BOĞAZ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
BOĞAZ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Temmuz 2019 Çarşamba

OYUN OYNAMAK GİBİDİR GAZOZ İÇMEK


Çocukluğumun bir ayrıcalığıydı gazoz içmek. Aklıma her estiğinde içemezdim o köpüklü neşeyi, mutlaka özel bir şeyler olması gerekliydi. Aile boyu şişe genelde haftasonları alınırdı ve hakkınız genelde bir bardaktan fazla olmazdı, hemen bitmesin diye ağır ağır yudumlanırdı. “Aman şekerli, aman çok içmesin yoksa şişmanlar!” diye telaşa kapılmazdı büyükler; zira, sabahtan akşama kadar sokakta dört dönen bizler için bir bardak gazozun şekerini yakmak işten bile değildi.

Sokakta, sinemada, sahilde gazoz içmenin, gazozuna maç yapmanın keyfi başkaydı. Her bahar baştan tamir edilen Alaman malı bisikletimle mahallede iki tur atmanın bedeli ise bir şişe buz gibi Elvan ya da Çamlıca’ydı...

***

İlkokula başladığım gün annemle babam ilk okul harçlığım olarak bir buçuk lira vermişlerdi. Avucumda ışıldayan üç tane 50 kuruşa bakarken, “acaba bununla ne alınır?” diye iştahla düşünüyordum. Aklımda varsa yoksa gazoz vardı, acaba kaç paraydı?

Bostancı İlkokulu’nun kantininden aldığım ilk şey bir şişe Çamlıca gazozuydu. Bir elimde gazoz şişesi, öbür elimde harçlığımdan arta kalan, bahçedeki merdivenlere oturup neşeyle içmiştim gazozumu. Kendi paramla ilk gazozumu almanın sevinciyle kantinciden gazoz kapağını istemeyi unutmuştum, ağaç dalından yaptığım okun ucuna takmak için. Fırlamalıkta sınır tanımayan bir çocuğun elinde gazoz kapağı şekilden şekile girer...

***

Bende güzel anıları olan gazozun tarihini araştırmaya kafayı taktım yıllar önce, artık nerden aklıma geldiyse. Acaba bizden önceki çocuklar nasıl gazozlar içerlerdi? Memlekette ilk gazozu kim yapmıştı? Böyle bir sürü soru vardı kafamda kabarcıklanan. Araya iş güç girdi ve tam istediğim gibi araştıramadım köpüklü neşenin geçmişini. Ta ki bir gün yine Boğaz’daki bir dalışta çok değişik bir şişe bulana kadar...

Gazoz icat olalı beri çocukların severek içtikleri bir meşrubat olmakla kalmadı, aynı zamanda oyunlarına da alet oldu. Bizler şişe kapaklarından neler yapmadık ki; ok uçları, derme çatma oyuncak arabanın tekerleği, hatta minyatür kale futbolda top yerine bile geçerdi. Bizim nesilde durum böyleydi, fakat bizlerden çoook önceki çocuklar için gazoz içmek misket oynamak demekmiş.
Boğaz’da bulduğum o şişenin üzerinde HASSAN BEY yazıyordu. Boğum yerinden kırıktı ve camı çok kalındı. Marka bilgilerinin Osmanlıca ve Fransızca yazdığı bu kırık şişeyi aslında almazdım, lakin bu çift lisanlı durum ilgimi çekti, araştırmaya değerdi.


***

Londralı mucit Hiram Codd 1872 yılında, eşi benzeri bulunmayan bir şişe icat eder. Gazlı meşrubatların doldurulması için kullanılan Codd şişesinin içinde sızdırmazlığı sağlamak için bir tane cam bilya ve şişe ağzının iç tarafında da lastik conta vardır. Codd şişesi baş aşağı doldurulur ve şişeye basılan gazlı içeceğin basıncıyla cam bilya contaya baskı yapar, böylece sızdırmazlık sağlanırmış. Şişeyi açmak için ise bilyayı aşağı doğru bastırmak gerekirmiş. 

Codd şişesindeki gazozu lıkır lıkır içen yumurcağın bir sonraki hamlesi ise, bilyayı –misket- almak için şişeyi boğum yerinden usturuplu bir şekilde kırmak olurmuş. Codd şişesindeki gazozlara bizde “bilyalı gazoz” denmesinin hikâyesi özetle böyle.

Geçen yıllarda Boğaz’da bulduğum onlarca bilyalı gazoz şişesinin neden boğum yerlerinden kırık olduklarını öğrendiğimde, gazozun her devirde şekli değişen bir oyun aracı olduğunu tebessümle öğrenmiştim. Bizlerden önceki çocuklarda gazozla serinlemenin yanı sıra oyun oynamanın da bir yolunu bulmuşlardı.

Gel zaman git zaman HASSAN BEY’den başka markalar da çıkmaya başlayınca bilyalı gazozlarımızın tarihi her yeni markayla biraz daha zenginleşti. Bunlardan birisi MISIRLIOĞLU gazozuydu. Aslen Niğdeli bir Rum olan Aleksandr Mısırlıoğlu ve ortakları Ligor Bazlamacı ve Leon Schor ile birlikte MISIRLIOĞLU gazozlarını 1800’lerin sonlarında Karaköy’de kurmuşlar. Amblem olarak seçtikleri iki ayağı üzerine kalkmış aslan kabartması zamana inatla direnmiş. Boğaz’ın güneyinde bulduğum bu şişe, aslında bizde gazoz üretiminin miladını da temsil ediyor. Ulaştığım kaynaklar, MISIRLIOĞLU’nun ilk gazoz markamız olduğuna işaret ediyor.
Dipte kurşun araken karşıma en fazla HASSAN BEY gazozunun kırık şişeleri çıkar. Sapasağlamını bir kez buldum. Bu şişeyi, Boğaz’ın namlı kurşuncularından Cem’e öyle güzel bir paraya satmıştım ki, ailecek çıktığımız kısa bir tatilde cep harçlığımız olmuştu. 1908’de üretime başlayan HASSAN BEY’i, 1917’de NEPTUNE gazozu izler. Bolşevik Devrimi’nden kaçarak İstanbul’a gelen Beyaz Ruslar’ın çıkardığı bu gazozun daha doğrusu şişesinin en ilginç özelliği markanın Osmanlıca, Ermenice, Rusça ve Fransızca yazılmış olması. Şişenin dört yüzünde dört dilde aynı marka okunuyor. Bugüne kadar NEPTUNE gazozunu iki kez buldum. Sağlama yakın olan şişe bende, diğerini ise bir arkadaşa hediye ettiğim kalmış aklımda.

