ŞİŞE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ŞİŞE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Ağustos 2019 Çarşamba

DERİNLERDEN KAYNAR SODANIN HASI


Memleketin altı sanki bir şifa deposu. Kazmayı nereye vursanız, faydaları saymakla bitmeyen sular fışkırıyor. Öyle şanslı bir coğrafyada yaşıyoruz ki nereyi delseniz topraktan şifası dillere destan bir pınar kaynıyor. Bazen kuyu açmaya bile gerek kalmıyor, zira yolunu bulan şifalı su kendiliğinden yeryüzüne çıkıyor. Yerin derinlerinden gelen mineralli suyun sodaya dönüşmesi için biraz karbondioksit katmak yetiyor.

Soda, hazımsızlığın cankurtaranı. Yemeği fazla mı kaçırdınız, hemen açın bir soda dikin kafaya. Çok geçmeden gökgürültülü bir geğirme sağnağı başlar ve ohh işte rahatladınız.

Toprağın derinlerinden kaynayan şifalı suları asırlardır şişeliyoruz. Kaynağın uzağında yaşayanlar da anlata anlata bitmeyen faydalardan nasiplensin ve ticaretin çarkları dönsün diye yapılan şifa tacirliği asırlardır sürüyor.

***

Boğaz’ın derinlerinde gezinirken en sık karşılaştığım şişeler arasında soda şişeleri de var. Günümüzün soda şişelerini ayırmak kolaydır; seri üretimin başdöndürücü hızı yüzünden tekdüzeleşen tasarımları, cama sıvanmış ve denizin etkisiyle giderek silikleşmeye başlamış marka baskıları hemen ele verir modern camları. Bunlara elimi bile sürmem. Eski bir alışkanlığın, içip bitirdiysen at denize kurtul elindekinden davranışının hâlâ sürmekte olduğunun izleri dipte oraya buraya saçılmış halde çıkarlar karşıma. Peşinde olduklarım asırlık markalardır.

Yine bir gece Paşabahçe Koyu’nda dalarken, kuzeyde Hünkâr Kasrı’nın kıyısına doğru ilerliyordum dipte. Biraz ürpertici olsa da tek başıma yaptığım gece dalışlarını çok severim. Deniz sessizdir, kıyı sakindir. Hayat muhasebesi yapmak için dört dörtlük bir sığınaktır gece denizinin karanlık suları.

İşte yine böyle bir gece kaçamağında dibi eşelerken bulmuştum KIZILAY’ın AFYON KARAHİSAR MADEN SUYU şişesini. Anadolu’nun bu şifalı pınarının sularını taa Frigler’den beri kana kana içiyoruz. Afyon’da yeryüzüne çıkan Kızılay kaynak suyu –tabi asırlar önce muhtemelen başka bir adı vardı- M.Ö. 1200’lerden beri şifa dağıtıyor olsa da şişelere doldurularak memleketin dört bir yanına dağıtımı 1926’da başlamış. Beykoz’un derinlerinde bulduğum zümrüt yeşili şişe de ilklerden biriydi. Üzerinde hem yeni Türkçe’yle hem de Fransızca yazılı markası şişe üflenirken kalıba konan “baskı plakası – embos plate” ile sıcak ve yumuşak cama asla silinmeyecek bir şekilde darbedilmiş. Harflerin keskin hatları denizin derinlerinde zamana inatla direnmiş.

Günümüzde piyasada bulunan birçok sodanın üretim geçmişlerinde böyle güzel ve emek dolu şişeler var. SARIKIZ ALAŞEHİR ve KUZULUK maden sularının ilk dolum yapılan şişeleri de KIZILAY şişesi gibi baskılı ve iki lisanlı markalarıyla göze çarpıyor. SARIKIZ’ın amber rengi şişesini Beykoz Onçeşmeler’in açığında bulmuştum. KUZULUK’un su yeşili şişesi ise Üsküdar’daki kurşun arayışının keyif veren ganimetiydi.


***

Bugün market raflarına baktığınızda yerli ve milli sodalarımızın yanında ecnebi markalarını da görüyoruz. Ancak ithal sodaların çarşı pazarda arz-ı endamı bugüne has bir durum değil. Osmanlı devrinde de yabancı sodalar içiliyormuş, en azından bunları almaya gücü yeten zenginler tarafından. Zenginler diyorum, zira bu sodaların şişelerini çoğunlukla, Beykoz Yalıköy’den İncirköy’e kadar uzanan sahildeki eski kalantor yalıların açığında buldum.

Cam şişe yerine seramik testilere doldurulmuş olan FACHINGEN ve CARLSBADER MINERALWASSER HEINRICH MATTONI, Yalıköy’den başlayıp güneyde Abraham Paşa Yalısı’nın önlerine kadar uzanan sessiz ve derinden gezintilerin ödülleriydi. Ortalama 20 m derinde yaklaşık 1 km devam eden, uskur sesiyle kabarcık fokurtusundan başka ses duymadığım, balıkların yoldaşlık ettiği gezilerimde aldığım keyif bir başkadır. Hele bir de güzel şişeler ve markalar bulduysam gezintinin keyfi daha bi’katmerlenir.


FACHINGEN, Almanya menşeeli bir marka. Şirket 1742’de kurulmuş ve 1746’da üretime başlamış. Pişmiş topraga darbedilmiş marka mührü ise 1806 ve 1836 tarihleri arasında kullanılmış. Bir Çek markası olan CARLSBADER MINERALWASSER HEINRICH MATTONI sodası ise, ulu önder Atatürk’ün de bir dönem kaldığı meşhur Karlsbad Kaplıcaları ile aynı kaynaktan besleniyor. Kral Karl’ın (Charles) kurduğu bu kaplıca-kaynağın ilginç bir hikâyesi var: Vaktiyle derisinde yaralar çıkan kral, bir türlü derman bulmayan derdi esrarengiz bir kaynaktan getirilen suyla iyileşince, başkaları da bu şifadan yararlansınlar ister ve Karl’ın Hamamı anlamına gelen Karlsbad’ın (Karlovari) temeli atılır. 2005’te kaynağın sularından yerinde tatma şansım oldu. Aşırı mineralli tadı biraz ağır gelmişti bana. 1873 tarihli CARLSBADER MINERALWASSER HEINRICH MATTONI testisinin üzerindeki aslanlı sembol, bir marka değil de sanki asalet alameti. Ee, bir kralın temellerini attığı kaynaktan beslenen bir markaya da böyle bir sembol yaraşır.



