9 Şubat 2015 Pazartesi

TOPLAMA ÇIKARMA DALIŞLARI


Hani 3 kuruş kâr edelim derken 5 kuruş zarar etmek vardır ya, geçen Aralık’ta Ortaköy Batığı’nda
başıma gelen tek kelimeyle buydu. Hem batıkta kafa dağıtır hem de biraz kurşun toplarım niyetiyle inmiştim paslı demir yığınına. Malum önümüz yılbaşıydı ve fazladan birkaç kuruşun zararı olmazdı.

Boğazın batıkları dalgıçların bankası gibidir. Zamanında abilerimiz iner, balık, ıstakoz, hurda, vs., ne varsa toplar nafakayı doğrulturlarmış. Sağolsunlar öyle bir hevesle çalışmışlar ki bronz ve bakır namına bir gram metal bırakmamışlar enkazlarda. Demiri zaten işe yaramaz. Eh hal böyle olunca bana da olta ve ağ kurşunlarından başka bir şey kalmıyor geriye.

Abiler bankada ne varsa çekmişler zamanında. Ortalık tam takır. Allah oltacılara zeval vermesin. Arada 15-20 kilo kurşun hiç fena olmuyor, akmasa da damlıyor dar zamanımda. Yalnız siz siz olun böyle tatlı talı anlatıyorum diye sakın kanıp derinde hurda kurşun toplamayı sakın kolay bir iş zannetmeyin. Öyle bir iki tane küçük olta kurşununu cebe atıp çıkarmaya benzemez. Tıka basa dolu çuvalı balonla çıkarmaya çalışmak, huysuz atı dizginlemeye çalışmak gibidir, elinizden kaçmak için fırsat arar. Nitekim onca tecrübeme rağmen geçenlerde bir tanesi elimden kaçıverdi her nasıl olduysa...

***

Yılbaşı öncesi fazladan üç beş kuruş ek gelir olsun diye dipteki bankaya uğramıştım. Kerterizler belli,
kıyıdan epey açıktaki batığı bulmak zor olmadı. Ulaş’la hazırlığımızı daha hafta ortasında tamamlamıştık. Birer tane 25 kiloluk kaldırma balonu, sağlam birer çuval -ki benim çuvalın dışında trol ağından yapılmış bir de sağlam aboş vardı-, birer de kafa feneri...

Batığın ortasındaki boşluğa gelince sağa dönüp derine doğru ilerlemeye başladık. Bir zamanlar bu boşluğun olduğu yerde kocaman bir buhar kazanı varmış. Dinamitle patlatıp çıkarmışlar bakır kazanı. Hurdası bile iyi para etmiştir. Pervanesinin de yerinde yeller esiyor. Kazanı götüren onu bırakır mı hiç!

Boşluğu bulunca enkazın hemen sancak bordasını siper almak gerek. Ben de tam böyle yaptım. Ulaş da peşimde. Böylece akıntıdan çok etkilenmeden 43 m derine kadar nispeten vukuatsız bir şekilde indik. Paslı cesedin pruvasında envayi çeşit olta kurşunu daldan sarkan armutlar misali toplamamazı bekliyordu. Gırgırlardan ve fanyalı ağlardan yadigâr dizi dizi yaka kurşunları metal yılanlar gibi dolanmışlardı batığa.

Durum vaziyetini iki satır değerlendirip birbirimize afili birer okey çaktıktan sonra işe koyulduk Ulaş’la. Ağ artıklarını, ipleri kes babam kes. Senelerdir dolanan iplerden ve ağlardan adeta dürüm olmuş batıktan arta kalan gudubet. Serbest kalan leşler dalgıcın üzerini örtmek, koluna bacağına dolanmak için fırsat kollar. Bir anlık dikkatsizliğin bedelini batığın ayrılmaz bir parçası haline gelerek ödemek de vardır.

Kesme biçme torbaya doldurma işi hemen hemen 15 dakika sürdü. Şöyle bir yokladım torba iyice şişmiş, neredeyse kusmak üzere. Açgözlülüğün alemi yok. Kerteriz nasılsa bende saklı, hem hesabı da hemen bitirmemek gerek, azar azar, gerektikçe çek...

