24 Şubat 2013 Pazar

KALKAN VE DALYAN...


Elbisem mi su aldı, yoksa terim mi yoğuştu? Kuru elbise giydiğim dalışların hemen hepsinde bu soru kafamı kurcalar durur.

Belkoz Dalyanı’ndan Selvi Burnu’nun az berisinde Hünkâr Köşkü’ne doğru derinden giderken de yine aynı soru takıldı kafama.

Su mu, ter mi? Adam sende, neyse ne...

Tahmin ettiğim şey olduysa muhtemelen kıyıda oldu. Balıkçının biri sabah sabah sevinç çığlıkları attı beni görünce:

-Seni Allah mı gönderdi be? Şu halatı az ötedeki tonoza bağlasana hayrına... Çok derinde değil, taş çatlasın iki bilemedin üç kulaç...”

Kıramadım sonradan adaşım olduğunu öğrendiğim güleryüzlü balıkçıyı. Bir an evvel yoluma gitmek için elbisenin boşaltma valfini sonuna kadar açıp çapari kurşunu gibi indim halkalı taşın (yani tonozun) yanına. Bir sızıntı olduysa herhalde bu sırada olmuştur. Ne yapalım, sağlık olsun...

***

Şöyle bir yokladım kendimi, vıcık vıcık bir durum yok. Sol kolumdaki serinlik tahammül edilemeyecek gibi değil. Galiba boşuna huylanmışım...

Kalın halatı tonoza geçirdikten sonra ucuna elincesini bağladım. Sonra balıkçıyla anlaştığımız gibi üç kere çektim işin bittiğini anlasın diye. Kafamı yukarı kaldırınca küpeşteden sarkan adaşımın ipi hızlı hızlı çektiğini gördüm. Benden bu kadar, hadi eyvallah...

***

Beykoz, boğaz boyunca sıralanmış eski balıkçı köylerinden biri. Gerçi köylükle ilgisi kalmadı ya artık, boğaz kıyısı boyunca dizilen diğer yerleşimler gibi...

Beykoz’un balıkçılığının iki alameti vardır; biri kalkan balığı diğeri de dalyan...

Artık çok fazla kalkan çıkmaz oldu buralarda. Dalyansa her bahar suların ısınmasıyla beraber hâlâ kuruluyor. Bir zamanlar iri kıyım orkinosların kapana kısıldığı Beykoz Dalyanı yıllardır boğazın devlerine hasret.

Geçmişte dalyancılarla devlerin kıyasıya kapışmalarına sahne olan dalyanın çevresinde, hayal meyal hatırlanan savaşlardan geriye bir iz kalmış mıdır acaba?

Bu sabah derinlere giden yolum dalyanın nerdeyse tam ortasından geçiyor. Kapana kıstırılmış kadim devlerden kalan bir iz varsa rastlarım belki...

***

Su çok soğuk, 7 derece. Cam yeşili duru boğaz suyu yüzümün açıkta kalan yerlerini bıçak gibi kesiyor. Bu suya kuru elbisesiz dalmayı hayal bile edemiyorum. Yarı kuru falan hikâye. Balıklar bile kanalın nispeten ılık sularına çekilmişler bu sabah. Kayabalığı bile yok ortalıkta...

***

Sağa sola dağılmış çeşit çeşit şişe var yolumun üzerinde.

Rakı şişeleri, şarap şişeleri, deniz kenarı muhabbetlerin ortağı, sırdaşı, arkadaşı “Efes” şişeleri...

Şampanya şişeleri kimbilir hangi kutlamanın ardından denizin dibini boyladılar? Tepesi kırık asırlık konyak şişesi keşke sağlam olsaydı. Kalın koyu yeşil camı vitrinde güzel dururdu. Yine de elim boş kalmadı bu sabah. Beykoz’un eski cam ocaklarından çıkma elişi soda şişesi kuru elbisemin cebine çoktan girdi bile...

Deniz tabanı kıyıdaki zevk-ü sefanın, doymak bilmeyen yeme içme alemlerinin izleriyle dolu. Yiyip içip boşunu denize atmışız...

***

Birbirine geçen ağ odalardan yapılma bir tuzaktır dalyan. Eskiden bu tuzağa düşen orkinozlar çaresizce çıkış yolunu ararken bazen bir tarafa o kadar yüklenirlermiş ki dalyanın ağ duvarı zorlamaya dayanamaz patlayıverirmiş!

Dalyanın kurulduğu kumluktaki ağ yığını acaba o muhteşem firarların kalıntısı mı?

Etrafta o kadar çok ıvır zıvır var ki! Tırnakları kırılmış, ipleri kopmuş çapalar... Bazıları bomboş kumluktaki tek tük kayalara öyle usturuplu takılmışlar ki insana “kör şeytan” dedirtir.