***

HUNYADI JANOS adını belki tarih kitaplarından hatırlarsınız. Macarlar’ın ulusal kahraman olarak yücelttikleri HUNYADI JANOS, II. Murad ve Fatih Sultan Mehmet devirlerinde Osmanlı ordusuna karşı verdiği savaşlarla tarihe geçmiştir. 1456’da Belgrad kuşatması sırasında vebadan ölen HUNYADI JANOS, Macarlar’ın ulusal kahramanı olduğu gibi, en tanınan soda markalarından birisinin de markasıdır. Andreas Saxlehner tarafından 1863’de kurulmuş olan HUNYADI JANOS’un koyu yeşil şişesini de Beykoz Onçeşmeler’in açığında bulmuştum. Şişenin yüzeyi sadedir ve kabartma markası tabanındadır.


Kabasakal Koleksiyonu’ndaki en sıradışı soda şişeleri ise İngiltere ve İrlanda menşeelidirler. İngiliz malı PURTS CELEBRATED DOUBLE SODA WATER’ın altı sivri şişesi tam manasıyla bir usta işidir. Şişe sınıflandırmasında “torpil şişe – torpedo bottle” olarak adlandırılan bu nadide parçayı 9 Kasım 2013’de İncirköy’ün açığında bulmuştum. Af buyurun biraz koç yumurtasını andıran şekliyle kolayca ayırdedilen şişe, dalışın sonlarına doğru bir kayanın altını eşelerken çıkmıştı ortaya. Bir asırdır gömüldüğü çamurda şans eseri en ufak bir hasar görmemişti. Böyle el değmemiş parçalara rastlamak zordur. İçip bitiren paşazade artık neye kızdıysa epey uzağa fırlatmış kıyıdan. Belli ki önce çamura düşmüş ve sonra yamaçta yuvarlana yuvarlana kayanın altındaki sığınağına girmiş. Çevresine atılan tonoz çapalarından başka türlü kurtulamazdı yoksa. PURTS CELEBRATED DOUBLE SODA WATER, Londra’da 13st Saint Mary Hill’de üretilmeye başlanmış. 1860’ların sonuna tarihlenen şişenin üzerine markayla birlikte bu adres darbedilmiş.



İrlanda menşeeli ROSS BELFAST’ın şişesi de nadide parçalardan. Silindir şeklindeki gövdenin alt ve üst tarafı yarım küre şeklindedir ve “kabarık dudaklı yuvarlak dipli – round bottom blob top” şişe olarak adlandırılır. Belfast şehrinde William Caddesi’nde 1863’te üretime başlamıştır. 5 Ağustos 2014 gecesi Beykoz Yalıköy’de bir çapanın dibinde bulmuştum ROSS BELFAST şişesini. Oldukça maceralı geçen bir gece dalışının son dakikalarında dekompresyonu tamamlamak için beklerken yine elim rahat durmadı ve dibi eşelemeye başladım. Adeta bir son dakika sürprizi gibi çıkmıştı karşıma, bir asırdır derinlerde uyuyan bu nadide parça.



***

Bazı yazıların sonu nedense bir türlü gelmez. Bu yazı da biraz öyle oldu galiba. Belki de sodayla ilgili olarak belirgin bir hatıram olmadığı için bu yazının sonunu bağlayamıyorum. Ne yapalım bu seferlik böyle olsun. Tadını sevmeyenler ya da yavan bulanlar için artık farklı tadlarda sodalar üretiliyor olsa da, şifanın asıl kaynağı yeryüzünün derinlerinden kaynıyor. Geçmişin karanlığında unutulup gitmiş markaları bulmanın yolu da derinlerden geçiyor.

24 Temmuz 2019 Çarşamba

OYUN OYNAMAK GİBİDİR GAZOZ İÇMEK


Çocukluğumun bir ayrıcalığıydı gazoz içmek. Aklıma her estiğinde içemezdim o köpüklü neşeyi, mutlaka özel bir şeyler olması gerekliydi. Aile boyu şişe genelde haftasonları alınırdı ve hakkınız genelde bir bardaktan fazla olmazdı, hemen bitmesin diye ağır ağır yudumlanırdı. “Aman şekerli, aman çok içmesin yoksa şişmanlar!” diye telaşa kapılmazdı büyükler; zira, sabahtan akşama kadar sokakta dört dönen bizler için bir bardak gazozun şekerini yakmak işten bile değildi.

Sokakta, sinemada, sahilde gazoz içmenin, gazozuna maç yapmanın keyfi başkaydı. Her bahar baştan tamir edilen Alaman malı bisikletimle mahallede iki tur atmanın bedeli ise bir şişe buz gibi Elvan ya da Çamlıca’ydı...

***

İlkokula başladığım gün annemle babam ilk okul harçlığım olarak bir buçuk lira vermişlerdi. Avucumda ışıldayan üç tane 50 kuruşa bakarken, “acaba bununla ne alınır?” diye iştahla düşünüyordum. Aklımda varsa yoksa gazoz vardı, acaba kaç paraydı?

Bostancı İlkokulu’nun kantininden aldığım ilk şey bir şişe Çamlıca gazozuydu. Bir elimde gazoz şişesi, öbür elimde harçlığımdan arta kalan, bahçedeki merdivenlere oturup neşeyle içmiştim gazozumu. Kendi paramla ilk gazozumu almanın sevinciyle kantinciden gazoz kapağını istemeyi unutmuştum, ağaç dalından yaptığım okun ucuna takmak için. Fırlamalıkta sınır tanımayan bir çocuğun elinde gazoz kapağı şekilden şekile girer...

***

Bende güzel anıları olan gazozun tarihini araştırmaya kafayı taktım yıllar önce, artık nerden aklıma geldiyse. Acaba bizden önceki çocuklar nasıl gazozlar içerlerdi? Memlekette ilk gazozu kim yapmıştı? Böyle bir sürü soru vardı kafamda kabarcıklanan. Araya iş güç girdi ve tam istediğim gibi araştıramadım köpüklü neşenin geçmişini. Ta ki bir gün yine Boğaz’daki bir dalışta çok değişik bir şişe bulana kadar...

Gazoz icat olalı beri çocukların severek içtikleri bir meşrubat olmakla kalmadı, aynı zamanda oyunlarına da alet oldu. Bizler şişe kapaklarından neler yapmadık ki; ok uçları, derme çatma oyuncak arabanın tekerleği, hatta minyatür kale futbolda top yerine bile geçerdi. Bizim nesilde durum böyleydi, fakat bizlerden çoook önceki çocuklar için gazoz içmek misket oynamak demekmiş.
Boğaz’da bulduğum o şişenin üzerinde HASSAN BEY yazıyordu. Boğum yerinden kırıktı ve camı çok kalındı. Marka bilgilerinin Osmanlıca ve Fransızca yazdığı bu kırık şişeyi aslında almazdım, lakin bu çift lisanlı durum ilgimi çekti, araştırmaya değerdi.