Can yeleğiyle taşınmayacak kadar ağırlaşan torbaya bağladım balonu. Önce regülatörden çok az hava bastım balona, anında fırladı yukarıya ama gücü yetmedi altındaki ağırlığı kaldırmaya. Sonra az daha hava bastım. Hafifler gibi oldu. Niyetim daha fazla şişirmeden, batığın ortasındaki boşluğa kadar denge yeleğiyle destek verip taşımaktı. Kuru elbise, denge yeleği ve balon; havasını kontrol etmem gereken üç tane zımbırtıyla 43 m derinden çıkmaya çalışmak her biri ayrı bir tarafa gitmek isteyen üç tane köpeği zaptetmeye çalışmak gibi. Her biri aklına estiği gibi gitmek istiyor. Dikkatli olmak gerek.

Kuru elbisenin valfini sonuna kadar açtım, biraz sızdırırsa bile sorun değil. Hiç olmazsa kendi kendine tahliye eder içindeki havayı. Denge yeleğini zaten çok şişirmedim, balona kuvvet çıkıcaz artık. Aklımda bu hesapları yaparken batığın bordasından biraz ayrılmışım farkında olmadan. Sipersiz kalınca akıntının avcuna düştüm. Artık ne diye yaptıysam balona biraz daha hava bastım. Balon şişirirken çok kritik bir sınır vardır. Havayı azıcık kaçırırsanız balon bir anda havayi fişek gibi fırlar gider. Akıntıyla başa çıkmaya çalışırken balon bir an gözümden kaçtı. İşte ne olduysa o anda oldu. Balon elimden fırlayıverdi. İleri atıldım ama nafile. Yetişmek ne mümkün!

Balona mı yanayım, kurşunlara mı, ağ torbaya mı? Sudan dışarıya fırladığında etrafta balıkçı varsa inşallah yüreğine inmemiştir. Tahliye valfinden çıkan havayla tıslayan kırmızı bir deniz canavarı gibi fırlamıştır Allah bilir. İlk paniği atlattıktan sonra balonu patlatmadan ve de belini incitmeden torbayı kayığa almayı becerdiyse birkaç senelik kurşun ihtiyacını fazlasıyla karşılaşmıştır herhalde. Ne diyeyim helali hoş olsun...

***

Hep birşeyler topladım denizin dibinden. Başım ne zaman sıkışsa, ne zaman dara düşsem, üç beş
kuruş artık kısmette ne varsa hiç esirgemedi, hep yüzümü güldürdü deniz ana. Gün oldu cep harçlığımı, gün oldu ek kazancımı verdi. Az çok, artık gönlünden ne koparsa...

Her işin olduğu gibi toplayıcılığın da bir raconu, kendine has bazı kuralları var. Bu kuralların önem sıralaması adamına göre değişebilir. Sağ salim çıkmak şüphesiz en önemli kural, ancak girdiğin malzemeyle çıkmak da bir o kadar önemli. Her dalışta dipte bir şey bırakan dalgıç kâr etmeyi rüyasında görür.

Toplama çıkarma dalışlarında olabildiğince az malzemeyle dalmayı tercih etmemin sebebi kendi kendime koyduğum bu kuraldır. Dipte bir şey bırakmamak için yanıma gereksiz malzeme almam. Yalnız az malzeme derken eksik malzemeyi kastetmiyorum. Aman üzerimde görünsün diye takıp takıştırmaya gelmez toplama çıkarma dalışı, sadece gerekli olanları taşımak gerek.

***

Şubat’ın ilk haftasonu yine Beykoz’daydım. Uzun hastalığın ardından ikinci dalış. Yavaş yavaş eski gücümü kazandığımı hissediyorum. Malzememi akşamdan hazırladım. Klasik kurşun çantam yerine brandacıda diktirdiğim takviyeli PVC çantamı aldım. 50 kilo ağırlığa dayanacak şekilde özenle dikti usta. Taşıma kulpları olarak sağlı sollu paslanmaz D halkaları var. Dört dörtlük oldu. İnşallah bu da uçup gitmez, Ortaköy’deki zararı unutmadım daha.

Su bu hafta daha da soğumuş. İyi ki anorak içliğin altına termal de giymişim. Yeni aldığım kafa lambasını denemek için iyi fırsat. Hiç olmazsa çalışırken ellerim serbest kalır. Çekek yerinden suya girdim. Son kontroller, Yunus Peygamber’in duası (hiç ihmal etmem), denge yeleğini söndür veee işte yine başlıyoruz.

