4 Temmuz 2019 Perşembe

ZAMANDA KAYBOLMUŞ BİRALAR


Bardağa doldurulduğunda altta kalan sarı sıvıyla üstteki beyaz köpük insanın iştahını açan görsel bir zıtlık yaratıyor. Buz gibi biraya hayır demek zor, hele de ortalığı kavuran yaz mevsiminde. Ademoğlu asırlardır lıkır lıkır bira içiyor.

Serinletmekle kalmayan, böbreklerden mesanenin çıkış kapısına kadar boşaltım sistemini şelaleye çevirip kafayı güzelleştiren bira Sümerler’in icadı. İşin bu detayına bulaşmaya niyetim yok. Sümerlerin birayı nasıl icat ettiklerini okumak için googlelamak yeter...

Boğaz’da dalarken dipte bir sürü bira şişesi çıkar karşıma. Tekel bayilerinde gördüğünüz bira markalarının hemen hepsi, kutusu, şişesi, kapağı, hatta kasasıyla arz-ı endam eder derinlerdeki İstanbul’da. Bunda bir tuhaflık yok, zira denize çöplük muamelesi yapmayı huy edinmişiz 7’den 70’e hepimiz. Dibi fazla kurcalamadan bakınca durum böyle, ancak biraz eşeleyip zamanda azıcık geriye gidince, İstanbul’un belleğinden çoook uzun zaman önce silinmiş olan, zamanın derinlerinde kaybolmuş bira markaları ortaya çıkmaya başlar.

Daha bıyıkları yeni terleyen taze bir dalgıç olduğum yıllarda birileri çıkıp, “günün birinde tırmıklı çapa vazgeçilmez dalış aletin olacak” deseydi, dalga geçiyor diye sopayla kovalardım. Dalgıcın tırmıkla ne işi olur dememin üzerinden kabaca 30 sene geçti. Zamanında burun kıvırıp dalgıca yakıştıramadığım o tırmıksa, kurşunculuk yaparak geçirdiğim son 5 yıldır, hemen her dalışta elimden düşmedi. Dibi kazmak, taşları yerinden oynatmak, akıntıyla boğuşurken kendimi dibe mıhlamak için baş yardımcım oldu. Denge yeleğimin kemerine sabitlediğim 3 tırnaklı canavarı görenler bir anlam veremeseler de, dipte hayatımı nasıl kolaylaştırdığını bir ben bilirim, bir de Allah. Neyse, tırmık bahsi bu kadar yeter...

Kurşun benim kazanç kapım. Fakat bu ağır metali dibin belirsizliğinde bulmak için kazarken, kentin çamura batmış hatıraları da birer ikişer ortaya çıkmaya başlar. Dibi santim santim kazarken İstanbul’un hatıra defterini sayfa sayfa çeviriyormuşum gibi gelir bana. Gün olur kurşundan başka bir şey çıkmaz o çukurdan. İstanbul nedense boş bırakmıştır o sayfayı ya da sadece yanlış yeri kazmışımdır yarım saat boyunca. Eğer şanslı bir günümdeysem anılarla dolu bir sayfaya denk gelirim derinlerde. Eski anılardan bir parça açığa çıkmıştır karanlığın yüreğinde...

Bana sorarsanız, bira şişeleri ve bunların porselen tıpaları, İstanbul’un geçmişinden kalan en güzel anılar arasındalar. Hele bir de üzerlerinde markaları varsa, şişe ya da tıpa sıradan bir ganimet olmaktan çıkar, asırlık biralarımızı anlatan keyifli bir hikâyeye dönüşür.

Derinlerdeki yolculuğum sırasında bulduğum ilk bira şişesinin üzerinde, günümüzde bulunmayan bir marka var: THE NECTAR BREWERY CO. LTD. BEUYUKDERE  CONSTANTINOPLE. Büyükdere Nektar Bira Fabrikası İstanbul olarak tercüme edebileceğimiz bu marka, Osmanlıca ve İngilizce yazılmış. Günümüzde Büyükdere’de bu markanın yerinde yeller esiyor. Kabartmanın merkezindeki Davut Yıldızı, markanın sahibini ele vermek ister gibi.



Sizin tercihiniz nedir bilmiyorum ama şahsen Bomonti bira severim. Aşağı yukarı 10 sene önce Boğaz’ın kuzeyinde bir yerlerde yine tek başıma dolanırken dipte, kumdan başkaldırmış bir nesne takıldı gözüme. Fenerin ışığıyla zümrüt yeşili gibi parlayınca “aha, malı götürdük” dedim içimden. Harala gürele kazdım kumu. Gerçi mücevher değildi bulduğum ama asırlık bir Bomonti bira şişesiydi elimde tuttuğum. BRASSERIE BOMONTI CONSTANTINOPLE yazısının çevrelediği dört yapraklı yonca markasını fenerin ışığında incelerken 40 m derinde zamanın nasıl geçtiğini unutmuştum. Allah’tan dalış bilgisayarı sesli uyarı verdi de aklıma başıma geldi.