***

Londralı mucit Hiram Codd 1872 yılında, eşi benzeri bulunmayan bir şişe icat eder. Gazlı meşrubatların doldurulması için kullanılan Codd şişesinin içinde sızdırmazlığı sağlamak için bir tane cam bilya ve şişe ağzının iç tarafında da lastik conta vardır. Codd şişesi baş aşağı doldurulur ve şişeye basılan gazlı içeceğin basıncıyla cam bilya contaya baskı yapar, böylece sızdırmazlık sağlanırmış. Şişeyi açmak için ise bilyayı aşağı doğru bastırmak gerekirmiş. 

Codd şişesindeki gazozu lıkır lıkır içen yumurcağın bir sonraki hamlesi ise, bilyayı –misket- almak için şişeyi boğum yerinden usturuplu bir şekilde kırmak olurmuş. Codd şişesindeki gazozlara bizde “bilyalı gazoz” denmesinin hikâyesi özetle böyle.

Geçen yıllarda Boğaz’da bulduğum onlarca bilyalı gazoz şişesinin neden boğum yerlerinden kırık olduklarını öğrendiğimde, gazozun her devirde şekli değişen bir oyun aracı olduğunu tebessümle öğrenmiştim. Bizlerden önceki çocuklarda gazozla serinlemenin yanı sıra oyun oynamanın da bir yolunu bulmuşlardı.

Gel zaman git zaman HASSAN BEY’den başka markalar da çıkmaya başlayınca bilyalı gazozlarımızın tarihi her yeni markayla biraz daha zenginleşti. Bunlardan birisi MISIRLIOĞLU gazozuydu. Aslen Niğdeli bir Rum olan Aleksandr Mısırlıoğlu ve ortakları Ligor Bazlamacı ve Leon Schor ile birlikte MISIRLIOĞLU gazozlarını 1800’lerin sonlarında Karaköy’de kurmuşlar. Amblem olarak seçtikleri iki ayağı üzerine kalkmış aslan kabartması zamana inatla direnmiş. Boğaz’ın güneyinde bulduğum bu şişe, aslında bizde gazoz üretiminin miladını da temsil ediyor. Ulaştığım kaynaklar, MISIRLIOĞLU’nun ilk gazoz markamız olduğuna işaret ediyor.
Dipte kurşun araken karşıma en fazla HASSAN BEY gazozunun kırık şişeleri çıkar. Sapasağlamını bir kez buldum. Bu şişeyi, Boğaz’ın namlı kurşuncularından Cem’e öyle güzel bir paraya satmıştım ki, ailecek çıktığımız kısa bir tatilde cep harçlığımız olmuştu. 1908’de üretime başlayan HASSAN BEY’i, 1917’de NEPTUNE gazozu izler. Bolşevik Devrimi’nden kaçarak İstanbul’a gelen Beyaz Ruslar’ın çıkardığı bu gazozun daha doğrusu şişesinin en ilginç özelliği markanın Osmanlıca, Ermenice, Rusça ve Fransızca yazılmış olması. Şişenin dört yüzünde dört dilde aynı marka okunuyor. Bugüne kadar NEPTUNE gazozunu iki kez buldum. Sağlama yakın olan şişe bende, diğerini ise bir arkadaşa hediye ettiğim kalmış aklımda.

20. yüzyılın başındaki bilyalı gazoz furyasına Tatavlalı –Kurtuluş- Rumlar da katılırlar. Ürettikleri gazoza her nedense yerel gazeteleri PROODOS’un adını verirler. “Terakki ya da kalkınma” anlamına gelen PROODOS kelimesinin, bilyalı gazoz üretiminde nasıl bir gelişmeyi temsil ettiğini öğrenememiş olsam da, Tatavlalı tulumbacıların 1918 yılındaki karnavallarında şampanya yerine bolca bu gazozdan tüketildiği aynı isimli gazetede aktarılıyor.
Hazır söz PROODOS gazozundan açılmışken belirtmeliyim ki bu marka az daha karambolde kaybolup gidecekti. Boğaz’da ara sıra birlikte kurşunculuk yaptığım ahiretliğim dalgıç Mustafa’ya bu şişeyi gösterince, “bi’moka yaramaz, HASSAN BEY’in farklı bir şekli” diye kestirip atmıştı. Şişenin fotoğrafını sosyal medyada paylaşmamın üzerinden daha bir saat geçmemişti ki şimdilerde Atina’da yaşayan Bozcaadalı Panayot (Pano), şişenin üzerindeki Yunanca yazıyı okuyunca PROODOS gazozu olduğu ortaya çıktı. Bu nadir şişenin hikâyesi Tatavla’da başlamış ve Boğaz’ın kuzeyinde sonlanmıştı. Adını koyan yardım eli ise Atina’dan uzanmıştı.

Eskilerin içtiği bir başka gazoz markası ise, 1800’lerin sonlarında üretim yapan KADIKÖY BİRLEŞİK GAZOZ FABRİKASI. Soğuk bir kış günü yine Boğaz’ın kuzeyinde dipte kurşun arıyordum. Taşları yerlerinden oynatmak için tırmıkla dibi eşelerken, kafa fenerimin parlak ışığı dipten aynı parlaklıkla yansıyınca bi’an mücevher bulduğumu sandım. Anlık mutluluklar ve hayal kırıklıkları dipte birbirlerini kovalar. Bu da öyle oldu. Kumdan çıkan nesnenin etrafını kazınca elimdekinin bilyalı gazoz şişesi olduğunu anlamakta gecikmedim. Kabartma marka var mı yok mu diye şişenin yüzeyinde elimi gezdirdim, markalı olduğunu anlayınca doğru torbaya...
Kabasakal Koleksiyonu’nundaki bilyalı gazozların biri hariç hepsinin markasını ve az çok tarihlerini bilmek, bir gazoz düşkünü olarak damağımda keyifli bir tat bırakıyor. Sarayburnu açıklarında bulduğum kahverengi bilyalı gazozun markasını ise henüz öğrenemedim. Gösterişli puntolarla “SB” harflerinin süslediği, “tescilli marka” cümlesinin Osmanlıca ve İngilizce yazılı olduğu bu şişenin markasını bilen biri çıkar da bana bildirir umarım.
***

