DENİZ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
DENİZ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ağustos 2013 Pazar

DERİNLER ÖDÜLLENDİRİR BENİ...

Haftasonunu kuru geçirmeyi unutalı o kadar uzun zaman oldu ki!
Denizin tuzunu tatmadan geçirdiğim her 
pazarı ömrümden bir kayıp sayarım. Uykumdan vazgeçip şafak vakti yollara düştüğüm, sıcak yatağımın rahatından deniz uğruna vazgeçtiğim her pazarın mutlaka bir ödülü oldu derinlerden gelen.

Camlı dolabımın içinde durur derinlerdeki İstanbul’un bana armağanları; günün birinde artık dalamayacak hale geldiğimde bana bugünleri, bu kentin kıyılarında ve derinlerinde yaşadıklarımı anımsatacak, uzun uzun düşlere dalmamı, belki de o zamanlar geldiğinde çoktan kaybetmiş olacağım yoldaşlarımı anımsamak için geçmişe ait, en güzel zamanlarıma ait hatıralar verir derinlerdeki İstanbul...

***

Birkaç yıl önce bir Ahırkapı dalışında kadim İstanbul’un derinlerde yitip gitmiş hikâyelerinin peşine düşmüştüm yine. Bu seferki armağanı küçük bronz bir kutuydu. Öyle kararmıştı ki dibin rengiyle hemen hemen bir olmuştu. Üzerine titizlikle kazınmış oymaları dipteyken çok zor farkediliyordu. Zamanın tortusu birikmişti kabartmaların arasındaki boşluklarda. Gerçek güzelliği evde temizleyince ortaya çıktı. Eskiden bambaşka bir zevkmiş üretmek. Alın teri döken, el emeği göz nuru harcayanların hatırı sayılır estetik kaygıları varmış üretirlerken. Geçmişten kalan hemen her şeyin üzerinde bu zevk dolu kaygıyı görebiliriz.


Charles Lewis Posner ki kutunun üzerinde yazan marka buydu,
Viktorya döneminin tanınmış divit kalemi
markalarından. Hokkadaki mürekkebe batırılarak kullanılan divit kalemlerini, benim gibi kalem emekçileri bir zamanlar yaygın olarak kullanırlarmış. Gerçi bugünün yazı üstatları ve meraklıları da divit kalemlerine olan ilgilerini kaybetmiş değiller. Geçmişteki yaygınlığından eser kalmamış olsa da divit geleneğini yaşatan meraklılar daha tamamen yok olmadılar. Az ama öz...

Bronz kutunun sırtı tıpkı bir kitap cildi gibi şekillendirilmiş. Yapan usta bir
de “cilt 1” yazısını eklemiş, sanki kutunun içindekilerin amacını anlatmak ister gibi. O kutudaki kalem uçlarıyla kimbilir ne ciltler yazıldı, ne öyküler anlatıldı? Zamanın derinliklerinde kaybolmuş bir meslekdaşımın, bir başka kalem emekçisinin miydi acaba? Neden denize fırlatılmıştı? Bazı sorular yanıtsız kalır...

***

Bugünlerde Yedikule’de hummalı bir deniz doldurma çalışması yürütülüyor.
İstanbul’a milyonluk bir gösteri meydanı kazandırmak için hergün tonlarca moloz denize dökülüyor. Geçenlerde bizim çocuklar dalmak için Ahırkapı’ya gitmişlerdi. Yelkenkaya’dan dönerken aradılar, Ahırkapı’daki dalış noktasına kıyıdan giriş kapatılmış, nereye gidelim diye soruyorlardı.

Kocaman bir şantiye kurulmuş kıyıya, ne çekekten ne de radarın ordan
denize girmek mümkün değilmiş. Hani kıyıyı güzelleştirmek, düzene sokmak için bir çalışma yapılacaksa eyvallah. Ama orayı da doldurmaya başlarsalar, yandı gülüm keten helva! Kentin hiç duyulmamış, gün yüzü görmemiş hikâyelerinin molozun altında kalması endişesi sardı beni birkaç haftadır. Denizin altından gelen hikâyelere karşı giderek daha duyarsızlaşan, ilerlemenin önünde engel olarak gören insanlar haline geldik. Varsa yoksa bugün ve yarın, geçmişin pek bir önemi kalmadı artık. Ha denizin dibinde kalmış ha molozun altında. İki kıta yetmedi İstanbul’a, kıyısındaki denize de göz dikti. Hoş çok da yeni bir şey değil bu. Kentin şekillendiği karasal alanları plansızlığa kurban et, sonra yer kalmadı diye denizi doldur.