Kabasakal Koleksiyonu’nun gözbebeği olan bira şişelerinin hikâyeleri kısaca böyle. Gelelim porselen tıpalara. Şimdilerde plastik taklitleri yapılan tıpalar eskiden porselenden yapılırmış. Tıpayla şişenin arasına sarı lastikten bir conta yerleştirilerek sızdırmazlık sağlanırmış. Bu contayı sağlam saklamak hiç kısmet olmadı. Her seferinde kurudu, çatladı ve toz gibi dağıldı. Tıpalardan ilki İstanbullu bir marka: THE NECTAR BREWERY CO. LTD. CONSTANTINOPLE. Marka tıpanın üzerine Osmanlıca ve İngilizce basılmıştı. Her ne kadar bu tıpanın üzerinde BEUYUKDERE yazmasa da ticari ünvanın geri kalanı yukarıdaki Büyükdere bira şişesindekinin aynısı. Sanki onun tıpası. Çamurdan sığınağında bir asırı devirdi ve zerre hasar görmeden yeniden günışığına kavuştu. Üzerinde NECTAR yazan tıpaya gelince, onun hakkında elle tutulur bilgilere hiç ulaşamadım. Özensiz baskısını dikkate alınca, eski İstanbul’un ucuz markalarından biri mi duruyor acaba karşımızda?



İstanbul kendi bira markalarını yaratmakla kalmamış, yabancı bira markalarını da keyifle konuk etmiş zamanında. Mesela BRASSERIES OLYMPOS NIAUSSA SALONIQUE bir Selanik markası. 1900’lerin başından kalma bu markayı acaba kim atmıştı Boğaz’ın derin karanlığına? Bir Avusturya markası olan BRAUEREI LIESING bile gelmiş zamanında şehr-i İstanbul’a. Johan Georg Held tarafından 1828’de kurulan tarihi üretimhane 2005’de yanmış. Bir başka Avusturya markası olan DREHER BIERE, 1773’de Franz Anton Dreher tarafından Trieste’de kurulmuş. Şimdi Adriyatik kıyısındaki Trieste nere, Avusturya nere demeyin, zira 18. asırda Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun toprakları Adriyatik Denizi’ne kadar geniş bir alanı kaplıyordu. Dreher birasının asıl ilginç yanı ise, zamanında İstanbul’a gelmekle kalmayıp burada bir de acenta kurmuş olması. Bol kurşunlu keyifli bir dalışta bulduğum beyaz tıpanın üzerinde BIERE DREHER CONSTANTINOPLE J. J. ROSCOLO yazısı okunuyor. J. J. Roscolo acaba kimdi? Muhtemelen markanın İstanbul temsilcisiydi, benim tahminim bu...

Brauerei... Brewery... Birahane...

Şimdilerde sadece bira içilip LigTV falan seyredilen, havasız, bol dumanlı ve argolu bir yere indirgenen “birahane” kelimesi, kökleri taa Sümerler’e uzanan bir üretim kültürünün özeti aslında. Eskiler evde bira yaparlar mıydı? Kim bilir, ancak evde bira yapma modası hızla yayılıyor. Keyif kimyagerliğinin sebepleri ise saymakla bitmez; kimileri zamları bahane ediyor, kimileri damak tadına uygun bir formül arayışı içinde. Internet’te onlarca tarif var en güzel birayı yapma iddiasıyla ortaya fırlayan. Kafayı güzelleştirmeye adanmış bu bilimsel(!) çaba ardında nasıl anılar bırakır, şimdiden öngörmek zor. Ben yine de rüştünü asırlardır ispat etmiş Bomonti Filtresiz’den yanayım. Bazen elimdeki buz gibi bira şişesiyle koleksiyonun durduğu vitrinin karşısına geçiyorum ve derinlerden çıkardığım şişelerin karşısında şerefe, sağlığa, mutluluğa diyerek bir yudum alıyorum. Vaktiyle onları yudumlamış keyifçilere ulaşır umuduyla, sonsuzluğa bir selam yolluyorum.

7 Mayıs 2019 Salı

DERİNLİK DEĞİŞTİKÇE DUYGULAR DEĞİŞİR


Dalış çantamı hazırlarken başlarım rahatlamaya. Bilinmeze yol almazdan önce yapılan hazırlığın her adımı, bu dünyanın kötülüklerinden, kafa karıştıran ayrıntılarından, insanı yaşamaktan bezdiren curcunasından kurtulmaya adım adım yaklaştığım kutsal bir arınmadır.

Derinlere olanca arınmış bir ruhla karışmadan önce, karadaki dünyanın –insanların dünyasının- düşünsel ağırlığından kurtulmam gerekir. Çantam ağırlaştıkça zihnim hafifler. Karadaki dertleri almam yanıma, dibe götürmem onları, en azından götürmemeyi denerim.

Her dalış bilinmeze doğru yol almaktır. Avcunuzun içi gibi bildiğiniz bir yerde bile her dalış bilinmeze yol almanın heyecanını da beraberinde getirir. Bu heyecan bir duygular eriyiğidir. Arınmışlık, özgürleşme, kurtulma, rahatlama, coşku, tedirginlik, zaman zaman sebepsiz bir korkuyla dolup taşan; insana ait tüm hislerin kendisine bir yer bulduğu ama koşullara bağlı olarak bu duygulardan birinin diğerlerine baskın çıktığı bir duygular bütünlüğüdür.