Bugün bile iflah olmaz bir gazoz düşkünüyüm. Artık eski günlerin alışkanlığı mıdır nedir, o kadar sevmeme rağmen hâlâ her aklıma geldiğinde gazoz içmem, mutlaka güzel bir sebep yaratmaya çalışırım. Boğaz’ın karanlık diplerinde dünün ve bugünün gazoz şişeleri zamana meydan okuyan bir karmaşa yaratıyor. Benim gibi bi’avuç eski marka meraklısı bu şişeleri buldukça, İstanbul’un unutulmuş gazozları Boğaz’ın karanlığından gün ışığına çıkıyor. Koleksiyonumdaki bilyalı gazoz şişelerini seyretmek buz gibi bir gazozu yudumlamak kadar keyif veriyor bana. Onlara bakarken, bir zamanlar kafasına diktiği şişedeki gazozu son damlasına kadar içen ve sonra şişeyi kırıp içindeki misketi alan fırlamanın zamana karışan gülümsemesini görür gibiyim. Fakat bu bakışma gazozun köpüğü gibi kısa sürüyor. Vaktiyle “kapağı üstünde kalsın bakkal amca, okumun ucuna takıcam” diyen kır saçlı dalgıca sanki bir selam çakıp hemen arkadaşlarının yanına koşuyor.

6 Haziran 2014 Cuma

UMUT KAYNAĞI HOROZBİNA...

Oğlum Derin’in balıklara verdiği ilginç tepkilere geçenlerde bir yenisi daha eklendi: “Ama bu tavşana
benziyor...”

Aslında haksız da değildi, çünkü resmine baktığı horozbina balığı uzun kulaklı bir tavşanı andırıyordu.

Yine şişe peşinde dipte dört döndüğüm bir gündü. Kumdan belli belirsiz çıkıntı yapmış yeşil pırıltıyı farkedince, ne olduğunu anlamak için tırmığı özenle takıp şişeyi kumdan çıkardım. Oldukça eski, kalın çeperli, su yeşili camdan şişeyi evirip çevirirken, korkuyla yuvalarından fırlamış gözleriyle bana bakan horozbina yerleştiği şişeden çıkmamak için direniyordu. Belli ki bir şeyleri koruyordu.

İçine balıkların yuvalandığı şişeleri toplamamaya dikkat ederim. Daha sudayken şişelerin içini yıkamamın tek nedeni, yılların tortusunu temizlemek değildir. Es kaza şişede bir balık ya da yengeç kaldıysa çıksın gitsin ve yaşamaya devam etsin telaşıdır benimki, sırtımda en az 20 kilo ağırlıkla kıyıda dengede durmaya çalışırken.

Fakat ilkbahar sonu gelip de horozbinalar ve kaya balıkları şişelerin içine yumurtlamaya başladıklarında, içinde yumurta bulunan şişeleri değil çıkarmak dokunmam bile. Her birinde yüzlerce yumurta olduğunu düşünürseniz, gelecek sene yüzlerce balık demektir bu yumurtalar. Pürüzsüz cam cidara yapışmış yumurtaları koruyan anaç horozbina size tehditkâr bakışlar fırlatırken, adeta bir tıpa gibi kapatır yumurtladığı şişenin ağzını.

***

Derin’in tavşana benzettiği horozbina da canlı bir şişe mantarı olup çıkmıştı içi yumurta dolu rakı şişesinin
ağzında. Yüzüne cepheden bakınca, gözlerin hemen gerisinde dimdik yükselen uzun deri çıkıntıları gerçekten dik kulaklı bir tavşanı andırıyordu.

Ürkmesin diye şişeyi yavaşça yerine koyup bir başka cama yöneldim madende. Bu sefer de kırık bir kadehin içine iki horozbina birden yuvalanmışlardı. Deniz zamanla kadehin içini süngerle kaplayarak balıkların rahatça yuvalanmaları için keskin kenarları kapatmış ve yumuşacık bir beşik hazırlamıştı onlara.

Bu beşiklerin içinde büyüyen yavru iskorpitlerle, lapinlerle, hanozlarla boğazda o kadar çok karşılaştım ki...
Konuyu dağıtmamak için horozbinalara dönelim, diğerlerini başka bir zaman anlatırım.

***

Daha çocuklukta tanışılan balıklardandır horozbina. Blennidae ailesinin üyeleri olan horozbinalar gerekmedikçe çok hareket etmeyen, yuvalanmayı seven ve yuvalarını koruyan balıklardır. Dibi eşeleyerek ortaya çıkardıkları kurtçuklarla ve küçük kabuklularla beslenseler de dipte karşılaştıkları hemen hemen her çeşit leşten küçük bir parça koparmayı da ihmal etmezler. Av peşinde koştukları görülmemiştir, ama iş yuvalarını korumaya gelince sinir küpü olur çıkarlar. O küçücük cüsselerine bakmadan dalgıca kafa tuttukları bile olur.

İstanbul’un kıyı semtlerinde ya da adalarda oturan çocuk tayfasından horozbinayı bilmeyen nadiren çıkardı eskiden. Acemi oltacıların ilk avları bir kaya balıkları bir de horozbina olurdu vaktiyle. Annenin dikiş kutusundan bir kaç tane toplu iğne aşırılır, sonra elden geldiğince özenle bükülerek bunlardan iptidai olta kancaları yapılır ve sağlamca dikiş ipliğine ya da eskiden evlerde bolca bulunan dantel ipliklerine bu kancalar acemice düğümlenerek ilk olta hazırlanırdı.

Bir zamanlar benim de izlediğim yol aşağı yukarı böyleydi. Sonra mahalleden arkadaşlarla ver elini Bostancı sahile, orası olmazsa Kuzguncuk, eğer haftasonu adaya gidilmişse müsait olan ilk iskeleden midyeyle yemlenmiş olta denize bırakılırdı. Horozbina oltaya atlamakta çok nazlanmaz. Daha birkaç dakika geçmeden kovalar dolmaya başlardı. Horozbina tutmak benim gibi şimdilerde 40’ını aşmış çoğu İstanbullu’nun 70’lerdeki kıyı eğlencelerinden biriydi. Hemen hatırlatayım, tuttuğum horozbinaları hiç öldürmedim. Kancadan çıkarır kıyıdan topladığım bir iki yengecin beklediği su dolu kovama atar ve daracık dünyadaki kovalamacayı seyrederdim. Horozbina yeleyi andıran sırt yüzgecini kabartır, yengeç kıskaçlarıyla gözdağı verirdi. Sonra hepsi geldikleri gibi doğruca denize geri boca edilirdi. Dedim ya çocukluk eğlencesi...