Bu şehir bir zamanlar deniziyle dosttu. Bu dostluk sayesinde her zaman ödüllendirilmişti bu kentin yaşayanları, lüferle, orkinozla, kolyozla, uskumruyla, pırıl pırıl bir denizle, adımbaşı plajlarla, çöpe çamura bulanmamış martılarla, eksiksiz bir deniz yaşamıyla...


Kendine has bir deniz kültürüydü İstanbul’un denizle olan ilişkisi. Şimdi molozlara gömülen sadece deniz değil, kentin günyüzü görmemiş hikâyeleri, geçmişine dair ipuçları...

11 Ağustos 2013 Pazar

BOĞAZ’IN BATIK MARKALARI...

Aslında basit bir heves olarak başlamıştı yıllardır keyifle sürdürdüğüm şişe arayışı. Hemen her dalgıcın
gönlünde yatan aslandır, ufak çaplı bir maceranın beraberinde dipte değerli bir şeyler bulmak. Hoş, en basit haliyle bile dalış başlı başına bir maceradır, suyun altındaki her kayboluş sonu belli olmayan bir serüvendir ya, zamanla yetmemeye başlar. Derinlerde alınan her nefes sıradanlaştıkça dalgıç da başka hikâyelerin peşine düşer.

Bana gelince, dalışa başladığım ilk günden beri dipten sürekli bir şeyler topladım durdum.

Önceleri bir salyangoz dalgıcıydım. Nargile kayıklarında geçirdiğim onca zaman içinde ne kadar salyangoz topladım artık Allah bilir. Bu macerayı size daha önce de anlatmıştım, burada tekrar etmeye gerek yok. Merak edenler yandaki yazıya bakabilirler: (bkz. Damdan Düşer Gibi Dalgıç Oldum)

Sonra mercan dalgıçlığı başladı. Fakat bu sefer para için değil, bu değerli canlıların yaşam hikâyelerini ortaya çıkarmak için başlatılan bilimsel projeler çerçevesinde derinlere dalıp gitmiştim (bkz. Alacakaranlıkta Gezinmek).

Dedim ya başından beri hep bir şeyler topladım dipten, bazen keyif için bazen de geçimimi sağlamak için. Sağ
olsun bugüne kadar deniz hiç eli boş çevirmedi beni, az ya da çok artık o gün kısmetimde ne varsa, hep filem dolu uğurladı. Bugüne kadar topladıklarım hep tabiat ananın elinden çıkmış şeylerdi. Canlıları denizden koparma hevesim zaten uzun zamandır azalmış hatta hiç kalmamıştı. Acaba ne arasam ne çıkarsam derken içimdeki toplayıcı bir kez daha dürttü beni. Dipten canlı olmayan bir şeyler toplamanın vakti artık gelmişti.

***

Çok değil beş sene önce bir Eylül akşamı evde tek başıma “The Deep” filmini kimbilir kaçıncı kez
seyrediyordum. Hani iki tatilci balıkadamın Karayiplerde bir batığa dalarken dipte bir takım ıvır zıvır bulmaları ile başlayan ve derken altın, morfin, kan, barut ve bolca aşkla harmanlanmış serüvenlerinin anlatıldığı 1977 yapımı film var ya, belki yüz defa seyrettim ama hâlâ her seferinde bıkmadan izlerim. DVD aşındı neredeyse...

İşte o filmi seyrederken aklımdan şöyle  bir geçti: “acaba boğazda dalarken etrafıma biraz daha dikkatle baksam eski şişeydi, çatal kaşıktı bir şeyler bulur muyum acaba?” Kaç asırlık şehir, kimler gelmiş kimler geçmiş, her biri bir şey düşürmüş, dökmüş ya da fırlatıp atmış olsa ohooo dipte neler birikmiştir neler...

Fikrimi bizim tayfaya açınca Osman (Yazla) ağabey cevabı aynen yapıştırdı: “koçum o kadar uzun boylu aramana gerek yok, istediğin eski şişeler nerede var ben biliyorum...” Bu konuşmanın üzerinden daha birkaç gün geçmeden soluğu nasıl Ahırkapı’da aldığımızı ve eski şişe toplama maceramızın nasıl başladığını da size daha önce nakletmiştim (bkz. Hastalıktır Şişe Dalışı). Eski ayrıntıları burada tekrarlamanın gereği yok. Bu yazıda sizlere beş senedir bitmeyen bu şişe avının ürünlerinden bahsetmek istiyorum...


***

Denizin dibi tam bir markalar curcunasıydı. Eski insanlar neleri şişelemişler, o
narin şişelerin üzerine hangi markaları basmışlar, o markalardan hangilerinin yolu İstanbul’a düşmüş ve onlardan hangileri tekrar denizin dibini boylamışlar? 1800’lerin sonu ve 1900’lerin başında İstanbulluların tükettikleri markalar arasında neler varmış? Osmanlı’nın son zamanları ve genç Cumhuriyet hangi markalarla tanışmış? Ticaret hayatımızdan neler gelip geçmiş?

