Köpekbalığı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Köpekbalığı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Mart 2010 Çarşamba

SİZ HÂLÂ ÖLMEDİNİZ Mİ?

Birileri tarafından acımasızca hırpalandığınızı hayal edin! Şiddeti giderek artan bir öfkenin hedefi haline geldiğinizi; aldığınız her darbenin bir öncekinden daha sert olduğunu; başta hafif hafif sızan kanın, göz yaşlarınıza her an daha fazla karıştığını hayal edin… Evet! Sizden düpedüz dayak yediğinizi, gözü dönmüş kişiler tarafından merhametsizce darp edildiğinizi hayal etmenizi istiyorum!
Çok mu sert geldi? Düşüncesi bile kötü mü dayak yemenin? Pataklanmayı kim ister ki?
“Hadi birilerini marizlediğinizi hayal edin…” deseydim, aklınıza kim bilir ne fantaziler gelirdi. Artık uçan tekmelerle, karna diz atmalarla ve daha nice imkansız vuruşlarla içten içe sarsılırdı beynin hayal kurma merkezi. Haksız sayılmam… Ne dersiniz?
Eğer yeterince dövüldüğünüzü düşünüyorsanız, hasımlarınızın sizi bıraktıklarını hayal ederek bu sanal acıyı hemen sonlandırın. Gerçek hayatta bu dayağı yemiş olsaydınız, muhtemelen yere yığılır kalırdınız. Ayağa kalkmak şöyle dursun, parmağınızı bile kıpırdatmaya mecaliniz kalmayacaktı belki de… Kırık kemikler, patlamış dudaklar, yarılmış bir kaş, üst baş perişan; yara bere içinde kalan bedeninize, sarsıntıyla bulanan beyninizi de ekleyin ve tekrar ayağa kalkmayı deneyin. Nasıl, beceremediniz mi? Çalınmadıysa hemen cep telefonunuzu çıkarın ve artık akraba, arkadaş, ambulans nereyi düşürebilirseniz hemen arayın. Eğer birileri gelip sizi bu bataktan çıkarmazsa ölmeniz işten bile değil. Aa, pardon söylemeyi unutmuşum; belki de çoktan öldünüz. Serserilerden biri yumrukla, muştayla tatmin olmadı ve cebinden ayırmadığı sustalı çakıyı size birkaç kez sapladı. Hâlâ kusmadıysanız, lütfen bunu da hayalinize ekleyin.
***
Eskiden köpekbalıklarını denize geri bırakmanın, onları yaşatmak için yeterli olduğunu düşünürdüm. Üstelik böyle düşünenlerden sadece biridiydim… Köpekbalıklarının yanı sıra, hedef dışı avlanan diğer deniz canlılarını denize fırlatıp atmak yeterli bir çözüm gibi görülürdü bir zamanlar. Ağa köpekbalığı mı takılmış? Oltanın iğnesini köpekbalığı mı yutmuş? Sorun değil! O mendeburlara hiçbir şey olmaz ki…
Hemen ağdan çıkarıverin, oltanın iğnesinden kurtarın… Canım, öyle kibar davranmanıza gerek yok! Adı üstünde köpekbalığı, bir şey olmaz ona. Ağ zarar görmesin yeter. Haa, unutmadan, elini kaptırmamaya bak; durup dururken bir de sen iş açma başımıza!
Nasıl, çıkartamadınız mı ağdan şu koca gövdeyi? Amaaan… Uğraşmayın o zaman; getir bakayım şu kakıcı… Kakıç dedim, kakıç; hani ucunda kasap çengeli gibi kocaman bir kanca takılı uzun sopa var ya, işte ona kakıç denir. Getir bakayım onu… Şöyle iki kişi tutun ucundan, kancayı da mendeburun ağzına taktırın… Oldu mu? Çekin şimdi teknenin arkasına, sallayın gitsin denize…
“Yazık, yaralandı hayvan…” mı dedi biriniz? Canım ufacık iki yara ne yapar o kocaman canavara! Sinek ısırığı gibi gelir ona; iki günde iyileşir, kabuk bağlar onun yaraları. Hem sana ne! Elini koparsa daha mı iyi olurdu?
***
Yıllarca böyle düşündüler köpekbalıklarını denize geri bırakmadan önce. Ufak tefek yaraların denizde mikrop kapabildiğini; yırtılan yüzgeçlerin kaynamadığını; hele kopan yüzgeçlerin yerine asla yenisinin çıkmadığını bilmeden, karga tulumba denize geri attılar köpekbalıklarını. Bazen o kadar ileri gittiler ki, “bir daha karşımıza çıkmasın, ağımızı yırtmasın, balığımızı çalmasın” diyerek denize bırakmadan önce karınlarını deştiler, kafalarını ezdiler güvertede.
Takıldığı ağdan ya da oltadan kurtulmak için umutsuzca çırpınan bir köpekbalığının dokularında stres hormonlarının düzeyi o kadar yükselir ki, bir süre sonra köpekbalığı yorgun düşer, katılır kalır. Özgürce yüzemediği için solungaçlarındaki su dolaşımının kesintiye uğraması sonucu solunum neredeyse durma noktasına gelir. Köpekbalıklarında tükenme sürecinin fizyolojisini ele alan araştırmalarda ulaşılan sonuçları kabaca böyle özetlemek mümkün. Kendinizden pay çıkarın: onun yerinde olsaydınız mücadeleye daha ne kadar devam edebilirdiniz?
Tükenmiş halde güverteye çıkarılan bir köpekbalığı bir süre daha yaşamaya devam eder. Ancak suyun dışında geçirdiği her saniye onu ölüme daha da yaklaştırır. İrili ufaklı yaralar, deniz suyunda bulunan mikroplar için açık birer kapıdır. Köpekbalığı kan kaybettikçe gücü tükenir. Bu haldeyken denize geri bırakılan bir köpekbalığı için ölüm kaçınılmaz bir sondur. Yara bere içinde kalan her köpekbalığını, gözden uzakta ‘gizli’ bir ölüm bekler.
***
Hâlâ hayattaysanız çok geç olmadan birilerini arayın ya da etraftakilerden yardım isteyin lütfen. Yoksa kan kaybından, maazallah… Şanslıydınız; ölüm meleğinin tırpanı bu sefer sizi teğet geçti. Ha bir eksik, ha bir fazla… Derinlerde her gün sayısız ‘gizli’ ölümün yaşandığı bir dünyada ne fark eder ki?