***

Türkiye’de balık biliminin (ihtiyoloji) öncülerinden olan Rhasis Erazi, İstanbul Boğazı ve Marmara’da yaşayan horozbina türlerine ilişkin önemli bir makaleyi 1940’larda yayınlamıştı. Ondan önce 1937’de Sadullah Ayaşlı tarafından kaleme alınan Boğaziçi Balıkları adlı eserde de horozbinalara genişçe yer verilmiştir. Gerek makalede gerekse kitapta bahsedilen horozbina türlerinin çoğu İstanbul Boğazı’nda hâlâ yaşamayı sürdürüyor. Göçmen balıklar olmamaları ve bölgeci bir yaşam şekli sürmeleri nedeniyle, deniz koşullarında yaşanan olumsuzluklardan ilk etkilenen balık türleri arasında onlar da var.


Şükürler olsun İstanbul kıyılarındaki her dalışta horozbina görmeye devam ediyorum. Sevincim boşuna değil. Eğer bir yerde horozbina yaşıyorsa orası için daha umutlar tükenmedi denebilir.

12 Kasım 2013 Salı

BOĞAZ İNADINA YAŞIYOR...

Gece gündüze dönmek üzere. Deniz akşamdan kalmış, hâlâ katran karası. Sanki sabahın yaklaştığını
umursamıyor, aydınlanmaya niyeti yok gibi. Yeni gün boğazın sırtlarını belli belirsiz aydınlatarak haber veriyor gelişini. Tepeler yavaşça kızarırken hava ha aydınlandı ha aydınlanacak. Deniz daha sıyrılamamış karanlığından. Şafak vakti sanki geceye dalıyorum boğazın kıyısında bir yerde.

Boğaz... Denizler içinde en sevdiğim! Evimden uzaktaki evim...

Her taşı tanıdık. Balığından yengecine, yosunundan midyesine içinde kim varsa hepsi dost, kardeş bana derinlerde. Yabancısı değilim buranın. Boğazda her dalış tanıdıkları ziyaretten farksız benim için...

***

Çeyrek asrı geçti boğazda dalmaya başlayalı. Başka yerlere gittiğim de oldu bu zaman zarfında, ama hep
burayı özledim. Boğazın yeri başkadır benim için. İçini dışını avcumun içi gibi bilirim onun. Kıyısında gezerken, üzerinden geçerken, şıpırıtılı sularına bakıp çayımı yudumlarken yanımdakilere “bak buradan biraz açıkta, şu kadar kulaç derinlikte bu var” demek çok hoşuma gider. Hemen birisi atlar ve sorar “nereden biliyorsun ki?” diye:

“Gördüm” derim, “dokundum, etrafında dolaştım, izledim onu” derim,
artık o an için bahsettiğim her neyse. Bazen bir batıktır anlattığım, uzun yıllar önce boğazın karanlığında yitip giden; bazen bir deniz şakayığı veya menevişli bir eşkina balığıdır...

Gün olur çevremi arı sürüsü gibi sarmış istavritleri, palamutları, izmaritleri, lüferleri anlatırım yanımdakilere.
“Gelincik balıkları, allı morlu kiklalar, yaldız yakamozlu trakonyalar da var” derim, sabırsızın biri yine dayanamaz ve sorar yüzünde gizleyemediği hayretle ve çoğu zaman inanmazlıkla: “Bunların hepsi burada mı yaşar?”

Haklıdır sorusunda, ne de olsa yıllarca öldü, bitti, bok çukuruna döndü, artık adam olmaz diye fişlenmiş bir denizin kıyısında delinin biri çıkmış ve ona burasının ölmediğini, bağrındaki türlü çeşit yaşamla inadına direndiğini, günden güne hayata daha sıkı bağlandığını söylemektedir. Üstelik bu deli dipten getirdiği yaşam dolu görüntüleri ona gösterip aklını iyice bulandırmakta, boğazın öldüğünü iddia edenlere olan inancını temellerinden sarsmaktadır da!

İnanması zordur dibini görmemiş olanlar için, ama gerçek budur, boğaz inadına yaşamla doludur...

***

Çılgındır boğazın denizi. Çılgın derken abartmıyorum, boğazın bazı yerleri azgın nehirlerle boy ölçüşebilecek
kadar akıntılıdır da. Doğrusunu söylemek gerekirse en sakin gibi görünen koylarında bile hafif hafif akar boğaz. İstanbul’u ayıran denizin karakteridir hiç durmamak, hep akmak. Üstelik akan sadece su değildir, yaşam da akar boğazın içinden. Boğazdaki hayat akıntısına karışanlar arasında güleç yüzlü yunuslar vardır. Gemilerin sağında solunda fırdönerler, boğazın haylaz çocuklarıdır onlar. Karadeniz’den Marmara’ya ve sonra aksi istikamete giden balık sürüleri boğazdan gelip geçerken derinlerde gümüş rengi bir ışık akıntısı yaratırlar. Su önce karanlıktır sonra bir bakarsın gümüş rengi bir ışık seli akmaya başlamıştır derin karanlıkta.

Bugüne kadar neyi görmek istediysem, neyi hayal ettiysem cömertçe çıkardı karşıma. Derinlerinde kaybolup
gitmiş nice hikâyeleri paylaştı benimle asla cimrilik etmeden. Usta nefeslerin üflediği, emek zahmet şekillendirdikleri şişelerini paylaştı mesela. Şehr-i İstanbul’da ahalinin eskiden nasıl yaşadığına, neler yiyip içtiklerine, hayat şekillerine, hayatlarına girmiş olan markalara dair ucundan kıyısından bir fikir sahibi olmamı sağladı.

Akmaktan yorulan suyunu az dinlendirmek için hafifçe dirsek kırarak şekil verdiği koylarda - Paşabahçe, Kanlıca, Tarabya, İstinye sakinliklerinde- ne hikâyeler fısıldadı kulağıma bir bilseniz. Ara sıra paylaşıyorum sizlerle bunları, ama emin olun gençliğimden beri dinlediklerimi anlatmaya ömrüm yetmez.


Coştuğu yerde ayrı, soluklandığı yerde ayrı yaşar boğazın denizi. Eee ne de olsa zamanın özenle, sabırla
şekillendirdiği bir hayat yolu burası. Oluşması da yaşamla kalabalıklaşması da binlerce yıl almış. İnsan sabrının ötesinde bir sabırla yaratılmış, tanrının elinden çıkmış ne de olsa. Az uzağına kazmaya niyetlendikleri boğaz bozuntusu günün birinde hakikaten kazılırsa, gerçeğinin içindeki hayat akışını bakalım nasıl etkileyecek?

11 Ağustos 2013 Pazar

BOĞAZ’IN BATIK MARKALARI...