***

Dipte çalışırken bazen buz gibi bir ürperti kaplar içimi. Işıksız derinliklere hızla dalan, belirsizliğin içinden ortaya çıkmak için adeta pusuda bekleyen bir şeyleri gizlediğini düşündüğüm ıssız yamaçlar, bu ürpertiyi en fazla hissettiğim yerlerdir. Ara sıra işi gücü bırakır ve o korku uçurumunun derinlerini görmeye çalışırım umutsuzca. Fenerimle aydınlatmayı denerim ışığa aç, ışığı emip yutan belirsiz karanlığı.

Basit bir korku diye tarif edemem bu ürpertiyi, aksi halde kolay kaçmış olurum. Korkusuz bir dalgıç olduğumu iddia etmiyorum. Aksine korkumu inatla muhafaza ederim! Çünkü dehşete dönüşmeyen ürpertiler iyidir. İnsanın aklını silip süpüren bir panik fırtınasına dönüşmediği sürece, kontrol altında tutulabilen ürperti dalgıcı uyanık tutar. Dalgıca birdenbire işini bıraktıran bu ürperti, çevreyi karanlık bir örtü gibi kuşatan derin suda duyuları alarma geçirir, en ufak kıpırtıya, en silik gölgeye karşı ani ve keskin tepkileri tetikler.



***

Ekmeğini denizden kazanan dalgıçların sohbetlerine hakim olan duygu çoğu zaman tek kelimeyle özetlenebilir: sızlanmak. Mutlulukla, kahkahayla, sessizlikle karışık temkinli bir dert yanmayı her nedense dilinden düşürmemeye dikkat eder toplayıcı dalgıçlar. Haksız da değildirler; sevinseler bir türlü sevinmeseler başka türlü. Bereketli bir dalışın sonrasında dalgıcın yüzünde okunan keyifli ifadenin ardından hep aynı soru gelir: “nerede bu mera?” Genelde cevaplanmaz bu soru. Çünkü, mera dalgıcın mahremidir. En yakın arkadaşa çıtlatılırken bile, meranın yeri aşağı yukarı söylenir.

İster sığda olsun isterse derinde, toplayıcı dalgıç yüzünü güldüren, torbasını cömertçe dolduran merasının kendisine sunduklarından olabildiğince hızlı faydalanmak ister. Zira, kendisinin ama titizlikle arayarak ama tesadüfen keşfettiği bu saklı cenneti günün birinde bir başkası da keşfedebilir. Sürekli aynı meraya gitmemek, hem mimlenmemek hem de eli boş dönmemek için gereklidir. Aksi halde merayı başkalarının keşfetmesi ya da sürekli aynı dibi kazarak toplayıcı dalgıcın kendi merasını kurutması işten bile değildir.

***

Koşulların rahat olduğu bereketli sığ meralar her dalgıcın hayalidir. Suya rahatça girilen, emniyetli uzun dip zamanına izin veren, hani elinizi soksanız dalgıcın sırtını kaşıyabileceğiniz kadar sığ ve bereketli meralar süsler toplayıcı dalgıçların düşlerini.

Böyle rahat yerlerde çalışırken dalgıcın duyguları da rahatlar. Derinlik az olduğu için tedirgin değildir, zihni berraktır. Kum havuzundan kovası küreğiyle oynayan bir çocuk gibi şendir dipte. Hele bir de torbası bol bol doluyorsa neşeden ağzı kulaklarına varır. Fakat böyle keyifli ve bereketli dalışlar bazen birden biter bazen de bitmesi biraz zaman alır.

Kendi meramı kuruttuğum çok oldu ki hâlâ da olmaktadır. Zira çoğu toplayıcı dalgıç gibi ben de sürdürülebilirliğe pek dikkat etmem, edemem. Su akarken küpünü doldur derim ve sonra bir bakarım ki merada kurşun bitmiş. En azından sığlıklarda... İşte o zaman hayat memat meselesi o soru gelir çıkar karşıma: “Daha derine mi inmeli? Derine inmek keyfiyet mi, yoksa mecburiyet mi?”

Sığ sularda başlayan her ekmek arayışı, eninde sonunda daha derinlerde sürmeye yazgılıdır. Bu hep böyle olmuştur ve toplayıcı dalgıcın bundan kaçmasının yolu yoktur. Derinlik arttıkça duygularda değişmeye başlar. Sığ sulardaki rahatlığın yerini almaya başlayan tedirginlik, derinlik artıp sular karardıkça daha güçlü hissedilir. Zihinsel olarak derin suya hazır olmayan dalgıçlar için derin suya inme mecburiyeti tarifsiz bir eziyettir. Böyle anlarda dipten bir şeyler toplamak sadece kazanç kapısı olmakla kalmaz, dalgıcın aklını meşgul ederek ona korkularını unutturan ya da en azından korkularını hafifleten bir uğraş olur. Derin suda korku, zihnin kuytularında pusuya yatar, dalgıcın aklını almak için fırsat kollar. Derin suda toplayıcı dalgıç olmak ve bunu uzun yıllar sürdürmek herkesin harcı değildir. Derin suda çalışan hemen her dalgıç adeta kendi zihniyle ve duygularıyla mücadele eder. Belki de bu yüzden derin karanlıktan aydınlığın selametine geri dönüş her seferinde yeniden doğmak gibidir.