28 Eylül 2009 Pazartesi

DERİNDEN GELEN

Domuz köpekbalığı 600 m derine inebilen bir tür olsa da, günün ilerleyen saatlerinde sığ sulara kısa ziyaretler yapar. Kumluğu kolaçan eden bu dişiyi Büyükada'nın güneydoğusunda, Neandros adasında görüntüledik. Taner ışık tuttu, ben videoya kaydettim. Zararsız, son derece oyuncu, alabildiğine ürkek... Ne bir canavar, ne de bir insan avcısı. Üstelik soyu tükenme tehlikesi altında! Umarım ağa takılarak ölmez.

***

Eğer keskin gözlere sahip değilseniz, domuz köpekbalığının kül rengi bedenini boz bulanık kumda fark etmeden geçip gitmeniz işten bile değil. Üstelik insanın çevresinde fırdönen meraklı (!) köpekbalığı türlerinin aksine domuz köpekbalığı kolayca ürker. Gözleri derin karanlığa alışkın bu tür için güçlü bir ışık kaynağının varlığı onu daha da ürkütmekten başka bir işe yaramaz. Neandros adasının yanıbaşındaki derin uçurumdan -ki burası Kuzey Anadolu Fay Hattı'nın Marmara'nın derinlerinde ilerleyen bölümüdür ve yer yer derinliği 1000 m'yi aşan bir dipsiz kuyu gibidir- adanın eteklerine kısa bir ziyaret yapan sevimli dişiyi fark edecek kadar şanslıydık. Öğle saatlerinde bile insanı ürperten, ama bir o kadar da kendine çeken bir loşluğun hakim olduğu derin Marmara'da saatler ilerledikçe suya alacakaranlık çöker. Sular karardıkça gece avcıları derin yuvalarından sığlıktaki avlaklarına doğru yola çıkarlar. Domuz köpekbalığının yamaç boyunca derinden sığa yaptığı kısa gezintilerin başlıca amacı ise beslenme.