20. yüzyılın başındaki bilyalı gazoz furyasına Tatavlalı –Kurtuluş- Rumlar da katılırlar. Ürettikleri gazoza her nedense yerel gazeteleri PROODOS’un adını verirler. “Terakki ya da kalkınma” anlamına gelen PROODOS kelimesinin, bilyalı gazoz üretiminde nasıl bir gelişmeyi temsil ettiğini öğrenememiş olsam da, Tatavlalı tulumbacıların 1918 yılındaki karnavallarında şampanya yerine bolca bu gazozdan tüketildiği aynı isimli gazetede aktarılıyor.
Hazır söz PROODOS gazozundan açılmışken belirtmeliyim ki bu marka az daha karambolde kaybolup gidecekti. Boğaz’da ara sıra birlikte kurşunculuk yaptığım ahiretliğim dalgıç Mustafa’ya bu şişeyi gösterince, “bi’moka yaramaz, HASSAN BEY’in farklı bir şekli” diye kestirip atmıştı. Şişenin fotoğrafını sosyal medyada paylaşmamın üzerinden daha bir saat geçmemişti ki şimdilerde Atina’da yaşayan Bozcaadalı Panayot (Pano), şişenin üzerindeki Yunanca yazıyı okuyunca PROODOS gazozu olduğu ortaya çıktı. Bu nadir şişenin hikâyesi Tatavla’da başlamış ve Boğaz’ın kuzeyinde sonlanmıştı. Adını koyan yardım eli ise Atina’dan uzanmıştı.

Eskilerin içtiği bir başka gazoz markası ise, 1800’lerin sonlarında üretim yapan KADIKÖY BİRLEŞİK GAZOZ FABRİKASI. Soğuk bir kış günü yine Boğaz’ın kuzeyinde dipte kurşun arıyordum. Taşları yerlerinden oynatmak için tırmıkla dibi eşelerken, kafa fenerimin parlak ışığı dipten aynı parlaklıkla yansıyınca bi’an mücevher bulduğumu sandım. Anlık mutluluklar ve hayal kırıklıkları dipte birbirlerini kovalar. Bu da öyle oldu. Kumdan çıkan nesnenin etrafını kazınca elimdekinin bilyalı gazoz şişesi olduğunu anlamakta gecikmedim. Kabartma marka var mı yok mu diye şişenin yüzeyinde elimi gezdirdim, markalı olduğunu anlayınca doğru torbaya...
Kabasakal Koleksiyonu’nundaki bilyalı gazozların biri hariç hepsinin markasını ve az çok tarihlerini bilmek, bir gazoz düşkünü olarak damağımda keyifli bir tat bırakıyor. Sarayburnu açıklarında bulduğum kahverengi bilyalı gazozun markasını ise henüz öğrenemedim. Gösterişli puntolarla “SB” harflerinin süslediği, “tescilli marka” cümlesinin Osmanlıca ve İngilizce yazılı olduğu bu şişenin markasını bilen biri çıkar da bana bildirir umarım.
***

Bugün bile iflah olmaz bir gazoz düşkünüyüm. Artık eski günlerin alışkanlığı mıdır nedir, o kadar sevmeme rağmen hâlâ her aklıma geldiğinde gazoz içmem, mutlaka güzel bir sebep yaratmaya çalışırım. Boğaz’ın karanlık diplerinde dünün ve bugünün gazoz şişeleri zamana meydan okuyan bir karmaşa yaratıyor. Benim gibi bi’avuç eski marka meraklısı bu şişeleri buldukça, İstanbul’un unutulmuş gazozları Boğaz’ın karanlığından gün ışığına çıkıyor. Koleksiyonumdaki bilyalı gazoz şişelerini seyretmek buz gibi bir gazozu yudumlamak kadar keyif veriyor bana. Onlara bakarken, bir zamanlar kafasına diktiği şişedeki gazozu son damlasına kadar içen ve sonra şişeyi kırıp içindeki misketi alan fırlamanın zamana karışan gülümsemesini görür gibiyim. Fakat bu bakışma gazozun köpüğü gibi kısa sürüyor. Vaktiyle “kapağı üstünde kalsın bakkal amca, okumun ucuna takıcam” diyen kır saçlı dalgıca sanki bir selam çakıp hemen arkadaşlarının yanına koşuyor.

6 Haziran 2014 Cuma

UMUT KAYNAĞI HOROZBİNA...

Oğlum Derin’in balıklara verdiği ilginç tepkilere geçenlerde bir yenisi daha eklendi: “Ama bu tavşana
benziyor...”

Aslında haksız da değildi, çünkü resmine baktığı horozbina balığı uzun kulaklı bir tavşanı andırıyordu.

Yine şişe peşinde dipte dört döndüğüm bir gündü. Kumdan belli belirsiz çıkıntı yapmış yeşil pırıltıyı farkedince, ne olduğunu anlamak için tırmığı özenle takıp şişeyi kumdan çıkardım. Oldukça eski, kalın çeperli, su yeşili camdan şişeyi evirip çevirirken, korkuyla yuvalarından fırlamış gözleriyle bana bakan horozbina yerleştiği şişeden çıkmamak için direniyordu. Belli ki bir şeyleri koruyordu.

