RAKI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
RAKI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Mayıs 2013 Cumartesi

VER ORDAN Bİ FAHRETTİN KERİM...


Geçen sene Yeni Rakı bambaşka bir şişeyle sevenlerinin karşısına çıktı.

Tombul bedeni, kalın ensesi, mantar tıpası ve üzerindeki kabarcıklı süslemesiyle alıştıklarımızın dışında süslü
mü süslü bir şişeydi. Hâlâ piyasada var mı bilmiyorum. Zaten ben şişesine değil içindekine önem veririm.

50 sene sonra hâlâ dalıyor olursam o zaman başka tabi ki...

***

Yeni Rakı’nın sınırlı sayıda üretilen geleneksel şişesinin Nasrettin Hoca fıkraları gibi çok matrak bir hikâyesi var.

Vaktiyle İstanbul Valisi olarak görev yapmış olan, aynı zamanda Yeşilay Cemiyeti başkanı Fahrettin Kerim Gökay’ın adını duyan da vardır duymayan da. Kadıköy Evlendirme Dairesi’nden Bostancı’ya uzanan Minibüs Yolu’nun adı aslında Fahrettin Kerim Gökay caddesidir. O yoldan geçerken caddenin asıl adının yazılı olduğu tabelalar belki gözünüze çarpmıştır.

Neyse konuyu dağıtmayayım...

Tıp Fakültesi’nden 1922 yılında “Emrazı Akliye ve Asabiye Mütehassısı” olarak mezun olan Fahrettin Kerim Bey sarhoşların kâbusuydu. Rivayete göre geceleri İstanbul sokaklarını gezer ve rastladığı sarhoşları, bel kemiklerinden su alınmak üzere hastaneye sevkedermiş. İllallah eden rakıcıların intikamı gecikmemiş. Zamanın 35’lik yeni rakı şişesine, her ikisinin de kısa boylu olmasından dolayı “Fahrettin Kerim” adını takmış rakıcılar. Meyhaneye gidenler “Aç bi Fahrettin Kerim...”, büfeye gidenler “Ver bi Fahrettin Kerim...” der olmuşlar...

***

35’lik Fahrettin Kerim, hakikaten kısa boylu, kalın camlı, kalın dudaklı, cidarı kabarcıklarla süslü mavimsi
yeşil bir şişedir.

Ben bu şişeyi evvelki akşam Beykoz’da 15 metre derinde buldum.

Cuma sabah 11’den öğleden sonra 4’e kadar bitmek bilmeyen bir toplantının ardından kafam öyle bulanmıştı ki sormayın gitsin. Artık içimden ve dışımdan veryansın etmeye başlamıştım ofiste. Hani o sıra elime bi Fahrettin Kerim geçse, mezesiz bir dikişte mideye indirirdim beynimin zonklamasını dindirmek için.

Dedim dalıştan başka bir şey paklamaz beni, zaten malzeme de arabadaydı, paydos eder etmez yangından kaçar gibi kendimi Beykoz sahiline attım. Hemen bir kahve yuvarladım, denize bakarak uzun uzun soluklandım. Malum sakin kafayla hazırlamak gerek malzemeyi...

Gelen geçen her zaman ki gibi; merhabalaşanı da var, ürkek ürkek bakanı da, içinden deli midir nedir diyeni de?

Malzemeyi kuşandım, arabayı kilitledim, paletleri giyerken duamı okuyup iki omuzumdaki meleklerime üfürdüm, sonra cumburlop denize...

Suya girdiğimde saat akşam 8’e geliyordu. İlk 10 metrede su karanlık sayılmazdı, olsa olsa loş denebilirdi. Ancak sonra hızla karardı. Zaten ben suya girerken Yeniköy’e değdi değecekti. Bendeki fener en yüksek güç düzeyinde 900 lümen ışık verir, iyi aydınlatır. Onun ışığının peşine takılarak 28 metreye kadar indim. Nedense bu akşam çok derine gitmek gelmedi içimden. Karanlık sorun değil, ama bulanık suda hiç çekilmiyor. Etrafı görmekle hayal etmek arası bir manzara diyebilirim bulanık karanlığa.

