Karışık bir balıktır gelincik. Balığı balıkçı tezgâhından başka bir yerde görmeyen birçok kişi, adını duyduğunda onu tarif etmekte zorlanabilir. Gelincik balığını meraklısından başkası pek tanımaz. Masum yüzlü bir mürene de benzetilebilir, sakallı bıyıklı bir yılan balığına da. Mezgitin yumuşaklığı da vardır onda, gümüşün kıvraklığı da...
Biraz ondan biraz bundandır gelincik balığı. Bilmeyene en kolay böyle tarif edilebilir. En bilindik balıkları bile tanımayanlar içinse, ne yazık ki tarifi pek mümkün değildir, özbeöz İstanbullu gelinciğin.
***
Öyle uzun uzadıya yüzmeyi pek sevmez. Hele gündüz vakti ortalıkta nadiren görürsünüz bu gece avcısını. Gündüz vakti kovukların kuytularına çekilir, gizlenmeye uygun olan her boşluğa siner suların kararmasını beklerken.
Saklanma ustası gelincik mecbur kalmadıkça gece de yuvasından çok uzaklaşmaz. Eğer açıkta dolanan bir tanesini gördüyseniz, bilin ki yakınlarda saklanmaya uygun bir sığınak mutlaka vardır. Kayaların arasındaki bir kovuk, üzeri yosun bağlamış bir kamyon tekerleği, teneke kutu; artık ortalıkta ne varsa gelinciğin sığınağı olmaya adaydır.
Dipte bulduğu kabuklularla ve kurtçuklarla beslenen gelincik, küçük balıkları da mideye indirmekten geri kalmaz. Tam bir fırsatçıdır aslında, dişine uygun ne varsa yutar. Yemek seçtiği söylenemez.
***
İstanbul’u inatla terketmeyen balıklardandır. Yerinden ayrılmayı pek sevmez. Zaten gitmek istese bile ne kadar uzaklaşabilir ki yerlisi olduğu sahillerden?
Ona yaklaşmak, renklerini, ürkek bakışlarını keyifle izlemek için, gelinciğin gece misafiri olmalısınız!
Üst üste patlayan flaşlara bile tahammül eder. Gözlerini kırpıştırmaktan fazla karşılık vermez. Kendisi iyi bir ev sahibidir.
***
Boğazın balıkçılık geleneğinde gelinciğin kendine has, doldurulamaz bir yeri vardır. Ara sıra ağa takıldığı, oltaya atladığı olsa da, gelinciğin geleneksel av aleti, söğüt dallarından örülmüş, ağzı mürekkep hokkasını andıran sepetlerdir.
Ezilmiş çağanozla, midyeyle yemlenen sepetler akşam saatlerinde dibe bırakılır. Yemin kokusuna aldanarak sepete giren gece avcısı, böylece kapana kısılır. Neyse ki gelinciğin meraklısı da avcısı da azdır.
Çoğunlukla musevi vatandaşlarımızın rağbet ettiği gelinciğin çakal eriği salçasıyla pişirilen yahnisi, bir nevi özel gün yemeğidir. Derisi tulum çıkarılıp una bulanmış gelinciğin çıtır çıtır tavasının da güzel olduğu söylenir.
İkisini de hiç tatmadım. Bir türlü elim varmadı gece gezintilerime keyif katan, renk katan gelincikleri balıkçıdan alıp kızartmaya. Varsın gelincik de eksik olsun soframda. İstanbul sahillerinden eksilmesin, o bana yeter.
17 Ocak 2012 Salı
15 Ocak 2012 Pazar
KIŞ BOĞAZI...
Karlar altında bir başka güzeldir Boğaziçi. Suyun iki yanı tepeden kıyıya beyaza büründüğü an bambaşka bir yer olur çıkar daracık su yolu. Günün ilk ışıklarıyla hava yavaşça ısınırken deniz yüzeyinden kalkan pus beyaz kıyılarla buluştuğunda, Boğaziçi, giderek hayalle gerçek arasında bir yer olmaya başlar. Beyaz örtünün altındaki puslu topraklar ve gümüş bir aynayı andıran boğaz yüzeyi ışığı öyle güçlü yansıtır ki, gözlerinizi kısmadan bakamazsınız.
Kışın Boğaziçi’nin güzelliği insanın gözlerini kamaştırır.
***
Nihayet kulağıma kar suyu kaçtı. Boğazın buz gibi suları başlığımın içine dolduğu an kuru elbisemin kıymetini bir kez daha anladım. İnsanın sadece kafası ıslanınca, iğne gibi batan karla karışık boğaz suyuna daha kolay dayanıyor.
Su daha soğuk olur diye düşünmüştüm. Pazar sabahı saat 9’da hava sudan daha soğuk. Biz hazırlanırken - biz dediysem, ben, Burak (Demircan) ve Ulaş (Oyal) - hava sıcaklığı 0’la 2 derece arasında gidip geliyordu; bir ara 3’e çıktı, orda da kaldı. Su ise 9 dereceydi...
Tamam, kara insanın iliğini kemiğini sızlatmaya yeterdi belki, ama bizde biraz serince bir ılık duş etkisi yapmaktan başka etkisi olmadı.
***
Ah şu gırgır tekneleri yok mu!
Yıllardır Beykoz Koyu’nun altını üstüne getirirler. Benim hatırladığım en az 20 senedir koyda avlanır dev gibi gemiler. At çek, at çek... Sonarın ekranında balık olarak işaret edilen her sürü nasibini alır bu amansız baskından. Kocaman denizler, okyanuslar yetmiyor galiba onlara...
