İstanbul’da dalıp da dipte çöp görmemek mümkün mü? Konserve kutusundan gaz sobasına kadar çeşitlidir denizin dibinde unuttuklarımız. Farklı nedenlerden dolayı dalgaların altında yitip gitmişlerdir, kazara ya da bilerek. Kimi, anlık bir sinir krizi sırasında denizin dibini boylamıştır; mesela kızla erkek sahilde elele gezinirken, her nedense bir kavga patlak vermiştir mutlu çiftin arasında. Sonra alyanslar parmaklardan çıkarılmış ve denize atılmıştır. İskele yakınlarında dolanırken dipte gördüğüm cep telefonu cesetleri de, muhtemelen benzer nedenlerle kendilerini denizde bulmuşlardır. En pahalısından en ucuzuna ruhunu tuzlu suda teslim etmiş cep telefonları, ya karşılıksız bir aşkın kurbanıdırlar ya da bir alacak verecek kavgasının. Çöpleri de denize atılma nedenlerini de çoğaltmak mümkün.
Denizi hep sonsuz bir çöplük, dibi olmayan bir lağım çukuru olarak görmüşüz. Eskiden yaz mevsiminde Haliç’in üzerindeki köprülerden cam açık geçemezdiniz. Balgama dönüşmüş kahverengi suların leş gibi yapışkan kokusu, son sürat giderken bile insanın burnunu sızlatırdı. 20 yıl öncesine kıyasla şimdi mis gibi kokuyor ve o mis gibi koku bile ara sıra insanın içini kaldırabiliyor. İstanbul’un en bereketli voli avlaklarındandı Haliç, el birliğiyle kenefe çevirdik.
Umursamıyoruz denizi... Şüphesiz denizi seven, onu ve barındırdığı yaşamları korumak için çabalayanlar da var. Ancak, denizin toplum yaşantımızda öncelikli bir yere sahip olduğunu söylemek zor. Ticaret yolu, rakı balık mekânı, Emirgân’da çay, biraz da martılara simit... Haftasonu kap mangalla kankaları, istikamet adalar... Deniz, çoğumuz için ne yazık ki sadece bu kadar. Gece gündüz, yağmur kar demeden kıyıları mesken edinen oltacılar da olmasa trene bakmaktan pek farkı kalmayacak Boğaziçi izlenimlerimizin. Sözüm meclisten dışarı. Denizin kıyısında yaşayıp da onun önemini ve değerini kavrayamamış olanlaradır sitemim.
Deniz, onu korumak için, kirletmemek için göstermediğimiz çabayı, çöplerimizi sahiplenmek, onları yaşamın en güzel renkleriyle allayıp pullamak için hiç bıkmadan gösteriyor. Ayıbımızı kapatmak için elinden geleni fazlasıyla yapıyor. Hem de onu acımasızca hırpalamamıza, olanca hoyratlığımıza rağmen...
Dipsiz bir çöp kutusu olmadığını, yaşayan bir varlık olduğunu hatırlatıyor, sahiplenmek zorunda kaldığı çöplerimizin içine bazen bir balık, bazen bir karides yerleştirerek...
Biz batırdıkça o temizlemeye uğraşıyor. Yaramaz çocuklar gibiyiz, deniz ise döküntülerimizi bıkmadan toplayan bir anne gibi...
Nedense annelerimizin değerini hep onlar ölünce anlıyoruz.
12 Haziran 2011 Pazar
5 Haziran 2011 Pazar
PAŞABAHÇE ÇOCUĞUYUM, İYİ BİLİRİM BURALARI...
Anılarımı süsleyen dalışlardan yazmamıştım uzun zamandır. Kaldığımız yerden devam...
***
Kenan Şeker’de çalıştığımı öğrendiğinde babamın ilk sorusu “teknede basınç odası var mı?” olmuştu. Basınç odasını kim kaybetmiş ki biz bulacağız demedim haliyle. Bizim emektarı öyle allayıp pullamıştım ki anlatırken, dinleyenler Cousteau’nun Calypso’suyla karıştırmış olabilirler. Neyse ki babam Kenan Şeker’i hiç görmedi. Yoksa nargile günlerim daha en başında bitebilirdi.
Su Ürünleri Fakültesi’ndeki dördüncü yarıyılım 89 baharında başlamıştı. İkinci sınıfın ikinci yarı yılı fakültenin en kazık dönemlerinden biridir. Ders kaçırdın mı kitabı yalayıp yutsan nafile, çakarsın. Ama ne çakış! İşte böyle kritik bir zamanda dalış sevdasıyla okulu iyice asmaya başlamıştım. Kenan Şeker’in Beykoz’dan palamar çözüp, artık hayatımızın bir parçası olan salyangoz seferlerinden birine biz olmadan çıkmasıyla, dönem kaybetme tehlikesinden kıl payı sıyırdık. Bir gün babacan bir tavırla sormuştu Adnan: “aslanım hocalarınız laf etmiyor mu ikide bir tekneye gelmenize?” Yoo, bilmedikleri bir şeye niye laf etsinler ki... Başladık dil dökmeye: “Olur mu öyle şey Adnan abi; nöbetleşe geliyoruz... Derslerde işlenen konuları birbirimize aktarıyoruz, notlarımızı paylaşıyoruz...”
Ne söylediysek yutmadı Adnan. Nargile sefasının son zamanlarında topu topu iki kişi kalmıştık zaten; bir ben, bir de Recep. Yapışık ikizler gibi aynı zamanda geliyorduk tekneye; salyangoz avına aynı zamanda çıkıyorduk. Devamsızlık denizinde boğulmamıza az kalmıştı. Baktı ki durum kötüye gidiyor, Adnan müdahale etmekte gecikmedi: “Anladık denizi seviyorsunuz, amma bu böyle olmaz çocuklar...” diye başladığı köprüüstü nasihatleri yarım saatten fazla sürmüştü. Sözünü bitirdiğinde, Kenan Şeker’de uzunca bir süre dalış yapamayacağımız gün gibi ortadaydı. Bizi istemediklerinden değil, hakikaten iyiliğimizi düşünüyorlardı. Öyle yufka yürekli biri değildi, fakat “evlat, bu işin sonu belli değil; okuyun adam olun, gene dalarsınız, deniz kaçmıyor...” derken gözleri dolmuştu.