Dalyandan Paşabahçe Cam Fabrikası’nın bacasına birleşen hatta ilerlerken önce tam 180 derece geri döner ve ardından sağa doğru 15-20 derece kıvrılırsanız bu rota sizi vapur iskelesinin civarına getirir. Ben de tam bu rota üzerinden iskelenin yakınına geldim. Ardından 18-20 metrelerde gezinmeye başladım...

İnhisarlar marka rakı şişelerinin arasında önce büyük Fahrettin Kerim şişesini sonra da küçük olanı buldum. Başta tanıyamadım şişeleri. Eskilerin “10 kuruşluk” dedikleri şişelere benziyordu ikisi de.

Birkaç şişe daha bulduktan sonra gümüş balıklarıyla, istavritlerle ve koyun gediklisi barbunlarla vedalaşıp çıktım kıyıya. Şöyle alelacele bir göz attım şişelere, diplerindeki Tekel yazısını o zaman gördüm. Soyun dökün, ganimeti poşetle, sonra ver elini ev. Çengelköy’de 5 dakika dur, Seval Pastanesi’nden gece kahvesi için makaron ve Osmanlı usulü acıbadem kurabiyesi al...

Bütün bu muamelenin ardından bir de baktım ki ruhumda ne gam kalmış ne keder. Sabah ki toplantıda gerim gerim gerilen sanki ben değildim de bir başkasıydı!

***

Malzemeleri yıkayıp duş aldıktan sonra hanımla kahve muhabbeti yaparken Google’daki bilmem kaçıncı taramanın ardından bir açık artırma sayfasında buldum 35’lik Fahrettin Kerim’in hikâyesini.

Geçen sene sınırlı sayıda üretilen şişenin atasıydı elimdekiler. Belki bir gün içlerine gerçek rakı koyar sofraya getiririm. Bakalım yarım asrı geçkin derinlik sarhoşluğundan sonra rakı çarpacak mı bizim kafadarları?

6 Kasım 2012 Salı

SUALTINDA TEKEL SERGİSİ...

Ha bugün ha yarın derken yıllarca ertelediğim bu dalış geçen pazara kısmetmiş.

Su Ürünleri Fakültesi’nde öğrenciyken, dört sene boyunca haftasonları hariç her gün önünden geçtiğim, her zaman buram buram anason kokan Beykoz Rakı Fabrikası’nın önü dalış için çok cazip bir yer gibi görünmeyebilir.

Bazıları Cumhuriyet’ten bile eski olan binalarda neredeyse bir asırdır alkollü ürünlerin üretilip şişelenmiş olması, eski şişe toplama meraklısı bendenizin ağzını sulandırmaya yeterliydi.
Deniz suyunda yıllanmış eski şişeler...

Deniz suyuyla yunmuş yıkanmış, zamanla denizin hediye ettiği renklerle kaplanmış ve en sonunda denizin malı olmuş eski şişelere epeydir fena sardım.

***

Yine sabah erkenden düştük yola. Malzeme günler öncesinden hazırdı zaten. Yeni kuru elbisemin hevesiyle ıslak elbiseyi bu sene biraz erken dolaba kaldırdım. Su hâlâ ılık, ince içlik bile terletiyor...

Paşabahçe vapur iskelesine giden çıkmazın sonundaki otoparka yerleştiğimizde saat 7 buçuktu. Mekânın sahibi gelir umuduyla kahvaltıyı biraz ağırdan alırken dalış planımızı da gözden geçiriyorduk.

Gerçi haritaya göre 20 m derinlik hattı kıyıdan oldukça açıkta başlıyordu, ama 20 yıl önce buranın biraz ilerisinde yine dalış sırasında başıma gelenler, Paşabahçe Koyu’nun dirsek yaptığı mevkiideki akıntıya sırtımı dönmemem gerektiğini usulca hatırlatıyordu.

Boşuna dememişler bir musibet bin nasihatten iyidir diye...

Dipten çok uzaklaşmadan, akıntıyı kollayarak her kulaçta pür dikkat! Boğazda başka türlü dalmayı unutun...

***
Çekek yerinde gözümüze kestirdiğimiz pek sağlam görünmeyen bir iskelenin ucunda son hazırlıklarımızı yapıyoruz. Hayret, bu sefer soru yağmuruna tutanlar yok ortada. Kayıklarıyla uğraşan birkaç balıkçının yüzünde her zamanki ifade: “Ulan bunlar bizim balıkları mı avlamaya geldiler yoksa?”