Ee deniz hali bu, görmediğin derinliklerde kısmetine ne çıkar, Allah bilir. İnsan bazen denizden alır, bazen de vermek zorundadır...

***

Çok derine inmedim bu sabah. Dönmeye başladığımda 23 metredeydim. Bizim şebekenin elemanları son bir aydır ya hasta ya da ev bark telaşında. Biraz daha gitsem beş dakikayı bulmaz 50 metrede olurdum ya, onlar yokken derine inmenin de tadı yok...

Dönüş yolunda dalyanın çapa azmanı demirlerinden birine rastladım. En az iki adam boyunda dibe saplanmış bir pençeydi sanki! Zamanında devleri zaptetmiş dalyana da böyle pençeler yakışır.

Hünkâr Köşkü’ne yakın beyaz bir yalının önünde yüzeye çıktım. Sabah dinginliğinde keyif yapan iki hanım beni görünce başta biraz ürktüyseler de hemen toparladılar. Palete kuvvet topukladım.

Çekeğe doğru aheste aheste giderken eski yalıları seyrettim denizden. Kayıkhanelerinde kancabaşlar olurdu eskiden, şimdi yerlerinde yeller esiyor. Kıyıda beni bekleyen adaşımla arabaya yürürken balıktan, balıkçılıktan lafladık. Dalyandaki orkinos curcunasından, Çubuklu Burunbahçe’deki manyat yerinden konuştuk ben malzememi çıkarırken. Ortak anıları paylaşmak güzel...

***

Elbisenin fermuarını açınca korktuğum başıma gelmedi. Yoğuşan terin nemiymiş serinliğin kaynağı. Bu dalışı da olaysız atlattım şükürler olsun.

Malzemeyi toparlarken şöyle bir baktım; bir tarafta caddeden gelen geçen arabalar, bir tarafta boğaz, arada ben...

Hangi tarafa aidim acaba?

Biri göz önünde diğeri gözden uzakta iki dünyanın insanı olmak biraz yorucu olsa da, her hafta sonu yaşadığım o arınma duygusunun yanında yorgunluğun lafı bile edilmez.

12 Şubat 2013 Salı

GÜVENİLİR VE ZAHMETSİZ: MK10


Beraberliğimiz yirmibeşinci yılına girerken Scubapro MK10 regülatörümü emekliye ayırdım.

Bu süre içinde o kadar çile çekti, öyle zorluklara katlandı ki, yıpranma payını da hesaba katınca erken emekliliği haketti emektar can yoldaşım.

Ne maceralar yaşadık, ne badireler atlattık birlikte. Bazıları bugün bile tüylerimi diken diken eder...

Bir kere bile yorulmadı, benden bu kadar demedi!

Üstelik her nefeste hayat vermekle yetinmedi, alacakaranlık diplerin sessizliğinde yankılanan fokurtusuyla da arkadaş oldu bana.

Onu denizden, alışkın olduğu, tutkun olduğu derinliklerden ayırmış olmak beni üzüyor. Fakat artık zamanı gelmişti. Yıpranmış haliyle bile zamane regülatörlerine taş çıkartır. Ne de olsa eski toprak. Boğazın, Marmara’nın zorlu sularında birlikte piştik...

***

Onu kutusundan ilk kez çıkardığım gün daha dünmüş gibi gözümün önünde. Artık çizik içinde olan metal gövdesi ayna gibi parlıyordu. Diyaframı örten koruyucu metal kapaktaki “Mark X Dual Balanced” yazısının silikleşmesi için daha uzun maceralar vardı ikimizin de önünde...

Deniz salyangozu toplarken kullanmaya alıştığım, kâh hava kâh bir yudum deniz soluduğum Allahlık regülatörlerden sonra MK10’un güçlü nefesi adeta fırtına gibi esmişti ciğerlerimde. Az bir çabayla nefes almam yetiyordu havayı kasırga gibi üflemesi için...

***

Dalışa başlayalı daha bir yıl olmuştu. 18 yaşında yeni yetme bir dalgıçtım. İşte o emekleme günlerinde rahmetli babam hediye etmişti mücevher kadar değerli MK10’u.

Bu işi çok sevdiğimi, her ne pahasına olursa olsun dalmaktan vazgeçmeyeceğimi kabullenmek zorunda kalınca, derinlerde aldığım her nefesi belli ki güvenilir birine emanet etmek istemişti cebindeki bütün parayı benim selametim için harcarken.

MK10 ne babamın ne de benim güvenimi boşa çıkardı, ona emanet edilen canı asla soluksuz bırakmadı...

***

İç düzeneği çok basittir. Birinci kademesi klasik pistonlu mekanizmayla çalışır. Bakımı, ayarı düzgün yapılırsa, 60-70 metre derinde hiç zorlanmadan nefes almanızı sağlar.