Bu Pazar sabahı da gırgırlar koydaydı. Fazla derine inmeden, akıntıyla tatlı tatlı sürükleneceğimiz bir dalış planlamıştım. Pek umduğumuz gibi olmadı. Ya bahtısız bir çinekop sürüsünün tam altına denk gelmiştik ya da gırgırın sonarı “dipte üç tane baba torik var” sinyali vermiş olmalıydı ki tepemizde bir gümbürtü koptu. Tekne galiba gırgır ağını yakınımıza mola etmişti. Birden bire 25 metre derinde dip öyle bir karıştı ki akıntı kuzeye doğru olmasına rağmen biz güneye sürüklenmeye başladık. Ağ torbanın içinde kalmaktan bizi muhtemelen bu akıntı alıkoydu.
Açık denizde avlanmak üzere inşa edilen dev gibi balıkçı gemilerinin, daracık bir su yolunda ne işleri var? Hem de yıllardır...
***
Denize ilk kar düştüğünde aklıma hep aynı fotoğraf gelir: “Kulağına kar suyu kaçmış torikler ve kocaman bir kepçeyle onları toplayan bir balıkçı...” Eskiden torik o kadar boldu ki, İstanbul’da kış sert geçmeye görsün, kulağına kar suyu kaçanlar karaya vururdu. Alamana kayıklarıyla palamuda, toriğe çıkan balıkçıların teknelerini tıka basa balıkla doldurmaları için 200 kulaç ağ ile dolunay yeterdi.
Gözümüz doymadı, hep daha çok istedik. Önce büyükleri bitti, sonra yavrularına varana kadar ne var ne yoksa peşine düştük boğaz balıklarının.
Bitmese de, bitmeye yakındır...
Bugün o ağın içinde kalsaydık, güverteye düşer düşmez kaptana bunları söylemek isterdim; bir de son sürat bizi Çubuklu’daki basınç odasına yetiştirmesini...
12 Ocak 2012 Perşembe
EN GÜZEL ZAMANLARIM...
İlk dalışımdan yıllar önce başladım dalgıç saati takmaya. Aslını sorarsanız, ilk saatlerime pek dalgıç saati denemezdi bugün sahip olduklarımla kıyaslayınca. Casio’nun 200 metreye testli, ki kasasının üzerinde bu derinlikte su geçirmediği yazıyordu, oldukça basit bir modelini satın almak için, lise son sınıfta tam iki ay para biriktirmiştim.
Uğruna öğle yemeklerinden vazgeçtiğim, karnımın gurultusunu duymazdan geldiğim ilk dalgıç saatimin derinlerdeki dünyayı hiç görmemiş olması çok acıdır. Onunla bir fotoğrafım bile yok. Neye benzediğini hayal meyal hatırlıyorum. Ancak bileğime ilk kez taktığımda hissettiğim sevinç hâlâ tazeliğini koruyor. Dijital ekranında yanıp sönen rakamlardan fazlasını görmüştüm sanki. Dalgaların altında geçireceğim nice keyifli zamanların ipuçları gibiydi dijital rakamlar...
***
Derin karanlığın zorlayıcı şartları, burada bulunmaya cesaret eden her şeyin çok dayanıklı olmasını şart koşuyor. Dalgıç için vazgeçilmez olan bu kural, saati için de geçerli. Sualtında geçen zamanı hatasız olarak bilmenin hayati önemi var. Dalgıcın saati her koşulda mükemmel çalışmayı sürdürmeli.
Amaca uygun olarak üretilmiş ilk gerçek dalgıç saatimi 1989’da aldım. Casio G-Shock’u fakülteden arkadaşım Nazım Ulucan önermişti. “Dayanıklı mı?” diye sormuştum. Cevap vermeden bileğindeki saatini hızla masaya vurmuştu. Plastik çerçevenin bir milimetre altındaki camı değil kırmak, çizmeye bile yetmemişti bu sert darbe. Sorumun cevabını almıştım. Sonraki 3 yıl boyunca karanlık diplerde geçirdiğim zamanları hep onun ekranında izledim. Az kahrımı çekmedi. Derken bir gün ayrılık vakti geldi. Yıllarca birlikte daldığım bir arkadaşıma hediye ettim onu. Hiç görmediğim sulara, Hazar Denizi’ne, Basra Körfezi’ne gitti Anagelich’in (Babaey) kolunda. Kimbilir şimdi ne haldedir?
***
Casio G-Shock’umdan ayrılmama yıllardır hayalini kurduğum bir başka dalgıç saati neden olmuştu. Seiko Diver’s 200 modeli, kuartz mekanizmalı analog bir saattir. 200 metre derinliğe testli saatin kalın safir camla korunan siyah kadranı hemen dikkat çeker. “Neden kolunda küçük bir duvar saati taşıyorsun?” diye sormuştu bir seferinde bir arkadaşım. Gülüp geçmiştim...
Annemle babamın fakülteden mezuniyet hediyesi ilk Seiko’mu 10 yıla yakın bir süreyle kullandım. Büyük Okyanus’a bile daldık birlikte. Yıllık bakımları haricinde kolumdan pek çıkarmazdım; o kadar bağlıydım Seiko’ma...
Beraber yaşadığımız onca maceranın basıncıyla o da yoruldu sonunda. Camı çizildi, zaman çemberi yıprandı... Günün birinde onun yerini, titanyum kasalı, güneş enerjisiyle çalışan bir Citizen EcoDrive aldı. Seiko’ma ne mi oldu? Deniz kabuklarımı ve bir yığın ıvır zıvırı sergilediğim vitrinde emekliliğin tadını çıkarıyor.