İçine balıkların yuvalandığı şişeleri toplamamaya dikkat ederim. Daha sudayken şişelerin içini yıkamamın tek nedeni, yılların tortusunu temizlemek değildir. Es kaza şişede bir balık ya da yengeç kaldıysa çıksın gitsin ve yaşamaya devam etsin telaşıdır benimki, sırtımda en az 20 kilo ağırlıkla kıyıda dengede durmaya çalışırken.

Fakat ilkbahar sonu gelip de horozbinalar ve kaya balıkları şişelerin içine yumurtlamaya başladıklarında, içinde yumurta bulunan şişeleri değil çıkarmak dokunmam bile. Her birinde yüzlerce yumurta olduğunu düşünürseniz, gelecek sene yüzlerce balık demektir bu yumurtalar. Pürüzsüz cam cidara yapışmış yumurtaları koruyan anaç horozbina size tehditkâr bakışlar fırlatırken, adeta bir tıpa gibi kapatır yumurtladığı şişenin ağzını.

***

Derin’in tavşana benzettiği horozbina da canlı bir şişe mantarı olup çıkmıştı içi yumurta dolu rakı şişesinin
ağzında. Yüzüne cepheden bakınca, gözlerin hemen gerisinde dimdik yükselen uzun deri çıkıntıları gerçekten dik kulaklı bir tavşanı andırıyordu.

Ürkmesin diye şişeyi yavaşça yerine koyup bir başka cama yöneldim madende. Bu sefer de kırık bir kadehin içine iki horozbina birden yuvalanmışlardı. Deniz zamanla kadehin içini süngerle kaplayarak balıkların rahatça yuvalanmaları için keskin kenarları kapatmış ve yumuşacık bir beşik hazırlamıştı onlara.

Bu beşiklerin içinde büyüyen yavru iskorpitlerle, lapinlerle, hanozlarla boğazda o kadar çok karşılaştım ki...
Konuyu dağıtmamak için horozbinalara dönelim, diğerlerini başka bir zaman anlatırım.

***

Daha çocuklukta tanışılan balıklardandır horozbina. Blennidae ailesinin üyeleri olan horozbinalar gerekmedikçe çok hareket etmeyen, yuvalanmayı seven ve yuvalarını koruyan balıklardır. Dibi eşeleyerek ortaya çıkardıkları kurtçuklarla ve küçük kabuklularla beslenseler de dipte karşılaştıkları hemen hemen her çeşit leşten küçük bir parça koparmayı da ihmal etmezler. Av peşinde koştukları görülmemiştir, ama iş yuvalarını korumaya gelince sinir küpü olur çıkarlar. O küçücük cüsselerine bakmadan dalgıca kafa tuttukları bile olur.

İstanbul’un kıyı semtlerinde ya da adalarda oturan çocuk tayfasından horozbinayı bilmeyen nadiren çıkardı eskiden. Acemi oltacıların ilk avları bir kaya balıkları bir de horozbina olurdu vaktiyle. Annenin dikiş kutusundan bir kaç tane toplu iğne aşırılır, sonra elden geldiğince özenle bükülerek bunlardan iptidai olta kancaları yapılır ve sağlamca dikiş ipliğine ya da eskiden evlerde bolca bulunan dantel ipliklerine bu kancalar acemice düğümlenerek ilk olta hazırlanırdı.

Bir zamanlar benim de izlediğim yol aşağı yukarı böyleydi. Sonra mahalleden arkadaşlarla ver elini Bostancı sahile, orası olmazsa Kuzguncuk, eğer haftasonu adaya gidilmişse müsait olan ilk iskeleden midyeyle yemlenmiş olta denize bırakılırdı. Horozbina oltaya atlamakta çok nazlanmaz. Daha birkaç dakika geçmeden kovalar dolmaya başlardı. Horozbina tutmak benim gibi şimdilerde 40’ını aşmış çoğu İstanbullu’nun 70’lerdeki kıyı eğlencelerinden biriydi. Hemen hatırlatayım, tuttuğum horozbinaları hiç öldürmedim. Kancadan çıkarır kıyıdan topladığım bir iki yengecin beklediği su dolu kovama atar ve daracık dünyadaki kovalamacayı seyrederdim. Horozbina yeleyi andıran sırt yüzgecini kabartır, yengeç kıskaçlarıyla gözdağı verirdi. Sonra hepsi geldikleri gibi doğruca denize geri boca edilirdi. Dedim ya çocukluk eğlencesi...

***

Türkiye’de balık biliminin (ihtiyoloji) öncülerinden olan Rhasis Erazi, İstanbul Boğazı ve Marmara’da yaşayan horozbina türlerine ilişkin önemli bir makaleyi 1940’larda yayınlamıştı. Ondan önce 1937’de Sadullah Ayaşlı tarafından kaleme alınan Boğaziçi Balıkları adlı eserde de horozbinalara genişçe yer verilmiştir. Gerek makalede gerekse kitapta bahsedilen horozbina türlerinin çoğu İstanbul Boğazı’nda hâlâ yaşamayı sürdürüyor. Göçmen balıklar olmamaları ve bölgeci bir yaşam şekli sürmeleri nedeniyle, deniz koşullarında yaşanan olumsuzluklardan ilk etkilenen balık türleri arasında onlar da var.


Şükürler olsun İstanbul kıyılarındaki her dalışta horozbina görmeye devam ediyorum. Sevincim boşuna değil. Eğer bir yerde horozbina yaşıyorsa orası için daha umutlar tükenmedi denebilir.

12 Kasım 2013 Salı

BOĞAZ İNADINA YAŞIYOR...