Aslında basit bir heves olarak başlamıştı yıllardır keyifle sürdürdüğüm şişe arayışı. Hemen her dalgıcın
gönlünde yatan aslandır, ufak çaplı bir maceranın beraberinde dipte değerli bir şeyler bulmak. Hoş, en basit haliyle bile dalış başlı başına bir maceradır, suyun altındaki her kayboluş sonu belli olmayan bir serüvendir ya, zamanla yetmemeye başlar. Derinlerde alınan her nefes sıradanlaştıkça dalgıç da başka hikâyelerin peşine düşer.

Bana gelince, dalışa başladığım ilk günden beri dipten sürekli bir şeyler topladım durdum.

Önceleri bir salyangoz dalgıcıydım. Nargile kayıklarında geçirdiğim onca zaman içinde ne kadar salyangoz topladım artık Allah bilir. Bu macerayı size daha önce de anlatmıştım, burada tekrar etmeye gerek yok. Merak edenler yandaki yazıya bakabilirler: (bkz. Damdan Düşer Gibi Dalgıç Oldum)

Sonra mercan dalgıçlığı başladı. Fakat bu sefer para için değil, bu değerli canlıların yaşam hikâyelerini ortaya çıkarmak için başlatılan bilimsel projeler çerçevesinde derinlere dalıp gitmiştim (bkz. Alacakaranlıkta Gezinmek).

Dedim ya başından beri hep bir şeyler topladım dipten, bazen keyif için bazen de geçimimi sağlamak için. Sağ
olsun bugüne kadar deniz hiç eli boş çevirmedi beni, az ya da çok artık o gün kısmetimde ne varsa, hep filem dolu uğurladı. Bugüne kadar topladıklarım hep tabiat ananın elinden çıkmış şeylerdi. Canlıları denizden koparma hevesim zaten uzun zamandır azalmış hatta hiç kalmamıştı. Acaba ne arasam ne çıkarsam derken içimdeki toplayıcı bir kez daha dürttü beni. Dipten canlı olmayan bir şeyler toplamanın vakti artık gelmişti.

***

Çok değil beş sene önce bir Eylül akşamı evde tek başıma “The Deep” filmini kimbilir kaçıncı kez
seyrediyordum. Hani iki tatilci balıkadamın Karayiplerde bir batığa dalarken dipte bir takım ıvır zıvır bulmaları ile başlayan ve derken altın, morfin, kan, barut ve bolca aşkla harmanlanmış serüvenlerinin anlatıldığı 1977 yapımı film var ya, belki yüz defa seyrettim ama hâlâ her seferinde bıkmadan izlerim. DVD aşındı neredeyse...

İşte o filmi seyrederken aklımdan şöyle  bir geçti: “acaba boğazda dalarken etrafıma biraz daha dikkatle baksam eski şişeydi, çatal kaşıktı bir şeyler bulur muyum acaba?” Kaç asırlık şehir, kimler gelmiş kimler geçmiş, her biri bir şey düşürmüş, dökmüş ya da fırlatıp atmış olsa ohooo dipte neler birikmiştir neler...

Fikrimi bizim tayfaya açınca Osman (Yazla) ağabey cevabı aynen yapıştırdı: “koçum o kadar uzun boylu aramana gerek yok, istediğin eski şişeler nerede var ben biliyorum...” Bu konuşmanın üzerinden daha birkaç gün geçmeden soluğu nasıl Ahırkapı’da aldığımızı ve eski şişe toplama maceramızın nasıl başladığını da size daha önce nakletmiştim (bkz. Hastalıktır Şişe Dalışı). Eski ayrıntıları burada tekrarlamanın gereği yok. Bu yazıda sizlere beş senedir bitmeyen bu şişe avının ürünlerinden bahsetmek istiyorum...


***

Denizin dibi tam bir markalar curcunasıydı. Eski insanlar neleri şişelemişler, o
narin şişelerin üzerine hangi markaları basmışlar, o markalardan hangilerinin yolu İstanbul’a düşmüş ve onlardan hangileri tekrar denizin dibini boylamışlar? 1800’lerin sonu ve 1900’lerin başında İstanbulluların tükettikleri markalar arasında neler varmış? Osmanlı’nın son zamanları ve genç Cumhuriyet hangi markalarla tanışmış? Ticaret hayatımızdan neler gelip geçmiş?

İnkâr etmiyorum başta basit bir hevesti benimki ama sonradan sadece
şişelerin değil markların peşinde tatminsiz bir serüvene dönüştü şişe dalışları. Ne zaman biteceğini de Allah bilir. Bulduğum her şişe yukarıdaki sorulara verilen bir cevaptı. Bugüne kadar ne bulduğumun özeti ise aşağıdaki kısa listede. Belki bir gün bu konuda bir kitap yazar ve hepsinin detaylı öyküsünü de sizlerle paylaşırım. Merak etmeyin her şişenin ve üzerindeki markanın kökenini de tek tek araştırdım. Ham bilgi hazır iş zamana kaldı. Şimdilik aşağıdaki liste var elimde, gerisi kısmet.

Şimdi kalın sağlıcakla...

***

Boğaz’ın batık markalarına kısa bir bakış:

Ecza / Itriyat / Zehir
Ed Pinaud Paris, Liquid Venter, Galbrun, Lysoform, Neurinase, Eugen Dellasuda Pharmacien, L. Steiner,
Cytobiase, Gastorsodine, Comprimes de Vichy, Chaulk’s Improved Petroid Cement, Gelle Freres Paris, Extrait Mouchoir, Monpelas Paris, Parfumerie Egyptia, Creme Simon, Houbigant Paris, Necip Bey Losyonları, Vel-Çit Saç Boyası, Boehringer Arsenferratose, De Schiens Hemoglobine, A. Mazon Meyva Tuzu, J&E Atkinson London, Muhayyer Hasan Şevki Kolonya ve Losyonları, Ziya Boyer Eczanesi, Ephedryl Biofarma, S. Ferit Kolonyası, Yeni Laboratuvarı, Enbil...

Gıda
Mellin’s Food, Moutarde Diaphane Louit Freres & Co, Moutarde Amieux
Freres, Moutarde Francaise Tivoli, Moutarde Surfine Delizia Le Piree Tsiakos & Fres & Cie, Maggi, Brasserie Bomonti Constantinople Societe Anonyme, Les Etablissements Poulenc Freres Paris, The Nectar Brewery Co Constantinople, Brauerei Liesing, Salonique Brasseries Olympos Niaussa, Kızılay Maden Suyu (eski şişesi), SEK Süt (eski şişesi), Sevimli Reçelleri Çubuklu Memba Suyu, Oziyer Hardal...