16 Ocak 2019 Çarşamba

ZORDUR KIŞ DALGICI OLMAK


Dalgıcın kışı mahzun geçer. Yazın hemen her dalışta yüzünü güldüren, en azından tebessüm ettiren denizana adeta yüz çevirir, küser deniz emekçisine. Geçinmek için denizin derin karanlığında yorulmak bilmeden çabalayan, sayılı nefesine aldırmadan dibin her karışını inatla ve umutla altüst eden deniz emekçisi için kış mevsimi, kırılan umutların, boşa çıkan hayallerin ve her dalışta kendisini biraz daha belli eden geçim sıkıntısının mevsimi olur çıkar.

Hava soğur, fırtına ve yağış mevsim normalleridir, güneş ara sıra yüzünü gösterse bile pek ısıtmaz ne de olsa kış güneşidir. Bazen havadan daha sıcak olsa da deniz de soğur, hatta soğumakla kalmaz üstüne bulanır, bulandıkça da kararır. Suyun karanlığı hissedilen, insana yapışan bir karanlıktır. Eline, yüzüne, tenine değen, her tarafı kuşatan, algıları körelten, yön duygusunu yok eden, insanı ezen bir karanlık...

Kış karanlığında deniz iyice merhametsizleşir. Dipte rızkını arayan dalgıcın çabalarını boşa çıkarmaktan, evine eli boş göndermekten sanki keyif alır. Su berrakken bile derin karanlığa giden yol dikkatli olmayı, tedbirli davranmayı şart koşar! Deniz karardıkça derinlere giden yol belirsizleşir, sanki görünmez olur. Yine de her şeyi göze alır kış dalgıcı, “ya kısmet” diyip yola koyulur; en fazla bir kol boyu mesafeyi aydınlatan fenerinin ışığına sığınarak, el yordamıyla yolunu bulmaya çalışır. Biraz pusulasını biraz da içgüdülerine güvenir. Geçmiş kışlarda kazandığı tecrübeler, yaşadığı sıkıntılar, kılpayı kurtulduğu tehlikeler en güvenilir kılavuzları olur kış dalgıcının:

-        On kış önce burada takılmamış mıydım hayalet ağlara?
-        Az ilerdeki batığın paslı demiri acaba kaç kış önce kesmişti elimi?
-        Burada kumların altında enkazlar var, pusulayı şaşırtır güvenmemeli! Geçen kış yönümü şaşırtmıştı bana, tam da burada...

Soğuk ve karanlık kış denizinde yolunu ararken dalgıcın aklından nice düşünceler gelir geçer. Aslında dipte zihni meşgul etmek iyidir. Kaygılarla baş etmenin en iyi yoludur zihni meşgul etmek. Karanlık korkusu bilinçaltında pusuya yatar. Zihninizin kontrolünü kaybetmenizi sabırla bekler, ortaya çıkması an meselesidir.

***

Emektar kuru elbisem bu kış kelimenin tam anlamıyla su koyverdi. Engin Yıldırım ve Olgun Malatya elden geldiğince tamir etmişlerdi sağ olsunlar ama iyice yaşlanmıştı garibim. Bu kış derinlerdeki son kışıymış. 2019’a doğru geriye sayarken Aralık ayının ortasıydı. Yine boğazın derinlerinde hurda peşindeydim. Daha ilk dalışta torbamı güzel doldurmuştum doldurmasına ama gülümseyemiyordum. Üşüyordum! Kuru elbisem sızdırıyordu.

Titreye titreye kıyıya geldim, iskele merdivenine uzandım sıkıca tutunmak için. Gezi motorlarının dalgaları sırtıma şamar gibi inerken paletlerimi çıkardım. Malzememi sağlama almadıkça çuvalı çıkarmaya girişmem. Nasılsa dibe oturdu, emniyet halatı da merdivene bağlı.

Cambaz kıvraklığıyla merdiveni tırmandım, kıyıdaki banklardan birine çöküp beş dakika soluklandım. Soğuktan uyuşmuşum, parmaklarım ne açılıyor ne de kapanıyordu. Tanıdık balıkçılardan biri sıcacık çayı alelacele tutuşturdu elime. Demli ve bol şekerli çaydan birkaç fırt çekince biraz kendime geldim. Aceleye gerek yok eşşek ölüsü gibi ağırlaşmış çuvalı çıkarmak için...

***

Elbisemi çıkarınca gördüğüm manzara içler acısıydı. Kuru elbisenin artık sadece adı kalmıştı. Anorak içliğin çektiği suyu sıkmaya teşebbüs etmedim bile, ıslak ıslak tıktım çantaya. Kelimenin tam anlamıyla donuma kadar ıslanmıştım. Kurulanmak ve giyinmek kış ayazında katmerli eziyettir. Allah’tan karanfilli ve bol şekerli çay termosta hazır vaziyette. Malzemeyi toparlarken titremem iyice hafifledi, ısınmaya başladım.

Kuru elbisemden arta kalanı emektar düldülümün bagajına yerleştirdikten sonra soluğu Olgun’un Hasanpaşa’daki tamirhanesinde aldım. Elbiseye şöyle bir baktı, dışını köpükle kapladı ve şişirdi. Ben kim bilir kaçıncı çayımı yudumlarken dudağını büzerek yüzüme baktı, kararı kısa ve netti:

-        Adam olmaz bu, ayvayı yemiş...