Elinizde uygun araç gereç varsa söküp takması da çok kolaydır. Öyle incik boncuk parçası yoktur, kolayca ele gelir. Bir kere alıştınız mı bakımını kolayca yapabilirsiniz...

İkinci kademenin mekanizması da oldukça sadedir. Zamane regülatörleri gibi narin değildir. Anahtarı azıcı kaçırınca ne çatlar ne de ezilir. Sizin anlayacağınız eziyete tahammüllüdür. En sert koşullarda güvenle kullanılsın ve zahmetsizce bakım yapılsın diye tasarlanmıştır...

***

Aslında hâlâ iyi çalışıyordu. Son olarak Rumelihisarında Lok Pharba batığına ve Kanlıca Koyu’nun önündeki derin yamaca dalmıştık birlikte.

Hisarın açığında 50 küsür metrede uyuyan Lok Pharba’ya dalmak, derin suyla ve akıntıyla aynı anda mücadele etmeyi de göze almak demektir. Hal böyle olunca benim gibi nefes cimrisi birinin bile hava sarfiyatı ister istemez artar.

Lok Pharba dalışında sorun yaşamamak için kelle başına en az üç tüp gerekir. Geçen Kasım’da batığa inerken de üç tane tüp vardı yanımda. O gün sol askıda sallanıp duran 10’luğa takmıştım MK10’u.

Gidişte ve batığı gezerken sırtımdaki 15’liği tüketmiştim. Dönüş yolunda ve neredeyse 40 dakika süren dekompresyonun 3’te 2’sinde uzun uzun vedalaşmıştım sadık can yoldaşımla. O yorgun haliyle bile tık dememişti...

***

Ocak ayının ilk haftasıydı. Kanlıca Koyu’nda son hazırlıklarımı yaparken diyafram kapağını tutan metal kelepçelere takıldı gözüm.

Bronz kelepçelerin bir zamanlar pırıl pırıl parlayan krom kaplaması çizik içindeydi. Denizin dibinde yaşadığım keyiflerin ve korkuların arkasında kalan izlerdi onlar.

Belki de bu yüzden, kaç defa niyetlenmiş olsam da yeniden kromla kaplatmadım onu. Denizde birlikte piştik, birlikte yıprandık, birlikte yaşlandık.

İkimiz de deniz yorgunuyuz, zamanın izleri var ikimizin de teninde. Derinlerde geçen bir ömrün izlerini niye silip atalım ki üzerimizden?

Artık vitrinde dinlenmeye çekilmiş olsa da yüzyüze geldiğimiz her an sadece benim duyabileceğim bir fokurtuyla usulca seslenir bana:

“Buradayım, ne zaman istersen seninle yine derinlerde kaybolup gitmeye hazırım...”

7 Şubat 2013 Perşembe

KUMDA KIPIRDANAN HAYAT: DİL BALIKLARI...


İlk bakışta birbirlerine çok benzerler. Zaten bu benzerlikten dolayı kolayca birbirleriyle karıştırılırlar.

Tümüne birden dil balığı denen bu beyaz etli ve lezzetli balıkları hangisi hangisidir ayırmak için gözlerinin gerisindeki küçük ayrıntılara keskin bir gözle çok yakından bakmak gerekir.

Diple bütünleşen dil balıklarını farketmek ve aralarındaki farkları görebilmek dikkat ister.

***

Yumurtadan çıktıktan sonra çok kısa bir süre için orta suda gezinen ve ardından dibe çökerek dibi kaplayan hayatın sayısız motiflerinden birine dönüşen dil balığının geçirdiği değişimi size daha önce anlatmıştım (bkz. Bir taraf kaybeder diğer taraf kazanır).

Dil balığı larvasının bedeni yassılaşırken başın bir tarafındaki göz yerini terkederek diğer gözün yanına yerleşir. Bu durum, dil balığının anatomisini tanımayanların, gözlü tarafı sanki sırt tarafıymış gibi zannetmelerine neden olur. Oysa bu taraf dil balığının sol tarafıdır; gözlerin arkasındaki yüzgeçler de sırt değil göğüs yüzgeçleridir.

Karışık mı oldu? Devamlı sol kolunuzun üzerine yatarak yaşadığınızı, kafanızın sağ tarafında iki tane gözünüzü olduğunu hayal edin. Okula, işe, çarşıya, pazara sol kolu üzerinde yatarak gitmeye çalışan, bu haldeyken muhabbet eden, günü böyle geçiren insanlar...

Dil balığının yaşam tarzı biraz olsun gözünüzde canlanabildi mi?

