Başladığım yere döndüm yıllar sonra. Neredeyse 25 yıl önce, hayatımda ikinci kez nargileyle dalarken, derinlerdeki yazgıma biraz ürkek, ama fazlasıyla keyifli bir hevesle yol almıştım. Beykoz Koyu, gençlik denizlerim, derinlerdeki dünyayı tanımaya başladığım, tuz kokan, yosun kokan okulum... Buranın her kulacında anılarım var.
Boğazda nargileyle daldığım, salyangoz topladığım günleri, size uzun zaman önce anlatmıştım. Bulanık, soğuk ve akıntılı sularda geçmişti çıraklığım. Gençlik denizlerim belki hırçındı, ama bana çok şey kattı. Denize saygı duymayı öğretti bana. Korkumu kontrol etmeyi, korkmanın ayıp olmadığını öğretti. Ama en önemlisi, her dalıştan keyif almayı, hayal kırıklığına uğramamayı, en olanaksız görünen koşullarda bile yaşam izleri aramayı öğretmişti bana gençlik denizlerim.
***
Hava o kadar soğuktu ki, arabamın tavanı ince bir buz tabakasıyla kaplanmaya başlamıştı. Her soluk verişimizde istim salıyorduk sanki. Boğazın eski buharlı gemileri gibiydik, bir düdük çalmadığımız eksik. Beykoz Balıkçı Barınağı’nın karşısındaki otoparkta hazırlanıyorduk Teoman’la (Naskali). Birkaç metre ötemizdeki otobüs durağında titreşen kızlı erkekli bir grup, ifadesiz gözlerle bizi seyrediyordu. Kurşulanlarla iyice ağırlaşan tüpümü rahat kuşanmak için duraktaki bankın üzerine yerleştirirken bir otobüsün kapısı açıldı. Şöförün yüzündeki ifade şaşkınlıkta yıldızlı pekiyi alırdı. Gece vakti nereden çıktı bu deliler der gibiydi.
10’a çeyrek kala suya girdik. Sıcaklık 8 derece. Nihayet biraz ısındım. 18 yaşındayken aynı mevsimde aynı suya ıslak elbiseyle girerdim! Gençlik ateşiyle soğuk işlemezdi derime. Şimdi kuru elbise giymiş olmama rağmen yine de hafif bir serinlik hissediyorum. Yaşlanıyor muyum ne?
Bu gece suya girmek için seçtiğim yer, nargile teknemiz Kenan Şeker’i yıllar önce bağladığımız iskelenin yakınında. Bir anlığına emektarın güvertesindeymişim gibi hayal ettim kendimi. Arkadaşlarım geldi aklıma. Bir avuç gözü kara deniz aşığı... Başımızda ustam Adnan abi. Elimi uzatsam Kenan Şeker’e dokunacak gibiyim. Aynı mekanda iki farklı zamanı yaşıyorum. “Korkma...” diye sesleniyorum gençliğime, “Korkma, gir suya! Yaşamındaki en güzel anlar başlamak üzere... Beni bunlardan mahrum etme...”
***
Yüzüme çarpan soğuk suyla daldığım hayallerden sıyrılıyorum. Teoman’la işaretleşiyoruz. Kendi yaptığı kapalı devreyle dalıyor bu gece. Benden yayılan fokurtuların aksine onda çıt yok. Arasıra oksijen ölçerden gelen sinyaller de sesten sayılmaz.
Koyun kıyılarını yalayarak kuzeye yönelen hafif akıntı derinlerde güçleniyor. Yine de çok şiddetli değil, palet çırparken fazla zorlanmıyoruz. Kamyon lastikleri, teneke kutular, bira şişeleri, binbir çeşit çöp... Çamurun üstü yıllar önce bıraktığım gibi. Koyun sakinleri birer ikişer görünmeye başladılar. Kömürcü kayabalıklarının bazıları neredeyse bir palamut kadar iri. Suyu yakamozlandıran istavrit ve gümüş sürüleri dönüşümü kutluyor gibiler. Derken dipte yılan gibi kıvrılan pembemsi kahverengi bir gölge beliriyor. Dibine kadar sokuluyorum, kaçmıyor benden. Birbirimizin sakinliğinden cesaret alıyoruz sanki. Sırtında başın arkasından başlayan ve anüse kadar kesintisiz devam eden yüzgecinin kenarları siyah bir şeritle çevrelenmiş. Çenesinin altındaki bir çift sakalla çamuru karıştırıyor. Ophidion türü kayış balığı bu gecenin sürprizi oldu. Adım başı onlardan var dipte. İrili ufaklı kayış balıkları çamuru eşeleyip yem araken akıntıyla adeta dans ediyorlar.