Buz gibi suya ıslak elbiseyle dalmak zorundaydım yıllar sonra yine. Tam zatürre olacakken –ki hafiften olmuştum da- annem Hızır gibi yetişti imdadıma...


***
Annem tam 25 sene işçi olarak çalıştı Almanya’da. Gurbet emekçisiydi zamanında, Grundig televizyon fabrikasında. Vaktiyle alın terini akıttığı bu fabrika, her ay az da olsa bir cep harçlığı gönderirmiş çalışanlarının emekli maaşlarına katkı olsun diye. Bu ay akşam yemeğiniz bizden olsun... Çocuğunuzun kışlık botları bizden olsun... Çalışırken alıştığınız keyiflerden uzak kalmayın... Emekliliğinizi yaşarken çorbada bizim de tuzumuz olsun...

Kanaatkârdır annem, idarelidir, emekçinin parayı ne zorluklarla kazandığını iyi bilir. Alın teri dökeni takdir eder. Maaşına ek gelen bu cep harçlığına dokunmamış, biriktirmiş. Geçenlerde hesabıma durduk yere para geldi Sevim hanımdan. “Git kendine yeni bir elbise al...” dedi, “...üşüme, elin dara düşerse haberim olsun!

Şimdi kış denizinin soğuğuna anamın aldığı kuru elbiseyle dayanıyorum. Bu kuru elbise bir başka, sanki sıradan bir elbise değil de anne sıcaklığı var üzerimde, insanın iliklerini dondurmaya yemin etmiş kış denizinde...

7 Kasım 2018 Çarşamba

BİZ HAYALLERE DALARIZ


Eskiler toplarım denizin dibinden. Yaşanmış, bitmiş ve çoktan unutulmuş hayatlardan geriye kalan izleri bulur çıkarırım su yüzüne derinlerden. İşim bu benim. Hayatımı böyle kazanırım.

Aramak ve bulmak, toplamak ve çıkarmak... Bu dört kelimenin arasındaki boşluklara ben bir yaşam sığdırdım.

Dipte birşeyler arayan hemen her dalgıç derinlere dalarken bir sürü hayali de beraberinde götürür. Bilinmeyene doğru yola çıkarken bir kendi bir de zihninden hiç çıkmayan tek bir düşüncesi vardır toplayıcı dalgıcın: “Dilerim bu sefer aradığımı bulurum... Dilerim bu sefer elim boş dönmem...” Derinlerde yavaşça gözden kaybolurken bu dileği dilinden hiç düşürmez, öyle ki bir dilekten çok bir duadır artık tekrarlanan, adeta bir yakarıştır. Emeklerinin boşa çıkmaması için yakarır. Talihi artık dönsün diye yakarır. Bugün şanslı günü olsun diye için için dua eder. Bi’türlü şeytanın bacağını kıramayan, adeta talihsizliğe müebbet her dalgıcın dileği, duası, yakarışı üç aşağı beş yukarı aynıdır: “N’olur talihim bu sefer dönsün...”



***

Dibe dokunur dokunmaz kısmetini aramaya başlar toplayıcı dalgıç. Deniz çöpçülüğü de denebilir aslında onun yaptığı işe. Ne de olsa dünün çöpüdür bugün kıymete binen. Mesela bir asır önce kıyıda dolaşan birilerinin içip bitirdiği ve sonra “yallah” diyip denize fırlattığı bir gazoz şişesidir. Paşa kızının aşkıyla yanıp tutuşan nazenin beyzadenin efkârını bastırmak, bi’yudum teselli bulmak için sığındığı meyin şişesi de eninde sonunda denize ulaşmanın yolunu bulur. Çakırkeyif beyzadenin masada bıraktığı o boş şişe de bir sabah vakti yalının öbür çöpleriyle birlikte boğazın akıntısına karışır gider.

Dünün çöpü denize karıştıktan sonra eninde sonunda dibe çöker. Derken dipte uzun bir uyku başlar. Deniz kendisine yabancı bu nesneyi sevmemiş olmalı ki onu örterek meraklı gözlerden gizlemek için envai çeşit canlısıyla, mercanıyla, yosunuyla, irili ufaklı kabuklarıyla kaplamaya başlar. Geçmişe ait ne varsa deniz sabırla sahiplenir ve en sonunda kendi renkli doğasına benzetir.



***

Toplayıcı dalgıcın gözleri keskin olmalıdır! Dibi kaplayan doğal örtüye ait olmayan, oraya sonradan eklenmiş detayları hızla ayırdedebilecek kadar keskin gözlere sahip olan toplayıcı dalgıç eğer kısmetli günündeyse dipten boş çıkmaz. Ancak şunu hiç unutmamak gerek; denizden geçinmek kısmet işidir. Ne kadar iyi bir dalgıç olursanız olun, eğer o gün kısmetinizde varsa birşeyler bulursunuz.

Hurda ararken dibi bazen öyle derin kazdığım olur ki açılan çukura marketlerdeki alışveriş arabalarından birkaç tanesini gömebilirsiniz. Eldivenlerim parçalanır dibi kazımaktan. Eğer bu yetmezse parmaklarımın parçalandığı da olur. Etimden kan sızar, tırnaklarım körelir, bir süre sonra insan eli olmaktan çıkar ve vahşi bir hayvanın pençesine döner. Neyse ki artık tırmık kullanıyorum, zaten ellerimdeki kesikler de kapandı gitti.



