29 Temmuz 2009 Çarşamba
İSTANBUL'DA DALMAK
Dalışın keyfini uzaklarda aramayın. Tarih ve sualtı yaşamı İstanbul'da içiçe girmiş. Denize düşen çöp bile göze güzel görünür bu sularda.
21 Nisan 2009 Salı
SAROS KÖRFEZİ'NDE İKİ BOZCAMGÖZ
Dr. Ata Bilgili tarafından 20 Nisan 2009'da Saros Körfezi'nde kaydedilen bu film, yıllardır devam eden bozcamgöz kıyımının bir başka kanıtı. Bu sefer parçalamak yerine en azından denize geri bırakmışlar bozcamgözü. Ne yazık ki yaşamamış.
8 Mart 2009 Pazar
KEDİNİZE LÜTFEN BAŞKA MAMA BULUN
Saros Körfezi'nde yakalanan bozcamgöz 4 m uzunluğundaydı. Ümraniye'de Çakmak Köprüsü'nün yanıbaşında bir balıkçıda sergilendi, bir vincin ucuna başaşağı asılarak. Kanı sokağı ıslattı. Öldürülmesinden kimse rahatsız olmadı. Canavardı ya sözüm ona; öldürülebilirdi, mahsuru yoktu bu katliamın. Bostancı'da da durum farklı değildi. Onu başaşağı asmak yerine yere yatırmışlardı. Boyu 3.5 m'ydi. Meraklı ama ürkek bir kalabalık sarmıştı çevresini. İçlerinden birisi sordu balıkçıya;
- Nerede yakalandı bu?
- "Marmara Ereğlisi'nde..." diye yanıtladı balıkçı; "korkmayın çok derinde yaşar, o yüzden
insana pek yaklaşmaz."
köpekbalıklarına karşı derin bir korku, gizlenmeyen bir güvensizlik var. Korkunun ve güvensizliğin önüne geçemiyoruz. Onlara karşı beslediğimiz korku ve güvensizliğe çoğu zaman iğrenme ve sebebini açıklayamadığımız bir nefret ekleniyor. Onları öldürürken, bu duygulara yaslanarak kendimizi iyi ve haklı hissediyoruz. Denizin görkemli canlıları ya İstanbul'un çöplüklerinde çürümeye terk ediliyor ya da kedi maması yapılıyor.
150 milyon yıldır denizlerde boy gösteren bir canlıyı kedi maması yapacak kadar küçümsüyoruz. Lütfen kedinize başka mama bulun ve bozcamgözü derin karanlıkta rahat bırakın artık.
13 Şubat 2009 Cuma
YOKSA MARMARA’DA KÖPEKBALIĞI SALDIRISI OLDU MU?
“Hani insanın ne olduğunu bilmediği, fakat yüreğinin derinliklerinde hissettiği bir korku vardır. Kahreder adamı… İşte o cinsten bir duyguyla sarsıldım. Bir şey görmüyor, fakat tehlikenin yaklaştığını hissediyordum. Derken hafif sağımda, uzakta, bir büyük karaltının üstüme doğru geldiğini fark ettim. Hayrola! Yoksa bir cep denizaltısıyla mı karşı karşıyayım? Ne münasebet! İnme inmiş gibi, olduğum yerde kalıveriyorum! Bu, şimdiye kadar denizlerin dibinde görmediğim irilikte bir köpekbalığı! Aramızdaki mesafe daha kapanmadan, birden ve olanca gücümle yukarı çıkmaya başlıyorum. Kovalanıp, kovalanmadığımı anlamak için arkama dönüp bakmak bile aklıma gelmiyor. Biraz sonra su üstündeyim. Hızla dışarı çıkıyorum. Arkadaşlara gördüğüm şeyi anlatınca, önce kahkahalarla gülüyorlar bana. Hayal gördüğümü