Gece gündüze dönmek üzere. Deniz akşamdan kalmış, hâlâ katran karası. Sanki sabahın yaklaştığını
umursamıyor, aydınlanmaya niyeti yok gibi. Yeni gün boğazın sırtlarını belli belirsiz aydınlatarak haber veriyor gelişini. Tepeler yavaşça kızarırken hava ha aydınlandı ha aydınlanacak. Deniz daha sıyrılamamış karanlığından. Şafak vakti sanki geceye dalıyorum boğazın kıyısında bir yerde.

Boğaz... Denizler içinde en sevdiğim! Evimden uzaktaki evim...

Her taşı tanıdık. Balığından yengecine, yosunundan midyesine içinde kim varsa hepsi dost, kardeş bana derinlerde. Yabancısı değilim buranın. Boğazda her dalış tanıdıkları ziyaretten farksız benim için...

***

Çeyrek asrı geçti boğazda dalmaya başlayalı. Başka yerlere gittiğim de oldu bu zaman zarfında, ama hep
burayı özledim. Boğazın yeri başkadır benim için. İçini dışını avcumun içi gibi bilirim onun. Kıyısında gezerken, üzerinden geçerken, şıpırıtılı sularına bakıp çayımı yudumlarken yanımdakilere “bak buradan biraz açıkta, şu kadar kulaç derinlikte bu var” demek çok hoşuma gider. Hemen birisi atlar ve sorar “nereden biliyorsun ki?” diye:

“Gördüm” derim, “dokundum, etrafında dolaştım, izledim onu” derim,
artık o an için bahsettiğim her neyse. Bazen bir batıktır anlattığım, uzun yıllar önce boğazın karanlığında yitip giden; bazen bir deniz şakayığı veya menevişli bir eşkina balığıdır...

Gün olur çevremi arı sürüsü gibi sarmış istavritleri, palamutları, izmaritleri, lüferleri anlatırım yanımdakilere.
“Gelincik balıkları, allı morlu kiklalar, yaldız yakamozlu trakonyalar da var” derim, sabırsızın biri yine dayanamaz ve sorar yüzünde gizleyemediği hayretle ve çoğu zaman inanmazlıkla: “Bunların hepsi burada mı yaşar?”

Haklıdır sorusunda, ne de olsa yıllarca öldü, bitti, bok çukuruna döndü, artık adam olmaz diye fişlenmiş bir denizin kıyısında delinin biri çıkmış ve ona burasının ölmediğini, bağrındaki türlü çeşit yaşamla inadına direndiğini, günden güne hayata daha sıkı bağlandığını söylemektedir. Üstelik bu deli dipten getirdiği yaşam dolu görüntüleri ona gösterip aklını iyice bulandırmakta, boğazın öldüğünü iddia edenlere olan inancını temellerinden sarsmaktadır da!

İnanması zordur dibini görmemiş olanlar için, ama gerçek budur, boğaz inadına yaşamla doludur...

***

Çılgındır boğazın denizi. Çılgın derken abartmıyorum, boğazın bazı yerleri azgın nehirlerle boy ölçüşebilecek
kadar akıntılıdır da. Doğrusunu söylemek gerekirse en sakin gibi görünen koylarında bile hafif hafif akar boğaz. İstanbul’u ayıran denizin karakteridir hiç durmamak, hep akmak. Üstelik akan sadece su değildir, yaşam da akar boğazın içinden. Boğazdaki hayat akıntısına karışanlar arasında güleç yüzlü yunuslar vardır. Gemilerin sağında solunda fırdönerler, boğazın haylaz çocuklarıdır onlar. Karadeniz’den Marmara’ya ve sonra aksi istikamete giden balık sürüleri boğazdan gelip geçerken derinlerde gümüş rengi bir ışık akıntısı yaratırlar. Su önce karanlıktır sonra bir bakarsın gümüş rengi bir ışık seli akmaya başlamıştır derin karanlıkta.

Bugüne kadar neyi görmek istediysem, neyi hayal ettiysem cömertçe çıkardı karşıma. Derinlerinde kaybolup
gitmiş nice hikâyeleri paylaştı benimle asla cimrilik etmeden. Usta nefeslerin üflediği, emek zahmet şekillendirdikleri şişelerini paylaştı mesela. Şehr-i İstanbul’da ahalinin eskiden nasıl yaşadığına, neler yiyip içtiklerine, hayat şekillerine, hayatlarına girmiş olan markalara dair ucundan kıyısından bir fikir sahibi olmamı sağladı.

Akmaktan yorulan suyunu az dinlendirmek için hafifçe dirsek kırarak şekil verdiği koylarda - Paşabahçe, Kanlıca, Tarabya, İstinye sakinliklerinde- ne hikâyeler fısıldadı kulağıma bir bilseniz. Ara sıra paylaşıyorum sizlerle bunları, ama emin olun gençliğimden beri dinlediklerimi anlatmaya ömrüm yetmez.


Coştuğu yerde ayrı, soluklandığı yerde ayrı yaşar boğazın denizi. Eee ne de olsa zamanın özenle, sabırla
şekillendirdiği bir hayat yolu burası. Oluşması da yaşamla kalabalıklaşması da binlerce yıl almış. İnsan sabrının ötesinde bir sabırla yaratılmış, tanrının elinden çıkmış ne de olsa. Az uzağına kazmaya niyetlendikleri boğaz bozuntusu günün birinde hakikaten kazılırsa, gerçeğinin içindeki hayat akışını bakalım nasıl etkileyecek?

20 Ekim 2013 Pazar

PAS TUTMUŞ YAŞAMLAR...

Giderek daha çok bağlanıyorum bu paslı demir yığınına. Ara sıra dalmazsam hemen özlüyorum. Millet
Ortaköy’e iki lokma bir şeyler yiyip üstüne bir de boğaz havası almaya gidedursun, ben yirmi kulaç derinde yan gelip yatan eski bir batıkta ararım huzuru ferahlığı. Yanımda getirdiğim nevaleyi yer yemez cumburlop suya...