İnsan boğazın dibinde ne görmeyi umar ki? Bugünlerde dalışa yeni başlayanlara baktığımda, bu soru daha da manidar bir hal alıyor. Bırakın boğazı, dalışı Marmara’da öğrenenlerin, en azından öğrenmeye heves edenilerin bile sayısı parmakla gösterilecek kadar azaldı. Benim gibi birkaç kılıçartığı dışında, bulanık yeşil suları seven yok artık. Oysa o bulanık örtünün derinlerinde, İstanbul’un kaleme alınmamış tarihi var. Çakal Limanı’ndaki mania tellerini ve taş çapaları; Beykoz koyunun dibinde mezar taşı gibi dikilen çeşit çeşit sobaları; Aşiyan taşlarında saklanan gelincikleri; İstanbul’un sıra dışı gece yaşamına renk katan kırlangıçları, benekli vatozları kaç kişi gördü acaba? Batıklardan bahsetmiyorum bile... İrili ufaklı nice kurbanlar aldı boğazın akıntılı suları. Koyun Gemisi, Ortaköy batığı ve daha neler neler... Boğaza uğrayan her gemi kendi öyküsünü de getirdi bu çılgın sulara. Benim için İstanbul’da dalmak, ıslak metropolün derinlerinde yatan günyüzü görmemiş öykülere şahit olmakla eşdeğer; her dalışta ayrı bir öykü dinlediğim çok olmuştur.
Tekneden voltamızı alınca kendimize yeni bir yer aramaya başlamakta gecikmedik. O günlerde ne tüpüm vardı ne de regülatörüm; denge yeleği hak getire... Okuldaki malzemeyi ödünç almanın lafı bile edilemez... Bir gün Receple, Paşabahçe’de bir lokantada eti az patatesi bol haşlama yerken, Seyir Hidrografi’nin 2921 numaralı boğaz haritasından dalışa uygun olabilecek yerleri belirlemeye çalışıyorduk. Lokantanın cılız garsonu önce bizi görmezden geldi, ama yanımızdan her geçişinde göz ucuyla haritaya bakmayı da ihmal etmedi. Akşam vakti lokantada bizim dışımızda çok müşteri yoktu. Derken, garson damdan düşer gibi gelip masaya oturdu ve başladı anlatmaya: “Paşabahçe çocuğuyum, iyi bilirim buraları; aradığınız neyse söyleyin, yardımcı olurum.” Recep’le bir an aval aval bakıştık; söylesek mi söylemesek mi? Dalgıçlıkta bir yılı daha yeni geride bırakmıştık, anlayacağınız tazeydik, ama yaş tahtaya basmayacak kadar da öğrenmiştik ortamı. Neyse ki suskunluğumuz işe yaradı ve sabırsız garson daha biz sormadan baklayı çıkardı ağzından. Başladı anlatmaya, haritaya işaret koymaya: “Beykoz koyunun ilerisinde Fil burnu var, orası iyidir dalmak için...” Fil burnu, varan bir... “Sonra karşı tarafta Garipçe var; Kavaklar çok akar...” Garipçe’yi zaten biliyoruz; Kavakları es geçiyoruz... Ee, Paşabahçe çocuğu bu kadar mı? Hani bu sular senden sorulurdu...
Paşabahçeli Yeniköy’den Aşiyan’a, Bebek’ten Kuruçeşme’ye, Karantina koyundan Burunbahçe’ye kadar bi’dünya yer saydı, ben de hepsini kaydettim. Vakit buldukça her kerterizi kıyıdan kontrol ettik. Sakin yer aradığımızı üstüne basa basa söylemiş olsak da, inadına akıntının en kudurgan olduğu yerleri söylemişti. Tedbirli davranıp, o günkü tecrübesizliğimle akıntıya bodoslama dalmamakla ne kadar iyi ettiğimi zamanla gördüm. Boyumuzdan büyük işlere girişmeden önce bir süre daha rapanacılığa devam ettik, piştik adam akıllı.
Hazır lafı açılmışken, size biraz deniz salyangozundan ve rapanacılıktan bahsetmek istiyorum. Özellikle Fransız mutfağında bolca tüketilen deniz salyangozu ya da rapana salyangozu, 20 hatta 25 cm’ye kadar çıkabilen kabuğuyla, sularımızda rastlayabileceğiniz en büyük deniz salyangozu türlerinden biridir. Triton ve dolyumdan sonra büyüklük bakımından üçüncü sırada gelir diyebilirim. Bilimsel adı Rapana venosa’dır ve dalgıçlar arasında yaygın olarak kullanılan adı “rapana” salyangozu buradan gelir. Yıllardır devam eden avcılık sonucu rapana salyangozları da giderek küçüldüler. Bugünlerde 25 santimlik rapana bulmak kolay değil.
Toplanan rapanaları Rumeli Feneri’nde işleme tesisi bulunan bir şirket alırdı çoğunlukla. Hâlâ faaliyette mi bilmiyorum ama 20 sene önce sıkı iş yapardı fenerdeki fabrika. Salyangozlar çelik kazanlara konur, sıcak buhar verilir ve nihayet ayıklayıcı kadınlar haşlanmış rapana etini kabuktan çıkarırlardı. Bir zamanlar fenerden kamyonlar dolusu işlenmiş rapana eti giderdi Avrupa ülkelerine.
Rapanacılık zor iştir, eziyetlidir; evden, eşten, hayattan kopmak demektir kimi zaman. Ancak hayat olarak benimseyebilenler yapabilir bu işi, bir de bulanık sulara gönülden bağlananlar. Rapana topladığımız yerlerde ne inci vardı ne de mercan. Geçenlerde bir arkadaşla Burgazada’nın arkasına dalışa gittik yine bir nargile teknesiyle. Kaptan köşkünün dışına yapıştırılmış bir çıkartma hemen dikkatimi çekti. Kızkulesi ve onun altında derinlere giden bir nargile dalgıcı ile peşi sıra uzayan hortumu resmedilmişti çıkartmada. Islak metropolün nargilecileri (ya da rapanacıları) birleşip bir dernek kurmuşlar: “İstanbul Deniz Salyangozu Dalgıçları Dayanışma Derneği”. Kızkulesi’nin görüntüsü bugüne kadar bir sürü yerde kullanıldı kullanılmasına, ama bence en çok derneğin amblemine yakışmış. Islak metropolün bulanık sularına beslenen sevgiyi bu amblem çok güzel yansıtıyor.
