26 Eylül 2010 Pazar

DAHA DÜŞMEDİ, SADECE SENDELİYOR

Hani ilginizi çekmeye çalışan çocuklar vardır... Bakımsız, itilmiş, ama gözlerinde zekânın, iyi niyetin ışıltısı parlayan... Sizden sadece bir fırsat bekleyen... Ve çoğunlukla görmezden gelinen... Marmara'yı hep o kimsesiz, fırsat bekleyen çocuğa benzetirim. Daima çirkinlikle yaftalandığı için, güzel olan bir şey Marmara ile asla bağdaşamaz. Bi'gram suyunu bile yutmanız hasta olmanız için yeterlidir. Çevreyi zerre umursamadan sürdürdüğümüz sorumsuz yaşamın artıklarını her an sineye çekmek zorunda kalan denizi kirli olmakla suçlarken, onu kirletenin biz olduğunu, yavuz hırsız gibi her seferinde üste çıktığımızı unuturuz. Çünkü unutmak işimize gelir. Söz ne zaman Marmara'dan açılsa, artık bu sularda yaşayan bir şey olmadığını söylemek işimize gelir. Bu yalana inanmak işimizi kolaylaştırır, denize karşı kendimizi sorumlu hissetmekten bizi kurtarır. Çoktan ruhunu teslim etmiş olan bir denizi korumak gereksizdir.

Madem Marmara çoktan öldü, madem içdenizin suları yaşayanlardan arındı, o zaman her yıl yüzlerce balıkçı teknesi ne halt etmeye Marmara'nın derinliklerini karış karış tarıyor? Kıyıların her metresine keyifle yerleşen oltacılar da cabası... Yoksa onların oltalarına birileri balık mı takıyor dipte çaktırmadan?

Lütfen kendimizi kandırmayalım! Hele, kendi pisliğimizi örtmek, kendi yarattığımız kirliliği haklı çıkarmak, kendi açgözlülüğümüzün Marmara'da açtığı derin yarayı gizlemek için yapılan haksız karalamalardan bıktım artık. Marmara'nın öldüğü falan yok. Tamam, içdeniz zor durumda, hatta can çekişiyor. Eskiden olduğu gibi, yüzeyden baktığınızda çoğu yerde dip görünmüyor artık. Dev orkinoslar, kılıçbalıkları çoktan terkettiler Marmara'yı. Ama her şey bitmiş değil. Marmara'yı yaşayan bir bütünlüğe, bir yaşam oyununa dönüştüren oyuncuların çoğu hâlâ burada. Kaçmaya gücü yetmeyen, olduğu yerde yaşamak zorunda olan yüzlerce canlı türü, Marmara'nın derin yeşilinde var olma savaşı veriyor. Yediği onca yumruğa rağmen rakibin karşısında yıkılmayan, her seferinde ayağa kalkan bir boksör gibi Marmara da, uğradığı tüm ekolojik yıkıma rağmen ayakta! Sendeliyor olabilir ama ayakta kalmak için ısrarla direniyor.

İstanbul kıyılarında dalarak geçirdiğim 23 yıl boyunca, Marmara'nın verdiği yaşam savaşına defalarca şahit oldum. Ona sokuşturduğumuz artıklarımızı sineye çekse de, zamanla onları yaşamla örtüyor. Belki yapılarını değiştiremiyor ama hayatın özenli dokunuşlarıyla biraz olsun görüntülerini değiştiriyor. Denize düşen otomobil lastiği birkaç yıl geçmeden Marmara'nın renkleriyle kaplanıyor. Deniz bizim suçumuzu örtbas etmek için çabalarken, biz onun gayretini görmezden geliyoruz. 50 yılda kirlettiğimiz Marmara'nın göz açıp kapayıncaya kadar düzelmesini bekliyoruz kimi zaman. Böyle olmayınca da içdenizi suçluyoruz.