Ortaköy batığı caminin az önünde beni bekler...

***

Neyin nesidir bu batık? O kadar araştırmama rağmen bir türlü öğrenemedim hikâyesini. Panayır gemisi
olduğu, sirk hayvanları taşıdığı söylenir. Vaktiyle boğazın namlı dalgıçlarından Şalvarlı Ahmet dinamitle patlatarak sökmüştür kazanını ve sair kıymetli metal aksamını. Para eden kısımları sökülünce geriye pruvasıyla paramparça olmuş pupasından başka bir şey kalmamıştır.

Enkazın ortasındaki büyük boşlukta belki buhar kazanıyla bacası vardı. Kaç tane pervanesi olduğuna dair herhangi bir ize rastlamadım pupasında. Gemiyi patlatırken kıçını fena dağıtmışlar, şaft delikleri kalmış olsaydı pervane sayısını da bilebilirdik...

***

Kıyıya yakınlığı insanı fena aldatır. Göz açıp kapayana kadar gidebileceğinizi zannedersiniz önce, ama poyraz
varsa daha dalışın başında Marmara’ya doğru sürüklenmeye başlarsınız. Lodoslu havalardaysa dip akıntısı iyice azıtır ve sizi batıktan koparıp Karadeniz’e götürmek için vargücüyle zorlar bedeninizi!

Böyle günlerde batığa yakın olmak ve gerektiğinde batıktan destek alarak akıntıya karşı koymaya çalışmak akıllıca bir seçimdir. Fakat paslı enkazı kat kat örten açgözlü ağ kalıntıları bu sefer sizi yakalamak için fırsat kollar.

Akıntıyla sürüklenip gitmememek ve ağ leşlerine yakalanmamak için gözünüzü dört açar palete kuvvet mücadele edersiniz. Yirmi kulaç derinde sürüp giden mücadeleden -denizle insanın kavgasından- kara insanlarının zerre haberleri olmaz. Kahvelerinden bir fırt çekip boğaza karşı iç geçirirken boğazın içinde, karanlığın yüreğinde olup biteni bilmezler.

***

Kumluğun ortasında bir sığınaktır burası. Eşkinalar, lapinler, karagözler, ispariler, hanozlar batığın sabit
yaşayanlarıdır. Kalabalık izmarit ve istavrit sürüleri, mevsiminde çinakoplar ve lüferler, hatta palamutlar boğazdaki gezintileri sırasında buraya uğramayı ihmal etmezler. Batığın çevresinde telaşla gezinirken ara sıra hayalet ağlara yakalandıkları da olur. Ağ leşlerindeki irili ufaklı kılçıklar dibe takılıp kalmış ağların öldürmekten geri kalmadıklarını anlamaya yeter de artar.

Ara sıra bu ağ kalıntılarını temizlediğim de olur. Makasla kıtır kıtır kestikçe ağ örtülerin altından batığın daha
önce hiç görmediğim bir ayrıntısı da ortaya çıkar. Aslında bizim tayfadan “kapalıdevre” Teoman’ın sözünü dinleyip biraz uğraşsak, şu hayalet ağları iyice temizlesek, belki batığın asıl hikâyesi de çıkar o doymak bilmez örtünün altından. Önümüzdeki kış belki bu işin üzerine düşerim.

Sadece balıklar yuvalanmaz paslı demirlerin arasına. Üzerindeki boyası iyice silinip gittiğinden midir nedir,
midyelerin ve tüplü deniz kurtlarının istilasına uğramıştır batığın demirden derisi. Bu canlı örtüyü gemilerden uzak tutmak için teknelerin karinaları -yani su içinde kalan gövdeleri- zehirli boyalarla boyanır. Ortaköy batığı da bir zamanlar bu şekilde boyanmış olsa bile koruyucu boyanın artık hükmü kalmamış olmalı. Paslı demir şimdilerde yaşamla kaplanmış durumda, bir karış boş yer yok. Yapışıcı organizmalar batığı çoktan teslim almışlar, onların yarattığı canlı katmanın üzerine de deniz yıldızları, deniz tavşanları, süngerler ve daha bir dolu canlı yerleşmiş. Ortaköy Cami’nin az açığında alın size yapay bir resif...

Dört bir yanı yaşamla sarılmış paslı demir yığını belki bir gün gerçek öyküsünü de paylaşır benimle.

***

Ortaköy batığı filmini buradan izleyebilirsiniz.

25 Ağustos 2013 Pazar

DERİNLER ÖDÜLLENDİRİR BENİ...

Haftasonunu kuru geçirmeyi unutalı o kadar uzun zaman oldu ki!
Denizin tuzunu tatmadan geçirdiğim her 
pazarı ömrümden bir kayıp sayarım. Uykumdan vazgeçip şafak vakti yollara düştüğüm, sıcak yatağımın rahatından deniz uğruna vazgeçtiğim her pazarın mutlaka bir ödülü oldu derinlerden gelen.

Camlı dolabımın içinde durur derinlerdeki İstanbul’un bana armağanları; günün birinde artık dalamayacak hale geldiğimde bana bugünleri, bu kentin kıyılarında ve derinlerinde yaşadıklarımı anımsatacak, uzun uzun düşlere dalmamı, belki de o zamanlar geldiğinde çoktan kaybetmiş olacağım yoldaşlarımı anımsamak için geçmişe ait, en güzel zamanlarıma ait hatıralar verir derinlerdeki İstanbul...

***

Birkaç yıl önce bir Ahırkapı dalışında kadim İstanbul’un derinlerde yitip gitmiş hikâyelerinin peşine düşmüştüm yine. Bu seferki armağanı küçük bronz bir kutuydu. Öyle kararmıştı ki dibin rengiyle hemen hemen bir olmuştu. Üzerine titizlikle kazınmış oymaları dipteyken çok zor farkediliyordu. Zamanın tortusu birikmişti kabartmaların arasındaki boşluklarda. Gerçek güzelliği evde temizleyince ortaya çıktı. Eskiden bambaşka bir zevkmiş üretmek. Alın teri döken, el emeği göz nuru harcayanların hatırı sayılır estetik kaygıları varmış üretirlerken. Geçmişten kalan hemen her şeyin üzerinde bu zevk dolu kaygıyı görebiliriz.