***
Kenan Şeker’de çalıştığımı öğrendiğinde babamın ilk sorusu “teknede basınç odası var mı?” olmuştu. Basınç odasını kim kaybetmiş ki biz bulacağız demedim haliyle. Bizim emektarı öyle allayıp pullamıştım ki anlatırken, dinleyenler Cousteau’nun Calypso’suyla karıştırmış olabilirler. Neyse ki babam Kenan Şeker’i hiç görmedi. Yoksa nargile günlerim daha en başında bitebilirdi.
Su Ürünleri Fakültesi’ndeki dördüncü yarıyılım 89 baharında başlamıştı. İkinci sınıfın ikinci yarı yılı fakültenin en kazık dönemlerinden biridir. Ders kaçırdın mı kitabı yalayıp yutsan nafile, çakarsın. Ama ne çakış! İşte böyle kritik bir zamanda dalış sevdasıyla okulu iyice asmaya başlamıştım. Kenan Şeker’in Beykoz’dan palamar çözüp, artık hayatımızın bir parçası olan salyangoz seferlerinden birine biz olmadan çıkmasıyla, dönem kaybetme tehlikesinden kıl payı sıyırdık. Bir gün babacan bir tavırla sormuştu Adnan: “aslanım hocalarınız laf etmiyor mu ikide bir tekneye gelmenize?” Yoo, bilmedikleri bir şeye niye laf etsinler ki... Başladık dil dökmeye: “Olur mu öyle şey Adnan abi; nöbetleşe geliyoruz... Derslerde işlenen konuları birbirimize aktarıyoruz, notlarımızı paylaşıyoruz...”
Ne söylediysek yutmadı Adnan. Nargile sefasının son zamanlarında topu topu iki kişi kalmıştık zaten; bir ben, bir de Recep. Yapışık ikizler gibi aynı zamanda geliyorduk tekneye; salyangoz avına aynı zamanda çıkıyorduk. Devamsızlık denizinde boğulmamıza az kalmıştı. Baktı ki durum kötüye gidiyor, Adnan müdahale etmekte gecikmedi: “Anladık denizi seviyorsunuz, amma bu böyle olmaz çocuklar...” diye başladığı köprüüstü nasihatleri yarım saatten fazla sürmüştü. Sözünü bitirdiğinde, Kenan Şeker’de uzunca bir süre dalış yapamayacağımız gün gibi ortadaydı. Bizi istemediklerinden değil, hakikaten iyiliğimizi düşünüyorlardı. Öyle yufka yürekli biri değildi, fakat “evlat, bu işin sonu belli değil; okuyun adam olun, gene dalarsınız, deniz kaçmıyor...” derken gözleri dolmuştu.
İnsan boğazın dibinde ne görmeyi umar ki? Bugünlerde dalışa yeni başlayanlara baktığımda, bu soru daha da manidar bir hal alıyor. Bırakın boğazı, dalışı Marmara’da öğrenenlerin, en azından öğrenmeye heves edenilerin bile sayısı parmakla gösterilecek kadar azaldı. Benim gibi birkaç kılıçartığı dışında, bulanık yeşil suları seven yok artık. Oysa o bulanık örtünün derinlerinde, İstanbul’un kaleme alınmamış tarihi var. Çakal Limanı’ndaki mania tellerini ve taş çapaları; Beykoz koyunun dibinde mezar taşı gibi dikilen çeşit çeşit sobaları; Aşiyan taşlarında saklanan gelincikleri; İstanbul’un sıra dışı gece yaşamına renk katan kırlangıçları, benekli vatozları kaç kişi gördü acaba? Batıklardan bahsetmiyorum bile... İrili ufaklı nice kurbanlar aldı boğazın akıntılı suları. Koyun Gemisi, Ortaköy batığı ve daha neler neler... Boğaza uğrayan her gemi kendi öyküsünü de getirdi bu çılgın sulara. Benim için İstanbul’da dalmak, ıslak metropolün derinlerinde yatan günyüzü görmemiş öykülere şahit olmakla eşdeğer; her dalışta ayrı bir öykü dinlediğim çok olmuştur.
Tekneden voltamızı alınca kendimize yeni bir yer aramaya başlamakta gecikmedik. O günlerde ne tüpüm vardı ne de regülatörüm; denge yeleği hak getire... Okuldaki malzemeyi ödünç almanın lafı bile edilemez... Bir gün Receple, Paşabahçe’de bir lokantada eti az patatesi bol haşlama yerken, Seyir Hidrografi’nin 2921 numaralı boğaz haritasından dalışa uygun olabilecek yerleri belirlemeye çalışıyorduk. Lokantanın cılız garsonu önce bizi görmezden geldi, ama yanımızdan her geçişinde göz ucuyla haritaya bakmayı da ihmal etmedi. Akşam vakti lokantada bizim dışımızda çok müşteri yoktu. Derken, garson damdan düşer gibi gelip masaya oturdu ve başladı anlatmaya: “Paşabahçe çocuğuyum, iyi bilirim buraları; aradığınız neyse söyleyin, yardımcı olurum.” Recep’le bir an aval aval bakıştık; söylesek mi söylemesek mi? Dalgıçlıkta bir yılı daha yeni geride bırakmıştık, anlayacağınız tazeydik, ama yaş tahtaya basmayacak kadar da öğrenmiştik ortamı. Neyse ki suskunluğumuz işe yaradı ve sabırsız garson daha biz sormadan baklayı çıkardı ağzından. Başladı anlatmaya, haritaya işaret koymaya: “Beykoz koyunun ilerisinde Fil burnu var, orası iyidir dalmak için...” Fil burnu, varan bir... “Sonra karşı tarafta Garipçe var; Kavaklar çok akar...” Garipçe’yi zaten biliyoruz; Kavakları es geçiyoruz... Ee, Paşabahçe çocuğu bu kadar mı? Hani bu sular senden sorulurdu...
Paşabahçeli Yeniköy’den Aşiyan’a, Bebek’ten Kuruçeşme’ye, Karantina koyundan Burunbahçe’ye kadar bi’dünya yer saydı, ben de hepsini kaydettim. Vakit buldukça her kerterizi kıyıdan kontrol ettik. Sakin yer aradığımızı üstüne basa basa söylemiş olsak da, inadına akıntının en kudurgan olduğu yerleri söylemişti. Tedbirli davranıp, o günkü tecrübesizliğimle akıntıya bodoslama dalmamakla ne kadar iyi ettiğimi zamanla gördüm. Boyumuzdan büyük işlere girişmeden önce bir süre daha rapanacılığa devam ettik, piştik adam akıllı.