İnkâr etmiyorum başta basit bir hevesti benimki ama sonradan sadece
şişelerin değil markların peşinde tatminsiz bir serüvene dönüştü şişe dalışları. Ne zaman biteceğini de Allah bilir. Bulduğum her şişe yukarıdaki sorulara verilen bir cevaptı. Bugüne kadar ne bulduğumun özeti ise aşağıdaki kısa listede. Belki bir gün bu konuda bir kitap yazar ve hepsinin detaylı öyküsünü de sizlerle paylaşırım. Merak etmeyin her şişenin ve üzerindeki markanın kökenini de tek tek araştırdım. Ham bilgi hazır iş zamana kaldı. Şimdilik aşağıdaki liste var elimde, gerisi kısmet.

Şimdi kalın sağlıcakla...

***

Boğaz’ın batık markalarına kısa bir bakış:

Ecza / Itriyat / Zehir
Ed Pinaud Paris, Liquid Venter, Galbrun, Lysoform, Neurinase, Eugen Dellasuda Pharmacien, L. Steiner,
Cytobiase, Gastorsodine, Comprimes de Vichy, Chaulk’s Improved Petroid Cement, Gelle Freres Paris, Extrait Mouchoir, Monpelas Paris, Parfumerie Egyptia, Creme Simon, Houbigant Paris, Necip Bey Losyonları, Vel-Çit Saç Boyası, Boehringer Arsenferratose, De Schiens Hemoglobine, A. Mazon Meyva Tuzu, J&E Atkinson London, Muhayyer Hasan Şevki Kolonya ve Losyonları, Ziya Boyer Eczanesi, Ephedryl Biofarma, S. Ferit Kolonyası, Yeni Laboratuvarı, Enbil...

Gıda
Mellin’s Food, Moutarde Diaphane Louit Freres & Co, Moutarde Amieux
Freres, Moutarde Francaise Tivoli, Moutarde Surfine Delizia Le Piree Tsiakos & Fres & Cie, Maggi, Brasserie Bomonti Constantinople Societe Anonyme, Les Etablissements Poulenc Freres Paris, The Nectar Brewery Co Constantinople, Brauerei Liesing, Salonique Brasseries Olympos Niaussa, Kızılay Maden Suyu (eski şişesi), SEK Süt (eski şişesi), Sevimli Reçelleri Çubuklu Memba Suyu, Oziyer Hardal...

Mürekkep
Denby Bourne, N. Antoine Paris, Field’s Ink & Gum...

Alkollü İçküler

İnhisarlar Rakısı, Benedicten Likörü, Tekel rakılarının el işi şişeleri...

28 Temmuz 2013 Pazar

DENİZ KAKA OLMASIN...

Balıklar yuvalanmak için hiçbir fırsatı kaçırmazlar. İçine sığınabilecekleri ne bulurlarsa hemen sahiplenir ve
yerleşirler. Sırtlarını sağlam bir yere dayamakta üstlerine yoktur. Şöyle bir göz atar ve uygun olduğuna karar verdikleri yere hemen kapağı atarlar. Ondan sonra kolay kolay çıkaramazsınız girdikleri yerden onları.

İçi boşalmış bir çift midye kabuğu...
Bira kutuları, şarap şişeleri, şık bir kadeh...
Her nasılsa kıvrılıp kalmış bir parça mukavva...
Bu saydıklarımın tümü, içine girebildikleri ve de içine sığabildikleri sürece,
balıkların yuvalanmalarına fazlasıyla uygun yerlerdir.
Bizlere belki de en fazla benzeyen yanlarıdır, başlarını sokacak bir yer arayışları...

***

Biz çöp diye atarız deniz onu alır sahiplenir ve elinden geldiğince saklamaya çalışır. Kavanozu, şişeyi, kutuyu, demiri, tahtayı, camı, bize ait olup da denize attığımız ne varsa bir güzel süsleyip püsler, hazır eder belki birileri gelip içine yerleşmek ister diye.

Çöplerimizin albenisini artırır tüm renkleri ve desenleriyle. Zaten hoşlanmaz derin mavi dünyaya ait olmayan
bu bir yığın ıvır zıvırdan. Bari biraz bana -benim dünyama- benzesinler, belki o zaman daha kolay katlanırım varlıklarına diye düşünür sanki.

İnsan denizi bok çukuruna çevirir hiç ama hiç umursamadan, deniz ise sabreder belki bir gün değişir hatamızı anlarız diye. Bizim attıklarımızı bıkmadan değiştirir durur, üstüne bir de balık yerleştirir içlerine...