***

Çavaledeki balıklar fiyatlarına göre sıralandıklarında dil balığı listenin üst sıralarına hemen yerleşir. İster evinizde pişirin ister lokantada ısmarlayın, eğer dil balığı yemeye niyetlendiyseniz, ziyafetin sonunda biraz kabarık bir hesap ödemeye de hazırlıklı olun.

Kendi tadı pek hafif olduğundan dil balığı genellikle başka lezzetlerle harmanlanarak pişirilir.

Karides kuyruklarına sarılmış dil balığı filetosu ya da sarımsaklı tereyağında pembeleştirildikten sonra limon sıkılarak fırınlanan bütün dil balığının yanında sade ızgarasının esamesi okunmaz.

Neyse, mutfağın derinlerinde kaybolmadan asıl konumuza geri dönelim...

***

Ne diyordum?

Aa, evet, dil balıklarını birbirlerinden ayırmak, aralarındaki farkları farketmek dikkat ister.

İstanbul’un Marmara ve Boğaziçi sularında birden fazla dil balığı türü yaşar. Bunlar arasında en sık rastlananlar Solea nasuta ve S. vulgaris’tir.

Bu yazının başında gözlerin gerisindeki küçük ve önemsiz gibi görünen göğüs yüzgecinden bahsetmiştim.

Dil balığının bazen bayrak gibi dalgalandırdığı, bazen bedenine yapıştırdığı göğüs yüzgeci, Solea cinsi dil balığı türlerinin ayırdedilmelerinde belirleyici bir rol oynar.

S. nasuta’nın göğüs yüzgecinin ön tarafı turuncudur, arkaya doğru siyah bir lekesi vardır ve yüzgeç beyaz bir bantla sonlanır. Bu dil balığı türünde göğüs yüzgecinin renk dizilimi turuncu > siyah > beyazdır.

Dış görünüşü açısından S. nasuta’nın neredeyse ikizi olan S. vulgaris, daha sade desenli göğüs yüzgeciyle ilk türden ayrılır. S. vulgaris’in göğüs yüzgecine yakından bakarsanız, ön tarafının kum rengi olduğunu ve arka tarafında siyah bir leke bulunduğunu görürsünüz.

***

Soleidae ailesinin üyeleri olan S. nasuta ve S. vulgaris’in dışında, İstanbul kıyılarında yaşayan iki dil balığı türü daha var: Citharus linguatula ve Arnoglossus thori...

Citharidae ailesinin üyesi olan C. linguatula, iri pulları ve sivri kafası ile Solea türlerinden kolayca ayrılır. Sırt ve anüs yüzgeçlerinin gövdeye birleştiği yerlerde koyu renkli küçük lekeler olduğu göze çarpar.

Oldukça küçük bir tür olan A. thori bothidae ailesinin üyesidir. Sırt yüzgecinin ikinci ışınının diğerlerinden çok uzun olması onu hemen ele verir.

Solea’lar gibi ticari kıymeti olan türlerin aksine ne Citharus ne de Arnoglossus türü dil balıkları değerli avlar olmadıklarından onları çarşı pazarda pek göremezsiniz.

Onlarla tanışmanın tek yolu dünyalarına misafir olmak, ziyaretlerine gitmektir...

***

Sizin için Ortaköy’ün nesi meşhurdur bilemem, ancak bu soruyu bana sorsalar cevaplarımdan biri mutlaka dil balığı olurdu.

Ortaköy Camii’nin az yukarısında Esma Sultan Yalısı’nın önünde deniz tabanı 20-25 metreye kadar dik bir yokuş gibi indikten sonra düzleşmeye başlar. Yavaşça derinleşmeye devam eden dibi izlediğinizde akıntının da yardımıyla ulaştığınız temiz kumlukta dil balıkları cirit atar.

Boğazın hemen her yerinde karşıma çıkan dil balıkları, artık her ne hikmetse burada toplaşırlar.

Yalıdan Boğaz Köprüsü’ne kadar uzanan kumlukta adım başı dil balığı görmek, cansız griliğin varlığınıza tepki vererek kıpırdandığına, canlandığına şahit olmaktır.

Rüzgârla savrulan yapraklar misali sağa sola kaçışan dil balıklarının arasında gözden uzak boğaz gezintisinin keyfi bir başkadır.

Dibi örten griliğin canlandığını farkettiğiniz an, dipteki dil balıklarını farkettiğiniz an, kuma karışıp giden hayatı, ıssız kumluğa can veren yaşamları da farkedersiniz.

Çevremi saran yaşam parçalarıyla derinlerde dolaşmak...

İşte bu bana çok keyif verir.

28 Ocak 2013 Pazartesi

HARİTAYI BOYAMAK...