***
Her nedense Citizen EcoDrive’a bir türlü alışamadım. Oysa, Japonya’daki aylık bursumun beşte biri olan 30.000 Yen’i, sırf bu saati almak için harcamıştım. 2005’de Kızıl Deniz’de dalarken de kolumda o vardı. Tropikal cennetti birlikte dolaşmıştık. Olmayınca olmuyor. Yine de kıyamadım ona. Bir çekmecenin karanlığında unutulup gitmesine gönlüm razı olmadı. Bir başkasının kolunda bile olsa deniz suyuyla ıslanmalıydı. Islanıyor da...
Çok sevdiğim bir başka arkadaşıma, “zıpkıncı” Emin’e (Yiğitler) hediye ettim onu. Artık bir başka deniz kurdu için derinlerde akıp giden zamanı gösteriyor.
***
İkinci Seiko’mu 2007’de aldım. Takan kişinin kol hareketleriyle otomatik şarj olan, elektro-mekanik bir saatti. Mucitleri, kristal cam, paslanmaz çelik ve karmaşık bir mekanizmadan yarattıkları bu şahesere Seiko Kinetic adını vermişler. Zamana adanmış kusursuz bir makinedir o. Güvenilir bir dost, sadık bir dalış arkadaşıdır. Saniye şaştığını hatırlamıyorum.
Casio firması 2008’de G-Shock’un 25. yıldönümü anısına DW-5000 modelini, şık bir teneke kutuda yeniden piyasaya sürdü. Dayanamadım ve hemen bir tane aldım. İlk G-Shock’umdan farklı olarak, ikincisinin arka kapağı gövdeye kendiliğinden vidalanıyor. Açmak için özel bir anahtar kullanmak şart. Kronometresinin rahatlığını özlemişim. Onca yıldan sonra, derin dalışlarda yine kolumda. Onunla dalmak eski bir dostla buluşmak gibi...
***
Geçtiğimiz Ekim ayında eşim Özgür, güzelliğini tanımlamakta zorlandığım şahane bir dalgıç saati hediye etti bana. Yine kol hareketleriyle otomatik olarak kurulan, 300 metre testli mekanik bir Oris. Lacivert kadranı dalga çizgileriyle süslenmiş. Sürekli beni çağıran derinlikleri görür gibiyim kadrandaki dalgaların altında. Çoğu zaman saatin kaç olduğunu öğrenmek için değil, kendimi iyi hissetmek için bakıyorum ona. Belki bir gün oğlum Derin takar koluna...
Kaybettiğim, hediye ettiğim ya da elimde kalan tüm dalgıç saatlerim, sıradan bir zaman göstergesinden daima daha fazlasını ifade ettiler bana. Onları kolumda taşımaktan, onlara bakmaktan hiç bıkmadım, bıkmam da. Çünkü onlar en güzel zamanlarımın tanıkları.
Uğruna öğle yemeklerinden vazgeçtiğim, karnımın gurultusunu duymazdan geldiğim ilk dalgıç saatimin derinlerdeki dünyayı hiç görmemiş olması çok acıdır. Onunla bir fotoğrafım bile yok. Neye benzediğini hayal meyal hatırlıyorum. Ancak bileğime ilk kez taktığımda hissettiğim sevinç hâlâ tazeliğini koruyor. Dijital ekranında yanıp sönen rakamlardan fazlasını görmüştüm sanki. Dalgaların altında geçireceğim nice keyifli zamanların ipuçları gibiydi dijital rakamlar...
***
Derin karanlığın zorlayıcı şartları, burada bulunmaya cesaret eden her şeyin çok dayanıklı olmasını şart koşuyor. Dalgıç için vazgeçilmez olan bu kural, saati için de geçerli. Sualtında geçen zamanı hatasız olarak bilmenin hayati önemi var. Dalgıcın saati her koşulda mükemmel çalışmayı sürdürmeli.
Amaca uygun olarak üretilmiş ilk gerçek dalgıç saatimi 1989’da aldım. Casio G-Shock’u fakülteden arkadaşım Nazım Ulucan önermişti. “Dayanıklı mı?” diye sormuştum. Cevap vermeden bileğindeki saatini hızla masaya vurmuştu. Plastik çerçevenin bir milimetre altındaki camı değil kırmak, çizmeye bile yetmemişti bu sert darbe. Sorumun cevabını almıştım. Sonraki 3 yıl boyunca karanlık diplerde geçirdiğim zamanları hep onun ekranında izledim. Az kahrımı çekmedi. Derken bir gün ayrılık vakti geldi. Yıllarca birlikte daldığım bir arkadaşıma hediye ettim onu. Hiç görmediğim sulara, Hazar Denizi’ne, Basra Körfezi’ne gitti Anagelich’in (Babaey) kolunda. Kimbilir şimdi ne haldedir?
***
Casio G-Shock’umdan ayrılmama yıllardır hayalini kurduğum bir başka dalgıç saati neden olmuştu. Seiko Diver’s 200 modeli, kuartz mekanizmalı analog bir saattir. 200 metre derinliğe testli saatin kalın safir camla korunan siyah kadranı hemen dikkat çeker. “Neden kolunda küçük bir duvar saati taşıyorsun?” diye sormuştu bir seferinde bir arkadaşım. Gülüp geçmiştim...
Annemle babamın fakülteden mezuniyet hediyesi ilk Seiko’mu 10 yıla yakın bir süreyle kullandım. Büyük Okyanus’a bile daldık birlikte. Yıllık bakımları haricinde kolumdan pek çıkarmazdım; o kadar bağlıydım Seiko’ma...
Beraber yaşadığımız onca maceranın basıncıyla o da yoruldu sonunda. Camı çizildi, zaman çemberi yıprandı... Günün birinde onun yerini, titanyum kasalı, güneş enerjisiyle çalışan bir Citizen EcoDrive aldı. Seiko’ma ne mi oldu? Deniz kabuklarımı ve bir yığın ıvır zıvırı sergilediğim vitrinde emekliliğin tadını çıkarıyor.