Hazır lafı açılmışken, size biraz deniz salyangozundan ve rapanacılıktan bahsetmek istiyorum. Özellikle Fransız mutfağında bolca tüketilen deniz salyangozu ya da rapana salyangozu, 20 hatta 25 cm’ye kadar çıkabilen kabuğuyla, sularımızda rastlayabileceğiniz en büyük deniz salyangozu türlerinden biridir. Triton ve dolyumdan sonra büyüklük bakımından üçüncü sırada gelir diyebilirim. Bilimsel adı Rapana venosa’dır ve dalgıçlar arasında yaygın olarak kullanılan adı “rapana” salyangozu buradan gelir. Yıllardır devam eden avcılık sonucu rapana salyangozları da giderek küçüldüler. Bugünlerde 25 santimlik rapana bulmak kolay değil.
Toplanan rapanaları Rumeli Feneri’nde işleme tesisi bulunan bir şirket alırdı çoğunlukla. Hâlâ faaliyette mi bilmiyorum ama 20 sene önce sıkı iş yapardı fenerdeki fabrika. Salyangozlar çelik kazanlara konur, sıcak buhar verilir ve nihayet ayıklayıcı kadınlar haşlanmış rapana etini kabuktan çıkarırlardı. Bir zamanlar fenerden kamyonlar dolusu işlenmiş rapana eti giderdi Avrupa ülkelerine.
Rapanacılık zor iştir, eziyetlidir; evden, eşten, hayattan kopmak demektir kimi zaman. Ancak hayat olarak benimseyebilenler yapabilir bu işi, bir de bulanık sulara gönülden bağlananlar. Rapana topladığımız yerlerde ne inci vardı ne de mercan. Geçenlerde bir arkadaşla Burgazada’nın arkasına dalışa gittik yine bir nargile teknesiyle. Kaptan köşkünün dışına yapıştırılmış bir çıkartma hemen dikkatimi çekti. Kızkulesi ve onun altında derinlere giden bir nargile dalgıcı ile peşi sıra uzayan hortumu resmedilmişti çıkartmada. Islak metropolün nargilecileri (ya da rapanacıları) birleşip bir dernek kurmuşlar: “İstanbul Deniz Salyangozu Dalgıçları Dayanışma Derneği”. Kızkulesi’nin görüntüsü bugüne kadar bir sürü yerde kullanıldı kullanılmasına, ama bence en çok derneğin amblemine yakışmış. Islak metropolün bulanık sularına beslenen sevgiyi bu amblem çok güzel yansıtıyor.
Etiketler:
BOĞAZ DALIŞ NARGİLE DENİZ SALYANGOZU
15 Mayıs 2011 Pazar
YÜZSÜZ YIRTICILAR
Köpekbalığının yüzü, derinlerde kolgezen amansız yırtıcıların adeta ortak sembolüdür. Her zaman aralık duran ağızlarında hemen göze çarpan keskin dişlerin insana güven verdiği söylenemez. Yüzlerinden hiç düşürmedikleri sert ifadenin adeta çekim merkezidir bu keskin dişler. Çoğu deniz insanı için köpekbalığının gözleri adeta ölümün gözleridir. Hal böyle olunca köpekbalıklarıyla aramızın düzelmesini beklemek düpedüz saflık olur. Onlarla aramızda hüküm süren bitmek bilmeyen güven bunalımının başlıca nedeni yüzlerinden düşürmedikleri sert ifade ve bundan vazgeçmeye hiç mi hiç niyetleri yok. Ne de olsa delici keskin bakışlar, köpekbalığı doğasının ayrılmaz bir parçası. Bu bakışlar olmasaydı, denizlerin ağır abileri olmaya devam edebilirler miydi?
Sessiz dünyanın derinliklerinde yaşam, en sıradışı geometrilerle karşınıza çıkmak için fırsat kollar. "Böyle hayvan mı olurmuş?" sorusu, sadece bir soru değil bir şaşkınlık ifadesidir, dalgaların altında süregelen yaşamın sergilediği çeşitlilik karşısında. Deniz şakayıkları ya da anemonlarsa bu soruyu en fazla sorduran canlılar arasındadır. Kayalara yapışmış jöle kıvamında çiçekleri andıran deniz şakayıkları omurgasız hayvanlar olmalarının yanı sıra, doymak bilmez etoburlardır da...
Amansız bir yırtıcı olan deniz şakayığının köpekbalığından tek farkı "yüzsüz" olmasıdır. Ona baktığınızda ne keskin dişler görürüsünüz ne de tehditkâr bakışlarla sizi süzen acımasız bir yüz ifadesi... Öyle yerinden ayrılıp peşinize de düşmez. Av peşinde koşmak yerine, yerleştiği kayanın yakınlarına doyurucu bir lokma gelmesini bekler. Bazen kocaman bir deniz anası bazen de küçük bir balıktır kısmetine düşen. Dokunaçlarına değen eti çıplak gözle görülemeyecek kadar küçük olan binlerce kancanın yardımıyla sıkıca tutar. Avı debelenmesin diye zehirlemeyi de ihmal etmez. Kancaların muhafaza edildiği tomurcuklarda zehir de depolar deniz şakayığı. Genişleyen gövdesi avı yavaş yavaş yutarken yüzsüz yırtıcı ayağına kadar gelen ziyafetin tadını çıkarır.
Masumiyet maskesinin arkasına saklanmış "yüzsüz" yırtıcıyla aramızda bir sorun olmamasının tek nedeni, bugüne kadar bizlerden birini yemeye kalkmamış olması. Aksi halde, cansız kayaları yaşayan bir varlığa dönüştüren deniz şakayıklarını da yerlerinden kazımaktan geri kalmazdık. Öyle değil mi?
Sessiz dünyanın derinliklerinde yaşam, en sıradışı geometrilerle karşınıza çıkmak için fırsat kollar. "Böyle hayvan mı olurmuş?" sorusu, sadece bir soru değil bir şaşkınlık ifadesidir, dalgaların altında süregelen yaşamın sergilediği çeşitlilik karşısında. Deniz şakayıkları ya da anemonlarsa bu soruyu en fazla sorduran canlılar arasındadır. Kayalara yapışmış jöle kıvamında çiçekleri andıran deniz şakayıkları omurgasız hayvanlar olmalarının yanı sıra, doymak bilmez etoburlardır da...