Lüfer gibi, palamut gibi tezgâha düşmediğinden olsa gerek, İstanbul halkı pek tanımaz kayış balığını. Balıktan sayılmayan, çerçöp muamelesi yapılan balıklardandır o da. Sofraları süslemediği, para etmediği için değer verilmez. Oysa o da özbeöz boğaz çocuğudur, İstanbulludur, Marmaralıdır.
***
30 m derinde dibin eğimi de akıntının şiddeti de artıyor. Gemilerin pervaneleri denizi bronzdan yumruklarla dövüyor. Kanala yaklaşmış olmalıyız. Gece kanala girmek planımızda yoktu. Geri dönme zamanı geldi artık.
Akıntıya karşı yüzerken balıklar eşlik ediyor gece ziyaretçilerine. Gençlik denizlerini unutma, arayı çok açma, özletme kendini diye fısıldıyorlar sanki. Ne de olsa dünyamıza burada adım attın, aramıza burada karıştın der gibiler, karanlık dip arkamızda kalırken.
30 Aralık 2011 Cuma
27 Aralık 2011 Salı
DERİNLİK... ÖZGÜRLÜK... MUTLULUK...
Bu dünyada kendimi en mutlu ve en özgür hissettiğim yerin adını verdim oğluma. Derin, sonsuz mutluluk kaynağım, derinlikler de öyle... Dipsiz bir huzur kuyusu, içine düşmekten hiç korkmadığım.
İşte yine boşlukta düşüyorum. Loş bir aydınlık sarıyordu çevremi başta, o da hızla kayboldu, söndü gitti. Boz, bulanık dip hayal meyal akıp gidiyor altımda. Bir ara omzumun üzerinden, bembeyaz bir ışık çizgisi karanlığı delip geçiyor. Bir başkası onu izlemekte gecikmiyor. Her ışık çizgisinin gerisinde, derin karanlıkta süzülen bir gölge var.
Güneş yabancısı bu dünyanın, sanki hiç doğmamış gibi buralarda. Önümüzde ucu bucağı belli olmayan bulanık bir karanlık var. Derinlik arttıkça, giderek koyulaşıyor. Aydınlığa o kadar aç ki, fenerlerimizin güçlü ışığını bir çırpıda yutup yok ediyor. Işığı emen bir karanlık var derinlerde.
***
Omuz askılarıma taktığım dekompresyon tüplerimi kontrol ediyorum. İkisi de yerli yerinde. Karadayken eklemlerimi sızım sızım sızlatan ağırlıktan eser kalmadı. Suyun kaldırma gücü denge yeleğindeki havayla birleşince, yerçekimi hükmünü yitirdi yüzeyin 50 m altında.
Ait olduğum dünyadayım artık. Derin’likte, Özgür’lüğü ve mutluluğu buluyorum. Derin ve Özgür... Oğlumun ve karımın isimleri... Birini ben seçtim, diğeri derin karanlıkla paylaşacağını bile bile beni seçti!
Oğlumun göbek bağını denize gömmek istediğimde, Özgür hiç itiraz etmemişti. Derin, adını aldığı derinliklere göbeğinden bağlı. Aslında aynı şey tüm kara insanları için geçerli! Yaşam suda başlamadı mı? Hepimiz az çok göbekten bağlı değil miyiz derinlerdeki yaşama? Köklerimiz derinlere uzanıyor. Aldığım her nefesin değeri var burada. Yavaşça, sakince nefes alıp vermek, yaşamak demek. Derin’lerde Özgür’ce yaşadığımı hissediyorum ve böyle yaşamak beni mutlu ediyor.
İşte yine boşlukta düşüyorum. Loş bir aydınlık sarıyordu çevremi başta, o da hızla kayboldu, söndü gitti. Boz, bulanık dip hayal meyal akıp gidiyor altımda. Bir ara omzumun üzerinden, bembeyaz bir ışık çizgisi karanlığı delip geçiyor. Bir başkası onu izlemekte gecikmiyor. Her ışık çizgisinin gerisinde, derin karanlıkta süzülen bir gölge var.
Güneş yabancısı bu dünyanın, sanki hiç doğmamış gibi buralarda. Önümüzde ucu bucağı belli olmayan bulanık bir karanlık var. Derinlik arttıkça, giderek koyulaşıyor. Aydınlığa o kadar aç ki, fenerlerimizin güçlü ışığını bir çırpıda yutup yok ediyor. Işığı emen bir karanlık var derinlerde.