Bugüne kadar boğazda daldığım yerleri haritaya kaydedesim geldi geçenlerde birden bire. Düzenli olarak dalış defteri tutmaya, hemen her dalıştan sonra iki elim kanda olsa mutlaka vakit ayırırım. Sadece dip zamanı ve derinlikle yetinmem, o dalışta kullandığım malzemenin özelliklerinden dalışın krokisine kadar titizlikle kaydederim ayrıntıları.

Geriye dönüp baktığımda nerelere dalmışım neler görmüşüm yeniden hatırlamak her seferinde hoşuma gidiyor.

Fakat dalış haritası tutmayı yirmibeş senedir her nedense hiç akıl etmemişim. Gerçi her dalış öncesi harita üzerinden mevkiyi okur, akıntılara kâğıt üzerinden göz gezdirir, kısacası dersimi iyi çalışırım. Şimdilerde google haritalarının uydu resimleri sayesinde en netameli görünen yerlere bile tepeden bakıp nereden girilir, nereden çıkılır ve gerekmesi halinde nereden sıvışılır kuşbakışı karar vermek çok kolaylaştı.

Yıllar sonra bu dersi bu kez tersinden çalıştım ve ustalarımdan devraldığım bu kıyılarda, bu boğazda daldığım yerleri kabaca işaretledim haritaya. Askeri bölgeler sayılmazsa iki kıyı da siyah üçgenlerle doldu ki bunlar bile hikâyenin tümünü anlatmaya yetmez.

***

Dalmayı burada öğrendim, dostlarımla boğazın altında ve üstünde çok keyifli zamanlar geçirdim, derinlerdeki akıntının içinde ekmek peşinde koştum.

Su Ürünleri Fakültesi’nde öğrenciyken derste öğretilenlerin, kavanozlardaki sıvılara hapsedilmiş ölü deniz canlılarının hayattayken nasıl olduklarını görmek için her seferinde yine boğazın derinliklerine döndüm.

Boğazın derinlikleri hem hayatımı kazanmamı sağladı, hem de öğrenmemi. Burası hem ekmek teknemdi, hem de okulum...

Denizi denizde yaşayarak, boğazın derinlerine dalarak öğrendim ben. İyi ki de öyle olmuş. Başka türlü olsaydı içime sinmezdi boğazın suları. Ne onu bu kadar iyi tanıyabilirdim, ne de bu kadar gönülden bağlanabilirdim...

***

Hâlâ çocukluğumun meraklı gözleriyle bakıyorum boğazdaki hemen her taşın altına. Oval camlı turuncu maskesiyle bir leğen suda derinlere dalan haylazın merakı tazeliğini hiç kaybetmedi.

Tam yirmi beş yıldır hemen her haftasonu şafakla uyanıp denize gitmeyi, aynı kayalığın çevresinde aylarca, hatta yıllarca dolanmayı, dibi eşelemeyi, alacakaranlık derinliklerde kendine ait bir yaşam kurmayı ve bıkmadan buna devam etmeyi, tükenmek bilmeyen öğrenme tutkusundan başka bir sebeple açıklamak bana göre mümkün değil.

Dalıştan eve dönerken aklım hep burada kalır. Evde, işte, artık her neredeysem orada hep bir sonraki dalışı düşünürüm. Merakımı sürekli taze tutmanın, içimdeki dalış isteğini her an yaşatmanın bir başka yolu da hep dalışı düşünmektir.

Bugün bunu keyif için yapıyor olabilirim. Önümüzdeki hafta dalışı kırmak için kendime sudan bir sebep de yaratabilirim. Fakat hayatımı kazanmak için ya bir gün yine derinlerde ter dökmem gerekirse? Yıllar önce denizden kısmetimi kesip masa başına atan kör talih ya yine denize savurup atarsa? O gün geldiğinde bedenim de ruhum da buna hazırlıklı olmalı.

Ben her haftasonu, gelip gelmeyeceği belli olmayan o güne hazırlanmak için kör şafakla sıcak yatağımı terkedip buz gibi sulara dalıyorum.

Aynı kayalığı, aynı kumluğu, aynı marul yosunlarını, enkazları, midyeleri, boğazın derinlerine ait olan ne varsa onları yüzlerce kez görmüş olmaktan bir kez bile sıkıldığımı hatırlamıyorum. Hem daha tümünü görmedim ki boğazın. Haritayı siyaha boyamak için daha uzun yıllar var önümde.

En azından ben böyle olmasını diliyorum...

22 Ocak 2013 Salı

ALTIN DEĞERİNDE RENKLER...


Meraklı ve sadık kikla balıkları da boğazın ve Marmara’nın gediklilerindendir.
Sizle karşılaştıklarında ilkin kaçmaya yeltenseler de sonradan sakinleşir ve hafifçe yanınıza sokulurlar. Kocaman gözlerinden saçılan ürkek bakışlarla sizi tepeden tırnağa süzer ve tanımaya çalışırlar.
Yaşanan onca çevre felâketine rağmen İstanbul’u terketmemişlerdir. Sırf bizi balıksız bırakmamak için hâlâ sabırla katlanırlar vurdumduymazlığımızın sonuçlarına.