***

Bu sabah dalıştan geldikten sonra karımla oğlumu da denize götürdüm. Cehennem sıcağında eve kapanmak akıl kârı değil.

Mecbur kalmadıkça bizimkileri İstanbul’un plajlarına götürmem. Çocukluğumdaki sahil kültürü kalmadı artık İstanbul’da. Keyifli gidip keyifsiz döndüğüm çok olmuştur şehrin plajlarından. Dalmaya gittiğim derin kıyılara pek gelen olmaz. Kıyıdan iki kulaç açılınca birden 20 m derinleşen kıyılar her zaman tenhadır. Neyse ki hanım iyi yüzücüdür, oğlan da evel Allah’a sonra bana emanet...

Uzun sözün kısası, tam yola çıkacakken ufaklık bezini bir doldurdu sormayın gitsin. Annesiyle akla karayı
seçtik yıkamak için. Bizim ki Nuh dedi peygamber demedi, deniz diye tutturdu banyoya adım atmadı. En sonunda karım öyle bir laf etti ki yumurcak son sürat daldı banyoya:

“Deniz kaka olmasın!”

Karım tamı tamına bunu söyledi. Denizi kaka etme düşüncesi yetmişti oğlumun banyoya girmesi için. O minicik haliyle ürkmüştü denizi kaka etmekten.


Keşke hepimiz denizi kaka etmekten oğlum kadar çekinsek ve balıklar da denizin doğasına uygun, denize ait yuvalarda yaşamlarını geçirseler.

10 Haziran 2013 Pazartesi

UMUTTAN FAZLASI VAR...

Marmara’ya karşı beslenen önyargıları yerle bir etmek çok hoşuma gidiyor.

Yaşam umutlarının tükenmeye yüz tuttuğu bir denizin derinliklerinde renkli mi renkli bir dünyanın görüntüleri ile
karşılaşınca hissettiğim sevinci tarif edemem.

Yıllarca bizleri Marmara’nın öldüğüne inandırmaya çalıştılar. İçdenizin ve onun Karadeniz’e açılan kapısı İstanbul Boğazı’nın derinlerinde her şey güllük gülistanlık olmasa da, sanılanın aksine işler hiç de çok kötüye gitmiyor. Öldü gitti nasılsa, gözden çıkaralım olsun bitsin diyebileceğimiz bir durum yok en azından...

***

Marmara ve boğazları kendilerine has yaşam alanlarıdır diye her zaman söylerim. Türk Boğazlar Sistemi
olarak adlandırılan Çanakkale ve İstanbul boğazları ve Marmara üçlüsü dünyada eşine ender rastlanacak bir yaşam bütünlüğüne ev sahipliği yaparlar.

Bu sulardan gelip geçenler olduğu gibi kalıp yerleşenler de var. Bu denizler kimileri için yol üzerinde durakladıkları, daha ileriye gitmeden önce yeni koşullara alıştıkları bir sığınak, kimilerininse hayatın geri kalanındaki son durakları. İşte bu nedenlerden dolayı Marmara ve boğazları daima yaşam zengini yerler olmuşlar.

Bazı şeyler eksilmiş olsa da, haklarındaki ölüm ilanını yalancı çıkarmak istercesine bugün bile yaşam zenginidirler. Çünkü gidenlerin yerine daima yenileri gelir, bu denizlerde birileri boşluğu hep doldurur.

***

Eskiden deniz yaşamını kara insanlarının gözleri önüne sermek zordu. Ne
bu kadar dalgıç vardı ne de görüntüleme ve görüntüyü paylaşma imkânları bu kadar yaygındı. Sualtı kamerasına sahip olanlar parmakla gösterilirdi. Onların da çektikleri görüntüleri paylaşmak için yapabilecekleri sınırlıydı. Belki kişisel sergi ya da sağda solda film ya da slayt gösterimi. Fotoğrafları albümleştirmek, görüntüleri ülkeyle hatta dünyayla paylaşmak hayalden öteye geçmezdi çoğu zaman. Hal böyle olunca Marmara öldü, bitti, mahvoldu yalanına milleti inandırmak kolaydı.

Denizin dibini göremeyen milyonlar yıllarca yüzeyde gördükleri kadarıyla
Marmara hakkında hükümlere vardılar. Onlar için Marmara’nın ölümünü kabullenmek hiç de zor olmadı. Çünkü eskilerin anlattıkları dışında yaşadığına hiç tanık olmamışlardı.