Hidrodinamik vücut yapılarıyla suyu bir zıpkın gibi yaran süratli köpekbalıklarının aksine domuz köpekbalığı ya da Oxynotus centrina oldukça hantal görünüşlü bir türdür. Eğer süratli avcıları kusursuz bir torpile benzetirsek, domuz köpekbalığı iki tane kocaman yelken takmış şişman karınlı bir mavnayla eşleştirilebilir. Tüm squaliform köpekbalıklarında olduğu gibi Oxynotus centrina da bir anüs (anal) yüzgecinden yoksundur. Sırt yüzgeçlerinin orta kısımlarından çıkıntı yapan sivri dikenler, çoğu squliform türün ortak özelliğidir. Beş çift, küçük solungaç yarığı başın her iki yanında göze çarpar. Gözlerin hemen arka taraflarında yer alan ve "spirakulum" denilen kocaman birer delik, zaman zaman dipte yatan bu köpekbalığının solungaç yarıklarına su pompaladığı yedek girişlerdir. Başın hemen altında bulunan küçük ağız hemen göze çarpmasa da çoğu hemcinsi gibi keskin dişlerle silahlandırılmıştır. Dipte yatarken yabancı maddeleri yutmamak için domuz köpekbalığı ağız yerine spirakulumdan su çeker ve solungaçlarına pompalar. Enine kesiti kabaca üçgene benzer ve bu üçgenin alt köşelerine denk gelen deri kalınlaşmış ve vücudun iki yanında birer bıçak sırtı gibi uzanan çıkıntılar (karina) oluşturmuştur. İşlevleri tam olarak anlaşılamamış olan bu karinaların, tıpkı teknelerde olduğu gibi, denge sağlanmasıyla ilişkili olduğunu düşünüyorum. Kitaplarda domuz köpekbalığının azami uzunluğu 1.5 m olarak geçse de bugüne kadar 70 cm'den daha uzun olanına rastlamadım; Neandroslunun uzunluğu ise kabaca 60 cm'ydi.

Domuz köpekbalığı canlı doğuran bir tür. Üreme biyolojisine ilişkin bilgilerimiz oldukça kısıtlı. Kalabalık sürüler oluşturmayan ve genelde tek başına yaşayan bu türü çok fazla tanıdığımız söylenemez. Dişiler yaklaşık 60 cm'den itibaren cinsel olgunluğa ulaşır. 1999 yılı Şubat ayında Ege Denizi'nde yakalanan hamile bir dişinin karnından 15 tane embriyon çıktığını okumuştum. Uzunluğu 69 cm olan annenin doğma şansı bulamayan yavrularının uzunlukları ise 9'la 11 cm arasındaymış.

Oxynotus centrina çoğunlukla dip canlılarıyla beslenen bir tür. Tüplü kurtlar, deniz çıyanları, çeşitli kabuklular türün başlıca besinini oluşturuyor. Ancak derin suda rastladığı myctophidae türleri gibi küçük balıklara da hayır demiyor. İspanya kıyılarında yakalanan iki tane domuz köpekbalığının midelerinden çıkan kedi balığı (Scyliorhinus canicula) yavruları ve yumurtaları, bu ürkek gölgenin mecbur kalırsa fırsatçı bir avcıya dönüşebildiğini gösteriyor.

Güncel Kırmızı Liste'de adı geçen köpekbalığı türleri arasında Oxynotus centrina'da var. Derin deniz türlerini hedefleyen av aletleri karşısında tamamen çaresiz olan domuz köpekbalığı için, diğer derin su köpekbalıkların da olduğu gibi alarm zilleri çalmaya başladı. Neyse ki ürkek gölgenin yuvası çoğu dalgıcın ulaşamayacağı kadar derinde. Akdeniz genelinde "avcılıktan zarar görebilir" uyarısıyla değerlendirilen domuz köpekbalığı için Neandros Adası (belki de tüm Marmara) güvenli bir sığınak olabilir.

10 Eylül 2009 Perşembe

BOZCAMGÖZÜN HUZURU KALMADI

Hexanchus griseus’un (bozcamgöz) Marmara Denizi’ndeki güncel durumu, KANIT (Türk Sulanda Yaşayan Köpekbalıklarının Tesbiti) Projesi'nde cevap aranan en önemli sorular arasındaydı. Türün Marmara’daki varlığına ilişkin kayıtların geçmişi 20. yüzyılın başına tarihlenmesine rağmen, bozcamgöz nüfusunun içdenizdeki durumuna daima belirsizlikler hakimdi. Açık konuşmak gerekirse, eski kaynakların çoğuna göre Marmara’da yakalanan bozcamgözler, buraya ait olmayan gelip geçici konuklardı; içdenizde yerleşik bir bozcamgöz nüfusundan söz etmek mümkün değildi. H. griseus’un ilk Marmara kayıtlarını kaleme alan Karekin Deveciyan ve Emilio Ninni’den, türün güncel kayıtlarını duyuran çalışmalara kadar geçen yaklaşık 80 yıl içinde gözlenen derin suskunluk, bozcamgözü Marmara’nın hafızasından sanki silip atmıştı.