Suyun bulanık olacağını tahmin etmiştim ama bu kadarını beklemiyordum doğrusu. Birkaç gündür lodos esiyordu, önüne kattığı orkoz suları iyice bulandırmış boğazın dibini. Görüş taş çatlasın 1 m, belki derinde daha iyidir. Çala palet ilerliyorum ama dikkati de elden bırakmamak gerek, mazallah bulanık suda balık avlamak isteyen birileri civara ağ attıysa sonuçları hiç hoş olmayabilir. Örümceğin ağındaki sinek olmak da var işin ucunda...

***

Yok yok, bugün derinde de su kötü. Şişe bulmaya uğraşmak boşa kürek çekmek olur. 25 m civarında
ağır ağır ilerliyorum. Görüş biraz daha iyi gibi. Fenerim az ilerideki kayaları hayal meyal aydınlatıyor. Biraz daha yaklaşınca, kayaya dolanmış hayalet ağları hemen farkettim. Yaka kurşunları yerli yerinde. Şişe bulamadım ama yine de üç beş bir şey toplayabilicem gibi görünüyor. Bu sefer kurşunları tek tek dipte kesmek yok. Torba yeteri kadar büyük, ipiyle beraber istifler karada sökerim artık.

Aşağı yukarı 10 m’lik uzunca bir kurşun yakayı güzelce toplayıp torbaya tıktıktan sonra aynı kayaya dolanmış bir başka ağ leşi gözüme ilişti. Allaaah cennetmiş burası. Bi 10 m’lik yakayı daha toplayıp torbaya koyduktan sonra ağırlık kendisini hissettirmeye başladı. Rahat çalışmak için torbayı kayanın hemen yanında dibe bıraktım. Kurşun gibi ağırlaşmıştı, nereye gidebilirdi ki?

Sen misin bunu söyleyen. Hayalet ağın kurşunlarını traşlarken artık nasıl debelendiysem dipten öyle bir çamur bulutu kaldırmıştım ki bir anda göz gözü görmez oldu. Hadiii nereye gitti torba? Sağa baktım sola baktım ama nafile torba koyduğum yerde değil ya da ben torbayı koyduğum yerde değilim. Kendi kendime söyleniyorum, söylenmek ne kelime sinirden fokurduyorum. Gitti güzelim torba. Ulan yine içi kurşun doluydu, üstelik bu sefer makas da içindeydi. Katmerli zarar yine...

Sinirim geçince farkettim hafif akıntıyı. Aa bulut dağılıyor! Çamur bulutunun içinden çıkıp kayalığın üzerine tüneyip beklemeyi düşündüm önce. Baktım hareket etmeyince üşüyorum, zamanında dalgıç okulunda öğrendiğim gibi giderek genişleyen daireler çizerek torbayı yakın çevremde aramaya karar verdim. Isınırken belki torbamı bile bulurum. Ne diyelim umut dalgıcın ekmeği...

Arkadaş, Allah insana önce eşeğini kaybettirip ağlatır sonra buldurup güldürürmüş. Bana da tam öyle oldu. Bizim torba helal malmış içindeki makas ve kurşunlar da. Kayalığın çevresinde dönmeye başladıktan 10 dakika sonra torbayı koyduğum yerde buldum. Nasıl sevindim anlatamam. Biraz daha kurşun toplayıp bulanık suda şansımı daha fazla zorlamadan ufak ufak voltamı aldım. Her şeyi tadında bırakmak gerek. Geçen sefer torba, balon, karabina, kurşunlar ne var ne yok gitmişti. Neyse, bu seferki geçici bir kayıpmış. Bugünlük bu kadar. Zaten üşümeye de başladım.

25 Ocak 2015 Pazar

DALIŞ BENİM AFYONUM...

Bu kış, ilklerin kışı oldu benim için.

Dala çıka geçen 26 sene boyunca ilk kez bu kış dalışa bir ay ara vermek zorunda kaldım. Kesin rakam vermek gerekirse, 24 Ocak 2015 itibarıyla tam 1 ay 3 gün uzak kaldım sudan...

Geçen aralıkta, gereksiz yere uzatılan bir dalışın ardından önce şiddetli bir sinüs ağrısı (önemsemedim); sonra aynı yerden kaynaklanan, iltihapla karışık şiddetli bir kanama (sen misin önemsemeyen)... Ee gitsene doktora!