Dibi kazarken bütün mesele açılan çukurun hangi tarafını kazmaya karar vermiş olduğunuzdur. Önce yüzey temizlenir, büyük taşlar, sac parçaları vs. taşınarak kazı yerinden uzaklaştırılır. Ardından dibi yelpazelemeye başlarsınız. Dipten kalkan tortu akıntıyla uzaklaşırken çukur da derinleşmeye başlar. Çukur içine girilecek kadar derinleştiğinde o can alıcı soruyu sorarsınız kendinize: “Şimdi ne tarafa doğru kazmalıyım? Çukurun sağını mı yoksa solunu mu ilerletmeliyim?” Doğru yönde yapılan kazı gün olur tonlarca hurdayla ödüllendirilir. İş doğru tarafı seçebilmiş olmakta ki o da talihinize kalmış. Unutmayın, yapmış olduğunuz seçimle kısmetinize sırt çevirmiş de olabilirsiniz.

***

Belki, belki, belki... Toplayıcı dalgıcın aklını daima belkiler meşgul eder! Belki bugün kısmetim açılır, aradığımı belki bugün bulurum... Hayaller ve belkiler birbirine karışır bizimkinin aklında. Gözlerini uzaklara diker, hayal kurar; onu iyi tanımayanlar, hayal kurarak geçirdiği bu duraklamaları aylaklık etmek olarak görseler de aslında toplayıcı dalgıç durum değerlendirmesi yapar bu anlarda. Geçen sefer neyi eksik bıraktığını, nerede yanlış yaptığını düşünür... Dibin görüntüsünü gözünün önüne getirir, akıntıları hissetmeye çalışır... “Eğer ben buraya bir şey atmış olsam nereye gidebilirdi, nereye takılabilirdi?” vs. vs... Daha önce bulmuş olduklarını sadece kendisinin görebildiği dip görüntüsü üzerine yerleştirmeye başlar. Nesnelerin yoğunlaştığı alanlarla seyrekleştiği alanların sınırlarını bu hayali resmin üzerine çizmeyi dener.

Başkaları tembellik ettiğini düşüne dursunlar toplayıcı dalgıç bu hayali senaryo üzerinden bir sonraki dalışını planlar. Belki bu sefer aradığımı bulurum diyerek hayallere dalar gider.


4 Ekim 2018 Perşembe

DERİNLERDEKİ HUZUR


Derin karanlıkta yol alırken huzursuz olduğumu hiç hatırlamam. Ruhuma ağırlık veren tüm sıkıntılardan, kırgınlıklardan, mutsuzluklardan beni uzak tutan, hemen her dalışta adeta düşünsel olarak yeniden doğmamı, tazelenmemi sağlayan yumuşacık bir rahatlama hakim olur ruhuma dipte çalışırken.

Denizin durumu ne olursa olsun; ister beni tir tir titretsin, ister adına anafor denen o karşı konulmaz canavarı üzerime salıp beni yutmaya kalksın, derinlerdeki varlığıma nasıl meydan okumak isterse okusun, farketmez. Umursamam! Bana kötülük etmek istediğini düşünmem bile. “Yine beni sınamayı çekti canı” der geçerim. Ona karşı beslediğim sevgiyi hâlâ muhafaza ediyor muyum, karşılıksız bağlılığımda bir gevşeme var mı? bunları sınamak istemiştir diye düşünürüm. Üzerime saldığı tüm belaların karşısında sakinliğimi, cesaretimi koruyabiliyor muyum? Dipte yaşadıklarım her ne olursa olsun aldırmadan mutlu olmayı sürdürebiliyor muyum?

Eğer o gün beni normalden daha fazla zorluyorsa bir bildiği vardır derin karanlığın. Hâlâ aynı ben olup olmadığımı öğrenmek istemiştir, hepsi bu...


Daha bir delikanlıyken gönülden bağlandım derin karanlığa. Onsekiz yaşımın tüm delidoluluğuyla, gözüpekliğiyle, sonunda ne olur diye bir kez bile düşünmeden yüzeyde kaybolup derinlere doğru ilk kez yola çıktığımdan beri ruh halim hiç değişmedi. Kumun altından nadide bir şişeyi çıkardığımda mutluyum, akıntıya kapılıp boğaz kıyısı boyunca sürüklenirken de. Çuvalımı 50 kilo kurşunla doldurduğumda şükrederim, eve elim boş ama kazasız belasız döndüğümde de...

Bana eli açık davrandığı gün sevinçle kucakladığım, sevinç sözleriyle yücelttiğim derin karanlığa nankörlük etmem, kahretmem günün birinde eve eli boş gönderdi diye.

Derin karanlıkta saf bir mutlulukla yol alırım. Ruhen ve bedenen tüm ağırlıklarından arınmış bir hayatın coşkusudur dipte hissettiğim duyguların özeti. Geçmişle geleceğin arasında, şimdiki zamanın sonsuzluğunda akışına bırakılmış, yaşanmış ve yaşanması muhtemel herşeyden arınmış bir yaşamda, anın tadına varılan gerçek mutluluktur.