Charles Lewis Posner ki kutunun üzerinde yazan marka buydu,
Viktorya döneminin tanınmış divit kalemi
markalarından. Hokkadaki mürekkebe batırılarak kullanılan divit kalemlerini, benim gibi kalem emekçileri bir zamanlar yaygın olarak kullanırlarmış. Gerçi bugünün yazı üstatları ve meraklıları da divit kalemlerine olan ilgilerini kaybetmiş değiller. Geçmişteki yaygınlığından eser kalmamış olsa da divit geleneğini yaşatan meraklılar daha tamamen yok olmadılar. Az ama öz...

Bronz kutunun sırtı tıpkı bir kitap cildi gibi şekillendirilmiş. Yapan usta bir
de “cilt 1” yazısını eklemiş, sanki kutunun içindekilerin amacını anlatmak ister gibi. O kutudaki kalem uçlarıyla kimbilir ne ciltler yazıldı, ne öyküler anlatıldı? Zamanın derinliklerinde kaybolmuş bir meslekdaşımın, bir başka kalem emekçisinin miydi acaba? Neden denize fırlatılmıştı? Bazı sorular yanıtsız kalır...

***

Bugünlerde Yedikule’de hummalı bir deniz doldurma çalışması yürütülüyor.
İstanbul’a milyonluk bir gösteri meydanı kazandırmak için hergün tonlarca moloz denize dökülüyor. Geçenlerde bizim çocuklar dalmak için Ahırkapı’ya gitmişlerdi. Yelkenkaya’dan dönerken aradılar, Ahırkapı’daki dalış noktasına kıyıdan giriş kapatılmış, nereye gidelim diye soruyorlardı.

Kocaman bir şantiye kurulmuş kıyıya, ne çekekten ne de radarın ordan
denize girmek mümkün değilmiş. Hani kıyıyı güzelleştirmek, düzene sokmak için bir çalışma yapılacaksa eyvallah. Ama orayı da doldurmaya başlarsalar, yandı gülüm keten helva! Kentin hiç duyulmamış, gün yüzü görmemiş hikâyelerinin molozun altında kalması endişesi sardı beni birkaç haftadır. Denizin altından gelen hikâyelere karşı giderek daha duyarsızlaşan, ilerlemenin önünde engel olarak gören insanlar haline geldik. Varsa yoksa bugün ve yarın, geçmişin pek bir önemi kalmadı artık. Ha denizin dibinde kalmış ha molozun altında. İki kıta yetmedi İstanbul’a, kıyısındaki denize de göz dikti. Hoş çok da yeni bir şey değil bu. Kentin şekillendiği karasal alanları plansızlığa kurban et, sonra yer kalmadı diye denizi doldur.

Bu şehir bir zamanlar deniziyle dosttu. Bu dostluk sayesinde her zaman ödüllendirilmişti bu kentin yaşayanları, lüferle, orkinozla, kolyozla, uskumruyla, pırıl pırıl bir denizle, adımbaşı plajlarla, çöpe çamura bulanmamış martılarla, eksiksiz bir deniz yaşamıyla...


Kendine has bir deniz kültürüydü İstanbul’un denizle olan ilişkisi. Şimdi molozlara gömülen sadece deniz değil, kentin günyüzü görmemiş hikâyeleri, geçmişine dair ipuçları...

11 Ağustos 2013 Pazar

BOĞAZ’IN BATIK MARKALARI...

Aslında basit bir heves olarak başlamıştı yıllardır keyifle sürdürdüğüm şişe arayışı. Hemen her dalgıcın
gönlünde yatan aslandır, ufak çaplı bir maceranın beraberinde dipte değerli bir şeyler bulmak. Hoş, en basit haliyle bile dalış başlı başına bir maceradır, suyun altındaki her kayboluş sonu belli olmayan bir serüvendir ya, zamanla yetmemeye başlar. Derinlerde alınan her nefes sıradanlaştıkça dalgıç da başka hikâyelerin peşine düşer.

Bana gelince, dalışa başladığım ilk günden beri dipten sürekli bir şeyler topladım durdum.

Önceleri bir salyangoz dalgıcıydım. Nargile kayıklarında geçirdiğim onca zaman içinde ne kadar salyangoz topladım artık Allah bilir. Bu macerayı size daha önce de anlatmıştım, burada tekrar etmeye gerek yok. Merak edenler yandaki yazıya bakabilirler: (bkz. Damdan Düşer Gibi Dalgıç Oldum)

Sonra mercan dalgıçlığı başladı. Fakat bu sefer para için değil, bu değerli canlıların yaşam hikâyelerini ortaya çıkarmak için başlatılan bilimsel projeler çerçevesinde derinlere dalıp gitmiştim (bkz. Alacakaranlıkta Gezinmek).

Dedim ya başından beri hep bir şeyler topladım dipten, bazen keyif için bazen de geçimimi sağlamak için. Sağ
olsun bugüne kadar deniz hiç eli boş çevirmedi beni, az ya da çok artık o gün kısmetimde ne varsa, hep filem dolu uğurladı. Bugüne kadar topladıklarım hep tabiat ananın elinden çıkmış şeylerdi. Canlıları denizden koparma hevesim zaten uzun zamandır azalmış hatta hiç kalmamıştı. Acaba ne arasam ne çıkarsam derken içimdeki toplayıcı bir kez daha dürttü beni. Dipten canlı olmayan bir şeyler toplamanın vakti artık gelmişti.