***
Her nedense Citizen EcoDrive’a bir türlü alışamadım. Oysa, Japonya’daki aylık bursumun beşte biri olan 30.000 Yen’i, sırf bu saati almak için harcamıştım. 2005’de Kızıl Deniz’de dalarken de kolumda o vardı. Tropikal cennetti birlikte dolaşmıştık. Olmayınca olmuyor. Yine de kıyamadım ona. Bir çekmecenin karanlığında unutulup gitmesine gönlüm razı olmadı. Bir başkasının kolunda bile olsa deniz suyuyla ıslanmalıydı. Islanıyor da...
Çok sevdiğim bir başka arkadaşıma, “zıpkıncı” Emin’e (Yiğitler) hediye ettim onu. Artık bir başka deniz kurdu için derinlerde akıp giden zamanı gösteriyor.
***
İkinci Seiko’mu 2007’de aldım. Takan kişinin kol hareketleriyle otomatik şarj olan, elektro-mekanik bir saatti. Mucitleri, kristal cam, paslanmaz çelik ve karmaşık bir mekanizmadan yarattıkları bu şahesere Seiko Kinetic adını vermişler. Zamana adanmış kusursuz bir makinedir o. Güvenilir bir dost, sadık bir dalış arkadaşıdır. Saniye şaştığını hatırlamıyorum.
Casio firması 2008’de G-Shock’un 25. yıldönümü anısına DW-5000 modelini, şık bir teneke kutuda yeniden piyasaya sürdü. Dayanamadım ve hemen bir tane aldım. İlk G-Shock’umdan farklı olarak, ikincisinin arka kapağı gövdeye kendiliğinden vidalanıyor. Açmak için özel bir anahtar kullanmak şart. Kronometresinin rahatlığını özlemişim. Onca yıldan sonra, derin dalışlarda yine kolumda. Onunla dalmak eski bir dostla buluşmak gibi...
***
Geçtiğimiz Ekim ayında eşim Özgür, güzelliğini tanımlamakta zorlandığım şahane bir dalgıç saati hediye etti bana. Yine kol hareketleriyle otomatik olarak kurulan, 300 metre testli mekanik bir Oris. Lacivert kadranı dalga çizgileriyle süslenmiş. Sürekli beni çağıran derinlikleri görür gibiyim kadrandaki dalgaların altında. Çoğu zaman saatin kaç olduğunu öğrenmek için değil, kendimi iyi hissetmek için bakıyorum ona. Belki bir gün oğlum Derin takar koluna...
Kaybettiğim, hediye ettiğim ya da elimde kalan tüm dalgıç saatlerim, sıradan bir zaman göstergesinden daima daha fazlasını ifade ettiler bana. Onları kolumda taşımaktan, onlara bakmaktan hiç bıkmadım, bıkmam da. Çünkü onlar en güzel zamanlarımın tanıkları.
8 Ocak 2012 Pazar
ZEHİRLİ Mİ ZEHİRLİ!..
Makbul sayılmayan balıklardandır trakonya. Çarşıda, pazarda hemen hiç görmezsiniz onu. Zaten tanıyan da, pişirmeyi bilen de pek yoktur. Balıkçıların çekindiği mahlukatlardandır. Cüssesine aldanıp adam yerine koymayan acemilerin vay haline! Trakonya en acılı dersle öğretir kendisiyle şaka yapılmaması gerektiğini...
Öyle çok büyük bir balık değildir, boyu yarım metreyi bile bulmaz. Ağzındaki belli belirsiz dişler de insanın etine geçmez. Gelin görün ki ustası da acemisi de çekinir, ağa veya oltaya takılmış trakonyaya dokunmaya. Güçsüz de olsa, çelimsiz de olsa, deniz insanları arasında namı almış yürümüştür, “aman ha dikkatli dokun, hatta iyisi mi ez kafasını, kaldır at denize” diye! Ne de olsa çok zehirlidir trakonya; denizin en güçlü zehirlerinden birini taşır bedeninde. İnsanı sokmaya görsün, acıdan kıvrandırır, perişan eder...
***
Geçen gece yine Beykoz’da aldık soluğu. Aslında bir hafta geçti bu hikâyenin üzerinden, ama bir türlü elim varıp da yazamadım. İş güç...
Bu sefer uzun bir dalış yapmak niyetindeydik. O yüzden birer tane de deko tüpü almıştık yanımıza. Kıyıdan kanalın eteğine gidip gelmek, akıntıda 20 dakikayı buluyor. Buna bir o kadar da dip zamanı eklenince, 30-35 m’de 40 dakikalık bir dalış görünüyordu bize.
Gece, akıntı, navigasyon ve toplam 40 dakika dekompresyon... Bir geceye ancak bu kadar macera sığdırılabilir. Fazlası bünyeye zarar; mazallah dalıştan soğutur adamı...
***
Çekek yerindeki sayısız tahta iskelede, boğazın emektar sandalları günün yorgunluğunu atarken aralarından geçiyoruz. Malzemeyle birlikte ağırlığım 100 kilodan fazla. Teoman’la Ulaş da benden aşşağı kalmazlar. İskeleler hiç emniyetli görünmüyor. Birini seçip üzerinde ilerliyoruz. Deniz yorgunu tahtalar attığımız her adımda esniyor. Bir yerimizi kırmadan suya girmek için harcadığımız çaba cambazları kıskandırır.
Suya girmemle birlikte sağ ayağıma, topuğun biraz üstünden ince bir serinlik yayılıyor. Onca dalışın ardından kuru elbisem artık su sızdırmaya başladı. Allah’tan çok fazla değil; sağ ayağımdaki ıslak serinlik pek rahatsız etmiyor. Kış dalışında olur böyle şeyler...