İhtiyoloji Araştırmaları Topluluğu (İAT) tarafından 2000 yılında başlatılan KANIT Projesi kapsamında yapılan araştırmalar, H. griseus’un Marmara’da hâlâ yaşadığını ve büyük olasılıkla içdenizde yerleşik bir nüfus oluşturduğunu ortaya koydu. 2000-2009 yılları arasında yürütülen bozcamgöz araştırmasında, türün eski ve yeni Marmara kayıtları günışığına çıkarıldı. En küçüğü 1.2 m ve en büyüğü 6 m uzunluğunda olan 54 tane bozcamgöze ilişkin bilgiler, türün Marmara Denizi’nin özellikle kuzey kıta sahanlığında yaygın olarak yaşadığını gösteriyor. İncelenen bozcamgözlerin %78’i, Marmara Denizi’nde doğu-batı yönünde uzanan ve derinlikleri 1000 m’yi geçen üç tane çukurun (Çınarcık, Tekirdağ ve Ganoz Çukurları) kıta yamacında ve sığlıklarında yakalanmıştı.

Peki, Marmaralı bozcamgözlerin ölümüne yol açan başlıca av aleti neydi? Tam 31 tane bozcamgöz, ki bu sayı incelenen bireylerin %60’ına karşılık gelmektedir, gırgır tekneleri tarafından yakalanmıştı. Türk sularında 1 Eylül-1 Mayıs tarihleri arasında devam eden balıkçılık mevsimi dışında kalan yasak dönemde de bozcamgöz yakalanmış olması, Marmaralı bozcamgözleri yıl boyunca tehdit eden bir balıkçılık baskısı olduğunu kanıtlıyor. Marmara Denizi önemli bir balıkçılık alanı ve içdenizde balıkçılarla bozcamgözlerin karşılaşması kaçınılmaz bir durum. Büyük köpekbalıklarına karşı yazılı ve sözlü basının gösterdiği yoğun ilgi, ayrıca bir türlü unutmaya yanaşmadığımız JAWS fobisi, denizin çaresiz devlerinin yakalanarak kıyıya getirilip sirk hayvanları gibi teşhir edilmeleri için sözde haklı nedenler yaratıyor. Ancak bozcamgöz “k-seçimli” bir tür; yani uzun ömürlü olan, cinsel olgunluğa geç ulaşan, uzun bir hamileliğin ardından az sayıda yavru doğuran bir köpekbalığı türü. Bu nedenle, bırakın aşırı avlamayı, yasalara uygun olarak yürütülen sorumlu balıkçılık bile bozcamgöz nüfusunda kapanmayacak yaralar açabilir. Hatta Marmaralı bozcamgözleri içdenizden tamamen kazıyıp atabilir.

Marmara Denizi, dip yapısıyla, derinliğiyle, özellikle derin katmanlarındaki dengeli su koşullarıyla, bozcamgöze ideal bir yuva sunuyor. Akustik izleme cihazlarıyla yapılan araştırmalar, bozcamgözlerin gündüz 600 ila 1100 m arasında kalan derinliklerde ve en fazla 10 km çapında bir alanda gezindiğini gösterdi. Bu nedenle Marmara Denizi’nin özellikle derin çukurlarında yürütülecek ister ticari, isterse sportif herhangi bir balıkçılık aktivitesi, soyu tehlike altında olan bozcamgözün üzerindeki balıkçılık baskısını daha da artıracaktır. 1000 m derine olta sarkıtmak kulağa imkansız gibi gelebilir; ancak, sportif olta donanımlarındaki gelişmelerle, derin suda olta balıkçılığı yapmak artık mümkün. Bu gibi donanımlara sahip olan ve “acaba bu haftasonu ne yapsam?” sıkıntısıyla kıvranan düşüncesiz maceraperestlerin sarkıttıkları oltalar sayesinde, bozcamgözün derin Marmara’da huzuru kalmadı. Balıkçıların ifadeleri ağa takılan bozcamgözlerin güvertede yaklaşık 20 dakika, hatta bazen daha uzun süre canlı kaldıklarını gösteriyor. Güvertede can çekişen bozcamgözleri yaşatmak mümkün olabilir. Bunun için öncelikle bozcamgözü yok edilmesi gereken bir canavar ya da gazetelerdeki kanlı haberlerin baş rol oyuncusu olarak görme önyargısından vazgeçmeliyiz. Adı “Kırmızı Bülten”de geçen ve tüm Akdeniz’de nesli tehlike altında olan bozcamgöz için Marmara Denizi’ni güvenli bir sığınak haline getirmek bizim elimizde. Bir zamanlar güvenle yüzdüğü derin karanlıkta bozcamgözü bugün belirsiz bir gelecek bekliyor. Tükenişi önlemek için denizi gerçek sahipleriyle paylaşmak zorundayız. Bozcamgöz bu paylaşımı fazlasıyla hak ediyor.