Geçen cumartesi sabahı Teoman'la (Naskali) dalmak için Kartal'a geldik. Eski iskelenin çevresi, yaz kış, gece gündüz, soğuk sıcak demeden keyifle daldığımız, kent yaşamının üzerimize sinen sıkıntısından biraz olsun kurtulduğumuz bir kurtuluş limanı. Bırakın tropikal denizleri, Akdeniz'in renkleri bile yoktur burada. Çoğu zaman bulanık ve yeşil bir suda pusula yardımıyla yön bularak ilerlemek zorunda kalırsınız. Dibi kaplayan çöpler de cabası... Yine de Kartal'da dalmak keyiflidir. Bütün bu curcunanın ortasında hayatta kalmaya çalışan bir yaşam kırıntısıyla karşılaşınca bu keyif daha da artar. Kartal'ın bu seferki süprizi ise bir üzgün balığıydı (Callionymus lyra). Kumda hareketsiz yatarken birden üzerine yöneltilen parlak ışıklardan biraz afallasa da, istifini hiç bozmadı. Yıllardır İstanbul kıyısında rastlamadığım, açıktaki adaların derinliklerindeyse sık sık gördüğüm üzgün balıkları da, yeniden birer ikişer kentin yakınlarına yaklaşıyorlar. Artık kitapların sayfalarında kalan balıklar geri döndükçe, Marmara çöplerimizin arasından yeniden doğuyor. Kendisini toplamak için bizden fırsat istiyor.

***

Kartal'daki dalışın kısa filmi http://vimeo.com/15295195 adresinde.

15 Eylül 2010 Çarşamba

KARA MERCANIN GERÇEK DEĞERİ

Kum yamaç insanın başını döndüren bir eğimle derin karanlıkta kayboluyordu. Güneş ışığı çoktan gücünü yitirmişti. Milyonlarca kilometre uzakta tüm görkemiyle parlayan güneşin gücü, derinlerdeki karanlık dünyayı aydınlatmaya yetmiyordu. Sualtında algımız, fenerlerimizin aydınlatabildiği mesafeyle sınırlıydı. Kendi yarattığımız aydınlığa sığınarak ilerliyorduk Marmara'nın derin karanlığında. Hayalle gerçek arasındaki sınırı çoktan aşmıştık.

TDI teknik dalış eğitmeni Hakan'la (Eğilmez) Darıca kıyısına geldiğimizde sabahın ilk saatleriydi. Deniz süt limandı. Suya bir taş atsanız, cılız dalgalar İzmit Körfezi'nin karşı kıyısına kadar ulaşabilirdi. Uzun süredir keyifle bahsettiğim kıyıdan derin dalış fikri Hakan'ın çok hoşuna gitmişti. Vakit kaybetmeden hazırlandık ve kendimizi suya bıraktık. Daha beş dakika önce, kuru, güvenli, aydınlık ve sıcak bir dünyanın insanlarıydık. Oysa şimdi yüzeyin 45 m altında, derin ve karanlık bir dünyanın belirsizliğinde yol alıyorduk. Sanki her derinliğin altında başka bir derinlik vardı. Fenerlerimizin ışığı bir başka derinliğin örtüsünü aralarken, arkamızda kalan metreler karanlıkta kayboluyordu. Algımız açık, bilincimiz yerindeydi; tüm şekillerin karanlığa teslim olduğu gölgelerle kuşatılmış bir evrende ilerlediğimizin farkındaydık.

Marmara'nın derin suları çok zengin bir mercan yaşamına ev sahipliği yapıyor. Gerçi söz mercanlardan açıldığında çoğu insanın aklı hemen sıcak tropikal denizlere kayar. Ancak Marmara'nın derinlerinde soğuk suyu seven mercan türlerinin kalabalık kolonileriyle karşılaşmak mümkün. Kum yamacın derinlerinde yol alırken keyifle seyrettiğimiz Eunicella singularis türü gorgonlar, Marmara'nın zengin mercan yaşamından sadece bir kesit. Bu yaşamı görmek için derinlere inmekten başka çare yok. Zorlu dalışları anlamlı kılansa, yaşamdan yoksun alduğu iddia edilen derin sulardaki yaşamları bulmak. Hele bir de yıllardır görülmeyen, hatta artık tamamen tükendiği düşünülen bir yaşamı bulursanız, derindeki gezinti bir anda sıra dışı bir keşif yolculuğuna dönüşüyor. Darıca'daki dalışı derin keşife dönüştürense, kar beyaz gorgonların arasına saklanmış sapsarı bir deniz çalısıydı.