Akıntıyla tatlı tatlı sürüklenirken karşılaştığımız çöplerin bazıları, koyda nesillerdir süren balıkçılık telaşının öyküsünü anlatıyor. Yosun bağlamış palamar halatları, lime lime olmuş gırgır yakaları, olta kurşunları, örümcek ağını andıran misina yığınları...
Denizden bir parça koparmaya çalışırken denizin el koyduğu nesnelerin arasında can çekişen pavuryalar, balıklar var. Dipte unuttuklarımız, denizden can alan bir tuzağa dönüşüyor.
***
Balıkçıların dokunmaya çekindiği trakonya da bu tuzaklardan birinin yakınında uyukluyordu. Güçlü ışıklarımız belli ki uykusunu kaçırmıştı. Denizin güçlü zehrini taşıyan kalın dikenli kara yüzgecini tehditkâr bir ifadeyle açmakta gecikmedi. “Dokunmayın” der gibiydi gözleri.
Dokunmadık... Birkaç poz fotoğrafını çektik ve onu canlı görmüş olduğumuz için şanslı saydık kendimizi. Yine de insan kendine sormaktan alamıyor, acaba gelecek sefer yine burada karşılaşacak mıyız onunla diye. Etrafta o kadar çok tuzak var ki onun ve onun gibi nicelerinin canını almak için bekleyen...
Öyle çok büyük bir balık değildir, boyu yarım metreyi bile bulmaz. Ağzındaki belli belirsiz dişler de insanın etine geçmez. Gelin görün ki ustası da acemisi de çekinir, ağa veya oltaya takılmış trakonyaya dokunmaya. Güçsüz de olsa, çelimsiz de olsa, deniz insanları arasında namı almış yürümüştür, “aman ha dikkatli dokun, hatta iyisi mi ez kafasını, kaldır at denize” diye! Ne de olsa çok zehirlidir trakonya; denizin en güçlü zehirlerinden birini taşır bedeninde. İnsanı sokmaya görsün, acıdan kıvrandırır, perişan eder...
***
Geçen gece yine Beykoz’da aldık soluğu. Aslında bir hafta geçti bu hikâyenin üzerinden, ama bir türlü elim varıp da yazamadım. İş güç...
Bu sefer uzun bir dalış yapmak niyetindeydik. O yüzden birer tane de deko tüpü almıştık yanımıza. Kıyıdan kanalın eteğine gidip gelmek, akıntıda 20 dakikayı buluyor. Buna bir o kadar da dip zamanı eklenince, 30-35 m’de 40 dakikalık bir dalış görünüyordu bize.
Gece, akıntı, navigasyon ve toplam 40 dakika dekompresyon... Bir geceye ancak bu kadar macera sığdırılabilir. Fazlası bünyeye zarar; mazallah dalıştan soğutur adamı...
***
Çekek yerindeki sayısız tahta iskelede, boğazın emektar sandalları günün yorgunluğunu atarken aralarından geçiyoruz. Malzemeyle birlikte ağırlığım 100 kilodan fazla. Teoman’la Ulaş da benden aşşağı kalmazlar. İskeleler hiç emniyetli görünmüyor. Birini seçip üzerinde ilerliyoruz. Deniz yorgunu tahtalar attığımız her adımda esniyor. Bir yerimizi kırmadan suya girmek için harcadığımız çaba cambazları kıskandırır.
Suya girmemle birlikte sağ ayağıma, topuğun biraz üstünden ince bir serinlik yayılıyor. Onca dalışın ardından kuru elbisem artık su sızdırmaya başladı. Allah’tan çok fazla değil; sağ ayağımdaki ıslak serinlik pek rahatsız etmiyor. Kış dalışında olur böyle şeyler...
Akıntıyla tatlı tatlı sürüklenirken karşılaştığımız çöplerin bazıları, koyda nesillerdir süren balıkçılık telaşının öyküsünü anlatıyor. Yosun bağlamış palamar halatları, lime lime olmuş gırgır yakaları, olta kurşunları, örümcek ağını andıran misina yığınları...
Denizden bir parça koparmaya çalışırken denizin el koyduğu nesnelerin arasında can çekişen pavuryalar, balıklar var. Dipte unuttuklarımız, denizden can alan bir tuzağa dönüşüyor.
***
Balıkçıların dokunmaya çekindiği trakonya da bu tuzaklardan birinin yakınında uyukluyordu. Güçlü ışıklarımız belli ki uykusunu kaçırmıştı. Denizin güçlü zehrini taşıyan kalın dikenli kara yüzgecini tehditkâr bir ifadeyle açmakta gecikmedi. “Dokunmayın” der gibiydi gözleri.
Dokunmadık... Birkaç poz fotoğrafını çektik ve onu canlı görmüş olduğumuz için şanslı saydık kendimizi. Yine de insan kendine sormaktan alamıyor, acaba gelecek sefer yine burada karşılaşacak mıyız onunla diye. Etrafta o kadar çok tuzak var ki onun ve onun gibi nicelerinin canını almak için bekleyen...
30 Aralık 2011 Cuma
GENÇLİK DENİZLERİM...
Başladığım yere döndüm yıllar sonra. Neredeyse 25 yıl önce, hayatımda ikinci kez nargileyle dalarken, derinlerdeki yazgıma biraz ürkek, ama fazlasıyla keyifli bir hevesle yol almıştım. Beykoz Koyu, gençlik denizlerim, derinlerdeki dünyayı tanımaya başladığım, tuz kokan, yosun kokan okulum... Buranın her kulacında anılarım var.