Amansız bir yırtıcı olan deniz şakayığının köpekbalığından tek farkı "yüzsüz" olmasıdır. Ona baktığınızda ne keskin dişler görürüsünüz ne de tehditkâr bakışlarla sizi süzen acımasız bir yüz ifadesi... Öyle yerinden ayrılıp peşinize de düşmez. Av peşinde koşmak yerine, yerleştiği kayanın yakınlarına doyurucu bir lokma gelmesini bekler. Bazen kocaman bir deniz anası bazen de küçük bir balıktır kısmetine düşen. Dokunaçlarına değen eti çıplak gözle görülemeyecek kadar küçük olan binlerce kancanın yardımıyla sıkıca tutar. Avı debelenmesin diye zehirlemeyi de ihmal etmez. Kancaların muhafaza edildiği tomurcuklarda zehir de depolar deniz şakayığı. Genişleyen gövdesi avı yavaş yavaş yutarken yüzsüz yırtıcı ayağına kadar gelen ziyafetin tadını çıkarır.
Masumiyet maskesinin arkasına saklanmış "yüzsüz" yırtıcıyla aramızda bir sorun olmamasının tek nedeni, bugüne kadar bizlerden birini yemeye kalkmamış olması. Aksi halde, cansız kayaları yaşayan bir varlığa dönüştüren deniz şakayıklarını da yerlerinden kazımaktan geri kalmazdık. Öyle değil mi?
Etiketler:
DENİZ ŞAKAYIĞI YIRTICILAR KÖPEKBALIĞI
8 Mayıs 2011 Pazar
KUMDA AÇAN GÜLLER
İnce uzun kolları narin tüycüklerle kaplıydı. Alacakaranlığın içinde bir başınaydı. Kollarının birleştiği yerden çıkan bir sapla dibe tutunmuştu. Işığı olmayan bir yıldız gibiydi hafifçe balçıklaşmış gri kumun üzerinde. Fenerin beyaz ışığı sapsarı bir güzellik olarak yansıyordu sepet yıldızının bedeninden. Tek kelimeyle çok ama çok güzeldi. Tüm yönlerin anlamını yitirdiği, ışıktan yoksun, renklerden yoksun olan bu derinliğe sırf onun muhteşem güzelliğini görmek için bile olsa dalmaya değerdi.
53 m’den geri dönüyorduk Burak’la (Demircan). Etrafıma son bir kez bakındım belki bir şey görürüm diye. Dalışın başında bir tane dil balığı görmüştük, birkaç tane de hanoz... Buldukları her taşı kaplamıştı gorgon çalıları... Griliğin üzerinde görmeye alıştığımız gelişigüzel lekelerdi herbiri. Ama kumun güllerini görmek bu güne kısmetmiş...
Krinoitlere genel olarak sepet yıldızları da denir. Dibe sabitlenmiş olarak yaşayan ince kollu deniz yıldızları çok yanlış bir tanım değil. Şüphesiz deniz yıldızı değiller ama onlarla akrabadırlar. Ara sıra yer değiştirmek için tutundukları nesneden kendilerini ayırır ve yerleşmek için yeni bir cisim ararlar. Taş, tahta, konserve kutusu, batık gemi, artık aklınıza ne gelirse tutunabilirler. Yer değiştirirken kollarını topladıklarında bir sepeti andırırlar. İsimleri de zaten bu davranışlarından gelir. Ürkütülmediklerinde kollarını iyice açarlar. En zarif kuş tüyünü bile kıskandıracak kadar güzeldir bu narin kollar.
Kumda açan güllerin ilkine 45 m civarında denk geldik. Sarı bir merhabayla selamladı bizi. Karanlıkta ve derinde o kadar rahattı ki kollarını alabildiğine açmıştı. Büyüleyiciydi...
Çok geçmeden ikincisi çıktı karşımıza kumda açan güllerin. Gerçi bu seferki kumun üzerinde değildi. Dibe saplanıp kalmış kocaman bir çapanın tepesini birkaç tane gorgon ve bolca tüplü kurtla paylaşıyordu. Bu seferkinin rengi biraz turuncuya kaçan bir sarıydı. Şimdi şu sahneyi hayal etmeyi deneyin; kapkaranlık bir su, hemen hemen aynı renkte olan dip, 50 m derinde ezici basınç, dibin tekdüzeliğini bozan demirden bir çıkıntı ve ona tutunmuş olan renk renk, biçim biçim yaşamlar ve nihayet alacakaranlık hiçliğin, boyutları belli olmayan simsiyah bir evrenin boşluğunda asılı kalarak yaşamın renklerini seyreden bir çift meraklı göz...
Marmara’nın renk paletinde kimbilir daha ne tonlar var keşfedilmeyi bekleyen? Biraz sabır, biraz cesaret ve bolca saygı, hayata, gözden uzak derinliklere, Marmara’ya...
Güvenini kazandıkça Marmara’nın sizinle her dalışta daha fazlasını paylaştığını göreceksiniz.
53 m’den geri dönüyorduk Burak’la (Demircan). Etrafıma son bir kez bakındım belki bir şey görürüm diye. Dalışın başında bir tane dil balığı görmüştük, birkaç tane de hanoz... Buldukları her taşı kaplamıştı gorgon çalıları... Griliğin üzerinde görmeye alıştığımız gelişigüzel lekelerdi herbiri. Ama kumun güllerini görmek bu güne kısmetmiş...
Krinoitlere genel olarak sepet yıldızları da denir. Dibe sabitlenmiş olarak yaşayan ince kollu deniz yıldızları çok yanlış bir tanım değil. Şüphesiz deniz yıldızı değiller ama onlarla akrabadırlar. Ara sıra yer değiştirmek için tutundukları nesneden kendilerini ayırır ve yerleşmek için yeni bir cisim ararlar. Taş, tahta, konserve kutusu, batık gemi, artık aklınıza ne gelirse tutunabilirler. Yer değiştirirken kollarını topladıklarında bir sepeti andırırlar. İsimleri de zaten bu davranışlarından gelir. Ürkütülmediklerinde kollarını iyice açarlar. En zarif kuş tüyünü bile kıskandıracak kadar güzeldir bu narin kollar.