İskeleti takı yapımında kullanılan kara mercan (Gerardia savaglia) canlıyken sarıdır ve bu nedenle bazı kaynaklarda 'altın mercan - golden coral' diye de adlandırılır. İskeleti cıvık bir tabaka gibi kaplayan sarı polipler sıyrıldığında ortaya çıkan parlak, siyah ve sert iskelet türe adını verir. Özellikle güney Marmara adaları çevresinde yaygın olarak bulunan kara mercanlar, değerli bir takı hammaddesi olmaları nedeniyle yıllarca o kadar çok avlandılar ki, bir ara içdenizde soyları tükenmeye ramak kalmıştı. Yerinde bir kararla koruma altına alınan kara mercanlar, günümüzde güney Marmara'da kendilerine güvenli bir sığınak buldular.

Gerardia savaglia'nın kuzey Marmara'daki varlığı ise, 1950'lerde kaleme alınmış birkaç satırı saymazsanız, hep cevaplanmayı bekleyen bir bilmeceydi. Darıca'da yüzeyin 45 m altında yaşamaya çalışan kara mercan, türün kuzey Marmara'da da bulunduğunu gösteriyor. 1990'da güney Marmara'da gördüğüm birkaç metrelik muhteşem bireylerle kıyaslandığında, boyu 30 cm'yi geçmeyen bu küçük birey yaşamın daha çok başında. İnce ve narin dallarını kaplayan polip tabakasının canlılığı, yerini sevdiğinin ve sağlıklı olduğunun kanıtı. Bir zamanlar takı yapmak için katledilen değerli kara mercan, Marmara'nın derinlerini araştırmayı gerekli kılan değerli bir sebep.

17 Ağustos 2010 Salı

KEYİFLİ BİR SÜRPRİZ

Kartal sürprizlerle dolu. İlk kez iki yıl önce eylül ayında dalmıştım burada. Dalış defterine baksam tam tarihini ve saatini de söylerdim ama, yerimden kalkıp arka odaya gitmeye fena üşendim. Daha ilk dalışta tepsi gibi bir kalkan balığı, kumun üzerinde tüp anemonları falan derken, Kartal'daki deniz yaşamı epey hoşuma gitmişti. Bir zamanlar kum gemilerinin yanaştığı, şimdilerde oltacıların tüneği haline gelmiş eski iskelenin dibinden başlayıp, gemilerin alargada bekledikleri, kıyıdan 150 bilemediniz 200 m açıktaki kumluğa kadar, yaz kış, gece gündüz, soğuk sıcak demeden yaptığımız her dalışta cıvıl cıvıl bir deniz yaşamı görmedik desem yalan olur.

Tamam, formalı dalgıçlar zamanından gelen kıdemli abilerimizin ya da onların tornasından çıkmış daha az kıdemli abilerimizin gördükleri yanında bizim Marmara deneyimlerimiz bulanık suda balık avlamaya çalışmaktan farksız olsa da, ara sıra keyifli bir sürpriz yaşamıyor değiliz.

Geçen çarşamba akşamı tası tarağı topladık ve Teoman'la (Naskali) Kartal'a gece dalışına gittik. İskeleye geldiğimizde saat 11'e geliyordu. Tuhaftır, iskelenin müdavimi biracılardan bu sefer eser yoktu. Artık Ramazan'dayız diye mi nedir, anlamadım, ama iyi oldu. İlk defa sessiz sedasız, sakince hazırlandık. Takım taklavatı kuşandıktan sonra, kayaların üzerindeki kısa denge oyunu ve ardından cup suyun içindeyiz. Bu arada saati neredeyse 12 etmişiz ki bu saatte çoktan evlere dönmüş olmayı umuyorduk. Karım ne söylese haklı! (Allah'tan bir şey söylemiyor.) Milletin evinde, yatağında olduğu saatlerde ben denizin dibinde balıklarla oynuyorum. Hal böyle olunca, her dalışta farklı bir sürpriz yapan Marmara, zahmetimin karşılığını fazlasıyla ödüyor...

Peki bu gecenin karşılığı neydi? Marmara bu dalışta nasıl bir sürpriz yapmıştı?