Boğazda nargileyle daldığım, salyangoz topladığım günleri, size uzun zaman önce anlatmıştım. Bulanık, soğuk ve akıntılı sularda geçmişti çıraklığım. Gençlik denizlerim belki hırçındı, ama bana çok şey kattı. Denize saygı duymayı öğretti bana. Korkumu kontrol etmeyi, korkmanın ayıp olmadığını öğretti. Ama en önemlisi, her dalıştan keyif almayı, hayal kırıklığına uğramamayı, en olanaksız görünen koşullarda bile yaşam izleri aramayı öğretmişti bana gençlik denizlerim.
***
Hava o kadar soğuktu ki, arabamın tavanı ince bir buz tabakasıyla kaplanmaya başlamıştı. Her soluk verişimizde istim salıyorduk sanki. Boğazın eski buharlı gemileri gibiydik, bir düdük çalmadığımız eksik. Beykoz Balıkçı Barınağı’nın karşısındaki otoparkta hazırlanıyorduk Teoman’la (Naskali). Birkaç metre ötemizdeki otobüs durağında titreşen kızlı erkekli bir grup, ifadesiz gözlerle bizi seyrediyordu. Kurşulanlarla iyice ağırlaşan tüpümü rahat kuşanmak için duraktaki bankın üzerine yerleştirirken bir otobüsün kapısı açıldı. Şöförün yüzündeki ifade şaşkınlıkta yıldızlı pekiyi alırdı. Gece vakti nereden çıktı bu deliler der gibiydi.
10’a çeyrek kala suya girdik. Sıcaklık 8 derece. Nihayet biraz ısındım. 18 yaşındayken aynı mevsimde aynı suya ıslak elbiseyle girerdim! Gençlik ateşiyle soğuk işlemezdi derime. Şimdi kuru elbise giymiş olmama rağmen yine de hafif bir serinlik hissediyorum. Yaşlanıyor muyum ne?
Bu gece suya girmek için seçtiğim yer, nargile teknemiz Kenan Şeker’i yıllar önce bağladığımız iskelenin yakınında. Bir anlığına emektarın güvertesindeymişim gibi hayal ettim kendimi. Arkadaşlarım geldi aklıma. Bir avuç gözü kara deniz aşığı... Başımızda ustam Adnan abi. Elimi uzatsam Kenan Şeker’e dokunacak gibiyim. Aynı mekanda iki farklı zamanı yaşıyorum. “Korkma...” diye sesleniyorum gençliğime, “Korkma, gir suya! Yaşamındaki en güzel anlar başlamak üzere... Beni bunlardan mahrum etme...”
***
Yüzüme çarpan soğuk suyla daldığım hayallerden sıyrılıyorum. Teoman’la işaretleşiyoruz. Kendi yaptığı kapalı devreyle dalıyor bu gece. Benden yayılan fokurtuların aksine onda çıt yok. Arasıra oksijen ölçerden gelen sinyaller de sesten sayılmaz.
Koyun kıyılarını yalayarak kuzeye yönelen hafif akıntı derinlerde güçleniyor. Yine de çok şiddetli değil, palet çırparken fazla zorlanmıyoruz. Kamyon lastikleri, teneke kutular, bira şişeleri, binbir çeşit çöp... Çamurun üstü yıllar önce bıraktığım gibi. Koyun sakinleri birer ikişer görünmeye başladılar. Kömürcü kayabalıklarının bazıları neredeyse bir palamut kadar iri. Suyu yakamozlandıran istavrit ve gümüş sürüleri dönüşümü kutluyor gibiler. Derken dipte yılan gibi kıvrılan pembemsi kahverengi bir gölge beliriyor. Dibine kadar sokuluyorum, kaçmıyor benden. Birbirimizin sakinliğinden cesaret alıyoruz sanki. Sırtında başın arkasından başlayan ve anüse kadar kesintisiz devam eden yüzgecinin kenarları siyah bir şeritle çevrelenmiş. Çenesinin altındaki bir çift sakalla çamuru karıştırıyor. Ophidion türü kayış balığı bu gecenin sürprizi oldu. Adım başı onlardan var dipte. İrili ufaklı kayış balıkları çamuru eşeleyip yem araken akıntıyla adeta dans ediyorlar.
Lüfer gibi, palamut gibi tezgâha düşmediğinden olsa gerek, İstanbul halkı pek tanımaz kayış balığını. Balıktan sayılmayan, çerçöp muamelesi yapılan balıklardandır o da. Sofraları süslemediği, para etmediği için değer verilmez. Oysa o da özbeöz boğaz çocuğudur, İstanbulludur, Marmaralıdır.
***
30 m derinde dibin eğimi de akıntının şiddeti de artıyor. Gemilerin pervaneleri denizi bronzdan yumruklarla dövüyor. Kanala yaklaşmış olmalıyız. Gece kanala girmek planımızda yoktu. Geri dönme zamanı geldi artık.
Akıntıya karşı yüzerken balıklar eşlik ediyor gece ziyaretçilerine. Gençlik denizlerini unutma, arayı çok açma, özletme kendini diye fısıldıyorlar sanki. Ne de olsa dünyamıza burada adım attın, aramıza burada karıştın der gibiler, karanlık dip arkamızda kalırken.
Boğazda nargileyle daldığım, salyangoz topladığım günleri, size uzun zaman önce anlatmıştım. Bulanık, soğuk ve akıntılı sularda geçmişti çıraklığım. Gençlik denizlerim belki hırçındı, ama bana çok şey kattı. Denize saygı duymayı öğretti bana. Korkumu kontrol etmeyi, korkmanın ayıp olmadığını öğretti. Ama en önemlisi, her dalıştan keyif almayı, hayal kırıklığına uğramamayı, en olanaksız görünen koşullarda bile yaşam izleri aramayı öğretmişti bana gençlik denizlerim.