Oldum olası sevmem doktora gitmeyi, haliyle ilk günlerde yine gitmedim.  
Bildiğim bir antibiyotik var, beher tableti 1000 mg, tam domuz kurşunu. Birkaç sene önce yine sinüzit olmuştum, doktor da aynı ilacı vermişti. Kendi kendime dedim ki; “adam sen de belirtiler aşağı yukarı aynı; kutu bitene kadar her gün iki tane al; yakıştırma hastalığı kendine...”

Beş gün kullandım kafadan uydurma reçetemi. Hangi cins mikrop kaçtıysa bünyeye, ilaç kâr etmedi. İnatla devam eden ağrıya ve kanamaya bir de ciğerlerimden gelen hırıltı eklenince, dedim bu sefer kaçarı yok, doğruca doktora...

İlk teşhiste yanılmamışım: sinüzit. Ancak, gerek alerjik bünyem, gerekse ana tarafımdaki astım öyküsü nedeniyle bronşit başlangıcı da eklenmiş lağıma dönen sinüslerime. Beş günlük tedaviye bir on gün daha eklendi. Durum ağırlaşınca tedavinin kalibresi de yükseldi haliyle.

Ulan hamsi kafalı, bak durduk yere papazı buluyordun! Otur kıçının üstüne, düzelene kadar dalmak yok!

O sözün üzerinden bir aydan fazla geçti; üstelik daha tam randımanlı da düzelmemiştim, ama dayanamadım. Arkadaş, dalmayınca huysuz, nemrut biri olup çıkıyorum. Dalış benim afyonummuş, bu kış bunu iyice anladım.

***

Dedim ya, bu kış ilklerin kışı oldu benim için...

Mesela, hastalıktan sonraki ilk dalışta biraz üşüdüm de...

Geçen hafta Salı akşamı Emin (Yiğitler) abinin dükkânına gittim tüpümü doldurmak için. Daha önce
size ondan bahsettim. Bu blogun bir yerlerindeki yazılarımda adı geçer. Galiba şişe dalışlarını ya da gece dalışlarını anlattığım yazılardaydı. Başka öykülerde de adı geçiyor olabilir ihtiyarın. Yanılıyor da olabilirim. İhtiyarla o kadar eski arkadaşız, abi kardeşiz ki...

Dalmasam bile tüpüm dolu olacak! Çünkü her an dalabilirim, dalmayı isteyebilirim! Eve gitmeden Kızıltoprak’taki mekâna damladım. Saatler öncesinden telefonlaşmıştık, beni bekliyordu. Ancak, garibimin beli fena ağrıyormuş, kompresörün üzerini açamamış. Muhafaza olsun diye koyduğu ağır tahta kapıyı ve üzerindeki bir yığın ıvır zıvırı birlikte kaldırdık, emektar koca kafa kompresörümüzün üzerinden. O da yaşını başını aldı bizim gibi, ama bu sizi yanıltmasın, o da hâlâ taş gibi!

Tüpümü kompresöre bağlar bağlamaz, daha ilk tıslamada kendimi iyi hissetmeye başladım. Onbeş
gün süren antibiyotik tedavisinde bile kendimi bu kadar iyi hissetmemiştim. Dalış benim afyonum diyorsam bir sebebi var. Benim sakinleştiricim, vitaminim, proteinim, ilacım, şifam dalış...

Kimisi yaşamında bir değişiklik olsun diye dalar, ben yaşadığımı iliklerime kadar hissetmek için dalıyorum. Gerçi bu kez iliklerimde hissettiğim yaşamın yanı sıra birazcık da soğuk oldu ya sağlık olsun. Üstelik su daha tam soğumadı bile, hâlâ 8 derece. Kuru elbisenin altına düzgün bir içlik giydiyseniz bahar serinliği sayılır bu. Hımmm demek ki daha tam iyileşememişim. Yani hastalık tıbben geçmiş, ama bünye eski direncini, gücünü kazanmak için biraz daha zamana ihtiyaç duyuyor...

Eğer bu lafa kansaydım, daha bir ay suya girmemem gerekti. Yok ya! Ha bugün ha yarın diye sürekli ertelemeye başlarsan, bir daha giremezsin suya. Bu böyledir, başkalarında izlediğim tecrübelerle sabittir. Öyle ya da böyle şeytanın bacağını geç olmadan kırmak gerek.