Dalışı bitirmeden önce, iskelenin balıkçı barınağı tarafında kalan kayalıkların çevresinde son bir tur atıyorduk. Dönüş yolunda bir tane kırlangıç, bol miktarda Pachycerianthus anemonu, yeni yeni büyüyen Sagartia anemonları ve tek tük tarak midyeleriyle keyifli bir Kartal gecesiydi. Kayalığın eteğinde uyuklayan bir iskorpitle oynarken, Teoman'ın OMS feneri dipte mekik dokuyan, antenli boğum boğum bir yaratığı aydınlattı. Bir an istakoz yavrusu sandım ve hemen kamerayı hazırladım. Fenerin ışığından ürkünce kaçacak delik arayan kabuklu yaratık, en yakındaki yosun öbeğinin yolunu  tuttu. Marulların arasına girince artık kendisini güvende mi hissetti nedir, sakinleşti, durakladı. Fırsat bu fırsat hemen iki kare fotoğrafını çektim ve başladım incelemeye...

Marmara'da jumbo karides olur mu? Olur... Madem olurmuş, peki Kartal gibi milletin eline ne geçerse denize fırlatıp attığı bir yerde olur mu? Valla o da oluyormuş, onu da bu dalışta gördük.

Bu sefer eve o kadar yorgun dönmüştüm ki, fotoğrafı inceleyip tür tayini yapmak, sonra da yazısını yazmak bugüne kaldı. Gördüğümüz dev karides aslında Marmara'nın yabancısı değil. Muzaffer Demir hocanının "Adalar ve Boğaz Sahillerinin Omurgasız Dip Hayvanları" kitabında da bahsettiği Penaeus kerathurus türü bir jumbo karidesmiş o gece gördüğümüz. Gerçi Muzaffer hoca kitabında türü Penaeus trisulcatus olarak adlandırmış, ama bu isim artık kullanılmıyor. Türün güncel ismi Penaeus kerathurus. Kitapta yazdığına göre 1950'lerde bile Marmara'da ender rastlanan bir türmüş. Tek tük görülürmüş.

İşte böyle... Senelerdir İstanbul'da balıkçı tezgâhlarında görmeye alıştığım jumbo karidesi, bu sefer kendi doğal ortamında görmüştüm Marmara'da. Gecenin bir yarısı Kartal yine keyifli bir sürpriz yapmış ve içdenizde artık yaşayıp yaşamadığını bilmediğim bir türü, uykusuzluğun ödülü olarak karşıma çıkarmıştı.

11 Ağustos 2010 Çarşamba

UNUTMAK KOLAYIMIZA GELİYOR

Acaba denizin hafızası var mı? Ona yapılan iyilikleri ve kötülükleri zamanla unutur mu? Ya da ona karşı yapılanları - iyi ya da kötü - içinde biriktirerek, zamanı geldiğinde karşılığını vermek için sabırla bekler mi?

Denizin hafızası olmadığını, ona yapılanları unuttuğunu düşünmüyorum. Başına gelen - çoğu insan elinden çıkma - felaketlerin ardından hemen karşılık vermemesi, denizin 'unutkan' olduğu gibi tehlikeli bir yanılgıya zemin hazırlıyor. Denize boşalttığımız çöplerin, arkası kesilmeyen kanalizasyon sellerinin nedeni hep bu yanılgıydı. Deniz biter mi be? Deniz dolar mı be? Korkma canım, deniz kendisini temizler! Ne atarsan at, göz açıp kapayana kadar yutar, yok eder...

Düşünmeden kaldırıp attığımız milyon kere milyon ton atığı hemen yuttu, ama yok edemedi deniz. Pisliğimiz midesine çok fena oturdu.

Yaptıklarımızı unutmadı ama hemen karşılık vermedi, bekledi. Çünkü 'kindar' değildi! Kökleri kendisine kadar uzanan bir yaşam biçiminin - insanın - kendi varlığının kaynağına karşı takındığı tahripkâr, acımasız, vurdumduymaz ve duygusuz tavrın değişmesini umutla bekleyecek kadar sabırlı ve insaflıydı...

Denizin sabrını daha ne kadar zorlayabiliriz? Bu engin hoşgörü daha ne kadar devam edebilir? Belki de sınırı çoktan aştık ve açgözlülüğün karattığı gözlerimiz, derindeki 'sabır taşı'nın çatladığını görmezden geliyor.