***
Omuz askılarıma taktığım dekompresyon tüplerimi kontrol ediyorum. İkisi de yerli yerinde. Karadayken eklemlerimi sızım sızım sızlatan ağırlıktan eser kalmadı. Suyun kaldırma gücü denge yeleğindeki havayla birleşince, yerçekimi hükmünü yitirdi yüzeyin 50 m altında.
Ait olduğum dünyadayım artık. Derin’likte, Özgür’lüğü ve mutluluğu buluyorum. Derin ve Özgür... Oğlumun ve karımın isimleri... Birini ben seçtim, diğeri derin karanlıkla paylaşacağını bile bile beni seçti!
Oğlumun göbek bağını denize gömmek istediğimde, Özgür hiç itiraz etmemişti. Derin, adını aldığı derinliklere göbeğinden bağlı. Aslında aynı şey tüm kara insanları için geçerli! Yaşam suda başlamadı mı? Hepimiz az çok göbekten bağlı değil miyiz derinlerdeki yaşama? Köklerimiz derinlere uzanıyor. Aldığım her nefesin değeri var burada. Yavaşça, sakince nefes alıp vermek, yaşamak demek. Derin’lerde Özgür’ce yaşadığımı hissediyorum ve böyle yaşamak beni mutlu ediyor.
21 Aralık 2011 Çarşamba
YAŞAMIN GÖLGELERİ
Deniz, gece olunca daha sakin, daha konuksever olur. Sular karardıkça denizin çekingenliği de kaybolur. Gündüz sakladığı tüm sırları birer ikişer açığa çıkar. Sabahki ürkekliğinden eser kalmaz. Yaşamla aranızdaki mesafe alabildiğine azalır. Kulağa ne kadar ürtkütücü gelirse gelsin, gece dalmak bambaşka bir deneyimdir. Karanlığın kalın örtüsü aralandıkça, sıradışı bir gece hayatına tanık olursunuz derinlerde.
***
Karanlığın kıyısındaydık yine. Sıradışı bir gece yaşamamıza az kalmıştı. Hazırlanırken gevezelik ediyorduk bir yandan. Mavramız boldur, havadan sudan konuşur dururuz. Günün tüm yorgunluğu, sıkıntısı, sözlere karışıp gider. Bir nevi terapidir kıyıdaki muhabbetler. Üstelik beleştir. Bir servet ödemezsiniz birileri derdinize kulak versin diye. Fakat asıl rahatlama denizin ıslak kucağında yaşanır. Dostların kaldığı yerden deniz devralır vazifeyi. Suya girer girmez kalan sıkıntılarımız akar gider.
***
Teoman (Naskali), Ulaş (Oyal) ve bendeniz, lodos yüzünden kıyının harman yerine döndüğünü bile bile gelmiştik bu gece Kartal’a. Allah’tan dalgalar beklediğimiz kadar sert değildi. Aksi halde rahatlayalım derken, sahildeki kayaların üzerine afiş olmak da vardı. Lodos şakaya gelmez! Alimallah önüne kattığı gibi savurur atar adamı.
Gece denizi ne renktir, hiç düşündünüz mü? Siyah mı, katran karası mı? Bence ikisi de değil. Tonları sürekli değişen bir karanlığı andırır gece denizi bana. Yaşayan, yaşama kucak açan bir karanlık hakimdir gece derinlere. Siyah deyip geçmek, küçümsemek, haksızlık etmek olur.
***
14 Kasım 2011 Pazartesi
DERİN MARMARA YAŞIYOR
Dışarıdan bakınca bazı deniz hayvanlarını kolayca bitkiye benzetebilirsiniz. Eğer karada yetişselerdi hiç tereddüt etmeden evinizin başköşesine yerleştirirdiniz onları. Darıca’da 55 m derinde küçük bir taş parçasına tutunarak yaşamını sürdüren sepet yıldızı da (Antedon mediterranea), ilk bakışta insanı kolayca kandırabilen bir yaşam biçimi. Ortak bir gövdeden çıkan ince kolları, simetrik olarak dizilmiş narin tüycüklerle süslenmiş. Dipteki zayıf akıntının etkisiyle tüycükler belli belirsiz hareket etseler de, kollarda kıpırtıdan eser yok. Fakat bu aldatıcı bir durgunluk. Akıntıyla gelen bir nesnenin sepet yıldızına dokunması, kollarını içeriye doğru kapatarak sıkı bir yumruk oluşturması için yeterli bir uyarı. Korunma içgüdüsüyle kapanan kollar kısa bir süre sonra yeniden açılıyor ve sepet yıldızı arkasında şu soruyu bırakarak eski halini alıyor: Bu nasıl bir canlı, bitki mi, yoksa hayvan mı?