Dedim ya, ben yaşantımda bir ilginçlik olsun diye değil, yaşadığımı hissetmek için dalıyorum...
Sizi bilmem, ama ben eğer dalamazsam (ki ister istemez günün birinde olacak bu), yaşamım eksik kalır!

***

24 Ocak 2015... Sabah erkenden kalktım. Göğsüm hâlâ biraz hırlıyor, ama umurumda değil.
Muhtemelen bugünün akşamı yine hapşırmaya, öksürmeye başlarım. Bahane uydurmak için fırsat verme kendine be adam. Çantaların hazır. Hem, hamsi kafalı, madem depoda çürütecektin, ne diye kuru elbiselere o kadar para verdin? Kov aklındaki şeytanları.

Enerji versin diye bolca bal ve fıstık ezmesi sürdüm ekmeğe ve doğruca indirdim mideye. Termos boş, kahveyi yoldan alırım. Dalıştan sonra sıcak kahve iyi gelecek, bunu bilmek için alim olmaya gerek yok.

Son sürat gittim Beykoz’a. Daha arabayı park eder etmez dostlar sardı çevremi:

-       - Nerelerdeydin?
-        -Gözlerimiz seni aradı...
-        -Alışmışız senin görüntüne...
-        -Tahmin ettik hasta olduğunu...
-        -Geçmiş olsun...

Son sürat hazırlandım. Kuru elbisemi giydim, takım taklavatı kuşandım. Dostlarla kısa bir
vedalaşmanın ardından yine boğaza karıştım.

Su buz gibi, hiç olmazsa bu gün çok uzatma, der gibiydi sağduyum. Onu kırmadım. Dipten birkaç şişe, biraz kurşun topladım. Biraz üşüsem de sıcacık kahvemi yudumlarken rahatladım.

Dalış benim afyonummuş; o beni bırakana kadar dalışı bırakmak yok!

Bunu çok iyi anladım...

18 Ekim 2014 Cumartesi

‘BÜYÜK BEYAZ’IN 130 YILLIK HİKÂYESİ...

Korkuyla saygının bütünleştiği kusursuz bir yırtıcıdır büyük beyaz köpekbalığı. Bilim dünyası onu Carcharodon carcharias olarak adlandırmış olsa da, kana susamış bir katili tanımlamaya yetecek en az bir düzine adı daha vardır bilinmeyenlerle kuşatılmış olan bu muhteşem balığın. İnsan yiyen, beyaz ölüm, katil köpekbalığı gibi ipe sapa gelmez isimlerin zorla yakıştırıldığı büyük beyaz, köpekbalıklarının peşinde 25 yıldır aralıksız devam eden takibimin başta gelen öznelerindendir.


Büyük beyaz köpekbalığını konu alan ilk makalem 2003 yılında Annales dergisinin doğa tarihi serisinde yayınlandı. Bu ilk makaleyi ilerleyen yıllarda daha birçokları izledi. Nihayet 2014 senesinin Ekim ayında Marine Biodiversity Records dergisinde yayınlanan en son tarihli makalemle, büyük beyazın Türk sularındaki 100 yıllık öyküsü belki de ilk kez derli toplu bir şekilde yazıya döküldü.

Evet, bu 130 yıllık bir hikâye. Makalede bahsedilen en eski tarihli kayıt 1881’den kalma, en son tarihli olansa 2011 yılına denk geliyor. İkisi arasında tam 130 yıl geçmiş. Bu hikâyenin tam 46 tane kahramanı var. Çoğunlukla İstanbul Boğazı’nda ve kuzey Ege’de yakalanmış olan bizim beyazlara, İskenderun Körfezi, Marmaris ve Marmara Denizi’nde yakalanmış olan büyük beyazlar ya da balıkçıların tabiriyle ‘harharyaslar’ eşlik ediyor. Ancak, sayı bundan da fazla olabilir; çünkü, bu hikâyenin peşinde geçen uzun yıllar boyunca tanıştığım boğazın namlı orkinoz avcılarının beyanları, orkinozlar boğaza girdiğinde peşlerinden harharyasların da geldiğine işaret ediyor. Ancak elde yazılı ve görüntülü kanıt olmayınca sadece anılarda kalan harharyasları listeye eklemek doğru değil. Eldeki kayıtları birer birer eleyince geriye 46 tane harharyas kaldı ki, doğu Akdeniz’de bugüne kadar kaydedilmiş olan C. carcharias bireyleri arasında listenin 4’te 3’ünü yine bizim beyazlar oluşturuyor.