Evet, denizin 'ekolojik' bir hafızası var! Yeryüzünün dörtte üçünü kaplayan, en küçük koylardan uçsuz bucaksız okyanuslara kadar tüm dünyaya yayılan bu hafıza, herşeyi hatırlıyor. Elli yıl önce boşaltılan zehirli atıklara maruz kalmış deniz canlıları, genetik kusurlar taşıyan sakatlanmış nesilleri geleceğe miras bırakabiliyor. 1950'lerde ve 60'larda Mariana Çukuru'na atılan 'sinir gazı' dolu varillerin, tam 10.000 yıl boyunca parçalanmadan kalacağı iddia edilmişti. Peki ya 10.000 yıl sonra ne olacak? Bir damlası bile onlarca canlıyı kolayca öldürebilen bu zehirli mirası hak etmek için, henüz yaşamaya başlamamış - üstelik bu gidişle yaşayıp yaşamayacağı bile belli olmayan - nesiller ne yapmış olabilirler ki? Örnekleri çoğaltmak zor değil. Çünkü doymak bilmeyen açgözlülüğümüz her an bir yenisini yaratıyor.

Meksika Körfezi'ni petrole bulayan sondaj kazasının denizin hafızasından silinmesi sizce ne kadar sürer? Bana kalırsa o kaza denizin belleğinden kolayca silinmeyecek izler bıraktı. Buna rağmen unutmaya hazırız. Çünkü unutmaya alışkınız! Denize çektirdiğimiz acıları geçmişte kolayca unuttuk. Çünkü unutmak kolayımıza geliyor.

18 Haziran 2010 Cuma

MARMARA’NIN KAYBOLAN MAVİSİ – II. BÖLÜM

Siz en çok hangi balığı seversiniz bilmiyorum ama benim gözde balığım izmarittir. Masmavi şeritlerle süslü gümüş rengi sırtı karnına indikçe sarımsı beyaza çalan, gözleri altın sarısıyla sürmelenmiş izmaritin yüzgeçleri de gövdesini kaplayan mavi şenlikten payına düşeni fazlasıyla alır. İzmarit yüzgeçlerini açtığında mavi bir leke gibi süzülür derinlerde. Dipte ne zaman izmarit sürüsüne denk gelsem işi gücü bırakır ve bu mavi cümbüşü izlemeye başlarım. Akdeniz'de ya da Ege'de, denizin hâlâ mavi olduğu yerlerde bu mavi cümbüş izleyene sıradan gelebilir. Fakat, mavisini yıllar önce insanlara kurban veren Marmara'da izmaritlerin gümüş sırtlarından yansıyan çivit rengi pırıltılar, içdenizin mavi geçmişini hatırlatmak ister gibi. Marmara mavisini yitirmeden önce sanki birazını izmaritlere emanet etmiş...

Söz canlı renklerden açılmaya görsün Marmara daha baştan kaybediyor. Balçık sarısı deniz yatağı ve onu dolduran bulanık yeşil sular... İşte Marmara’nın kısa özeti. Dalgaların altını bir kere bile görmemiş olduğu halde içdeniz hakkında ahkam kesenler için Marmara, tek kelimeyle bir “bok çukuru”dur; içinde zerre canlılık barındırmayan bir boşluktur.

Uzun süredir Kartal'da gece dalışı yapmadığımı düşündüm geçenlerde. En son Burak (Demircan), Cenk (Özen) ve Polat'la (İnce) dalmıştık. Galiba Mart ayıydı. Milletin battaniye, kalorifer, katalitik soba ya da artık yanında ısı kaynağı ne varsa ona sıkı sıkı sarıldığı buz gibi bir Mart gecesi, biz dört kafadar dipte İstanbullu balıklarla ahbablık tazeliyorduk. Pullarına dahi zarar vermeye çekindiğimizden zamanla aramızda güvene dayalı bir dostluk oluştu. Fotoğraf çekerken diplerine kadar girmemden, hatta fazla kurcalamadan sağa sola çevirmemden bile rahatsız olmuyorlar artık. Neyse...

Dedim ya en son üçüncü ayda gece dalışı yapmıştık Kartal'da. Burak da aynı şeyi söyleyince eski mekânı ziyaret edip diptekilerin halini hatırını sormanın vakti geldi dedik ve 16 Haziran akşamı düştük yola. İş çıkışı buluşup dar attık kendimizi eski iskelenin yanına. Nasılsa hava ısındı diye kuru elbiseleri getirmemiştik. Zahmetsiz hazırlanmayı özlemişiz. Gece dalışı için biraz erken vakitte gittiğimizden, ki suya girdiğimizde saat 22'ye çeyrek vardı, Kartal'ın klasik biracı tayfasının patinajlı sorularına da fazlasıyla muhattab olmuştuk.