Şekliyle narin bir çiçekten farkı olmayan sepet yıldızı, aslında omurgasız bir deniz canlısıdır. Hayvanlar aleminin derisidikenliler (echinodermata) şubesinde sınıflandırılan sepet yıldızı, Marmara’nın derin karanlığında gezintiye çıkan bir dalgıcın rastlayabileceği sıradışı yaşam biçimlerinden sadece biri. Bu küçük içdenizin derinlerinde var olmaya çabalayan yaşam, renk, şekil ve çeşitlilik açısından bakıldığında kara insanlarının hayal gücüne sığmayacak zenginlikte...
Dalış kariyerimin başladığı Marmara Denizi, dünyanın en özel sucul ekosistemlerinden birine ev sahipliği yapıyor. Artık binlerle ifade ettiğim dalışlarımın çoğunu Marmara’da yapmış olmamdan dolayı, ona karşı derin bir sevgi beslediğimi inkâr edemem. Ancak, içdenizi dünyanın sayılı sucul ekosistemlerinden biri olarak değerlendirmemin temelinde şahsi duygulardan fazlası var.
Akdeniz’in ve Karadeniz’in Marmara’da karşılaşan suları, kendi ekosistemlerinde var olan canlıları da beraberlerinde getirir. Aslında Marmara’ya akan iki denizin sularından fazlasıdır. Arkası kesilmeyen iki taraflı bir yaşam akışıdır içdenizi besleyen. Türlerin Akdeniz’e ya da Karadeniz’e geçişlerine izin veren ya da engelleyen ekolojik koşullarıyla, boyutlarından beklenmeyen bir güce sahiptir. Suyla gelen her canlıyla Marmara’nın dip yaşamı daha da zenginleşir, renklenir.
17 Ağustos 1999’da Marmara’yı sarsan ve arkasında korkunç bir yıkım bırakan deprem, gözümüzü içdenizin en derin noktalarına çevirmemize neden oldu. Kuzey Anadolu Fay Hattı’nın deniz altında ilerleyen bölümlerini incelemek amacıyla derin karanlığa gönderilen sualtı araçlarının kameraları, içdenizin dibinde faydan daha fazlası olduğunu ortaya çıkardığında, Marmara’daki dip yaşamının derin deniz çukurlarına kadar yayıldığı görüldü. Tekirdağ çukurunun 1000 m’yi aşan derinliğinde görüntülenen çivili köpekbalığı (Echinorhinus brucus) ve makrurid balıklar (Macruridae sp.), derin Marmara’da objektiflere takılan yaşamlardan sadece birkaç örnekti. Her fırsatta öldüğünden söz edilen içdeniz, yüzeyinden en dibine kadar yaşamla doluydu. Bu zenginliğin çoğunu görmek için öyle çok derinlere inmeye de gerek yok; bir maske bir de şnorkel yeterli bu dünyaya ilk adımı atmak için.
En güzel dalışlarımın çoğunu Marmara’da yaptığımı söylediğimde, dinleyenlerin yüzünde genellikle şaşkınlık ve inanmazlık arasında gidip gelen bir ifade belirir. Marmara’nın ölü bir deniz olduğu, derinlerinde zengin bir canlı yaşamı bulmanın mümkün olmadığı düşüncesi günümüzde çok kabul gören bir ezber. İç denizin capcanlı, cıvıl cıvıl geçmişini hatırlayanlar birer ikişer hayata veda ettikçe, Marmara’nın derinlerinde yaşam barınmadığı ezberi de toplumda giderek yaygınlaşıyor. Beni dinleyenlerin yüzlerindeki inanmaz ifadenin altında çoğunlukla bu yanlış algı yatıyor.
Marmara, tümüyle bize ait olan bir içdeniz. Onu korumak için, kurukuruya sahiplenmekten daha fazlasını yapmamız gerektiği açıkça görülüyor. Marmara’nın dibindeki yaşam ilgiyi fazlasıyla hakediyor. Çöple, kanalizasyonla, molozla kirlettiğimiz, plansız kentleşmenin yol açtığı arazi gereksinimini karşılamak için düşünmeden doldurduğumuz Marmara’nın binlerce yılda dokunmuş bir yaşam örgüsü olduğu, insani çıkarlar söz konusu olduğunda nedense hiç aklımıza gelmiyor.
Doğal yaşamı önemsemeden attığımız kentsel ve endüstriyel adımlarla Marmara’yı defalarca ölümün eşiğine getirdiğimizi kabul ediyorum. Ancak o bulduğu her fırsatta yeniden dirilmeyi başardı. Ona yapılanları hafızasından silerek derinlerde yeni bir yaşamı ateşleyecek gücü buldu kendisinde. Olanca ilgisizliğimize, ona karşı meraksızlığımıza ve merhametsizliğimize rağmen hem de. Derinlerde gizlenen yaşamları tanımak için, artık Marmara’nın dibine daha çok bakmalıyız. Çünkü onu koruma hevesimizi artıracak tek motivasyon, derinlerde gizlenen yaşamın zenginliği.