***

Çok değil beş sene önce bir Eylül akşamı evde tek başıma “The Deep” filmini kimbilir kaçıncı kez
seyrediyordum. Hani iki tatilci balıkadamın Karayiplerde bir batığa dalarken dipte bir takım ıvır zıvır bulmaları ile başlayan ve derken altın, morfin, kan, barut ve bolca aşkla harmanlanmış serüvenlerinin anlatıldığı 1977 yapımı film var ya, belki yüz defa seyrettim ama hâlâ her seferinde bıkmadan izlerim. DVD aşındı neredeyse...

İşte o filmi seyrederken aklımdan şöyle  bir geçti: “acaba boğazda dalarken etrafıma biraz daha dikkatle baksam eski şişeydi, çatal kaşıktı bir şeyler bulur muyum acaba?” Kaç asırlık şehir, kimler gelmiş kimler geçmiş, her biri bir şey düşürmüş, dökmüş ya da fırlatıp atmış olsa ohooo dipte neler birikmiştir neler...

Fikrimi bizim tayfaya açınca Osman (Yazla) ağabey cevabı aynen yapıştırdı: “koçum o kadar uzun boylu aramana gerek yok, istediğin eski şişeler nerede var ben biliyorum...” Bu konuşmanın üzerinden daha birkaç gün geçmeden soluğu nasıl Ahırkapı’da aldığımızı ve eski şişe toplama maceramızın nasıl başladığını da size daha önce nakletmiştim (bkz. Hastalıktır Şişe Dalışı). Eski ayrıntıları burada tekrarlamanın gereği yok. Bu yazıda sizlere beş senedir bitmeyen bu şişe avının ürünlerinden bahsetmek istiyorum...


***

Denizin dibi tam bir markalar curcunasıydı. Eski insanlar neleri şişelemişler, o
narin şişelerin üzerine hangi markaları basmışlar, o markalardan hangilerinin yolu İstanbul’a düşmüş ve onlardan hangileri tekrar denizin dibini boylamışlar? 1800’lerin sonu ve 1900’lerin başında İstanbulluların tükettikleri markalar arasında neler varmış? Osmanlı’nın son zamanları ve genç Cumhuriyet hangi markalarla tanışmış? Ticaret hayatımızdan neler gelip geçmiş?

İnkâr etmiyorum başta basit bir hevesti benimki ama sonradan sadece
şişelerin değil markların peşinde tatminsiz bir serüvene dönüştü şişe dalışları. Ne zaman biteceğini de Allah bilir. Bulduğum her şişe yukarıdaki sorulara verilen bir cevaptı. Bugüne kadar ne bulduğumun özeti ise aşağıdaki kısa listede. Belki bir gün bu konuda bir kitap yazar ve hepsinin detaylı öyküsünü de sizlerle paylaşırım. Merak etmeyin her şişenin ve üzerindeki markanın kökenini de tek tek araştırdım. Ham bilgi hazır iş zamana kaldı. Şimdilik aşağıdaki liste var elimde, gerisi kısmet.

Şimdi kalın sağlıcakla...

***

Boğaz’ın batık markalarına kısa bir bakış:

Ecza / Itriyat / Zehir
Ed Pinaud Paris, Liquid Venter, Galbrun, Lysoform, Neurinase, Eugen Dellasuda Pharmacien, L. Steiner,
Cytobiase, Gastorsodine, Comprimes de Vichy, Chaulk’s Improved Petroid Cement, Gelle Freres Paris, Extrait Mouchoir, Monpelas Paris, Parfumerie Egyptia, Creme Simon, Houbigant Paris, Necip Bey Losyonları, Vel-Çit Saç Boyası, Boehringer Arsenferratose, De Schiens Hemoglobine, A. Mazon Meyva Tuzu, J&E Atkinson London, Muhayyer Hasan Şevki Kolonya ve Losyonları, Ziya Boyer Eczanesi, Ephedryl Biofarma, S. Ferit Kolonyası, Yeni Laboratuvarı, Enbil...

Gıda
Mellin’s Food, Moutarde Diaphane Louit Freres & Co, Moutarde Amieux
Freres, Moutarde Francaise Tivoli, Moutarde Surfine Delizia Le Piree Tsiakos & Fres & Cie, Maggi, Brasserie Bomonti Constantinople Societe Anonyme, Les Etablissements Poulenc Freres Paris, The Nectar Brewery Co Constantinople, Brauerei Liesing, Salonique Brasseries Olympos Niaussa, Kızılay Maden Suyu (eski şişesi), SEK Süt (eski şişesi), Sevimli Reçelleri Çubuklu Memba Suyu, Oziyer Hardal...

Mürekkep
Denby Bourne, N. Antoine Paris, Field’s Ink & Gum...

Alkollü İçküler

İnhisarlar Rakısı, Benedicten Likörü, Tekel rakılarının el işi şişeleri...

28 Temmuz 2013 Pazar

DENİZ KAKA OLMASIN...

Balıklar yuvalanmak için hiçbir fırsatı kaçırmazlar. İçine sığınabilecekleri ne bulurlarsa hemen sahiplenir ve
yerleşirler. Sırtlarını sağlam bir yere dayamakta üstlerine yoktur. Şöyle bir göz atar ve uygun olduğuna karar verdikleri yere hemen kapağı atarlar. Ondan sonra kolay kolay çıkaramazsınız girdikleri yerden onları.

İçi boşalmış bir çift midye kabuğu...
Bira kutuları, şarap şişeleri, şık bir kadeh...
Her nasılsa kıvrılıp kalmış bir parça mukavva...
Bu saydıklarımın tümü, içine girebildikleri ve de içine sığabildikleri sürece,
balıkların yuvalanmalarına fazlasıyla uygun yerlerdir.
Bizlere belki de en fazla benzeyen yanlarıdır, başlarını sokacak bir yer arayışları...