-Abijim ne iş...
-Lan oğlum bunlar hajine arıyo!
-Oraşı keşin...
-Hişş, başka hortum var mı?
-Balığa mı?

Ohh, nihayet huzur. Allah'tan bu geyik muhabetti suyun altında devam etmiyor. Bünyesinde ne varsa, o an için müsait olan her açıklıktan keyifle yeryüzüne gönderen aziz milletim neyse ki suyun altına girmeyi o kadar sevmiyor. Belki de sorun burada başlıyor; belki de zamanında dalgaların altındaki Marmara'yı görenlerin sayısı bir elin parmaklarını kat be kat geçseydi; okulda uzak coğrafyaların yanı sıra yakınımızdaki yaşamlar da gösterilseydi; rakı-balık kültürüyle birlikte kıymet bilici bir deniz kültürü de beyinlerde ve kalplerde filizlenebilseydi, dalışın öncüsü abilerimizin anlattığı "Mavi Marmara"yı ağzımızın suyu akarak dinlemek zorunda kalmazdık.

Marmara'nın mavisi artık emanet edildiği canlarda yaşıyor ve o canları korumak yine bize düşüyor.

13 Haziran 2010 Pazar

MARMARA'NIN KAYBOLAN MAVİSİ

Kırlangıç balığı mavi benekli göğüs yüzgeçlerini bir çift kanat gibi açtığı zaman, balıktan çok suya düşmüş uzun kuyruklu bir kelebeğe benzer. Bu haliyle, derin karanlıkta gizlenen renklerin güzelliği hakkında ipucu veren, özenle boyanmış bir tablo gibidir. Gövdesi ne renk olursa olsun, kırlangıç balığının göğüs yüzgeçlerinde sadece maviye yer vardır. Yüzgeçlerden yansıyan, masmavi denizin ta kendisidir.

Son birkaç yıldır hemen her dalışta birkaç tane kırlangıç balığı görebiliyorum. Bazen sığda bazen derinde karşıma çıkıyor denizin mavisi. Hemen her seferinde bu renkli gösteriyi izlemek hoşuma gidiyor. Yemyeşil Marmara'nın derinlerinde maviyi unutalı o kadar uzun zaman oldu ki, ne zaman bir kırlangıç balığı görsem, içdenizin kaybolan mavisini görmüş gibi oluyorum.

Eski balıkçılar kırlangıç balıkları için "çift gezer" derler. Vaktiyle kırlangıç balığı avlamak için dibe bırakılan zokalara balık atladığında, ya oltayı hemen çekmez ya da aynı yere ikinci bir oltayı hemen indirirmiş eski kurtlar. Böylece zokayı ilk yutan kırlangıcın eşini de çoğu zaman yakalamayı başarırlarmış. Ara sıra gördüğüm çifte kırlangıçar haricinde karşıma hep tek çıktı Marmara'nın mavi kanatları. Suadiye'de, Kartal'da, Darıca'da, kumla karışık çamur zeminin yumuşaklığına kendilerini sereserpe bırakmış bir halde keyif çatıyorlardı. Ufaklıklar çok fazla yüz göz olmadan hemen kaçıp gitseler de, uzunluğu yarım metreyi aşan kallavi kırlangıçlar, patlak patlak bakan gözleriyle hafifçe gözdağı vererek, çamur yatağın yumuşaklığında istiflerini bozmadan yatmayı sürdürürler. Cüsselerinden aldıkları cesaretle size meydan okumaları görmeye değer.

Dipteyken üç parmağı üzerinde yürüyen kırlangıç balığının hantal hareketleri de aslında bir aldatmacadır. Göğüs yüzgeçlerinin altlarında bulunan üçer tane parmak gibi uzantı, kırlangıç balığının gezinirken dibi karıştırmasını da sağlar. Böylece afiyetle yediği küçük kabukluları, deniz kurtlarını ve benzer canlıları çamurun altından çeker çıkarır. Sizden sıkıldığında bile fişek gibi kaçmaya yeltenmez. Kalın kuyruğunu kendisinden beklenmeyecek bir kıvraklıkla sağa sola sallayarak uzaklaşırken, renkli bir vedalaşma için göğüs yüzgeçlerini sonuna kadar açar. Kırlangıç balığı giderken size Marmara'nın kaybolan mavisiyle veda eder.