söylüyorlar. İnanmıyorlar… Fakat ben daha onları ikna etmek için çırpınır, heyecanlı heyecanlı konuşurken, hepsi dehşetle irkiliyorlar. Çünkü 100-150 kiloluk kılıç ve orkinoslar adeta havada uçar gibi su sathına fırlamaya başlıyorlar. Onların da ürküp paniğe kapıldıkları belli! Bu arada benim gibi suya dalan arkadaşlarımda da bir panik başlamıştı. Hepsi çil yavrusu gibi dağılmışlar ve ayrı kollardan karaya doğru yüzmeye başlamışlardı. Bu mübarek denizlerin böyle beklenmedik tehlikeleri yok değildir hani…”
Doktor Zareh Magar, Türkiye’nin ilk balıkadamlarından. 1950’lerin 60’ların Marmara’sına dalma mutluluğunu yaşamış şanslılardan. Ancak kendi döneminin çoğu balıkadamında gözlenen kötü bir huy onda da varmış: tüplü dalışta zıpkınla balık vurmak. Marmara’nın balık kaynadığı yıllarda teknede, akyasız, sinaritsiz, ıstakozsuz sofra kurulmazmış. Ancak sofrayı zenginleştiren avlardan birinde Dr. Magar, kocaman bir köpekbalığına (büyük ihtimalle büyük beyaz köpekbalığına) yem olmaya ramak kalmış. Hayat dergisinin 12 Mayıs 1966 tarihli 20. sayısında yer verilen yukarıdaki hikâyeyi yazan da Dr. Magar’ın ta kendisi. Zıpkıncı doktor denizin keskin dişleriyle, İstanbul'a yaklaşık 25 km mesafede olan Sivriada'da karşılaşmış.

100-150 kiloluk kılıçlar ve orkinoslar; onların peşine düşen büyük beyazlar… İnsana hayal gibi geliyor. Ancak denizin devleri, okyanusların asil balıkları bir zamanlar Marmara’da da yaşamışlardı. Kılıç ve orkinosun en bol avlandığı yerler arasında bir zamanlar Marmara Denizi ve İstanbul Boğazı da vardı. Balıkçıların yakalamak için canlarını ortaya koydukları kılıç ve orkinos sürüleri Marmara’ya girdiklerinde, sessiz bir gölge onların peşi sıra içdenize ve oradan boğaza süzülürdü. Neredeyse çeyrek ton gelen lezzetli avlarını sabırla takip eden büyük beyaz fırsat bulduğu an saldırır ve denizin en keskin dişleri ete doyardı. Gırgırların daha doğru düzgün ortada dolanmadığı o günlerde balıkçılar, kılıç ve orkinos yakalamak için olta kullanırlarmış. Kasap çengelinden farkı olmayan sivri uçlu kancaya yem diye takılan torik, özellikle orkinosların en sevdiği yemdi. Toriği yemek için oltaya atlayan orkinos kancaya takılınca, kıyasıya bir mücadele başlardı.
Orkinos oltalarına zaman zaman büyük beyazların yakalandığına ilişkin haberleri, 1940’la 1960’lar arasında çıkmış olan gazetelerin sararmış sayfalarında okumuştum. Kabataş’ın, Kız Kulesi’nin, Adalar’ın açıklarında, fındık kabuğu kadar sandallarına sığınmış usta balıkçıların, Şalvarlı Hüseyin’in, Paşabahçeli Mustafa’nın, Samatyalı İrfan’ın oltasına atlayan büyük beyazlar, Karaköy’de Eminönü’nde kurulan panayır çadırlarında sergilenirmiş.