***

Aramızdaki yakınlık yıllarca önce başladı. İstanbul kıyılarında denizi tanıyan, balık tutma hevesiyle okuldan kaçan çoğu yumurcak gibi ben de allı morlu, mavi menevişli kiklalara dikmiştim gözümü.
Yorgan ipliğinin ucuna bağladığım bükülmüş toplu iğneden oltama yem diye midye takar ve beklemeye başlardım Bostancı kıyısında.
Artık ben mi beceriksizdim yoksa kiklalar mı çok akıllıydılar, elim boş süklüm püklüm dönerdim eve.
Gökkuşaklarının bulaştığı sevimli kiklaları o günlerden beri çok severim.

***

Symphodus tinca, boğazda ve Marmara’da yaşayan en iri kikla türüdür. Uzunluğu yarım metreyi ve ağırlığı 3-4 kiloyu bulabilir. Çimen yeşili derisindeki desenleriyle derinlerde adeta bir renk cümbüşüdür.
Yuvalanmaya uygun kovukların bulunduğu kayalıklarda, dalgakıranlarda, iskele bacaklarının arasında, batıklarda mutlaka karşınıza çıkar. Diz boyu sularda da rastlanır, alacakaranlık derinliklerde de.
İstanbul’un renkli siması S. tinca bugüne kadar yüzlerce kez karşıma çıktı ve en olmadık yerlerde dalışlarıma renk kattı.

***

İsminin tam karşılığı göz benekli (ocellus) kikla olan Symphodus ocellatus, İstanbul denizlerinde yaşayan bir başka kikla türüdür. Bu ismi, yeşil yanaklarının üzerindeki mavi-pembe halkalardan alır.
Doğa bu sevimli balığa sade bir yüz makyajı yapmakla yetinmiş ve vücudunun geri kalanını sarımsı yeşilin tekdüzeliğine bırakmıştır.
İlk türün aksine daha sığ sularda yaşamayı tercih eder. Uzunluğu 20 santimi pek geçmez. İrikıyım akrabasının aksine kovuklardan çok deniz yaşamının arasına karışmayı tercih eder. Sünger ve yosunlarla kaplı taşlıklarda pineklemeye bayılır. Yuvasına bağlıdır ve kolay kolay terketmez.

***

Aslen yine bir kikla olan Symphodus roissali’ye çırçır balığı dendiği de olur.
Karışık renkli bir balık olmasına rağmen, vücudunun yanlarında sırta doğru belirginleşen siyah lekelerle yüzgeçlerindeki kırmızılıklar gözden kaçmaz.
İlk iki tür genellikle yalnız başlarına görülürken çırçır balıkları çok kalabalık olmayan gruplar halinde gezinirler.
Kikla türleri içinde en meraklı olanıdır. Dibine kadar sokulduğunuz da bile yerinden pek kıpırdamaz. Geceleri iyice sakinleşen çırçır balıkları, çoğunlukla samimiyetin, sokulkanlığın kurbanı olurlar.

***

Labridae ailesinin üyesi olan kiklalar Akdeniz’den Ege’ye, Marmara’dan Karadeniz’e kadar tüm kıyılarımızda yaşarlar.
Ailenin bir başka üyesi olan gün balığı (Coris julis) kiklalarla akrabadır. Nispeten daha ince ve uzun bir balık olan gün balığı şeklen kiklaya benzemese de yaşamı en az onunki kadar renklidir.
Kikla ve gün balığı için renksiz bir yaşam düşünülemez. Rivayete göre sultan II. Mahmud renklerini çok sevdiği için kikla veya gün balığı avlayıp huzuruna getiren balıkçıları altınla ödüllendirirmiş.
Sultanlara layık renkleri uğruna harcanan hazineleri fazlasıyla hakediyorlar. Derinlerdeki yaşam hazinesinin en nadide parçaları arasında onların altın değerinde renkleri de var...

17 Ocak 2013 Perşembe

SÜSLÜ MÜ SÜSLÜDÜR KARABAŞ BALIĞI...


Hem süsüne düşkün hem de utangaçtır. Turuncudan kırmızıya yalazlanan bir ateş parçasıdır.

Alacalı bedenindeki tek aykırılık kömür karası başıdır. Bedeninden alevler yükseldiği halde kafasındaki ateş sönmüş ve arkasında kapkara bir bakış bırakmıştır.

Sırtında ensesinden kuyruğuna kadar dantelden bir yele gibi uzayıp giden yüzgeçlerin mavi kenarları, bu canlı ateşten yükselen alevlerin sınırını çizerler.