Mürekkep
Denby Bourne, N. Antoine Paris, Field’s Ink & Gum...

Alkollü İçküler

İnhisarlar Rakısı, Benedicten Likörü, Tekel rakılarının el işi şişeleri...

19 Mayıs 2013 Pazar

ACELEM YOK...


Aramazsan bulamazsın ya da bulmak için aramalısın...

Dalışla geçen 25 sene boyunca dipte hep birşeyler arayıp durdum. Bazen deniz kabuklarıydı aradıklarım, bazen kara mercanlardı...

Gün oldu bozcamgözün, domuz köpekbalığının peşine düştüm Marmara’nın karanlık yamaçlarında. Boğazın
orta yerinde batık aradığım da oldu, herhangi bir hedef koymadan sadece o gün karşıma ne çıkarsa diye tesadüflere güvendiğim de...

Bugüne kadar derin karanlıkta aradıklarımı çoğunlukla buldum. Her dalış küçük bir keşif oldu ve unutulmaz anılar bıraktı arkasında.

İnsan aynı denizin -İstanbul Boğazı ve Marmara’nın- diplerinde çeyrek asır geçirince, sadece kıyısına bakarak bile denizin dibinde ne bulabileceğini aşağı yukarı tahmin edebiliyor. Denizi hem üstten hem de alttan okumaya başlayınca, şehrin derinlere karışıp gitmiş, çoktan unutulmuş hikâyelerini de birer ikişer su yüzüne çıkarmaya başlıyorsunuz.

Baştan beri yaptığım bu: aramak ve bulmak...

***

Son zamanlarda derinlerde eski şişeler aradığımdan daha önce de defalarca bahsetmiştim (bkz. mesela Hastalıktır şişe dalışı, Sabahın bereketi, Ver ordan bi Fahrettin Kerim). Eski camların peşindeki arayış başlayalı dört yıldan fazla oldu. Önceleri sadece Ahırkapı’da arardım onları. Ancak bir süredir Paşabahçe Koyu’nu didiklemeye başladım. Ne de olsa memleketin cam endüstrisi birkaç asır önce bu koyun çevresinde gelişmeye başlamış.

Dibe üstünkörü bakarsanız geçmişin emeğine dair en ufak bir izle bile karşılaşmazsınız. Üstünden defalarca geçer ama eski şişe yığınlarının farkına bile varmazsınız. Çünkü deniz onları sahiplenir, örter, saklar...

Ahırkapı şişe avcılığını, eskiyi yeniden ayırma sanatını öğrendiğim, gözümü keskinleştirdiğim yer oldu. Orda öğrendiklerim sayesinde Paşabahçe Koyu’nun bulanık derinliklerinde aradığımı elimle koymuş gibi buluyorum.

***

Bu sabah yeri bende saklı şişe cennetime dalmak için sabah 7 buçukta yine Beykoz’daydım. İstavrit akını başladığından çekek yerindeki kayıkların hemen hepsi denize açılmıştı. Boş iskelelerden birinden atladım suya. Önce 30 metreye kadar gittim. Yol boyunca yeşil tül yosunları her yerdeydi. Ağların gözünü kapatan bu yosunlar yüzünden bu aralar doğru düzgün balık çıkmaz haberiniz olsun. Görünmeyen ağı görünür kılar yapışkan ve cıvık yosunlar...

Derindeki sonsuz gecede biraz gezindikten sonra şişe depoma doğru
yola koyuldum. Dipte ilk defa bu kadar tekir ağıyla karşılaştım. Misinadan örme sade ağlar suda, hele de Beykoz’un bulanık sularında çok zor farkedilir. Birkaç kez üstlerinden atlayarak sevgili şişelerime kavuştum en sonunda.

Şişe dalışı züccaciye dükkânında gezinmek gibi. Bakalım bugün nasıl mallar var kısmetimde?

Başlangıcı İnhisarlar likör şişesiyle yaptım. 20 metre derinde yarı yarıya kuma gömülmüş olsa da kalın camın içindeki kabarcıklar ve kalıp izleriyle “ben diğerlerinden eskiyim” diye bağırıyordu adeta.

Birkaç ay önce bulduğum kabartmalı ve Türkçe / Fransızca markalı Kızılay maden suyu şişesinden bir tane
daha bulunca iyice keyiflendim. “Biricik” marka ilaç şişelerinin yanı sıra birkaç tane de markasız ilaç şişesiyle torbam iyice doldu bu sabah...

Şimdi aklımda birkaç yer daha var yakın çevrede. Boğazın diğer bölgelerini saymıyorum bile. Önce koy bitsin, yıllar geçtikçe diğer yerlere de bakarım.

Acelem yok. Ararsam bulurum nasıl olsa...

16 Nisan 2013 Salı

SABAHIN BEREKETİ...


Titriyorum...

Üzerimdeki kuru dalış elbisesine rağmen denizin soğuğu banamısın demiyor. Hazırlanırken biraz ağırdan mı
aldım nedir? Galiba yine hafifçe terledim suya girmeden önce. Oysa malzemeyle çok fazla yürümemek için arabayı yakına parketmiştim. Çekek yeriyle otopark arasında 20 metre mesafe ya var ya yok. Fakat onca ağırlıkla yürüyünce insanın gözenekleri coşuyor.

Aslında çok kafaya takmamak gerek. Azıcık üşümek kış dalışının zekâtı sayılır. Kuru soğuk olarak kaldığı sürece mesele yok...

***

Boğazın dibinde yine şişe peşindeyim. Sahil yolunun kenarında hazırlanırken Beykozluların çoğu daha
uyuyorlardı.

Sabah yürüyüşüne çıkmış olan emekliler çekingenlikle karışık bir merakla bakıyorlardı malzememe. Sordukları soru hep aynı: kaç saat yeter o oksijen tüpü?

“Derinde saf oksijen solumak insanı öldürür!” dediğimde şaşırıyorlar. Oksijenin derinlerde zehire dönüştüğünü akılları almıyor. Ne söylesem boş, sırtımdaki tüp onlar için yine de oksijen tüpü...

***

Planım aynı: 30-35 metreye kadar amaçsızca gezinip haftalık arınma turunu tamamla, zehrini at, rahatla, bu
arada ilginç bir şeyler görürsen durup bakarsın.

Dalışın ilk çeyreği hafifleme, sıkıntıları denize atma turu...

Sonra uzun bir yay çiz. Geriye dön ama kaçar gibi tam tornistan bir geri dönüş değil. Menzile erişirken dönüş yolundan da keyif almayı unutma ve gözünü dört aç yol üzerindeki fırsatlara!