Şekliyle narin bir çiçekten farkı olmayan sepet yıldızı, aslında omurgasız bir deniz canlısıdır. Hayvanlar aleminin derisidikenliler (echinodermata) şubesinde sınıflandırılan sepet yıldızı, Marmara’nın derin karanlığında gezintiye çıkan bir dalgıcın rastlayabileceği sıradışı yaşam biçimlerinden sadece biri. Bu küçük içdenizin derinlerinde var olmaya çabalayan yaşam, renk, şekil ve çeşitlilik açısından bakıldığında kara insanlarının hayal gücüne sığmayacak zenginlikte...
Dalış kariyerimin başladığı Marmara Denizi, dünyanın en özel sucul ekosistemlerinden birine ev sahipliği yapıyor. Artık binlerle ifade ettiğim dalışlarımın çoğunu Marmara’da yapmış olmamdan dolayı, ona karşı derin bir sevgi beslediğimi inkâr edemem. Ancak, içdenizi dünyanın sayılı sucul ekosistemlerinden biri olarak değerlendirmemin temelinde şahsi duygulardan fazlası var.
Akdeniz’in ve Karadeniz’in Marmara’da karşılaşan suları, kendi ekosistemlerinde var olan canlıları da beraberlerinde getirir. Aslında Marmara’ya akan iki denizin sularından fazlasıdır. Arkası kesilmeyen iki taraflı bir yaşam akışıdır içdenizi besleyen. Türlerin Akdeniz’e ya da Karadeniz’e geçişlerine izin veren ya da engelleyen ekolojik koşullarıyla, boyutlarından beklenmeyen bir güce sahiptir. Suyla gelen her canlıyla Marmara’nın dip yaşamı daha da zenginleşir, renklenir.
17 Ağustos 1999’da Marmara’yı sarsan ve arkasında korkunç bir yıkım bırakan deprem, gözümüzü içdenizin en derin noktalarına çevirmemize neden oldu. Kuzey Anadolu Fay Hattı’nın deniz altında ilerleyen bölümlerini incelemek amacıyla derin karanlığa gönderilen sualtı araçlarının kameraları, içdenizin dibinde faydan daha fazlası olduğunu ortaya çıkardığında, Marmara’daki dip yaşamının derin deniz çukurlarına kadar yayıldığı görüldü. Tekirdağ çukurunun 1000 m’yi aşan derinliğinde görüntülenen çivili köpekbalığı (Echinorhinus brucus) ve makrurid balıklar (Macruridae sp.), derin Marmara’da objektiflere takılan yaşamlardan sadece birkaç örnekti. Her fırsatta öldüğünden söz edilen içdeniz, yüzeyinden en dibine kadar yaşamla doluydu. Bu zenginliğin çoğunu görmek için öyle çok derinlere inmeye de gerek yok; bir maske bir de şnorkel yeterli bu dünyaya ilk adımı atmak için.
En güzel dalışlarımın çoğunu Marmara’da yaptığımı söylediğimde, dinleyenlerin yüzünde genellikle şaşkınlık ve inanmazlık arasında gidip gelen bir ifade belirir. Marmara’nın ölü bir deniz olduğu, derinlerinde zengin bir canlı yaşamı bulmanın mümkün olmadığı düşüncesi günümüzde çok kabul gören bir ezber. İç denizin capcanlı, cıvıl cıvıl geçmişini hatırlayanlar birer ikişer hayata veda ettikçe, Marmara’nın derinlerinde yaşam barınmadığı ezberi de toplumda giderek yaygınlaşıyor. Beni dinleyenlerin yüzlerindeki inanmaz ifadenin altında çoğunlukla bu yanlış algı yatıyor.
Marmara, tümüyle bize ait olan bir içdeniz. Onu korumak için, kurukuruya sahiplenmekten daha fazlasını yapmamız gerektiği açıkça görülüyor. Marmara’nın dibindeki yaşam ilgiyi fazlasıyla hakediyor. Çöple, kanalizasyonla, molozla kirlettiğimiz, plansız kentleşmenin yol açtığı arazi gereksinimini karşılamak için düşünmeden doldurduğumuz Marmara’nın binlerce yılda dokunmuş bir yaşam örgüsü olduğu, insani çıkarlar söz konusu olduğunda nedense hiç aklımıza gelmiyor.