***

Her zaman ziyaretçilerini en şık haliyle karşılamaya hazırdır yuvasında beklerken.

Pasaklı ve bakımsız olduğu hiçi görülmemiştir. Yerleştiği taşlığın kuytularında gözalıcı renkleri hemen farkedilmese de üzerine ışık düşmesiyle bedenindeki ateşin canlanması bir olur. Karanlıkta dikkat çekmeyen karabaş balığı aydınlıkta lal taşı gibi parlar, canlı bir mücevher olur çıkar.

Boğazın ve Marmara’nın derinlerinde gizlenen yaşam hazinesinin az bilinen, çoğunlukla gözden kaçan bir parıltısı, canlı bir rengidir karabaş balığı.

***

Pek para etmez. Olsa olsa akvaryum meraklılarının ilgisini çeker. Onun gözalıcı renklerini evlerine taşımak isteyen meraklılar belki üç beş kuruş verirler. Hepsi bu...

Ekonomiye pek katkısı olmadığından isim vermeye de gerek görülmemiş ve bir tane isme dört farklı tür tıkıştırılmıştır.

Akdeniz’de dört türü yaşar karabaş balıklarının. Tümü Trypterygion cinsinde sınıflandırılan bu türlerin üçüyle tanışıklığımız 1800’lü yılların başlarına kadar gider.

Günümüzde Trypterygion tripteronotus olarak adlandırılan ve bu yazının da başkarakteri olan karabaş balığı, ilk kez Fransız doğa bilimci Risso tarafından 1810 yılında tarif edilmiş. Risso, Nice körfezinde yakalanan karabaş balıklarını inceledikten sonra, dış görünüşü horozbinaya çok benzeyen bu yeni balığı Blennius tripteronotus olarak adlandırmış.

Aradan geçen 200 yılda farklı bilimciler tarafından adı birkaç kez değiştirilen karabaş balığı en sonunda günümüzdeki ismine kavuşmuş.

***

Denizlerimizde T. tripteronotus dışında iki tür daha yaşıyor: T. delaisi ve T. melanurus. İlki Karadeniz’e kadar çıkarken, diğer ikisine daha çok Ege ve Akdeniz kıyılarımızda rastlanıyor.

Karabaşların Akdeniz’deki dördüncü türünün tanımlanışı ise adeta bir genetik dedektiflik öyküsü gibi.
Akdeniz’in dört bir yanından topladıkları T. tripteronotus türü karabaş balıklarını hem genetik hem de morfolojik yönlerden inceleyen bir grup İspanyol araştırmacı, denizin batı ve güneybatı kıyılarından topladıkları karabaşların doğuda yaşayan türdeşlerinden belirgin olarak farklı oldukları sonucuna vardılar.

Yakın zamanda T. tartessicum adı verilen bu yeni karabaşbalığı türünün yaşadığı alan, İspanya’nın güney kıyılarıyla, Fas’la Tunus arasında kalan kuzey Afrika şeridini kapsıyor.

Tam metni Scientia Marina dergisinde 2007 yılında yayımlanan bu öyküde, söz konusu tür farklılaşmasının yaklaşık üç milyon yıl önce gerçekleşmiş olabileceği yazıyor.

Küçük balığın büyük öyküsü biraz karışık olsa da okumaya değer...

***

Karabaş balıkları taşlık kıyıları mesken tutarlar. Akdenizli karabaşların derinlik rekortmeni olarak bilinen T. delaisi dışında ki onun 40 metreye kadar inebildiği bilinmektedir, diğer karabaş türlerini, derinliği 5-6 metreyi geçmeyen, süngerle, yosunla ve türlü türlü deniz yaşamıyla kaplanmış sığ taşlıklarda, gölgelikli kayaların kuytularında, mağara girişlerinde kıpırdamadan yatarken görebilirsiniz.

Öyle çok derinlere inmenize gerek yok. Çok uzaklara da gitmeniz gerekmez. Caddebostan'da, Suadiye'de, boğazın herhangi bir yerinde ya da adalarda diz boyu suda kafanızı suya sokun ve taşların altına dikkatle bakın. Yaşam ateşinin kızıl korlarını gördüğünüzde sakın dokunmaya kalkmayın. Aksi halde hızla sönükleşir ve sizden uzaklaşır...

6 Ocak 2013 Pazar

ŞİMDİ EVE DÖNME ZAMANI...


“Hadi, yeter bu kadar, çık artık daha fazla oyalanma... Uzatma misafirliğini, evine dön!..” der gibiydi sedef gibi ışıldayan gözleriyle bakarken.

Sakindi, rahatsız olmamıştı varlığımdan. Nereye gidersem peşimdeydi, rehberlik eder gibiydi karanlığın içinden çıkıp gelen, yuvalandığı kayalığın sağını solunu inceleyen bu meraklı yabancıya...