Bu hikâyeyi şekillendiren her bir kilometre taşı başlı başına bir hikâye aslında. 2008’de Edremit Körfezi’nde yakalanan yeni doğan harharyaslar... Boğazın orkinoz avcılarını saatlerce peşlerinden koşturan harharyaslar... Foça’da gırgırcıların güç bela tekneye aldıkları, Babakale’de yakalandıktan sonra Sarıyer’li bir balıkçının tezgâhında sergilenen harharyaslar... Gökçeada açıklarında yakalandıktan sonra Çanakkale’ye getirilen ve bir meslekdaşımın bir çift dişini bana gönderdiği –ki hâlâ saklarım onları- harharyas...

Büyük beyazın sularımızdaki varlığı 1500’lerden beri kayıtlara geçmişti. 20. yüzyılın çeşitli dönemlerinde Türk sularında balıkçılık araştırmaları yapmış olan Sadullah Ayaşlı, Karakin Deveciyan, Emilio Ninni ve Fethi Akşıray gibi balıkçılık uzmanları da C. carcharias’ın sularımızdaki varlığına defalarca işaret etmişlerdi. Ama nedense bugüne kadar birileri çıkıp bölük pörçük bilgileri biraraya getirip bu kusursuz yırtıcının hikâyesini hak ettiği şekilde anlatmamıştı.

2003’den bu yana yapmaya çalıştığım, büyük beyazın hikâyesini anlatmaktı.
Bizim beyazların hikâyesi dinlemeye değer bir hikâye.

15 Haziran 2014 Pazar

BİTMEK BİLMEYEN KOMŞU KAVGASI...

Balıkların yuvalanma davranışları en az türleri kadar çeşitlilik ortaya koyar. Yuva olarak kullanılan alt yapı ne olursa olsun, yuvanın kullanım amacını iki başlık altında toplamak mümkün: korunma ve üreme.
Balıklar hem günü kurtarmak hem de yumurtalarını güvence altına almak için buldukları her uygun nesneyi yuva olarak kullanabildikleri gibi, bunlardan kendilerine yuva da inşa ederler. İş başa düşmeye görsün balıklar bir anda inşaat ustası olur çıkarlar.


Bazen bir kovukta yuvalanır balıklar, bazen bir şişenin içinde. Kese şeklinde bir süngerin içinden meraklı bakışlarla çevresini kolaçan eden horozbinanın yumuşacık sığınağının derinliklerinde gözden kaybolması için küçük bir kıpırtı yeterlidir. Dürülüp bükülüp denize atılmış mukavva boruyu beğenmezse, içi boşalmış bir çift midye kabuğu yeni bir evsahibini ağırlamak için hazırdır. Denizin dibinde olanaklar sonsuzdur. Uygun olan her yer ve her şey, başını sokacak çatı arayan bir balık bekler.

***

Bu yazıyı düşünürken yıllar önce okuduğum bir başka yazıyı hatırladım. Birazdan kısaca bahsedeceğim bu yazıyı neredeyse 20 yıl önce okuduğum da bile o zamanlar için oldukça eski bir makale sayılırdı 1970’lerde İngiltere Deniz Biyolojisi Dergisi’nde yayınlanmış olan makale. Yazarının adını hatırlamasam da Symphodus melops türü kikla balığının yuvalanma ve yuva inşa etme davranışları anlatılıyordu.

Eskiden sadece kuşların çalı çırpı toplayarak yuva yaptıklarını zannederdim, ancak kiklaların da taş ve yosunlardan yuva yaptıkları ve bu yuvalarını inatla korudukları çok ilginç gelmişti. “Teritoryal ya da bölgeci” davranış olarak adlandırılıyordu kiklaların yuvalanma davranışları. Yıllar önce okuduğum bu davranışı geçenlerde Beykoz’da kıyının biraz açığında bizzat seyretme fırsatı buldum. Neredeyse adım başı bir kikla yuvası vardı 8-10 m derinde. Buradaki yuvaları inşa eden ustalarsa Symphodus rostratus türü kiklalardı. İnce çakıllı bir zeminde ustaca kazdıkları bir çukurun çevresini ve üzerini çeşitli yosunlarla kaplayarak kadife gibi yumuşak ama akıntıya karşı koyacak kadar dayanıklı yuvalar inşa etmişlerdi. Yumurtalarını çalmak için fırsat kollayan kaya balıklarına göz açtırmadan nöbet tutuyorlardı, ilk örneklerini mayıs başında görmeye başladığım mevsimlik yuvalarda.