Şimdi öyle mi? Dalanların ve dalarken görüntüleyenlerin sayısı arttıkça sözde merhumun dibinden gelen yaşam dolu kanıtlar da çoğaldı, çoğalmayı da sürdürüyor. Şişedeki cin çıktı bir kere...

***

Marmara’nın çoktan öldüğü yalanına artık bir son vermek gerek. Geçmişte anlatılan zengin deniz yaşamı;
orkinozlar, büyük beyazlar, foklar, kıyılara vuran palamut, uskumru, lüfer sürüleri, boğazın ortasında yakalanan kılıçbalıkları ve de yüz yıl önceki Marmara’ya ait olan ne varsa onları geri getirmekten henüz çok uzaktayız. Üstelik buna kalkışırsak çok uzun soluklu ve zahmetli bir işe kalkışmamız gerektiği de ortada.
Ne yazık ki insanın yüreğindeki karanlık bu çabayı engelliyor. Denizi -Marmara’yı ve boğazlarını- karadaki hayatın bir devamı olarak göremediğimiz için, Beyoğlu’ndan, Çamlıca’dan, Sarıyer sırtlarından, Ümraniye’den geçen sokakların ama uzun ama kısa bir yolun sonunda denize ulaştıklarını anlayamadığımız için, denizi ve yaşayanlarını korumak için sarfedilen cılız çabalar kollektif bir bilince dönüşemiyor.

Belki eski yaşam zenginliğini geri getiremeyiz ama bugünden başlayarak sarfedeceğimiz çaba elimizde
kalanları kurtaracak, geleceğe yaşayan bir Marmara, yaşayan bir boğaz bırakmamızı sağlayacak.

Emin olun Marmara’nın dibinde bu denizin hâlâ direndiğini fısıldayan ve gelecek umutları besleyen yaşamlar var!


Gözünü açanlar için Marmara’nın dibinde umuttan fazlası var...

26 Mart 2013 Salı

GERÇEK BEN...


O kadar çok denedim ki denize sırtımı dönmeyi, derin karanlığı aklımdan silip atmayı...

Olsa olsa kıyıda bir çay içmeyi, sadece yazdan yaza yüzmeyi ya da deniz kıyısına sırf aylak aylak dolanmak için gitmeyi çok denedim...

Olmadı, yapamadım şükürler olsun!

***

Hani pencereleri çatırdatan sert lodoslar vardır ya, ha şimdi ha birazdan camı çerçeveyi koparıp atacak diye
yüreğini hoplatır insanın...

İşte ben o havalarda çok tedirgin olurum. Gece boyunca gözüme uyku girmez çoğu zaman ama sebebi ne cam çerçevedir ne de evin çatısı...

Balıkçıları düşünürüm, onlar için endişelenirim gece boyunca!

Ekmek tekneleri ne haldedir? Acımasız dalgaların dövdüğü kıyılarda acaba kaçı geceyi sapasağlam
atlatabilecektir?

Şimdi denizde olan var mıdır acaba? Dalgalarla boğuşanların Allah yardımcısı olsun...

Fırtınayla uğuldayan gecelerde deniz sanki sahili değil evimin duvarlarını döver. Yatağından taşar ve evimin kıyısına gelir...

Başkalarını tedirgin eden fırtına bana kim olduğumu hatırlatır!

Çalışmak zorunda olduğum işin hayatımda sadece gelip geçici bir duraklama olduğunu hatırlatır tekrar tekrar...

Fırtına ninni gibi gelir kulağıma. Yatak odası bir zamanlar keyifle deliksiz uykular çektiğim küf kokan kamara
olur çıkar şafak sökene kadar...

***

Onlarla tanışalı yıllar oldu. Kimi hâlâ hayatta, kimi çoktan öldü gitti. Hepsinin bende çok emeği var, hepsinden bir şeyler öğrendim denizi tanımaya, deniz insanı olmaya çalışırken...

Bana dalgıçlığın yolunu açan ustam nargileci Adnan (Aşır) yıllar önce basınç odasında kaybetti hayatını.

Emin (Yiğitler), Osman (Yazla), Sadi (Tanman) ve Sercan ağabeyler dalgıçlık yolunu kulaçlarken birlikte yol aldıklarımdan bazıları...

Sonra Minci Kaptan var, Adem ve Ahmet reisler, Gökçeadalı Hacı ve Ramazan Çavuş kardeşler... Arar ve Yunus araştırma gemilerinin gözü pek denizcileri var...

Her birinden balıkçılığa ve denizciliğe dair çok şey öğrendim, her birini minnetle anarım bu cesur deniz
insanlarının...

İnsanın etini ve ruhunu kemiren, başarı ve kazanç uğruna her türlü kahpeliğin mubah sayıldığı iyi niyetin “hıyarlık” olarak görüldüğü iş hayatına katlanmamı sağlayan anılar hep onların kayıklarında kazındı aklıma ve yüreğime.