“Gel vatandaş, geeeeeellll! Canavarı gör! Hediyesi 25 kuruş…”
Dr. Zareh Magar saldırıdan kıl payı kurtulmuş olabilir; fakat, Dr. Güngör Güven o kadar şanslı değildi. Kimilerine göre Tuzla’nın derinliklerinde bir köpekbalığının keskin dişlerine ku
rban giden, kimilerine göre balık avlamak için attığı dinamitle can veren Dr. Güven’in ölümünün üzerindeki esrar perdesi hâlâ aralanmadı. Ancak olayın gerçekleştiği 60’lı yıllarda Tuzla ve Adalar arasındaki kanalda, özellikle orkinosların yatak yaptığı sonbahar ve kış aylarında büyük beyaz görmek sıradan bir olay olmuştu. Şüphesiz bu durum, Dr. Güven’in ölümüne bir büyük beyazın neden olduğunu kanıtlamıyor. Ancak, sualtında meydana gelen patlamalar ve parçalanmış balıklar, köpekbalıklarının iştahını kabartan izler bırakır ortama. Büyük beyazlar kusursuz duyularıyla bu izleri kilometrelerce uzaktan algılar ve hızla bu izlerin kaynağına yönelirler. Acaba Dr. Güven de bu izlerin peşine düşen bir büyük beyazın kurbanı mı olmuştu? Kim bilir? Şahitlerin ifadeleri çelişkili.
Dr. Magar’a suyu can havliyle terk ettiren, kılıçları ve orkinosları korkudan dehşete düşüren de muhtemelen bir büyük beyazdı.
***
Önce kılıçları ve orkinosları yok ettik. Büyük beyazdan daha acımasız bir yırtıcılıkla avladık onları. Takip edecek sürü kalmayınca büyük beyaz da elini eteğini çekti Marmara’dan. Büyük beyazdan geriye kalan, artık unutulmaya yüz tutmuş birkaç büyülü hikaye.
Doktor Zareh Magar, Türkiye’nin ilk balıkadamlarından. 1950’lerin 60’ların Marmara’sına dalma mutluluğunu yaşamış şanslılardan. Ancak kendi döneminin çoğu balıkadamında gözlenen kötü bir huy onda da varmış: tüplü dalışta zıpkınla balık vurmak. Marmara’nın balık kaynadığı yıllarda teknede, akyasız, sinaritsiz, ıstakozsuz sofra kurulmazmış. Ancak sofrayı zenginleştiren avlardan birinde Dr. Magar, kocaman bir köpekbalığına (büyük ihtimalle büyük beyaz köpekbalığına) yem olmaya ramak kalmış. Hayat dergisinin 12 Mayıs 1966 tarihli 20. sayısında yer verilen yukarıdaki hikâyeyi yazan da Dr. Magar’ın ta kendisi. Zıpkıncı doktor denizin keskin dişleriyle, İstanbul'a yaklaşık 25 km mesafede olan Sivriada'da karşılaşmış.

100-150 kiloluk kılıçlar ve orkinoslar; onların peşine düşen büyük beyazlar… İnsana hayal gibi geliyor. Ancak denizin devleri, okyanusların asil balıkları bir zamanlar Marmara’da da yaşamışlardı. Kılıç ve orkinosun en bol avlandığı yerler arasında bir zamanlar Marmara Denizi ve İstanbul Boğazı da vardı. Balıkçıların yakalamak için canlarını ortaya koydukları kılıç ve orkinos sürüleri Marmara’ya girdiklerinde, sessiz bir gölge onların peşi sıra içdenize ve oradan boğaza süzülürdü. Neredeyse çeyrek ton gelen lezzetli avlarını sabırla takip eden büyük beyaz fırsat bulduğu an saldırır ve denizin en keskin dişleri ete doyardı. Gırgırların daha doğru düzgün ortada dolanmadığı o günlerde balıkçılar, kılıç ve orkinos yakalamak için olta kullanırlarmış. Kasap çengelinden farkı olmayan sivri uçlu kancaya yem diye takılan torik, özellikle orkinosların en sevdiği yemdi. Toriği yemek için oltaya atlayan orkinos kancaya takılınca, kıyasıya bir mücadele başlardı.