***


Bütün balıklar yuva inşa etme konusunda kiklalarla aynı ustalığa ve hevese sahip olmayabilirler. Neyse ki denizin dibinde sığınmak için sınırsız olanaklar var. 1+1’i, 2+1’i, dubleksi, tripleksi, ne arasanız var dipte. Mesela taş delen midyelerinin asitli salgılarıyla delik deşik ettikleri bir kaya parçası onlarca horozbinanın ortak yaşam alanına dönüveriyor. Önce bir tane horozbina, sonra bir tane daha ve derken bir tane daha, taa ki kayada boş delik kalmayıncaya kadar yeni komşuların taşınma telaşı arkası kesilmeden devam ediyor. Taşınma telaşı bitince yerini bir başka telaş alıyor. Yuvayı kaybetmemek için verilen kavgada, güç bela bulunan deliği bir başkasına kaptırmamak için komşu komşuya göz açtırmıyor. Beslenmek için yuva kısa süreliğine terk edilse de en küçük tehditte bile horozbina hızla yuvasına geri dönüyor ve yuvasına göz diken beleşçiye fırsat vermemek için dikleniyor, sırt yüzgecini kabartıyor, malını başkasına kaptırmamak için gerekirse dövüşüyor. Dışarıdaki yemeğin maliyeti bazen beklenenden fazla olabilir. Eğer horozbina yuvasına dönmekte biraz gecikirse kendisini kapı dışarı edilmiş bulabilir. Horozbinaların dünyasında komşu kavgaları bitmek bilmez. Bölgecilik denilen davranışın en özet halidir komşular arasındaki bitmek bilmeyen çekişmeler.

6 Haziran 2014 Cuma

UMUT KAYNAĞI HOROZBİNA...

Oğlum Derin’in balıklara verdiği ilginç tepkilere geçenlerde bir yenisi daha eklendi: “Ama bu tavşana
benziyor...”

Aslında haksız da değildi, çünkü resmine baktığı horozbina balığı uzun kulaklı bir tavşanı andırıyordu.

Yine şişe peşinde dipte dört döndüğüm bir gündü. Kumdan belli belirsiz çıkıntı yapmış yeşil pırıltıyı farkedince, ne olduğunu anlamak için tırmığı özenle takıp şişeyi kumdan çıkardım. Oldukça eski, kalın çeperli, su yeşili camdan şişeyi evirip çevirirken, korkuyla yuvalarından fırlamış gözleriyle bana bakan horozbina yerleştiği şişeden çıkmamak için direniyordu. Belli ki bir şeyleri koruyordu.

İçine balıkların yuvalandığı şişeleri toplamamaya dikkat ederim. Daha sudayken şişelerin içini yıkamamın tek nedeni, yılların tortusunu temizlemek değildir. Es kaza şişede bir balık ya da yengeç kaldıysa çıksın gitsin ve yaşamaya devam etsin telaşıdır benimki, sırtımda en az 20 kilo ağırlıkla kıyıda dengede durmaya çalışırken.

Fakat ilkbahar sonu gelip de horozbinalar ve kaya balıkları şişelerin içine yumurtlamaya başladıklarında, içinde yumurta bulunan şişeleri değil çıkarmak dokunmam bile. Her birinde yüzlerce yumurta olduğunu düşünürseniz, gelecek sene yüzlerce balık demektir bu yumurtalar. Pürüzsüz cam cidara yapışmış yumurtaları koruyan anaç horozbina size tehditkâr bakışlar fırlatırken, adeta bir tıpa gibi kapatır yumurtladığı şişenin ağzını.

***

Derin’in tavşana benzettiği horozbina da canlı bir şişe mantarı olup çıkmıştı içi yumurta dolu rakı şişesinin
ağzında. Yüzüne cepheden bakınca, gözlerin hemen gerisinde dimdik yükselen uzun deri çıkıntıları gerçekten dik kulaklı bir tavşanı andırıyordu.