***

Vaktiyle yanında çalıştığım bir kara insanı “senin içindeki balıkçıyı ne yaptıysam öldüremedim” demişti.
Haksız değildi...

Çakım yine her gün kemerimdeki kılıfta durur. Uğur saydığım pavurya kıskacı kolyemi de hiç çıkarmam, tıpkı kolumun ayrılmaz bir parçası haline gelen dalgıç saatim gibi...

Ne zaman karada kaybolduğumu hissetsem onlara dokunurum, onları hissederim. Geçmişin tuzlu anıları ve üzerimden asla ayırmadığım birkaç küçük denizci ıvır zıvırı sayesinde hâlâ dipdiri ve canlı ruhumdaki balıkçı!

Ara sıra o anılardan birine dalıp gitmesem bunca zaman dayanamazdım bu karaya vurmuşluğa, hayatımdaki
gelip geçici duraklamaya...

Ben ne kadar uzaklaşmaya çalışsam da denizin kokusu ve sesi taşar belleğimden. Kendime getirir beni, gerekirse sert bir tokat atar ve hatırlatır gerçekten kim olduğumu. Evinin ve ailenin ekmeği için katlanıyorsun bu çileye diye hatırlatır.

Sabret” der içimi yatıştırırken, “ekmek teknen şimdilik orası...

Vakti gelince yine yaslanırsın küpeşteye, yine derinlerden çıkarırsın ekmeğini. Belki bu sefer oğlun
Derin de olur yanında...

Şimdi sabret ve sakın unutma gerçekten kim olduğunu. O gün gelinceye kadar derinlerdeki mutluluk kaynağından, sana kim olduğunu anımsatmak için her fırtınada evinin duvarlarına vuran mavilikten sakın vazgeçme!

Çünkü vazgeçersen senden bir şey kalmaz geriye...

28 Ocak 2013 Pazartesi

HARİTAYI BOYAMAK...


Bugüne kadar boğazda daldığım yerleri haritaya kaydedesim geldi geçenlerde birden bire. Düzenli olarak dalış defteri tutmaya, hemen her dalıştan sonra iki elim kanda olsa mutlaka vakit ayırırım. Sadece dip zamanı ve derinlikle yetinmem, o dalışta kullandığım malzemenin özelliklerinden dalışın krokisine kadar titizlikle kaydederim ayrıntıları.

Geriye dönüp baktığımda nerelere dalmışım neler görmüşüm yeniden hatırlamak her seferinde hoşuma gidiyor.

Fakat dalış haritası tutmayı yirmibeş senedir her nedense hiç akıl etmemişim. Gerçi her dalış öncesi harita üzerinden mevkiyi okur, akıntılara kâğıt üzerinden göz gezdirir, kısacası dersimi iyi çalışırım. Şimdilerde google haritalarının uydu resimleri sayesinde en netameli görünen yerlere bile tepeden bakıp nereden girilir, nereden çıkılır ve gerekmesi halinde nereden sıvışılır kuşbakışı karar vermek çok kolaylaştı.

Yıllar sonra bu dersi bu kez tersinden çalıştım ve ustalarımdan devraldığım bu kıyılarda, bu boğazda daldığım yerleri kabaca işaretledim haritaya. Askeri bölgeler sayılmazsa iki kıyı da siyah üçgenlerle doldu ki bunlar bile hikâyenin tümünü anlatmaya yetmez.

***

Dalmayı burada öğrendim, dostlarımla boğazın altında ve üstünde çok keyifli zamanlar geçirdim, derinlerdeki akıntının içinde ekmek peşinde koştum.

Su Ürünleri Fakültesi’nde öğrenciyken derste öğretilenlerin, kavanozlardaki sıvılara hapsedilmiş ölü deniz canlılarının hayattayken nasıl olduklarını görmek için her seferinde yine boğazın derinliklerine döndüm.

Boğazın derinlikleri hem hayatımı kazanmamı sağladı, hem de öğrenmemi. Burası hem ekmek teknemdi, hem de okulum...

Denizi denizde yaşayarak, boğazın derinlerine dalarak öğrendim ben. İyi ki de öyle olmuş. Başka türlü olsaydı içime sinmezdi boğazın suları. Ne onu bu kadar iyi tanıyabilirdim, ne de bu kadar gönülden bağlanabilirdim...

***

Hâlâ çocukluğumun meraklı gözleriyle bakıyorum boğazdaki hemen her taşın altına. Oval camlı turuncu maskesiyle bir leğen suda derinlere dalan haylazın merakı tazeliğini hiç kaybetmedi.