Orkinos oltalarına zaman zaman büyük beyazların yakalandığına ilişkin haberleri, 1940’la 1960’lar arasında çıkmış olan gazetelerin sararmış sayfalarında okumuştum. Kabataş’ın, Kız Kulesi’nin, Adalar’ın açıklarında, fındık kabuğu kadar sandallarına sığınmış usta balıkçıların, Şalvarlı Hüseyin’in, Paşabahçeli Mustafa’nın, Samatyalı İrfan’ın oltasına atlayan büyük beyazlar, Karaköy’de Eminönü’nde kurulan panayır çadırlarında sergilenirmiş.
“Gel vatandaş, geeeeeellll! Canavarı gör! Hediyesi 25 kuruş…”
Dr. Zareh Magar saldırıdan kıl payı kurtulmuş olabilir; fakat, Dr. Güngör Güven o kadar şanslı değildi. Kimilerine göre Tuzla’nın derinliklerinde bir köpekbalığının keskin dişlerine ku
rban giden, kimilerine göre balık avlamak için attığı dinamitle can veren Dr. Güven’in ölümünün üzerindeki esrar perdesi hâlâ aralanmadı. Ancak olayın gerçekleştiği 60’lı yıllarda Tuzla ve Adalar arasındaki kanalda, özellikle orkinosların yatak yaptığı sonbahar ve kış aylarında büyük beyaz görmek sıradan bir olay olmuştu. Şüphesiz bu durum, Dr. Güven’in ölümüne bir büyük beyazın neden olduğunu kanıtlamıyor. Ancak, sualtında meydana gelen patlamalar ve parçalanmış balıklar, köpekbalıklarının iştahını kabartan izler bırakır ortama. Büyük beyazlar kusursuz duyularıyla bu izleri kilometrelerce uzaktan algılar ve hızla bu izlerin kaynağına yönelirler. Acaba Dr. Güven de bu izlerin peşine düşen bir büyük beyazın kurbanı mı olmuştu? Kim bilir? Şahitlerin ifadeleri çelişkili.Dr. Magar’a suyu can havliyle terk ettiren, kılıçları ve orkinosları korkudan dehşete düşüren de muhtemelen bir büyük beyazdı.
***
Önce kılıçları ve orkinosları yok ettik. Büyük beyazdan daha acımasız bir yırtıcılıkla avladık onları. Takip edecek sürü kalmayınca büyük beyaz da elini eteğini çekti Marmara’dan. Büyük beyazdan geriye kalan, artık unutulmaya yüz tutmuş birkaç büyülü hikaye.
29 Ocak 2009 Perşembe
BALIKHANEDE GECE VARDİYASI
Burada sadece bozcamgözlerden bahsetmeye karar vermiştim önce. 
Ama daha üçüncü yazıda biraz esnek olmam gerektiğini gördüm. Kıyıma uğrayan sadece bozcamgöz değil. Zaman zaman diğer kıyımları da anlatmalıyım. İki gece önce dört kafadar balıkhanenin yolunu tuttuk. Çamlıca, Beşiktaş, Galata Köprüsü, derken Kumkapı... Balıkhanede büyük köpekbalığı avı 20 yıldır tekrarlayan bir rutin benim için. Balıkçılar değişti, eşlik eden dostlarım değişti, balıkhanenin taşları bile değişti, ama ben nedense değişmedim. Balıkhanenin ve balıkların yıllar içinde değişen manzarası, denizleri nasıl kemirdiğimizi anlatan ağır çekim bir film gibiydi. Dikenli camgözler, Squalus acanthias ve S. blainvillei, bu filmin iki önemli oyuncusu. Bir zamanlar iri yarı cüsseleriyle dikkat çekerlerdi, ama son zamanlarda iyice küçüldüler. En son balıkhane seferinde gördüklerimi tanımlayan tek bir kelime var: "bebek..."
Saat 12 gibi balıkhanedeydik. Gerçi Ege ve Akdeniz'de süren fırtına, bu gecenin verimsiz geçebileceğini daha sabahtan ima etmişti, ama bu önemsizdi. Balık ve deniz kokan her yer evim sayılır. Kumkapı'da bu atmosfere, mazotun ve yıllanmış pisliğin yapışkan kokusu da eklenir eklenmesine, ama dedim ya, balık ve deniz kokan her yeri evim gibi benimserim.