Kumda açan güllerin ilkine 45 m civarında denk geldik. Sarı bir merhabayla selamladı bizi. Karanlıkta ve derinde o kadar rahattı ki kollarını alabildiğine açmıştı. Büyüleyiciydi...
Çok geçmeden ikincisi çıktı karşımıza kumda açan güllerin. Gerçi bu seferki kumun üzerinde değildi. Dibe saplanıp kalmış kocaman bir çapanın tepesini birkaç tane gorgon ve bolca tüplü kurtla paylaşıyordu. Bu seferkinin rengi biraz turuncuya kaçan bir sarıydı. Şimdi şu sahneyi hayal etmeyi deneyin; kapkaranlık bir su, hemen hemen aynı renkte olan dip, 50 m derinde ezici basınç, dibin tekdüzeliğini bozan demirden bir çıkıntı ve ona tutunmuş olan renk renk, biçim biçim yaşamlar ve nihayet alacakaranlık hiçliğin, boyutları belli olmayan simsiyah bir evrenin boşluğunda asılı kalarak yaşamın renklerini seyreden bir çift meraklı göz...
Marmara’nın renk paletinde kimbilir daha ne tonlar var keşfedilmeyi bekleyen? Biraz sabır, biraz cesaret ve bolca saygı, hayata, gözden uzak derinliklere, Marmara’ya...
Güvenini kazandıkça Marmara’nın sizinle her dalışta daha fazlasını paylaştığını göreceksiniz.
5 Mayıs 2011 Perşembe
1 Mayıs 2011 Pazar
PAZAR HEDİYEMİZ İSTAKOZ
Marmara'da çoook uzun zaman olmuştu istakoz görmeyeli. Artık ümidi kesmiştim kıskaçlı şövalyeye rastlamaktan. Oysa eskiden ne çok çıkarlardı karşıma Yassı'nın, Sivri'nin taşlıklarında. Şöyle özenle düzeltilmiş kumdan bir siper, hemen gerisinde çok yüksek olmayan genişçe bir kovuk, çevreyi kolaçan eden ince uzun iki anten ve her an kapmaya hazır iki güçlü kıskaç. Yuvasında gizlenen istakoz aşağı yukarı böyle bir şeydir ve el değmemiş taşlıklarda alışılmış bir görüntüdür. Gerçi Ege'de ve Akdeniz'de hâlâ çok şanslı olmaya gerek yok istakoz görmek için, çevreye biraz dikkatli bakmanız yeterli. Fakat İstanbul kıyılarında, ama açıktaki adalarda değil anakaranın yanıbaşında, kentin dibinde istakoz görmek biraz zorlama bir hayal. Kolay ulaşılan yuvalardaki istakozların kökü çoktan kurudu, kalanlarsa derinde sağ kalmaya çabalıyor. Gelgelelim bu sabah yine şeytanın bacağını kırdık. Dekompresyonun bitmesine az bir şey kalmıştı ki Darıca yine yaptı sürprizini...
Üç kafadar -ben, Burak Demircan ve Polat İnce- 1 Mayıs sabahı düştük yola, istikamet Darıca. Yer aynı yer, Aslan Çimento'nun biraz berisi. Yükleme iskelesinden uzak durduğumuz sürece ses etmiyorlar fabrikanın yakınlarında dalmamıza. Onlar bize alıştı biz de onlara. Oltacılarsa bir alem, artık dipte nokta sormaya başladılar.
Onca yükle yağmur kanalının beton duvarından inmek hayli zorluyor artık. Biraz ötede düz ayak bir yer bulduk; otur taşa giy paletlerini, ver malzemeye son ayarı, sonra sal kendini suya. İlk metreler bel hizasında sonrası dipsiz bir uçurum sanki. Allah ne verdiyse gidiyor. Aşağısı zifiri karanlık! Fakat siyah değil yeşil bir karanlıktı bu sefer. Böylesini ilk kez gördüm.
Burak'la Polat'ı 30 küsürde bıraktım 40'a doğru sallandım. Karanlık ama bulanık değil, fener yordamıyla birbirimizin farkındayız. Yakındaki kara mercan taşını aradım, ama denk gelmedi. Uzağına düşmüşüz, hafif akıntı da vardı hiç zorlamadım. Bizimkilerin ışığına doğru usul usul geldim, gece bekçisi gibi bekleşiyorlardı eteğin kenarında. Beni beklerken kocaman bir kırlangıç görmüşler. Onun dışında kayda değer balık yoktu bu sefer. Ağır yol yükselmeye başladık. Yanımızda deko tüpleri yok, kasmanın da alemi yok. Pazar keyfini yaptık, ufaktan eve yollanmalı artık...
Gözünü sevdiğimin Suunto'su parmağını suya sokunca bile deko yazıyor mübarek. Neyse ki profil hesaplayacak kadar zeki, fazla yaslamıyor dekoyu. Uzun zik zaklar çizerek çıkınca alet de rahatlıyor haliyle.
Ciiiiikkk 6 m... 3 dakika zorunlu istirahat. Su bulanık, fotoğraf makinesi dursun durduğu yerde. Bu sene bir türlü durulmadı sular diye içimden söylenirken biraz altımdan bir fokurdama geliyor, ardından Polat'tan usturuplu bir el hareketi. İşaret rehberinde karşılığı olmayanlardan, ama birlikte uzun zaman geçirince bunun da bir karşılığı var tabi ki aramızda.
İşaret ettiği kovuğa yanaşıyorum, Burak yanıbaşımda, elinde kamera alesta bekliyor. Önce iki ince uzun anten, turuncuyla ateş kırmızısı arası... Sonra iki güçlü kıskaç, geride fıldır fıldır dönen gözler. Fenerin ışığından ürküyor, ama kaçmıyor da. Hey gözünü sevdiğimin Darıca'sı, sen ne bereketli yermişsin böyle. Giderayak verdi yine pazar hediyesini. Bu seferki baboş bi istakoz. Yeri mi? Olduğu yerde duruyor tabi ki. İki üç kare fotoğrafını çektikten sonra kendi haline bıraktık keratayı.