***
Hava o kadar soğuktu ki, arabamın tavanı ince bir buz tabakasıyla kaplanmaya başlamıştı. Her soluk verişimizde istim salıyorduk sanki. Boğazın eski buharlı gemileri gibiydik, bir düdük çalmadığımız eksik. Beykoz Balıkçı Barınağı’nın karşısındaki otoparkta hazırlanıyorduk Teoman’la (Naskali). Birkaç metre ötemizdeki otobüs durağında titreşen kızlı erkekli bir grup, ifadesiz gözlerle bizi seyrediyordu. Kurşulanlarla iyice ağırlaşan tüpümü rahat kuşanmak için duraktaki bankın üzerine yerleştirirken bir otobüsün kapısı açıldı. Şöförün yüzündeki ifade şaşkınlıkta yıldızlı pekiyi alırdı. Gece vakti nereden çıktı bu deliler der gibiydi.
10’a çeyrek kala suya girdik. Sıcaklık 8 derece. Nihayet biraz ısındım. 18 yaşındayken aynı mevsimde aynı suya ıslak elbiseyle girerdim! Gençlik ateşiyle soğuk işlemezdi derime. Şimdi kuru elbise giymiş olmama rağmen yine de hafif bir serinlik hissediyorum. Yaşlanıyor muyum ne?
Bu gece suya girmek için seçtiğim yer, nargile teknemiz Kenan Şeker’i yıllar önce bağladığımız iskelenin yakınında. Bir anlığına emektarın güvertesindeymişim gibi hayal ettim kendimi. Arkadaşlarım geldi aklıma. Bir avuç gözü kara deniz aşığı... Başımızda ustam Adnan abi. Elimi uzatsam Kenan Şeker’e dokunacak gibiyim. Aynı mekanda iki farklı zamanı yaşıyorum. “Korkma...” diye sesleniyorum gençliğime, “Korkma, gir suya! Yaşamındaki en güzel anlar başlamak üzere... Beni bunlardan mahrum etme...”
***
Yüzüme çarpan soğuk suyla daldığım hayallerden sıyrılıyorum. Teoman’la işaretleşiyoruz. Kendi yaptığı kapalı devreyle dalıyor bu gece. Benden yayılan fokurtuların aksine onda çıt yok. Arasıra oksijen ölçerden gelen sinyaller de sesten sayılmaz.
Koyun kıyılarını yalayarak kuzeye yönelen hafif akıntı derinlerde güçleniyor. Yine de çok şiddetli değil, palet çırparken fazla zorlanmıyoruz. Kamyon lastikleri, teneke kutular, bira şişeleri, binbir çeşit çöp... Çamurun üstü yıllar önce bıraktığım gibi. Koyun sakinleri birer ikişer görünmeye başladılar. Kömürcü kayabalıklarının bazıları neredeyse bir palamut kadar iri. Suyu yakamozlandıran istavrit ve gümüş sürüleri dönüşümü kutluyor gibiler. Derken dipte yılan gibi kıvrılan pembemsi kahverengi bir gölge beliriyor. Dibine kadar sokuluyorum, kaçmıyor benden. Birbirimizin sakinliğinden cesaret alıyoruz sanki. Sırtında başın arkasından başlayan ve anüse kadar kesintisiz devam eden yüzgecinin kenarları siyah bir şeritle çevrelenmiş. Çenesinin altındaki bir çift sakalla çamuru karıştırıyor. Ophidion türü kayış balığı bu gecenin sürprizi oldu. Adım başı onlardan var dipte. İrili ufaklı kayış balıkları çamuru eşeleyip yem araken akıntıyla adeta dans ediyorlar.
Lüfer gibi, palamut gibi tezgâha düşmediğinden olsa gerek, İstanbul halkı pek tanımaz kayış balığını. Balıktan sayılmayan, çerçöp muamelesi yapılan balıklardandır o da. Sofraları süslemediği, para etmediği için değer verilmez. Oysa o da özbeöz boğaz çocuğudur, İstanbulludur, Marmaralıdır.
***
30 m derinde dibin eğimi de akıntının şiddeti de artıyor. Gemilerin pervaneleri denizi bronzdan yumruklarla dövüyor. Kanala yaklaşmış olmalıyız. Gece kanala girmek planımızda yoktu. Geri dönme zamanı geldi artık.
Akıntıya karşı yüzerken balıklar eşlik ediyor gece ziyaretçilerine. Gençlik denizlerini unutma, arayı çok açma, özletme kendini diye fısıldıyorlar sanki. Ne de olsa dünyamıza burada adım attın, aramıza burada karıştın der gibiler, karanlık dip arkamızda kalırken.
27 Aralık 2011 Salı
DERİNLİK... ÖZGÜRLÜK... MUTLULUK...
Bu dünyada kendimi en mutlu ve en özgür hissettiğim yerin adını verdim oğluma. Derin, sonsuz mutluluk kaynağım, derinlikler de öyle... Dipsiz bir huzur kuyusu, içine düşmekten hiç korkmadığım.
İşte yine boşlukta düşüyorum. Loş bir aydınlık sarıyordu çevremi başta, o da hızla kayboldu, söndü gitti. Boz, bulanık dip hayal meyal akıp gidiyor altımda. Bir ara omzumun üzerinden, bembeyaz bir ışık çizgisi karanlığı delip geçiyor. Bir başkası onu izlemekte gecikmiyor. Her ışık çizgisinin gerisinde, derin karanlıkta süzülen bir gölge var.
Güneş yabancısı bu dünyanın, sanki hiç doğmamış gibi buralarda. Önümüzde ucu bucağı belli olmayan bulanık bir karanlık var. Derinlik arttıkça, giderek koyulaşıyor. Aydınlığa o kadar aç ki, fenerlerimizin güçlü ışığını bir çırpıda yutup yok ediyor. Işığı emen bir karanlık var derinlerde.