Tam yirmi beş yıldır hemen her haftasonu şafakla uyanıp denize gitmeyi, aynı kayalığın çevresinde aylarca, hatta yıllarca dolanmayı, dibi eşelemeyi, alacakaranlık derinliklerde kendine ait bir yaşam kurmayı ve bıkmadan buna devam etmeyi, tükenmek bilmeyen öğrenme tutkusundan başka bir sebeple açıklamak bana göre mümkün değil.

Dalıştan eve dönerken aklım hep burada kalır. Evde, işte, artık her neredeysem orada hep bir sonraki dalışı düşünürüm. Merakımı sürekli taze tutmanın, içimdeki dalış isteğini her an yaşatmanın bir başka yolu da hep dalışı düşünmektir.

Bugün bunu keyif için yapıyor olabilirim. Önümüzdeki hafta dalışı kırmak için kendime sudan bir sebep de yaratabilirim. Fakat hayatımı kazanmak için ya bir gün yine derinlerde ter dökmem gerekirse? Yıllar önce denizden kısmetimi kesip masa başına atan kör talih ya yine denize savurup atarsa? O gün geldiğinde bedenim de ruhum da buna hazırlıklı olmalı.

Ben her haftasonu, gelip gelmeyeceği belli olmayan o güne hazırlanmak için kör şafakla sıcak yatağımı terkedip buz gibi sulara dalıyorum.

Aynı kayalığı, aynı kumluğu, aynı marul yosunlarını, enkazları, midyeleri, boğazın derinlerine ait olan ne varsa onları yüzlerce kez görmüş olmaktan bir kez bile sıkıldığımı hatırlamıyorum. Hem daha tümünü görmedim ki boğazın. Haritayı siyaha boyamak için daha uzun yıllar var önümde.

En azından ben böyle olmasını diliyorum...

6 Haziran 2012 Çarşamba

ARDINA BAKMADAN GİDERSİN...

Dalışa giderken sadece bir kez dönüp bakarım arkama camda bekleyen var mı diye. Eskiden anneannem bakardı arkamdan. Dudaklarının kıpırdamasından anlardım dua ettiğini, eli yüreğinde...

Artık karımla oğlum uğurlar oldular beni denize...

Arkamdan endişeyle bakılmasını istemem. Keder ve gözyaşı dalgıca ayakbağı, yürekbağı olur, aklını karıştırır, şaşırtır...

***

Hep merak ettim öteleri, ama derinlerde ama deniz üstünde...

Benim gibilerden vazgeçmez deniz. Ona ne kadar sırtımı dönsem de, görmezden gelmeye çalışsam da, kanıma, aklıma girmenin bir yolunu bulur.

Deniz gurbetçiliği fena yapışır adama. Paçasına deniz suyu bir kere değmeye görsün, bir daha çıkmaz bulaştığı yerden. Değme zamka taş çıkartır. Ne tövbe, ne de yemin dinler bu duygu. Yemin bozdurmakta üstüne yoktur...

Küfrede ede gidersin, saya söve gidersin... Fırtınaya, kara, yağmura, lodosa, poyraza aldırmadan gidersin... Ne olursa olsun yine de gidersin, yemin bozmanın ergeç bir kefareti olduğunu bile bile...

***

Dalgıçların dulları ağıt yakarken “kahpe deniz” derler kimi vakit, kocalarını, kardeşlerini, oğullarını kandıran, gözlerini boyayan, kâh yeşil kâh mavi yosmaya...

Ardına bakmadan, koşa koşa gidersin en ufak yanlışında seni boğmak için fırsat kollayan o kahpenin koynuna...

Adamı kandırmak için en nadide inciyi, en kırmızı mercanı, en semiz balığı çıkarır koynundan koyar ortaya. Baktı kandıramıyor, kafasını bulandırır, uyuşturur, geri dönmesin, unutsun diye ardında bıraktığı taştan, topraktan dünyayı...

Ondan uzak durmak, kaçıp kurtulmak için dalmamak, denize açılmamak da çare olmaz. Deniz kaçkınına uykuyu haram eder düşlerine girerek o yosma. Toprak tutar deniz kaçkınlarını. Ergeç hepsi geri döner, bile isteye tekrar takar karanlığın zincirlerini...

Şarkılar söyler, naralar atar derinlerin cilvesine kapılan dalgıç zehirli uykuya dalmadan önce. Derinlerde ki kahpenin aşkıyla sarhoşluk alır götürür adamı. Sonu yoktur bu aşkın...

***

Oğlum Derin doğduğundan beri çok derinlere dalamaz oldum. Çoğu vakit 40’dan 50’den geri dönüyorum artık.