Doğal yaşamı önemsemeden attığımız kentsel ve endüstriyel adımlarla Marmara’yı defalarca ölümün eşiğine getirdiğimizi kabul ediyorum. Ancak o bulduğu her fırsatta yeniden dirilmeyi başardı. Ona yapılanları hafızasından silerek derinlerde yeni bir yaşamı ateşleyecek gücü buldu kendisinde. Olanca ilgisizliğimize, ona karşı meraksızlığımıza ve merhametsizliğimize rağmen hem de. Derinlerde gizlenen yaşamları tanımak için, artık Marmara’nın dibine daha çok bakmalıyız. Çünkü onu koruma hevesimizi artıracak tek motivasyon, derinlerde gizlenen yaşamın zenginliği.
17 Eylül 2011 Cumartesi
SABAH SABAH BOZCAMGÖZ...
Onunla böyle karşılaşmayı hayal etmemiştim. Issız, karanlık ve derin bir yamacın sonunda çıkmalıydı karşıma. Gidişin hızlı, dönüşün alabildiğine yavaş olduğu, insanın yüreğini ağzına getiren, derin karanlığın yüreğinde gizlenen bir çukurun dibinde görmeliydim onu. Önce bir gölge gibi belirmeliydi. Güneşin gücünü yitirdiği, ışığın hükmedemediği bir evrende, düşle gerçek arası bir yaratık gibi gezinmeliydi. Yanına yaklaştıkça yavaşça gerçeğe dönüşmeli, varlığıyla beni hem ürkütmeli hem de meraklandırmalıydı.
Bozcamgözle ilk karşılaşmamız hiç de beklediğim gibi olmadı...
Karanlığın içinde bozcamgözle karşılaşma ihtimali, yıllardır derinlerde korkuyu hiçe sayarak gezinmemin başlıca sebeplerinden biri oldu. Uzun zamandır peşinde koştuğum bozcamgöz, kırk yıl düşünsem aklıma gelmeyecek bir yerde, boğazda kıyının birkaç kulaç açığında çıktı karşıma. Hani yerde ararken gökte rastlamak diye bir değim vardır ya, işte tam onun gibi bir karşılaşma oldu bizimkisi sabah sabah...
Ne tehditkar bakışlar atarak üzerime geldi, ne de dişlerini göstererek çevremde daireler çizdi. Saldırmak şöyle dursun, kıpırdayacak hali bile kalmamıştı zavallının. Dipte ters dönmüş yatarken, başı neredeyse kuyruğuna değecek kadar kıvrılmıştı. Gelip geçen teknelerin yarattığı anaforlarla yavaşça dalgalanıyordu bedeni.
İlk anlardaki şaşkınlığım geçer geçmez kamerama gitti elim. Keşke geçen gece üşenmeyip pili şarj etseydim. Allah’tan pilin dibinde kalan enerji kırıntıları birkaç kare fotoğrafla, iki dakika video çekimine yetti de, bu seneki katliam mevsiminin ilk kurbanını kendi evinde görüntüleyebildim.
Karın yüzgeçlerinin gerisindeki bir çift uzantı, uzunluğu 3 m’den fazla olan bozcamgözün, olgunlaşmış bir erkek olduğunun işaretiydi. Biraz aralanmış ağzında görülen tarak şeklindeki dişleri de, türünü yanılma payı bırakmadan ele veren bir başka ipucuydu.
Bozcamgözler derin su canlılarıdır ve gündüzü genelde 1000 m’yi aşan derinliklerde geçirir ve günbatımıyla birlikte sığlıklara yaklaşırlar. Bu şanssız bozcamgöz muhtemelen derin suya ağ bırakan balıkçılar tarafından yakalandı ve daha sonra işe yaramaz diye denize geri atıldı. Boğazının etrafına düğümlenmiş kalın ip ise, son saatlerinde çektiğini düşündüğüm işkenceden arta kalan tek kanıt.
Marmara’da bir katliam mevsimi daha başladı. Soyları hızla tükenmenin eşiğine gelen bozcamgözlerden bakalım bu sene kaçı bu katliamın kurbanı olacak?
4 Eylül 2011 Pazar
SIRADIŞI BİR BALIK: DENİZATI
Nicedir denizatı görmemiştim İstanbul kıyılarında. Bu sabah Ahırkapı'da onu da görmek varmış kısmetimizde. Dibi marul tarlası gibi örten Ulva yosunlarının arasında gizlenirken karşılaştık limon sarısı sevimli yaratıkla. Alabildiğine dost canlısıydı, ama yine de tedirginliği elden bırakmıyordu binbir nazla poz verirken. Etrafındaki zerzevatı temizlerken pek ses etmedi fakat tedbiri de elden bırakmadı devamlı fokurdayıp duran, siyahlar giymiş yabancının karşısında.