Eğer aldığın her nefeste mutluluğu içine çekmek istiyorsan derinlere doğru yola çıkacaksın. Emin ol, aradığın katıksız huzuru derin karanlıkta bulacaksın.



25 Eylül 2018 Salı

BUGÜN DALMASAM OLUR MU ACABA?


Dalmayı öğrenmek ve dalgıç olmak, aynı gibi görünen ama birbirlerinden siyahla beyaz kadar farklı olan iki ayrı yoldur. Birinci yola sapmak için insanın heveslenmesi, meraklanması, ruh ve beden olarak farklı bir dünyanın insanı olmaya uygun olması yeterlidir. Eğer bu şartların tümünü karşılayan bir bireyseniz, bugün itibarıyla azımsanmayacak bir sayıya ulaşmış olan dalış kurslarından birine kayıt yaptırır, kurs düzeyinin gerektirdiği pratik ve teorik eğitimleri tamamlar, yazılı ve uygulamalı sınavları başarıyla atlattıktan sonra dalıcı olursunuz.

Bundan sonra ilerlemek – daha yetkin bir dalıcı olmak – ya da olduğunuz kadarıyla yetinmek size kalmış. Denizde geçen 30 senede hâlâ başlangıç düzeyinde dalıcı olup da binlerce dalışı olan, belgesine bakıp “daha acemiymiş” deme yanılgısına düşebileceğiniz ama deneyimi karşısında şapka çıkarılması gereken birçok dalıcıyla karşılaştım. Bu dostlar belge avına çıkmak, kartlığa bir tane daha bröve sıkıştırmak için koşturmaktansa, bol bol dalış yapmayı, denizi bir yaşam sığınağına dönüştürmeyi tercih etmişlerdi. Buna rağmen onların dahi neredeyse çoğu hâlâ birer dalıcıydı ve dalgıç olmak için bambaşka bir eğitimden – ruhsal bir şekillenmeden – geçmeleri kaçınılmazdı.



Çoğu neşeli ve keyfekeder birer dalıcı olarak kalmayı tercih ettiler ve adeta demir leblebi olan, her adımı insanı zamanla tükenmenin eşiğine getiren güçlüklerle inşa edilmiş zorlu ruhsal şekillenme yoluna sapmadılar. Bu onların tercihleriydi, yargılamak bana düşmez.

***

Ruhsal şekillenme süreci, bazen göz açıp kapayıncaya kadar gerçekleşen, bazen yıllar alan, dalışın doğasından kaynaklanan tüm zorluklara gönüllü olarak boyun eğmenin öğrenildiği bir alışma faslı olarak da özetlenebilir. Fakat bu özetlemenin perde gerisine bakıldığında bambaşka bir olgunlaşmanın yaşanmakta olduğunu görürsünüz.

Çoğu zaman dalgıcın “bugün dalmasam da olur” deme şansı yoktur. Keyfekeder dalıcıyı hayatını kazanmak için düzenli olarak dalmaktan başka seçeneği olmayan dalgıçtan ayıran en önemli fark muhtemelen bu zorunluluktur. Dalıcıyı zamanla dalgıca dönüştüren ruhsal şekillenme yolculuğundaki muhtemelen en zorlu aşama, dalgıcın bu zorunluluğu kabullenmesi ve hayatının sıradan bir gerçekliği olduğuna kendisini alıştırmasıdır.



Hayatını denizden kazanan bir dalgıç, koşullar ne olursa olsun dalmanın bir yolunu bulmalıdır. Dalamadığı gün cepten yer. O gün kâr etmemiş olsa bile günü kurtarmalıdır. Her zaman ve her koşulda dalgıç suda olmalıdır. Mazeretlere sığınmak, bahaneler aramak, her sabah tazelenen bir enerjiyle tekrar tekrar derinlere doğru yola çıkmaktan alıkoymaya başlar dalgıcı. Bahaneler dalgıcın derin karanlıkla arasındaki bağları zayıflatır ve en sonunda koparır. Derinlerden kopan dalgıç bir daha kolay kolay bağlanamaz oraya.


***
Toplayıcı dalgıcın bedeni çok zorlanır. Üşür, yorulur, tükenmenin sınırına gelir. Dip zamanının her saniyesi eninde sonunda bir sabır sınavına döner. Titrer, uyuşur, bir an önce sudan çıkmaya can atar. Kafasında tehlike çanları çalarken, havası ve dip zamanı hızla azalırken toplayıcı dalgıcın aklı karışmaya başlar. Artık takatinin sınırına gelip dayanmıştır. Şimdi ne yapmalıdır? Çıkmalı mı yoksa kalmalı mıdır? Torbasını doldurabildiyse mesele yok, dönüş yolculuğuna hızla başlayabilir. Fakat elinde yarım yamalak dolmuş hatta hiç dolmamış bir torba varsa dalgıcın aklı çaresizce bocalar.



Ruhsal şekillenmesi kusursuz gerçekleşmiş bir dalgıç için böyle zor anlarda – ölüm kalım anlarında – vermesi gereken kararlar adeta düşünsel bir refleks gibi kendiliğinden gerçekleşir. Geçmiş deneyimlerden beslenen bu refleks çoğu zaman dalgıcın koruyucu meleği oluverir. Bu melek onu dönüş yoluna yönlendirirken kulağına fısıldamayı da ihmal etmez: “Yolunun üzerine çıkanlarla idare et, bu seferlik böyle olsun. Hayatta kal, bakarsın yarınki kısmetin dünün zararını da karşılar.”