Üç kafadar -ben, Burak Demircan ve Polat İnce- 1 Mayıs sabahı düştük yola, istikamet Darıca. Yer aynı yer, Aslan Çimento'nun biraz berisi. Yükleme iskelesinden uzak durduğumuz sürece ses etmiyorlar fabrikanın yakınlarında dalmamıza. Onlar bize alıştı biz de onlara. Oltacılarsa bir alem, artık dipte nokta sormaya başladılar.
Onca yükle yağmur kanalının beton duvarından inmek hayli zorluyor artık. Biraz ötede düz ayak bir yer bulduk; otur taşa giy paletlerini, ver malzemeye son ayarı, sonra sal kendini suya. İlk metreler bel hizasında sonrası dipsiz bir uçurum sanki. Allah ne verdiyse gidiyor. Aşağısı zifiri karanlık! Fakat siyah değil yeşil bir karanlıktı bu sefer. Böylesini ilk kez gördüm.
Burak'la Polat'ı 30 küsürde bıraktım 40'a doğru sallandım. Karanlık ama bulanık değil, fener yordamıyla birbirimizin farkındayız. Yakındaki kara mercan taşını aradım, ama denk gelmedi. Uzağına düşmüşüz, hafif akıntı da vardı hiç zorlamadım. Bizimkilerin ışığına doğru usul usul geldim, gece bekçisi gibi bekleşiyorlardı eteğin kenarında. Beni beklerken kocaman bir kırlangıç görmüşler. Onun dışında kayda değer balık yoktu bu sefer. Ağır yol yükselmeye başladık. Yanımızda deko tüpleri yok, kasmanın da alemi yok. Pazar keyfini yaptık, ufaktan eve yollanmalı artık...
Gözünü sevdiğimin Suunto'su parmağını suya sokunca bile deko yazıyor mübarek. Neyse ki profil hesaplayacak kadar zeki, fazla yaslamıyor dekoyu. Uzun zik zaklar çizerek çıkınca alet de rahatlıyor haliyle.
Ciiiiikkk 6 m... 3 dakika zorunlu istirahat. Su bulanık, fotoğraf makinesi dursun durduğu yerde. Bu sene bir türlü durulmadı sular diye içimden söylenirken biraz altımdan bir fokurdama geliyor, ardından Polat'tan usturuplu bir el hareketi. İşaret rehberinde karşılığı olmayanlardan, ama birlikte uzun zaman geçirince bunun da bir karşılığı var tabi ki aramızda.
2 Nisan 2011 Cumartesi
ÇAKAL LİMANI
İstanbul Boğazı’nın Anadolu yakasında bulunan Çakal Limanı, Karadeniz’e çıkış öncesindeki en son koydur. Anadolu Feneri’nin yükseldiği tepenin gölgesinde kalan koy, sarp kaya duvarları tarafından kuşatılmıştır. Koyun dar sahil şeridinde sıralanan irili ufaklı kayıkhanelerin ahşap duvarları, sırtlarını yasladıkları kayalıklarla bir olmak istercesine koyulaşmış, hatta kimi yerde kararmıştır. Her daim birkaç balıkçı görebileceğiniz Çakal Limanı, uygun havayı yakalamanız halinde, İstanbul’da keyifli kıyı dalışları yapmaya uygun, ulaşımı kolay bir dalış noktasıdır.
Çakal Limanı’na Beykoz – Anadolu Kavağı güzergâhından ya da Kavacık Tüneli – Anadolu Kavağı güzergâhından ulaşabilirsiniz. Hangi yoldan gelirseniz gelin, Anadolu Feneri – Polonezköy yol ayrımından Anadolu Feneri istikametinde devam etmeniz gerekiyor. Zaten yol ayrımından sonra Çakal Limanı’na giden başka yol yok. Fenere gelmeden önce sola sapıldığında, oldukça dar bir yokuştan koya iniliyor. Dikkatli olmanızı öneririm, çünkü yokuşun sonu deniz!
Koyu çevreleyen kayalıklar denizde de devam ediyor. Çakal Limanı’nda dip yapısı kıyıdan koyun ağzına kadar kayalık ve parça taşlıktır. Bu nedenle paletlerinizi, en azından göğüs hizasına kadar suya girdikten sonra giymeniz, ilk birkaç metrede daha dengeli ilerlemenize yardımcı olacaktır. Kuzey rüzgârları koy içinde sert dalgaya neden olur. Özellikle kuzeybatıdan esen karayelde koyda dalış yapmayı denerseniz, sakatlanmaya davetiye çıkarmış olursunuz. Dalgalar, sırtınızdaki onca yükle sizi bir sapan taşı gibi kıyıya fırlatabilir. Bu nedenle ya rüzgârsız havalarda ya da güney rüzgârlarında koyda dalış yapın. Ancak, koyu çevreleyen tepelerin arasında kalan boşluklar nedeniyle, güney rüzgârları açıkta etkili olabiliyor. Doğu – güneydoğu istikametinde esen rüzgâr altında dalış yapıyorsanız fazla açıktan çıkmamaya gayret edin. Aksi halde açığa sürüklenmeniz işten değil.
Dalışınızın ilk metrelerinden başlayarak, hem Karadeniz’den hem de Marmara’dan canlılarla harmanlanmış sade bir deniz yaşamı görebilirsiniz. Özellikle Eylül – Kasım döneminde kalabalık sürüler oluşturan gümüş balıkları, koyda ağ atan balıkçıların başlıca avları arasında. Bu nedenle, sonbahar dalışları sırasında ağlardan uzak durmaya özen gösterin. Bu uyarı hem kişisel emniyetiniz, hem de balıkçılarla papaz olmamanız için...
Kıyıdan açığa kadar hafif bir meyille derinleşen koyda pusula kullanmayı ihmal etmeyin. Koy ağzında derinlik 10 ila 11 metre arasında değişiyor ve bu noktaya kadar kayalık ve parça taşlık olarak ilerleyen kıyı burada yerini aniden kumluğa bırakıyor. Kumluğa ulaştığınızda hemen hemen koydan çıkmış ve boğaz kanalının kenarına ulaşmış olursunuz. Hiçbir kerteriz noktasınının bulunmadığı kumluktan koyun içine güvenle dönmek için, daha kıyıdayken pusula nişanını ayarlamayı ihmal etmeyin. Bu arada kumlukta dolaşırken gözünüzü dört açın! Her an kalkan veya vatoz balığı görebilirsiniz.