***
Denizatı, sessiz dünyada karşılaşabileceğiniz en garip balıklardan biridir. Bilimsel adı çok afilidir: Hipocampus hipocampus... Genellikle zeytin yeşili, hatta siyah renkli olurlar; sarı olanlarına daha seyrek rastlanır. Yeşil yosunların üzerine denk geldiği zaman fazlasıyla yakışıklı görünür sapsarı kostümüyle. Tek tuhaflığı şekli değildir denizatının. Doğada erkeği doğuran belki de tek balık türüdür! Dişinin döllenmiş yumurtaları erkeğin karnında gelişir. Gebeliğin bütün sıkıntısını erkek denizatı çeker.
***
Uluslararası Türleri Koruma Birliği (IUCN) tarafından hazırlanan Kırmızı Liste'de adı geçen denizatları, Akdeniz'de koruma altındalar. Nesli tehlike altında olan bu sıradışı balıklara boğazda, Marmara'da eskiden çok rastlanırdı. En son 10 yıl önce Riva'da denk gelmiştim kalabalık bir gruba. Kalabalık dediysem öyle binlerce falan değil; bir yosun öbeğinin üzerine tünemiş halde onbeş yirmi taneydiler. Kıyasıya topladılar, kuruttular onları takı, aksesuar, vb. yapmak için. Şimdi yosunların arasında birine rastlayınca bayram ediyoruz.
***
Denizatı, sessiz dünyada karşılaşabileceğiniz en garip balıklardan biridir. Bilimsel adı çok afilidir: Hipocampus hipocampus... Genellikle zeytin yeşili, hatta siyah renkli olurlar; sarı olanlarına daha seyrek rastlanır. Yeşil yosunların üzerine denk geldiği zaman fazlasıyla yakışıklı görünür sapsarı kostümüyle. Tek tuhaflığı şekli değildir denizatının. Doğada erkeği doğuran belki de tek balık türüdür! Dişinin döllenmiş yumurtaları erkeğin karnında gelişir. Gebeliğin bütün sıkıntısını erkek denizatı çeker.
***
Uluslararası Türleri Koruma Birliği (IUCN) tarafından hazırlanan Kırmızı Liste'de adı geçen denizatları, Akdeniz'de koruma altındalar. Nesli tehlike altında olan bu sıradışı balıklara boğazda, Marmara'da eskiden çok rastlanırdı. En son 10 yıl önce Riva'da denk gelmiştim kalabalık bir gruba. Kalabalık dediysem öyle binlerce falan değil; bir yosun öbeğinin üzerine tünemiş halde onbeş yirmi taneydiler. Kıyasıya topladılar, kuruttular onları takı, aksesuar, vb. yapmak için. Şimdi yosunların arasında birine rastlayınca bayram ediyoruz.
23 Ağustos 2011 Salı
MAVİ DÜNYANIN GÖÇEBELERİ
Çatlamış kabuğu, zedelenmiş yüzgeçleri ve kızarmış gözleriyle çok acıklı bir görüntüsü vardı. Açıkta ölmüş, dalgalarla kıyıya sürüklenmişti. Balık ağına mı takılmıştı, yoksa bir teknenin pervanesi mi biçmişti, orası belli değil. Kabuğundaki çatlağın dışında belirgin bir yara izi de yoktu bedeninde. Cansızken bile sevimliydi, yaşamı İzmit Körfezi’nde sonlanan deniz kaplumbağası.
Geçenlerde sualtı dergisi grubundan gelen bir e-posta, hem sevindirdi hem de üzdü beni. Marmara’nın en fazla kirletilmiş bölgelerinden biri olan İzmit Körfezi’nde deniz kaplumbağası görüldüğünden bahsediliyordu. Güney Marmara Takımadaları’nın çevresinde zaman zaman rastlanan deniz kaplumbağalarının kuzeyde de ortaya çıkmaları, içdenizdeki iyileşmeye vurgu yapan umut verici bir işaretti benim için. Ancak, haberin gerisini okuyunca sevinmekte aceleci davrandığımı anladım. Deniz kaplumbağası ölmüştü ve cansız bedeni kıyıya vurmuştu.
Ölüsü varsa canlısı da vardır; yarım yamalak da olsa umut umuttur!