İyi ki baba yadigârı büyük termosumu getirmişim. Çelikten gövdesinde kuruyan deniz tuzunu, eve her dönüşte istemeye istemeye temizlerim. Neyse... Mis gibi sıcak kahveyle gecenin ayazında tazelenip, koşar adım mezat alanına girdik. Bomboştu! "Birkaç saat içinde dolmaya başlar burası, zaten büyük balıklar gece 2 gibi gelir..." demişti Ünsal. "İyi o zaman, gidip çay içelim..." Kahvenin etkisi daha 20 dakika geçmeden geçmiş olmalıydı ki çay teklifim çocuklara ilaç gibi geldi. Balıkçı kahvesine dar attık kendimizi.
...
Fırtınadan dolayı av çok verimsizdi. Taşlığın nispeten kuytu bir köşesine doğru ilerledik. "Vatozlar ve köpekbalıkları buraya yığılır..." diyen Ünsal, sanki örtbas edilmek istenen bir suç mahallini tanımlamıştı sözleriyle. Özensizce istiflenmiş birkaç kasadan sarkan dikenli kuyrukları görmekte gecikmedim. Limon kasasına sıkıştırılmış yarım düzine dikenli vatozun (Raja clavata) ağırlığı 10 kilo yoktu belki. Hepsini toplasanız erişkin bir dikenli vatoz etmezlerdi. Yandaki kasalarda da durum pek farklı değildi. Dikenli camgözlerle, dişsiz camgözler (Mustelus mustelus) altlı üstlü kasalarda neden daha yavruyken avlandıklarından habersiz yatmaktaydılar. Yaşam onlar için çok erken sonlanmıştı.
İki gece önce balıkhanede gördüğüm kıkırdaklı balıkların hepsi de yavru bireylerdi! Avlanmaması gereken canlılar avlanmıştı!
...
Kıkırdaklı balıklar -köpekbalıkları ve vatozlar- uzun ömürlü olan, yavaş büyüyen, cinsel olgunluğa geç ulaşan ve az sayıda yavru üreten canlılardır. Bırakın aşırı avlamayı, normal balıkçılık nedeniyle bile nesillerinin devamı sekteye uğrayabilir. Bugün okyanuslarda yaklaşık 1000 tane kıkırdaklı balık türü yaşıyor. Geçmişte değer vermediğimiz ve bu nedenle araştırmak zahmetine katlanmadığımız bu türlerin hemen hepsi kırmızı listeye girmeye aday. Bir kısmı daha şimdiden kırmızı listeye girmiş durumda.
Balıkhanede gördüğüm topu topu üç kasa yavru köpekbalığı ve vatoz, kimi nasıl zengin eder ya da bu nasıl bir para kazanma hırsıdır, bunu anlamakta zorlanıyorum. Kabullenmemse mümkün değil.
25 Ocak 2009 Pazar
MARMARA’NIN BOZCAMGÖZLERİ
İhtiyoloji Araştırmaları Topluluğu (İAT) tarafından 2000 yılında başlatılan KANIT Projesi kapsamında yapılan araştırmalar, H. griseus’un Marmara’da hâlâ yaşadığını ve büyük olasılıkla içdenizde yerleşik bir nüfus oluşturduğunu ortaya koydu. 2000-2008 yılları arasında yürütülen bozcamgöz araştırmasında, türün eski ve yeni Marmara kayıtları günışığına çıkarıldı. En küçüğü 1.2 m ve en büyüğü 6 m uzunluğunda olan 50 tane bozcamgöze ilişkin bilgiler, türün Marmara Denizi’nin özellikle kuzey kıta sahanlığında yaygın olarak yaşadığını göstermişti. Çalışma sırasında kaydedilen bireylerin %78’i, Marmara Denizi’nde doğu-batı yönünde uzanan ve derinlikleri 1000 m’yi geçen üç tane çukurun (Çınarcık, Tekirdağ ve Ganoz Çukurları) kıta yamacında ve sığlıklarında yakalanmışlardı.