***

Kanlıca Koyu’nun ağzında derinliği anlamak için derinlik göstergeme bakmaya gerek yok! 25 metre civarına gelmiş olmalıyım...

İşte bir duvar gibi karanlıkta kaybolan kayalığın başlangıcı orada... 

Sarı siyah derili bir yılan gibi derinlere doğru uzayıp giden kablo da metal zırhından hemen hemen bu derinlikte sıyrılıyordu...

Her şey yerli yerinde. Birkaç palet daha vurduktan sonra kanalın meyili başlar. Akdeniz’in tuzuyla ıslanmama az kaldı, çok sürmez...

***

Ve karar anı: tamam mı yoksa devam mı?

Ne zaman tamam diyebildim ki? İşte yine tek tabanca derinlere doğru gidiyorum.

Ne zaman bir karar vermem gerekse hep o çağrıyı duyarım kulaklarımda. Gemicileri kandırıp yanlarına çağıran, sonra kendilerine esir eden deniz kızları gibi, derinlerden gelen bir ses de beni çağırır gel diye...

Yine kapıldım gittim o çağrıya. Pusulam var, yolum kerterizim belli: “giderken ok 180’de dönerken 0’da.” Ucu bucağı belli olmayan kablo da güven veren bir rehber...

Eğer yollarımızın ayrılması gerekirse kıvrıldığı yerden bağlarım makaramdaki ipi sağlam bedenine ve yoluma öyle devam ederim.

Derinlerin çağrısına kapıldığımı inkâr etmiyorum. Fakat derinlerin esiri olmamayı daha bu işlerde çocukken öğrendim.

Hem artık evde de bir deniz kızı var, bir de onun yavrusu...

***

Dev gibi kayalar var dipte. Neye ait olduğu belli olmayan paslı bir admiralti çapa ve sac kalıntıları karışmış aralarına.

1891’de İngiliz “Eddlethorpe” buharlısının Kanlıca önlerinde battığına ilişkin birkaç satır yazı (http://www.wrecksite.eu/wreck.aspx?144307) insanın aklını ister istemez kurcalıyor. Acaba o buharlıya mı ait bu kalıntılar? Belki de Eddlethorpe’nin davetiydi derinlerden yükselen çağrı...

Gel... Gel ve bul beni...

Bugün değil. Bugün yanımda sadece iki tane tüp var. Bu davete icabete yetmez bu donanım. Ama söz, bir dahaki sefer sıra sende. Artık eve dönmeliyim...

***

Dönüş yolunda önce kan kırmızı bir lipsoz çıktı karşıma. İstavritler ve izmaritler izledi onu. Sokulgan ve samimiydiler.

Boğazın derinlerinde Kanlıca’nın az açığında 40 küsür metre derinde balık kaynayan bir kayalık var. Araya karışmış hurdalar... Uzaklarda başlamış, fakat limanına ulaşamadan noktalanmış bir hikâyeden bugüne kalanlar... Onların arasında keyifle gezinen ben...

Bana göre yaşamak bu işte...

***

Gidişi dönüşü dahil 42 metrede kırk dakika zaman geçirdim. 6 metrede yirmi dakika beklemek ılık suda keyiflidir ama gel gelelim suyun sıcaklığı 8 derece. Kuru elbisemin altına anorak içliğimi giymiş olmama rağmen bugün sanki yetmedi bu yalıtım.

Eğer beklenen kar yağarsa haftaya su daha da soğur. Mart sonuna kadar böyle, ne yapalım, bunun da kendine göre bir güzelliği var; kıyılar ıssız, deniz de öyle. Anlayacağınız kış dalışları tam kafa dinlemelik...

Yalıların önündeki taşlara aşinayım. Aralarında asırlardır bu kıyıdan boğazı gözleyenler var. Sahipleri de kendileri gibi eski, kimbilir kaç kuşaktır buradalar?

Çıkmama on dakika kala çamurun içinde farklı bir şişe gözüme çarptı. Tombik ağzı, kalın etine karışmış kabarcıkları ile belli ki eski bir şişeydi. Suya fırlatılalı kimbilir kaç yıl geçmişti?

Çamurdan çekip çıkardım; çoğunlukla 1800’lerin sonu ile 1910 arasına tarihlendirilen “blob-top torpedo ten-pin” denilen eski soda şişesi bu dalışın küçük bir anısı oldu.

Her dalış ayrı bir hikâyeyi de beraberinde getiriyor İstanbul kıyılarında. Hiç masal bilmesem bile oğlum Derin’e anlatacak o kadar çok şey birikti ki aklımda!

Bunları ona anlatmak için sağ salim eve dönmem gerek ve şimdi eve dönme zamanı...