***
Akdeniz’in fauna ve florası üzerine en ayrıntılı kitaplardan biri olan Fauna und Flora des Mittelmeeres’de, Akdeniz’de 4 tür deniz kaplumbağası yaşadığından söz edilir. Bunlar Caretta caretta, Chelonia mydas, Dermochelys coriacea ve Eretmochelys imbricata türleri. İzmit Körfezi’nde karaya vuran deniz kaplumbağasının türünün C. caretta olduğunu düşünüyorum. FAO tarafından 1990 yılında yayımlanan Sea Turtles of the World (Dünyanın Deniz Kaplumbağaları) kitabına göre, C. caretta’nın gözlerinin arasında, alın üzerinde ikişer tane ince kabuk bulunuyor. C. mydasta ise bu kabuklardan birer tane var. Ayrıca C. mydas’ın kafası üstten bakınca daha sivri hatlara sahip. Körfezde kıyıya vuran tür ise C. caretta’nın tanımına daha çok uyuyor.
***
Türü her ne olursa olsun, Marmara’da hâlâ deniz kaplumbağası yaşadığı ortada. Gerçi bu canlılar Marmara’nın yerlisi mi, yoksa gelip geçiciler mi, şu an için kesin bir şey söylemek zor. Bu soruyu cevaplamak için modern izleme teknolojilerini kullanarak peşlerine düşmek gerek. Deniz kaplumbağaları mavi dünyanın göçebeleri olarak tanınırlar. Yumurtadan çıktıkları kumsala kendi yumurtalarını bırakmak için geri döndükleri ve bunu yaparken binlerce kilometreyi sabırla aştıkları biliniyor. Talihsiz dostumuz, geçerken Marmara’ya da uğramak istemiş bir yolcuydu belki.
Kıyıda yatan cansız beden körfezde ne arıyordu? Kim bilir; ancak, şunu çok iyi anlamalıyız ki Marmara’daki yaşamı korumak için artık bir nedenimiz daha var! Üstelik bunu yaşamı pahasına hatırlattı bize.
Geçenlerde sualtı dergisi grubundan gelen bir e-posta, hem sevindirdi hem de üzdü beni. Marmara’nın en fazla kirletilmiş bölgelerinden biri olan İzmit Körfezi’nde deniz kaplumbağası görüldüğünden bahsediliyordu. Güney Marmara Takımadaları’nın çevresinde zaman zaman rastlanan deniz kaplumbağalarının kuzeyde de ortaya çıkmaları, içdenizdeki iyileşmeye vurgu yapan umut verici bir işaretti benim için. Ancak, haberin gerisini okuyunca sevinmekte aceleci davrandığımı anladım. Deniz kaplumbağası ölmüştü ve cansız bedeni kıyıya vurmuştu.
Ölüsü varsa canlısı da vardır; yarım yamalak da olsa umut umuttur!
***
Akdeniz’in fauna ve florası üzerine en ayrıntılı kitaplardan biri olan Fauna und Flora des Mittelmeeres’de, Akdeniz’de 4 tür deniz kaplumbağası yaşadığından söz edilir. Bunlar Caretta caretta, Chelonia mydas, Dermochelys coriacea ve Eretmochelys imbricata türleri. İzmit Körfezi’nde karaya vuran deniz kaplumbağasının türünün C. caretta olduğunu düşünüyorum. FAO tarafından 1990 yılında yayımlanan Sea Turtles of the World (Dünyanın Deniz Kaplumbağaları) kitabına göre, C. caretta’nın gözlerinin arasında, alın üzerinde ikişer tane ince kabuk bulunuyor. C. mydasta ise bu kabuklardan birer tane var. Ayrıca C. mydas’ın kafası üstten bakınca daha sivri hatlara sahip. Körfezde kıyıya vuran tür ise C. caretta’nın tanımına daha çok uyuyor.
***
Türü her ne olursa olsun, Marmara’da hâlâ deniz kaplumbağası yaşadığı ortada. Gerçi bu canlılar Marmara’nın yerlisi mi, yoksa gelip geçiciler mi, şu an için kesin bir şey söylemek zor. Bu soruyu cevaplamak için modern izleme teknolojilerini kullanarak peşlerine düşmek gerek. Deniz kaplumbağaları mavi dünyanın göçebeleri olarak tanınırlar. Yumurtadan çıktıkları kumsala kendi yumurtalarını bırakmak için geri döndükleri ve bunu yaparken binlerce kilometreyi sabırla aştıkları biliniyor. Talihsiz dostumuz, geçerken Marmara’ya da uğramak istemiş bir yolcuydu belki.
Kıyıda yatan cansız beden körfezde ne arıyordu? Kim bilir; ancak, şunu çok iyi anlamalıyız ki Marmara’daki yaşamı korumak için artık bir nedenimiz daha var! Üstelik bunu yaşamı pahasına hatırlattı bize.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



