dünyaca ünlü birkaç ismi Sharm El Sheikh’e davet ettiler. Top artık onlarda. Bakalım araştırmaları nasıl sonuç verecek?

Kurbanlık bozcamgözlerin Balıkçınız Kenan’da teşhirleri devam ederken, medyanın yumurtladığı cevherlere akademik asparagaslar da eklendi. Kimin ne söylediğine burada değinmek istemiyorum. Aksi halde eski meslekdaşlarımdan bazılarıyla papaz olmam işten değil. Köpekbalıkları konusunda içine düştüğümüz kurumsal acizliği anlamak için söylediklerini duymam yetti de arttı. Akademik ağızlardan çıkanlar, kurban kanı masalından farklı olmalıydı.

Bozcamgöz bir derin su köpekbalığıdır ve gündüz saatlerini 1000 m’ye yakın derinliklerde geçirir. Şimdi söyleyin bakalım, bozcamgözü derindeki evinden yüzeye çıkarmak için sizce denize ne kadar kan dökülmesi gerekir? Köpekbalıklarının kilometrelerce uzaktan kan kokusunu alabildikleri bir gerçek. Fakat yüzeydeki kanın 1000 m derine inen kesintisiz bir akış oluşturması, bozcamgözlerin bu akışı izleyerek yüzeye gelmeleri ve bu davranışı 15 tane köpekbalığının birden sergilemesi ise olacak iş değil. Hâlâ ikna olmayan varsa, müfredattan kaldırılan havuz problemi yerine yandakini çözmeye uğraşsın: Marmara Denizi’nde irili ufaklı 15 tane bozcamgözün kurban kanını izleyerek aynı bölgede kıyıya yaklaşmaları ve farklı tekneler tarafından avlanarak, aynı balıkçıya satılmaları olasılığı nedir?

İlginç haber kaleme almak için köpekbalıkları hakkında saçmalamak iyiden iyiye saplantı oldu artık. İnsanların zihninde köpekbalığı korkusunu canlı tutan bu asılsız haberlerin yarattığı tedirginlik sürdükçe, Marmara’da, Sharm El Sheikh’de ya da dünyanın herhangi bir yerinde köpekbalıklarının rahat yüzü görmeleri mümkün değil.

1 Aralık 2010 Çarşamba

DÜNYAMIZ İLGİ İSTİYOR

Geçtiğimiz Eylül ayında keşfedilen Gliese 581 g’de yaşam olabileceği iddiası, astronomi dünyasında bomba etkisi yaptı. Gezegen resmi olarak Gliese 581 g olarak isimlendirilmiş olsa da, bazı astronomlar, varlığı henüz kesin olarak kanıtlanmamış olan bu gökcismini çoktan “Yerküre’nin İkizi” olarak görmeye başladılar bile. Ancak, gezegene en dokunaklı ya da en matrak adı (tercih size kalmış), gezegeni keşfeden Amerikalı gökbilimci Steven Vogt takmış. Profesör Vogt karısına ithafen ona Zarmina’nın Dünyası diyor. Bugüne kadar televizyonda ya da sinemada izlediğimiz bilimkurgu filimlerinde geçenlerden geri kalmayan, eksantrik bir isim Zarmina.

Amerikalı gökbilimcinin ısrarla var dediği ve üzerinde yaşamın gelişmesine aday gezegen olarak gösterdiği Zarmina’nın Dünyası’nı, bugün için uzaktan izlemek ve tahmin yürütmekten başka seçeneğimiz yok. Bizden tam 20 ışıkyılı ya da 193.121.280.000.000 km uzakta, varla yok arasında bocalayan bir gezegendeki yaşam olasılığını tartışırken, gezegenimizin hızla tükenen kaynakları aklımızın köşesinden bile geçmiyor. Ve ne yazık ki bu ilk kez olmuyor! Sahi neden uzayda yaşam aramaya kafayı bu kadar taktık ve bildiğimiz anlamda yaşamın başladığı dünyamızı bir kenara attık? Dahası, okyanusların karanlık çukurlarında, mercan resiflerinde ya da buzların altına hapsolmuş kutup okyanuslarında keşfedilmeyi bekleyen milyonlarca yeni canlı türü olduğundan söz edilirken, doğal dengeyi altüsteden gayretkeşliğimizle dünyanın son kullanma tarihini hergün biraz daha erkene alırken, artık gözümüzü kendi gezegenimize çevirmenin zamanı gelmedi mi?