***

Biz çöp diye atarız deniz onu alır sahiplenir ve elinden geldiğince saklamaya çalışır. Kavanozu, şişeyi, kutuyu, demiri, tahtayı, camı, bize ait olup da denize attığımız ne varsa bir güzel süsleyip püsler, hazır eder belki birileri gelip içine yerleşmek ister diye.

Çöplerimizin albenisini artırır tüm renkleri ve desenleriyle. Zaten hoşlanmaz derin mavi dünyaya ait olmayan
bu bir yığın ıvır zıvırdan. Bari biraz bana -benim dünyama- benzesinler, belki o zaman daha kolay katlanırım varlıklarına diye düşünür sanki.

İnsan denizi bok çukuruna çevirir hiç ama hiç umursamadan, deniz ise sabreder belki bir gün değişir hatamızı anlarız diye. Bizim attıklarımızı bıkmadan değiştirir durur, üstüne bir de balık yerleştirir içlerine...

***

Bu sabah dalıştan geldikten sonra karımla oğlumu da denize götürdüm. Cehennem sıcağında eve kapanmak akıl kârı değil.

Mecbur kalmadıkça bizimkileri İstanbul’un plajlarına götürmem. Çocukluğumdaki sahil kültürü kalmadı artık İstanbul’da. Keyifli gidip keyifsiz döndüğüm çok olmuştur şehrin plajlarından. Dalmaya gittiğim derin kıyılara pek gelen olmaz. Kıyıdan iki kulaç açılınca birden 20 m derinleşen kıyılar her zaman tenhadır. Neyse ki hanım iyi yüzücüdür, oğlan da evel Allah’a sonra bana emanet...

Uzun sözün kısası, tam yola çıkacakken ufaklık bezini bir doldurdu sormayın gitsin. Annesiyle akla karayı
seçtik yıkamak için. Bizim ki Nuh dedi peygamber demedi, deniz diye tutturdu banyoya adım atmadı. En sonunda karım öyle bir laf etti ki yumurcak son sürat daldı banyoya:

“Deniz kaka olmasın!”

Karım tamı tamına bunu söyledi. Denizi kaka etme düşüncesi yetmişti oğlumun banyoya girmesi için. O minicik haliyle ürkmüştü denizi kaka etmekten.


Keşke hepimiz denizi kaka etmekten oğlum kadar çekinsek ve balıklar da denizin doğasına uygun, denize ait yuvalarda yaşamlarını geçirseler.

10 Temmuz 2013 Çarşamba

YILLAR SONRA KOLYOZ VE ORKİNOZ...

Galiba iyiye giden bir şeyler var!

Kış boyunca boğazda dalarken gördüğüm kalabalık kefal sürüleri, iri istavritler, tekir ve barbunlar iyi birer
işaret. Eskiden tek tük gördüğüm halde, artık hemen her dalışta karşılaşmaktan mutlu olduğum, üstelik Paşabahçe ve Kanlıca koyları gibi boğazın sakin yerlerinde adım başı denk geldiğim deniz iğneleri de öyle...

Nesilleri tükenme tehlikesi altında olan denizatları da boğazda birer ikişer 
görülmeye başladılar. Kocaman eşkinalar, iri kıyım dil balıkları, kırmızı çırçır balıkları ve papaz balıkları da eskisi oldukları sulara dönmekteler. Aslında buna pek dönmek denemez, bana göre hep buradaydılar ama ya sayıları çok azalmıştı ya da onları önemsemeyen insanların denize -öz yuvalarına- karşı vurdumduymaz davranışlarından o kadar korkmuşlardı ki ortalıkta görünmez olmuşlardı.

Dedim ya galiba iyiye giden bir şeyler var boğazda. Mesela bu yıl Beykoz Dalyanı’nda uzun yıllar sonra ilk kez kolyoz ve orkinoz yakalandı. Dahası kolyoz sürüsü dalyana girmekle kalmamış ve sürü halinde Karadeniz’e de yönelmişti, tıpkı eskiden olduğu gibi.

“Kolyoz Karadeniz’e girerse yerleşir ve ürer...” Dalyan’dan bir tanıdık bu sözleri söylerken, adeta gözlerinin
içi gülüyordu. Ne de olsa eski tanıdıklar geri dönmeye başlamışlardı yıllar önce terkettikleri sulara ve sevinci ondandı. Zaten orkinozun eski göç yolu üzerinden dalyana girmesinin sebebi de, en sevdiği av balıklarından olan kolyozları izlemesi.

Kolyozların arasına yarın bir gün belki uskumrular da karışır. Niye olmasın, yeter ki azıcık el verelim denizin kendisini toparlamasına. Geri dönenlere biraz iyi davranalım, üremeleri için onlara en az bir kez şans tanıyalım, hepsi bu...

Bu yıl orkinoz ve kolyozdan başka bir tane de camgöz girmiş dalyana. Ben görmedim, dalyandaki arkadaşlar anlattılar. Uzunluğu 2 metreden fazlaymış. Şaşırmadım... Orkinoz beslenmek için kolyozu ve diğer sürü balıklarını takip eder. Onların peşineyse denizin en güçlü avcıları takılır. Önümüzdeki günlerde bir fırsatını bulup dalyancılarla şöyle ayaküstü bir laflamak istiyorum. Belki camgözün fotoğrafını çekmişlerdir. Eğer camgözün türü tahmin ettiğim gibiyse (!) işte o zaman işler gerçekten yoluna girmeye başlamıştır boğazda.

Endişelenmenize hiç gerek yok, çünkü camgözlerin boğaza zaman zaman girmeleri bir tehlike değil, aksine
denizde işlerin yolunda gitmeye başladığının bir başka işareti. Ne de olsa derinlerdeki her canlının kaderi birbirine bağlı, biri nereye giderse diğerleri de onu izliyor.


Belki de önümüzdeki kış eski bir resim yeniden gerçeğe döner, 
eğer işler hep böyle iyiye giderse...