Gırgır avcılığı, Marmaralı bozcamgözlerin başlıca ölüm nedeniydi. Tam 31 tane bozcamgöz, ki bu sayı incelenen bireylerin %60’ına karşılık gelmektedir, gırgır ağlarına yakalanmıştı. Türk sularında 1 Eylül-1 Mayıs tarihleri arasında devam eden balıkçılık mevsimi dışında kalan yasak dönemde de bozcamgöz yakalanmış olması, Marmaralı bozcamgözleri yıl boyunca tehdit eden bir balıkçılık baskısı olduğunu kanıtlamaktaydı. Marmara Denizi önemli bir balıkçılık alanı ve içdenizde balıkçılarla bozcamgözlerin karşılaşması kaçınılmaz bir durum. Büyük köpekbalıklarına karşı yazılı ve sözlü basının gösterdiği yoğun ilgi, ayrıca bir türlü unutmaya yanaşmadığımız JAWS fobisi, denizin çaresiz devlerinin yakalanarak kıyıya getirilip sirk hayvanları gibi teşhir edilmeleri için sözde haklı nedenler yaratıyor. Ancak bozcamgöz “k-seçimli” bir tür; yani uzun ömürlü olan, cinsel olgunluğa geç ulaşan, uzun bir hamileliğin ardından az sayıda yavru doğuran bir köpekbalığı türü. Bu nedenle, bırakın aşırı avlamayı, yasalara uygun olarak yürütülen sorumlu balıkçılık bile H. griseus nüfusunda kapanmayacak yaralar açabilir. Hatta Marmaralı bozcamgözleri içdenizden tamamen kazıyıp atabilir.
Marmara Denizi, dip yapısıyla, derinliğiyle, özellikle derin katmanlarındaki dengeli su koşullarıyla, bozcamgöze ideal bir yuva sunuyor. Akustik izleme cihazlarıyla yapılan araştırmalar, bozcamgözlerin gündüz 600 ila 1100 m arasında kalan derinliklerde ve en fazla 10 km çapında bir alanda gezindiğini gösteriyor. “Acaba bu haftasonu ne yapsam?” sıkıntısıyla kıvranan düşüncesiz maceraperestlerin sarkıttıkları oltalar sayesinde, bozcamgözün derin Marmara’da huzuru kalmadı. Balıkçıların ifadeleri ağa takılan bozcamgözlerin güvertede yaklaşık 20 dakika, hatta bazen daha uzun süre canlı kaldıklarını gösteriyor. Adı “Kırmızı Bülten”de geçen ve tüm Akdeniz’de nesli tehlike altında olan bozcamgöz için Marmara Denizi’ni güvenli bir sığınak haline getirmek bizim elimizde. Bir zamanlar güvenle yüzdüğü derin karanlıkta bozcamgözü bugün belirsiz bir gelecek bekliyor. Tükenişi önlemek için denizi gerçek sahipleriyle paylaşmak zorundayız.
20 Ocak 2009 Salı
BOZCAMGÖZÜN İZİNDE
fotoğrafını çektim ve dişlerinden birkaç tane alıp alamayacağımı sordum. "Ne yapacaksın dişleri?" diye sormuştu Balıkçı Kenan. Masum yalanıma artık son vermeliydim. "Balıkçılık okulunda öğrenciyim ve köpekbalıklarını incelemeyi seviyorum..." demiştim. Neyse ki kızmadı. Bozcamgözün alameti farikası, tarak şeklindeki alt çene dişlerinden birkaçını söküp vermişti. Balıkçıyla vedalaştık, ama bu onunla son görüşmemiz olmadı. Bozcamgözün peşinde yıllardır sürdürdüğüm derin takip, 1988'de işte böyle başladı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