Toplayıcı dalgıç için her günün, her dalışın kazanç garantisi yoktur. O, artık kanına işlemiş olan bir alışkanlıkla, düne takılmadan yola çıkmak ve yeniden başlamak zorundadır. Çünkü dalgıç olmak kabullenmek ve alışmaktır; her şeye rağmen her gün inatla derinlere karışmaktır.

18 Eylül 2018 Salı

UMUDUN PEŞİNE DÜŞMEK


Derin karanlığın belleği yoktur. Dalgıcın ne sevincini ne de hüznünü hatırlar. Hatırlamak şöyle dursun önemsemez de. Gülmüşsün ya da ağlamışsın “-bana ne...” der gibidir dalgıç dipte soğuk terler dökerken.

Merhametsiz olmasa da sevgiyle dolup taştığı da söylenemez dipte ekmeğini arayan dalgıca karşı. Yorulmak bilmeden çabalayan denizoğlunu sanki hep sınamak ister, ona yaşattığı onca zorluk yetmezmiş gibi. Aynı sevinci arka arkaya yaşatması çok ender sunduğu bir ayrıcalıktır. Günlerdir sabırla, inatla dibi karış karış aramasına rağmen çuvalına hayal kırıklığından başka bir şey dolduramamış olan ve çaresizce vazgeçmenin eşiğine gelen dalgıca karşı birden bire öyle eli bol davranmaya başlar ki günlerdir küfrettiği talihinden özür diler, cilve üstüne cilve yapar denizoğlu.



Aslında derin karanlık ne cömerttir ne de cimri. Sadece sınav şekil değiştirmiştir. Yokluğun yerini bolluk almıştır ve onun da ne kadar devam edeceği belli değildir. Su akarken küpünü dolduran, kışı yazdan düşünen dalgıç belki biraz rahat nefes alır ama çoğu zaman bu bereket sağnağı uzun sürmez. Yılların birikimiyle dolan kasa boşalmaya görsün, dalgıcın zihninde pusuya yatmış olan o bildik korku vakit kaybetmeden ortaya çıkıverir. Eli boş çıkma, eve eli boş dönme endişesi ile dalgıç yine kendisini zorlamaya başlar. Her ne pahasına olursa olsun çuval dolmalıdır. “Bir daha derine dalmam!..” diyen dalgıç işte böyle unutur yeminini, yeni yerlerde daha derinlerde arar kısmetini. Ne de olsa rızkı veren Allah’tır ve dalgıca düşen her koşulda onu aramaktır.

Kısmetini arayan dalgıcı, nedendir bilinmez, tuzağa düşürdüğü de olur derin karanlığın. Bu tuzak bildiğiniz tuzaklara benzemez. Ne çukura ne de çelikten kapana ihtiyacı vardır. Dalgıcın korkularından, beklentilerinden, umutlarından, zihnine yerleşmiş sayısız düşünceden ve duygudan aldığı ilhamla kurar tuzağını derin karanlık. Midye, sünger, salyangoz, hurda artık aradığı her neyse onu dalgıca gıdım gıdım buldurarak ona zaman kaybettirir. “Burada bir şey yok, başka yere bakmalı...” diyen ve yer değiştirmeye hazırlanan dalgıcın karşısına aradığından bir parça çıkarıverir bir anda. Umutlanmaya her an hazır olan deniz emekçisi özenle hazırlanmış olan bu zokayı yutar çoğu zaman.



Derinlerde kurşun ararken, umutla yemlenmiş olan zokayı ben de yuttum çoğu zaman! Yutmak zorunda kaldım desem daha doğru ifade etmiş olurum aslında. Daha demin her çabamı boşa çıkaran karanlık dip birden bire kurşun kusmaya başlar kara çamurun içinden. Az önce verdiğim tüm kararlar – yer değiştirmek ya da dalışı bitirmek – artık geçersizdir. Tüpümün yarı yarıya boşalmış olması, uzayan dip zamanı ya da sebep her neyse, aklımdan çıkıp gitmiştir artık. Görünmeyen bir zincir ayaklarıma dolanırken, ansızın ortaya çıkan bir avuç kurşun demir gülle gibi prangalar beni dibe. Artık tuzak tamamlanmıştır.

Zaman geçerken arayış hızlanır. Dalgıç tuzağa düştüğünün farkına varır varmasına ama dipten eli boş çıkmamak için görmezden gelir düştüğü tuzağı. Kelle koltukta bir yarış başlar akrep, yelkovan ve dalgıç arasında. Kalan zamanda hiç olmazsa o günkü zararını telafi edecek kadar çuvalını doldurmak umuduyla dibi eşelemeye, kesmeye, koparmaya ve toplamaya devam eder.

Bu arayış kesinlikle açgözlülük değildir! Olsa olsa, bir anlığına tazelenen ve çoğu zaman saman alevi gibi parlayıp sönen umudun peşine çaresizce düşmektir.

https://youtu.be/O-3xgKqN2g4