Görmezden geliyorum incili mercanlı davetleri... Derinlerin çağrısına kulak tıkamak, büyülenmeden uyanmak için kendimle nasıl savaştığı mı bir bilseniz!

Derinlerin zehirleyen, uyuşturan tutsaklığından her seferinde, Derin’in gözümün önünden hiç gitmeyen hayali çekip çıkarıyor beni.

El kadar bebe can simidim oldu...

***

Balıkçı ne güzel anlatmış benim gibileri, kendime örnek aldıklarımı: “Biz nerede olursak olalım hep başka yerde olmak isteriz... Dönebilseydik karalara, gene de dünyada yaşadıkça umutlarımızı hep kıran denizlerimize dönerdik...Deniz Gurbetçileri, Halikarnas Balıkçısı, 1969.

16 Nisan 2012 Pazartesi

DERİNLİĞE BAĞLANMAK...

İnsanı kışkırtan, kanını kaynatan bir duygudur derinliğe bağlanmak.


Dalmaya ilk başladığım günden beri esiriyim onun. Aşk, sevgi, nefret gibi, sıradan insana has duygularla tanımlamayı ne kadar denesem de bir türlü beceremediğim, hiç bir duygusal kalıba uymayan, içimde en derinlere kök salmış bir duygu...

Ne zaman derin karanlığı düşlesem karıncalandığımı hissederim. Derin sulardan uzak kalmanın yarattığı yoksunluk hissi, derinlik bağımlılığını besleyen, onu her an canlı tutan en güçlü his.

Zamanında birçok kez içimden söküp atmak istedim bu duyguyu ama başaramadım. Beni ben yapan, içimde iyi olan ne varsa bu duygunun enerjisiyle yaşıyor gibi.

Dalmaya ara veren, karanlığın çağrısına kulak tıkayan, derin sulardan uzaklaşan ben, sanki ben değilim.

Kendim olmak, kendimi bulmak için derin karanlığa karışıyorum. Ruhumu geri kazanıyorum derin karanlığın yüreğinde.

Burada olabildiğince uzun zaman geçirebilmek için, derindeki sığınağımın zorlu koşullarına keyifle katlanıyorum her seferinde. Derindeki mutluluğu hak etmenin bir bedeli var.

Ruhumu kazanmak, kendim olmak, derindeki mutluluktan ve hikâyelerden payıma düşeni alarak geri dönmek için keyifle ödediğim bir bedel.

İnkâr etmiyorum, ben bir derinlik sarhoşuyum...

6 Mart 2012 Salı

DENİZİN GÖZLERİ...

Belki de sadece kendi gözümüzden görmekte direttiğimiz için, denizlerin başına gelen onca ekolojik felaketi görmezden geliyoruz.


Denizi, sömürülesi bir kaynak, atıklarımızı kabullenmeye mecbur bir çöplük olarak görmekten bir türlü vazgeçmiyor çoğunluğun gözleri.

Derinlerdeki yaşam gözden uzak olduğu için, çoğumuzun gönlünde bir yer sahibi değil. Tezgahta gördüğü balıktan başkasını tanımayan, süngeri, mercanı bilmeyen, yosuna ot deyip geçen çoğunluk için deniz sadece yüzeyden ibaret. Çöpler yüzmüyorsa mesele yok, dipler kimin umurunda?

***

Daha çok balık tutma hırsı... Daha çok petrol çıkarmak için, deniz tabanında daha fazla kuyu delme hırsı... Daha kalabalık sahil yerleşimleri kurmak için, kıyıları hergün biraz daha doldurma hırsı...

Hırslarımız bitmek bilmiyor!

Çıkar hırsıyla körleşen gözlerimiz, can çekişen deniz yaşamını görmekten aciz...

Belki de balıkların gözlerinden derinlerdeki yaşama bakmayı denemeliyiz artık. Ürkek, yılgın, yorgun gözlerdeki çaresizliği görmenin zamanı geldi de geçiyor.

Derinlerde sebep olduğumuz kıyımların, kirlenişlerin, yok oluşların ve daha bir çok felaketin çaresizliğiyle gölgelenmiş gözler, sanki ortak bir çağrı yapmak ister gibi bakıyor karşılarına çıkan her insana.

Her balık, kendi felaketimizin yaklaştığını anlatmak ister gibi...

***

İnsan, evine bakar gibi bakmalı denize. Düşünmeli, acaba bu paslı teneke salonun ortasında dursa hoşuma gider miydi diye? Sormalı kendine, cam kırıklarının, kamyon lastiklerinin arasında yaşamayı isteyip istemediğini?

Balıkların gözleri, denizin gözleri aslında.

İnsanoğlunun vurdumduymazlığını şaşkınlıkla izliyor o gözler...