Kayalıktan kumluğa geçiş sırasında pusulanız biraz sapabilir; ancak endişelenecek bir durum yok. Pusulanızdaki sapmaya, dipte metal yılanlar gibi kıvrılmış duran paslı çelik halatlar neden olur. Bir zamanlar boğaza denizaltıların girmesini önlemek için gerilen çelik telden ağların kalıntılarından kaynaklanan manyetik sapma pusulanızı bir an için şaşırtabilir. Karaya çıktığınızda koyun kuzey kıyısında, ağın Anadolu yakasındaki gergi istasyonunu ve burayı korumak için yapılmış makineli tüfek yuvalarını görebilirsiniz. Su üstünde ve su altında görülebilen kalıntılar koydaki dalışınızı daha da ilginç kılar.
Yokuşun sonundan sola baktığınızda görülen kayalıklara sırtınızı verip açığa doğru ilerlerseniz, kuzey kıyısındaki çelik halat yığınının bir benzeriyle, hemen hemen 10 m derinlikte karşılaşabilirsiniz. Denizin sakin, suyun berrak olduğu günlerde geniş açı fotoğrafçılığı için ilginç pozlar yaratan sualtı hurdalığı, makro meraklılarına çok fazla şey vaadetmiyor. Ancak ille de yakın plan fotoğraf diyenlerdenseniz, koyun içinde sıkça karşılaşabileceğiniz ördek balığı, çeşitli kayabalıkları ya da çalı karidesleri, geçmişin kalıntıları üzerinde güzel kareler hazırlamış olabilirler. Arayıp bulmak size kalmış.
Çakal Limanı’na Beykoz – Anadolu Kavağı güzergâhından ya da Kavacık Tüneli – Anadolu Kavağı güzergâhından ulaşabilirsiniz. Hangi yoldan gelirseniz gelin, Anadolu Feneri – Polonezköy yol ayrımından Anadolu Feneri istikametinde devam etmeniz gerekiyor. Zaten yol ayrımından sonra Çakal Limanı’na giden başka yol yok. Fenere gelmeden önce sola sapıldığında, oldukça dar bir yokuştan koya iniliyor. Dikkatli olmanızı öneririm, çünkü yokuşun sonu deniz!
Koyu çevreleyen kayalıklar denizde de devam ediyor. Çakal Limanı’nda dip yapısı kıyıdan koyun ağzına kadar kayalık ve parça taşlıktır. Bu nedenle paletlerinizi, en azından göğüs hizasına kadar suya girdikten sonra giymeniz, ilk birkaç metrede daha dengeli ilerlemenize yardımcı olacaktır. Kuzey rüzgârları koy içinde sert dalgaya neden olur. Özellikle kuzeybatıdan esen karayelde koyda dalış yapmayı denerseniz, sakatlanmaya davetiye çıkarmış olursunuz. Dalgalar, sırtınızdaki onca yükle sizi bir sapan taşı gibi kıyıya fırlatabilir. Bu nedenle ya rüzgârsız havalarda ya da güney rüzgârlarında koyda dalış yapın. Ancak, koyu çevreleyen tepelerin arasında kalan boşluklar nedeniyle, güney rüzgârları açıkta etkili olabiliyor. Doğu – güneydoğu istikametinde esen rüzgâr altında dalış yapıyorsanız fazla açıktan çıkmamaya gayret edin. Aksi halde açığa sürüklenmeniz işten değil.
Dalışınızın ilk metrelerinden başlayarak, hem Karadeniz’den hem de Marmara’dan canlılarla harmanlanmış sade bir deniz yaşamı görebilirsiniz. Özellikle Eylül – Kasım döneminde kalabalık sürüler oluşturan gümüş balıkları, koyda ağ atan balıkçıların başlıca avları arasında. Bu nedenle, sonbahar dalışları sırasında ağlardan uzak durmaya özen gösterin. Bu uyarı hem kişisel emniyetiniz, hem de balıkçılarla papaz olmamanız için...
Kıyıdan açığa kadar hafif bir meyille derinleşen koyda pusula kullanmayı ihmal etmeyin. Koy ağzında derinlik 10 ila 11 metre arasında değişiyor ve bu noktaya kadar kayalık ve parça taşlık olarak ilerleyen kıyı burada yerini aniden kumluğa bırakıyor. Kumluğa ulaştığınızda hemen hemen koydan çıkmış ve boğaz kanalının kenarına ulaşmış olursunuz. Hiçbir kerteriz noktasınının bulunmadığı kumluktan koyun içine güvenle dönmek için, daha kıyıdayken pusula nişanını ayarlamayı ihmal etmeyin. Bu arada kumlukta dolaşırken gözünüzü dört açın! Her an kalkan veya vatoz balığı görebilirsiniz.
Kayalıktan kumluğa geçiş sırasında pusulanız biraz sapabilir; ancak endişelenecek bir durum yok. Pusulanızdaki sapmaya, dipte metal yılanlar gibi kıvrılmış duran paslı çelik halatlar neden olur. Bir zamanlar boğaza denizaltıların girmesini önlemek için gerilen çelik telden ağların kalıntılarından kaynaklanan manyetik sapma pusulanızı bir an için şaşırtabilir. Karaya çıktığınızda koyun kuzey kıyısında, ağın Anadolu yakasındaki gergi istasyonunu ve burayı korumak için yapılmış makineli tüfek yuvalarını görebilirsiniz. Su üstünde ve su altında görülebilen kalıntılar koydaki dalışınızı daha da ilginç kılar.
Yokuşun sonundan sola baktığınızda görülen kayalıklara sırtınızı verip açığa doğru ilerlerseniz, kuzey kıyısındaki çelik halat yığınının bir benzeriyle, hemen hemen 10 m derinlikte karşılaşabilirsiniz. Denizin sakin, suyun berrak olduğu günlerde geniş açı fotoğrafçılığı için ilginç pozlar yaratan sualtı hurdalığı, makro meraklılarına çok fazla şey vaadetmiyor. Ancak ille de yakın plan fotoğraf diyenlerdenseniz, koyun içinde sıkça karşılaşabileceğiniz ördek balığı, çeşitli kayabalıkları ya da çalı karidesleri, geçmişin kalıntıları üzerinde güzel kareler hazırlamış olabilirler. Arayıp bulmak size kalmış.
Etiketler:
İSTANBUL BOĞAZI DALIŞ ANADOLU FENERİ
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