8 Haziran 2010 Salı

İKİ DENİZİN SULARI

Akıntının beni sürükleyip götürmesi için dipten en fazla bir metre yükselmem yeterli. Hava kabarcıkları bile doğrudan yüzeye yükselmek yerine daha eğimli bir yol izliyor. Canlı cansız dipte ne varsa hepsi söz birliği etmiş gibi güneyi gösteriyor. Eski bir tonoza takılıp kalmış kalın halat, dev bir su yılanı gibi boğazın karanlık akıntısında kayboluyor. Horozbinalar, çalı karidesleri, çağanozlar, kaya balıkları ve boğazın diğer sakinleri akıntının gücüne boyun eğmişler. Yer değiştirmek isteyen dipten çok fazla yükselmeden bunu yapmak zorunda.

Hemen her boğaz dalışında dalgaların altında kaybolmadan önce söylenen son sözler üç aşağı beş yukarı aynıdır: "Suya atlar atlamaz hemen yolun kazıklarına tutun! Yoksa ya Bebek'ten çıkarsın ya da Sarayburnu'ndan..." İyi de madem akıntı bu kadar kuvvetli, o zaman boğazda dalış yapmak niye? Şöyle dalgaların şıpır şıpır kıyıyı ıslattığı, çok fazla kıpırdanmayan, akıllı uslu derinleşen, yüzeyden bakınca dibi görünen bir yerde, mesela güneyde dalmak varken, alacakaranlık suların deli gibi aktığı gem vurulmaz boğazda dalmak düpedüz delilik değil mi?

Ben ilk dalışımı 1988 senesinde Rumeli Feneri'nde 'Roket Taşı'nda yapmıştım. Uçsuz bucaksız Karadeniz'in tüm suyunun, önce Marmara'ya sonra Ege üzerinden Akdeniz'e ulaşmak için olanca hışmıyla omuzladığı boğaz önü denizi, boğazın derinliklerinde sizi nasıl bir cadı kazanının beklediğini daha ilk metreden itibaren hissettirir. O kadar güçlü sıkıştırır, o kadar inatla sürüklemeye çalışır ki doğanın bütün hırsını sizden çıkarmaya çalıştığını düşünebilirsiniz. Akıntı, suyu bir pençeye dönüştürür. Denizin güçlü pençesi en ufak boşluğunuzu yakaladığında üzerinizden bir parçayı, maskenizi, fenerinizi ya da adamakıllı sabitlemediğiniz her neyse onu alıp götürmek için her an tetikte bekler. Bazen maskenizi alıp götürmez ama akıntıyı yandan aldığınızda kenarını öyle bir kaldırırki, daha siz ne olduğunu anlamadan maske suyla dolar, dünyanız bulanır. Bacaklarınız istediğiniz kadar güçlü, paletleriniz jet motoru gibi olsun, nafile... Ne yaparsanız yapın akıntıya karşı palet çırpmayı denemek, boşa küre çekmekten de beterdir. Bi'kulaç ilerleyemediniz gibi beş dakika geçmeden kesilir kalırsınız.

"Ee, bak kendi ağzınla da söylüyorsun işte... Madem bu kadar zor, boğaz yerine başka yerde dalsana..."

İstanbul Boğazı kimine göre dünyanın en işlek su yolu, kimine göre en ideal rakı-balık mekanı; aşıklar için dört dörtlük yürüyüş rotası; çinekopun, istavritin, izmaritin oltaya en güzel atladığı yer... Örnekleri çoğaltmak mümkün. Bana sorarsanız Boğaziçi, iki denizin, Akdeniz'le Karadeniz'in burun buruna geldikleri, karışmadan karşılaştıkları, 30 küsür kilometre boyunca birbirlerine teğet geçtikleri, hakimiyet alanlarının lodosla poyraza göre değiştiği, deniz canlılarının farklı dünyalar arasında gidip gelmelerini sağlayan, hem ekolojik hem de biyolojik önemi hakkında sayfalar dolusu yazılıp çizilmiş bir yaşam koridoru. Hal böyle olunca, iki denizin birçok canlısını Boğaziçi'nde görmek mümkün. Karadeniz canlılarını mı görmek istiyorsunuz; o zaman kristalin altına inmeden yüzey sularında gezinin... Akdeniz canlıları ile mi karşılaşmayı istersiniz? Derinlere inmeye hazır olun. İstanbul Boğazı'nda hangi denize dalarsanız dalın, akıntıyı sakın aklınızdan çıkarmayın ve dibe sıkı sıkı tutunun.