***
Omuz askılarıma taktığım dekompresyon tüplerimi kontrol ediyorum. İkisi de yerli yerinde. Karadayken eklemlerimi sızım sızım sızlatan ağırlıktan eser kalmadı. Suyun kaldırma gücü denge yeleğindeki havayla birleşince, yerçekimi hükmünü yitirdi yüzeyin 50 m altında.
Ait olduğum dünyadayım artık. Derin’likte, Özgür’lüğü ve mutluluğu buluyorum. Derin ve Özgür... Oğlumun ve karımın isimleri... Birini ben seçtim, diğeri derin karanlıkla paylaşacağını bile bile beni seçti!
Oğlumun göbek bağını denize gömmek istediğimde, Özgür hiç itiraz etmemişti. Derin, adını aldığı derinliklere göbeğinden bağlı. Aslında aynı şey tüm kara insanları için geçerli! Yaşam suda başlamadı mı? Hepimiz az çok göbekten bağlı değil miyiz derinlerdeki yaşama? Köklerimiz derinlere uzanıyor. Aldığım her nefesin değeri var burada. Yavaşça, sakince nefes alıp vermek, yaşamak demek. Derin’lerde Özgür’ce yaşadığımı hissediyorum ve böyle yaşamak beni mutlu ediyor.
İşte yine boşlukta düşüyorum. Loş bir aydınlık sarıyordu çevremi başta, o da hızla kayboldu, söndü gitti. Boz, bulanık dip hayal meyal akıp gidiyor altımda. Bir ara omzumun üzerinden, bembeyaz bir ışık çizgisi karanlığı delip geçiyor. Bir başkası onu izlemekte gecikmiyor. Her ışık çizgisinin gerisinde, derin karanlıkta süzülen bir gölge var.
Güneş yabancısı bu dünyanın, sanki hiç doğmamış gibi buralarda. Önümüzde ucu bucağı belli olmayan bulanık bir karanlık var. Derinlik arttıkça, giderek koyulaşıyor. Aydınlığa o kadar aç ki, fenerlerimizin güçlü ışığını bir çırpıda yutup yok ediyor. Işığı emen bir karanlık var derinlerde.
***
Omuz askılarıma taktığım dekompresyon tüplerimi kontrol ediyorum. İkisi de yerli yerinde. Karadayken eklemlerimi sızım sızım sızlatan ağırlıktan eser kalmadı. Suyun kaldırma gücü denge yeleğindeki havayla birleşince, yerçekimi hükmünü yitirdi yüzeyin 50 m altında.
Ait olduğum dünyadayım artık. Derin’likte, Özgür’lüğü ve mutluluğu buluyorum. Derin ve Özgür... Oğlumun ve karımın isimleri... Birini ben seçtim, diğeri derin karanlıkla paylaşacağını bile bile beni seçti!
Oğlumun göbek bağını denize gömmek istediğimde, Özgür hiç itiraz etmemişti. Derin, adını aldığı derinliklere göbeğinden bağlı. Aslında aynı şey tüm kara insanları için geçerli! Yaşam suda başlamadı mı? Hepimiz az çok göbekten bağlı değil miyiz derinlerdeki yaşama? Köklerimiz derinlere uzanıyor. Aldığım her nefesin değeri var burada. Yavaşça, sakince nefes alıp vermek, yaşamak demek. Derin’lerde Özgür’ce yaşadığımı hissediyorum ve böyle yaşamak beni mutlu ediyor.
21 Aralık 2011 Çarşamba
YAŞAMIN GÖLGELERİ
Deniz, gece olunca daha sakin, daha konuksever olur. Sular karardıkça denizin çekingenliği de kaybolur. Gündüz sakladığı tüm sırları birer ikişer açığa çıkar. Sabahki ürkekliğinden eser kalmaz. Yaşamla aranızdaki mesafe alabildiğine azalır. Kulağa ne kadar ürtkütücü gelirse gelsin, gece dalmak bambaşka bir deneyimdir. Karanlığın kalın örtüsü aralandıkça, sıradışı bir gece hayatına tanık olursunuz derinlerde.
***
Karanlığın kıyısındaydık yine. Sıradışı bir gece yaşamamıza az kalmıştı. Hazırlanırken gevezelik ediyorduk bir yandan. Mavramız boldur, havadan sudan konuşur dururuz. Günün tüm yorgunluğu, sıkıntısı, sözlere karışıp gider. Bir nevi terapidir kıyıdaki muhabbetler. Üstelik beleştir. Bir servet ödemezsiniz birileri derdinize kulak versin diye. Fakat asıl rahatlama denizin ıslak kucağında yaşanır. Dostların kaldığı yerden deniz devralır vazifeyi. Suya girer girmez kalan sıkıntılarımız akar gider.
***
Teoman (Naskali), Ulaş (Oyal) ve bendeniz, lodos yüzünden kıyının harman yerine döndüğünü bile bile gelmiştik bu gece Kartal’a. Allah’tan dalgalar beklediğimiz kadar sert değildi. Aksi halde rahatlayalım derken, sahildeki kayaların üzerine afiş olmak da vardı. Lodos şakaya gelmez! Alimallah önüne kattığı gibi savurur atar adamı.
Gece denizi ne renktir, hiç düşündünüz mü? Siyah mı, katran karası mı? Bence ikisi de değil. Tonları sürekli değişen bir karanlığı andırır gece denizi bana. Yaşayan, yaşama kucak açan bir karanlık hakimdir gece derinlere. Siyah deyip geçmek, küçümsemek, haksızlık etmek olur.
***
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