Ortalığı kaplayan çöplerin nispeten seyreldiği bir boşluğa doğru bir adım atıyorum ve işte yine sudayım, her pazar olduğu gibi...

Yüzey’den biraz ilerliyoruz Ulaş’la. Vapur iskelesinin ucuna gelince fabrika cepheden karşımızda. Pusulamı eski yapının rıhtımına göre ayarlandıktan sonra dalıyoruz...

***

Su derin gibi görünse de 8 m’de dibe ulaşıyoruz. Biraz balçığımsı ince kum örtüsü boğazın hemen her yerinde deniz tabanının ortak giysisi.

İlginçtir dipten kalkan kum bulutu çok geçmeden yere çöktüğünden görüşü pek engellemiyor. Biraz daha ilerleyince kumun yerini Bittium türü deniz minarelerinin oluşturduğu kalabalık birikintiler alıyor.

Boyu 1 santimi geçmeyen minicik deniz minarelerinin milyonlarcasının yarattığı kalın örtü kumun yerini alınca ortaya ilginç bir manzara çıkmış...

***

Önce kumluk, ardından deniz minareleri derken, yıllarca alkol üretmiş olan fabrikanın başlıca artıkları dibi kaplamaya başladı.

Fabrikanın yakınında deniz tabanını örten kararmış üzüm çekirdekleri, deniz ekolojisi kitaplarında bugüne kadar okuduğum dip katmanlarına hiç benzemiyor.

Bir zamanlar alkol ya da sirke saklamak için kullanıldıklarını düşündüğüm kırık küpler... Pres parçaları, paslanmış elekler... Eski ve yeni şarap şişeleri, kanyak şişeleri, rakı şişeleri... Bir yığın ıvır zıvır...

Tekel’in boğaz kıyısında uzun yıllar devam ettirdiği endüstriyel alkol üretiminin denize gömülmüş izleri, adeta özeti...

Dalışın başından sonuna kadar sanki sualtında kalmış bir Tekel sergisini geziyor gibiydim.

***

Cumhuriyet’in ilk fabrikalarının çevresinde yükseldikleri Paşabahçe Koyu, boğazın en verimli balıkçılık alanlarından biriydi zamanında. Asırlarca önemli bir avlak ve dalyan alanı olarak kullanılan koy, bir zamanlar tüm koy zeminini kaplayan ancak günümüzde iyice küçülen deniz çayırlıkları sayesinde boğaz balıklarının yuvalanmaları ve üremeleri açısından önemli bir yerdi.

Deniz minareleriyle örtülmüş şişeleri karıştırırken bulduğum delikli oval bir taş, eski usulleri bilmeyenlere doğanın bir mucizesi gibi gelebilir. Eskilerin çatlatmamak için itinayla deldikleri oval taşa “voli taşı” denir. Bir zamanların kurt balıkçıları önce balık sürüsünü ağ ile kuşatır, ardından iple bağladıkları voli taşlarını denize atıp çekerek balıkları ürkütür ve ağa doğru sürerlermiş.

İpi kopmuş ve dipte kalmış voli taşı, insanlara hizmet ederek geçen yıllardan sonra derinlerdeki huzurlu istirahati hakediyor...

***

Eski camlar, eski taşlar... Dipte eskiyi anlatan o kadar çok sessiz tanık var ki!..

Üzüm çekirdekleri arasında bulduğum bir şişe, artık üretilmeyen, 50’li yıllar öncesinden “İnhisarlar” marka rakıya aitti. Eve getirdiğim eski şişeyi karım Özgür o kadar sevdi ki, iyice temizledikten sonra içine zeytinyağı koymayı düşünüyor.

***

İstanbul’un altını üstüne getirmeyi sürdürdükçe daha nelerle karşılaşacağız bakalım?

Tekel’in özelleştirilmesiyle 2000 yılında üretime son verilen fabrikada yıkım çalışmaları hummalı bir şekilde sürüyor. Çok yakında binaların yerini çok büyük bir boşluk alacak.

Beykoz Rakı Fabrikası buldozerlerin dişleri arasında yavaş yavaş yok olurken, bundan böyle onun varlığına ait son izleri görebilmenin tek yolu boğazın derinlerinden geçiyor.