Boğaz dalışları yüzmekten çok sürünmeyi, hatta tırmanmayı gerektirir. Suya girdiğinizde kıyıda sağlamca bir yere tutunur ve son kontrolleri öyle yaparsınız. Her şey yolundaysa can yeleğindeki havayı hemen boşaltır ve suya girdiğiniz yerden çok fazla uzaklaşmadan dibe çökmeye çalışırsınız. Tüm ekip dipte buluşunca herkes yüzünü akıntıya döner. Yönü şaşırmanızsa mümkün değil; denizin yumruğuyla maske yüzünüze iyice yapışır.

Ağırlık kemerine fazladan en az 2 kilo kurşun koymak da akıntı dalışının olmazsa olmazı. Boğazda negatif sephiye şart. Aksi halde uçan balon gibi süzüle süzüle akarsınız Şirket-i Hayriye vapurunun dümen suyunda...

Hani eskilerin, yan yan yürüyen zil zurna sarhoşlar için kullandığı bir deyim vardır... Neydi? Tamam hatırladım "akıntı çağanozu..." Boğazın yamacını takip ederek derine inen bir dalgıç da aynen akıntı çağanozu gibi ilerler. Gerçi havanın lodos estiği, akıntının çooook yavaşladığı zamanlarda insan gibi palet çırpıldığı da olur, ama boğazda ekseri akıntı çağanozu gibi yan yan ve biraz da hoplaya zıplaya gidersiniz derinlere doğru.

Eski abilerimizin akıntı dalışlarının meşakkatini anlatmak için sıkça kullandıkları bir değim de "bıçak bıçak ilerlemek"tir. Gerçi ben bugüne kadar hiç denemedim ama, eski tüfek dalgıçlar kasaturayı andıran dalgıç bıçaklarını dibe saplaya saplaya akıntıya karşı ilerlemeyi denerlermiş. Bir seferinde ben de denk gelmiştim onlardan birine; iki elinde iki dalgıç bıçağı, Rumeli Hisarı'na tırmanan Kara Murat misali dipte ilerlemeye çalışıyordu abimiz. Garip bir manzaraydı.

***

Yeniköy ve Aşiyan boğazdaki favori dalış mekanlarım. Bir de kuzeyde Çakal Limanı, Büyük Liman, Poyraz Limanı ve Karantina Koyu (artık dalışa kapalı); ortalara doğru Fil Burnu, Keçilik Koyu ve Beykoz Koyu var. Aşiyan'ı ve Çakal Limanı'nı Taner'den (Aksoy) öğrenmiştim. Yeniköy ve Beykoz Koyu'nun güneyinde Burunbahçe kendi keşiflerim. Büyük Liman, Poyraz Limanı; Karantina, Keçilik ve Beykoz koylarıysa, Su Ürünleri Fakültesi'ndeki öğrencilik günlerinde uğrak yerlerimdi. Hey gidi hey, 10 yıldan fazla oldu oralara gitmeyeli...

Herbirinin kendine göre bir dalış raconu vardır. Heryerde aynı taktikle dalmanız imkânsız değil ama zordur. Aşiyan, Burunbahçe ve Yeniköy denizin hızla derinleştiği, akıntının cadı kazanı gibi aktığı birer sualtı uçurumudur. Geri kalan yerlerde dip yavaş yavaş derinleşir ama yine de tedbiri elden bırakmamak gerekir. Sığlığa kanıp da açılırsanız kanala girmeniz işten bile değil; kanaldaysa akıntı olanca gücüyle sizi bekler.

Akıntı, boğaza yaşam getirir, boğazdan yaşam götürür. Aslında boğazda akan, sular değil yaşamın ta kendisidir. Yaşam hızla akar Boğaziçi'nde. İki denizin suları ve yaşamları kuşatır derinlere giden yolcuyu.

***

Boğazda akıntı dalışıyla ilgili kısa bir film http://derintakip.blogspot.com/2009/07/istanbulda-dalmak.html adresinde...