Cam döküntüleri 20’li metrelerde birer ikişer belirmeye başlayınca işe koyulma vakti geldi demektir.
Bir elimde fener diğerinde tırmık...

Kuru elbisenin  boşaltma valfini sonuna kadar aç. Havanın fazlası kendiliğinden çıkıp gitsin. Şişe ararken,
daha doğrusu amaç ne olursa olsun dibi eşelerken yüzerlik ayarıyla uğraşmayı hiç sevmem.

Bu arada motorlar da gidip gelmeye başladılar. Ben denizle boğuşurken Beykoz yavaş yavaş uyanıyor...

***

Koyu yeşil bir deniz Beykoz’un denizi. Arkasındakini hayal meyal gösteren yarı saydam bir tül gibi. Görmekle görmemek arasında gidip gelen şeffaf gölgeler gibi dibe saçılmış nesneler.

Beykoz’un denizi sonsuz bir boşluk gibi değil, görünmeyen sınırları var.

Geçmişin camları saklı bu boşluğun derinliklerinde ve kumların altında. 
Onları bulmak için sabırla aramak gerek.

Deniz bazen cömert davranır, özenle sakladıklarının üzerini açar, ortaya çıkarır onları. Çok fazla uğraştırmaz, zahmete sokmaz arayanı. Akıntının güçlü eliyle kumları süpürür atar, hazinesini paylaşır.

Bazen de tersliği tutar, alabildiğine cimrileşir. Geçmişin izlerini öyle ustalıkla örter ki eskiden eser kalmaz geride.

Neyse ki Paşabahçe Koyu’nun kuzey yönündeki hafif akıntısı ve iskeleye gelen giden vapurların yarattığı
anafor yüzünden Beykoz’un denizinin cimrilik etmeye pek fırsatı olmaz. Burada dip aynı gün içinde bir kapanır bir açılır. Aynı yerden ikinci, üçüncü geçişinizde bunu farkedebilirsiniz. Yeterince sabırlı ve dikkatli davranırsanız eliniz boş dönmenize müsade etmez. Daha demin kumla kaplı olan düzlük şehir hatları vapurunun anlık gayretiyle tertemiz olmuştur. Artık tek yapmanız gereken eskileri yenilerden dikkatlice ayırmaktır.

***

İnsanın rızkı sabah dağıtılırmış. Erken uyanan sabahın bereketini toplar, kimi karada kimi denizin dibinde...


Tırmığıma ilk şişe takıldığında deniz aydınlanmaya başlamıştı çoktan. Sabahın ilk hediyesi koyu yeşil camdan
kırıksız bir Benedikt likörü şişesiydi.

Aşağı yukarı bir ay önce Hünkâr Köşkü’nün açığında gezinirken bir tane daha bulmuştum. Fakat ağzı kırık diye almamıştım. Sağlamını bulmak bu sabaha kısmetmiş.

Günümüzde hâlâ üretilen bu likör Benedikt rahipleri tarafından ilk kez 18.
yüzyılda şişelenmiş. Bulduğum el yapımı şişe muhtemelen ilk üretimlerden biri. Daha çok ilaç niyetine tüketilen bitki kokteylinin boşunu acaba kim atmıştı denize?

Zaman geçtikçe filem dolmaya başladı. Cidarlarında kalıp izi bulunmayan, ağızları sonradan eklenmiş iki şişe
de eski cam ustalarının emeğinin eseri.

Dibinde derin girintisi olan yeşil şarap şişesinin boynu ve ağzı, asırlar önce harcanmış çabanın, damla damla alın terinin belirgin izlerini taşıyor. Önce üflenmiş, şekil verilmiş, sonra ağzı eklenmiş. Belli ki üfleme çubuğundan ayırırken biraz kırmak gerekmiş. Soğuyan camda dünün ustalığından izler kalmış...

Bizden önceki zamanlarda sarfedilmiş çabanın camlaşmış delillerini ararken hissettiğim rahatlama duygusunu keşke karada da hissedebilsem. (Ailemin yanında bulduğum mutluluğu ayrı tuttuğumu belirtmeliyim.)

***

Deniz bugün daha bir eli açık mı ne? Dipten şişe fışkırıyor! Gerçi çoğu 30-40 yıllık rakı ya da ispirto şişeleri.
Aralarında daha yaşlı olanları da var ya bunları şimdiden almaya gerek yok. İleride belki Derin toplar onları...

Kumun içine saklanmış olan şişeler bizden önceki İstanbulluların tüketim alışkanlıklarını ele veren birer ipucu
aslında.

Çoktan unutulup gitmiş bir müsekkin olan Neurinase’nin kabartma yazılı kahverengi şişesi... 1950’lerden kalma Vel-Çit marka Alman tipi yağlı saç boyasının kadın beli gibi kıvrımlı şişesi... Yeni Laboratuvar’ın kabartma yazılı el işi kavanozu...

Filem bu sabah geçmişin camlaşmış izleriyle doldu taştı. Sabahın bereketi işte...

***

Titreme biraz geçti sanki. Sudayken mesele yok ama rıhtıma çıkarken insanı zorlayan bir denge mücadelesini tetikliyor bu durum. Titrerken dengeyi korumak zor. Ne bir yerimi ne de şişelerimi kırmak isterim. Onları toplamak için akla karayı seçtim uyku sersemi kentin kıyısında.

Ne zaman tam iyileşmeden dalsam hep böyle olur. Yine hafif nezleyim, yoksa bu serinlik vız gelirdi bana. Böyle günlerimde uzun dekompresyon gerektirecek dalış yapmamaya çok dikkat ederim. Bugün derinde çok oyalanmayınca dalış bilgisayarı da insaflı davrandı, 6 metrede 3 dakika beklemede tokalaştık. Onun da yarısı çıkış yolunda geçti gitti zaten.

Beykoz’daki çekeğin tek eksiği doğru düzgün bir merdiveni olmaması. Dipteki irili ufaklı gevşek taşlar da cabası!

Ayaklarım dibe değer değmez tesisatın ağırlığından düşecek gibi olsam da sağlı sollu bekleyen kayıkların
desteğiyle vaziyeti kurtardım.

İyi ki sıkıca bağlamışım şişeleri. Bu kadar yorgunluğun üzerine kırılmalarını istemem doğrusu. Denizin dibinde yıllar önce daldıkları uykudan bu sabah bambaşka bir İstanbul’da uyandılar. Sabahın bereketiyle iyice keyiflenen bu dalgıca her birinin anlatacak ayrı bir hikâyesi var...