Ürkmesin diye şişeyi yavaşça yerine koyup bir başka cama yöneldim madende. Bu sefer de kırık bir kadehin içine iki horozbina birden yuvalanmışlardı. Deniz zamanla kadehin içini süngerle kaplayarak balıkların rahatça yuvalanmaları için keskin kenarları kapatmış ve yumuşacık bir beşik hazırlamıştı onlara.

Bu beşiklerin içinde büyüyen yavru iskorpitlerle, lapinlerle, hanozlarla boğazda o kadar çok karşılaştım ki...
Konuyu dağıtmamak için horozbinalara dönelim, diğerlerini başka bir zaman anlatırım.

***

Daha çocuklukta tanışılan balıklardandır horozbina. Blennidae ailesinin üyeleri olan horozbinalar gerekmedikçe çok hareket etmeyen, yuvalanmayı seven ve yuvalarını koruyan balıklardır. Dibi eşeleyerek ortaya çıkardıkları kurtçuklarla ve küçük kabuklularla beslenseler de dipte karşılaştıkları hemen hemen her çeşit leşten küçük bir parça koparmayı da ihmal etmezler. Av peşinde koştukları görülmemiştir, ama iş yuvalarını korumaya gelince sinir küpü olur çıkarlar. O küçücük cüsselerine bakmadan dalgıca kafa tuttukları bile olur.

İstanbul’un kıyı semtlerinde ya da adalarda oturan çocuk tayfasından horozbinayı bilmeyen nadiren çıkardı eskiden. Acemi oltacıların ilk avları bir kaya balıkları bir de horozbina olurdu vaktiyle. Annenin dikiş kutusundan bir kaç tane toplu iğne aşırılır, sonra elden geldiğince özenle bükülerek bunlardan iptidai olta kancaları yapılır ve sağlamca dikiş ipliğine ya da eskiden evlerde bolca bulunan dantel ipliklerine bu kancalar acemice düğümlenerek ilk olta hazırlanırdı.

Bir zamanlar benim de izlediğim yol aşağı yukarı böyleydi. Sonra mahalleden arkadaşlarla ver elini Bostancı sahile, orası olmazsa Kuzguncuk, eğer haftasonu adaya gidilmişse müsait olan ilk iskeleden midyeyle yemlenmiş olta denize bırakılırdı. Horozbina oltaya atlamakta çok nazlanmaz. Daha birkaç dakika geçmeden kovalar dolmaya başlardı. Horozbina tutmak benim gibi şimdilerde 40’ını aşmış çoğu İstanbullu’nun 70’lerdeki kıyı eğlencelerinden biriydi. Hemen hatırlatayım, tuttuğum horozbinaları hiç öldürmedim. Kancadan çıkarır kıyıdan topladığım bir iki yengecin beklediği su dolu kovama atar ve daracık dünyadaki kovalamacayı seyrederdim. Horozbina yeleyi andıran sırt yüzgecini kabartır, yengeç kıskaçlarıyla gözdağı verirdi. Sonra hepsi geldikleri gibi doğruca denize geri boca edilirdi. Dedim ya çocukluk eğlencesi...

***

Türkiye’de balık biliminin (ihtiyoloji) öncülerinden olan Rhasis Erazi, İstanbul Boğazı ve Marmara’da yaşayan horozbina türlerine ilişkin önemli bir makaleyi 1940’larda yayınlamıştı. Ondan önce 1937’de Sadullah Ayaşlı tarafından kaleme alınan Boğaziçi Balıkları adlı eserde de horozbinalara genişçe yer verilmiştir. Gerek makalede gerekse kitapta bahsedilen horozbina türlerinin çoğu İstanbul Boğazı’nda hâlâ yaşamayı sürdürüyor. Göçmen balıklar olmamaları ve bölgeci bir yaşam şekli sürmeleri nedeniyle, deniz koşullarında yaşanan olumsuzluklardan ilk etkilenen balık türleri arasında onlar da var.


Şükürler olsun İstanbul kıyılarındaki her dalışta horozbina görmeye devam ediyorum. Sevincim boşuna değil. Eğer bir yerde horozbina yaşıyorsa orası için daha umutlar tükenmedi denebilir.

10 Mayıs 2014 Cumartesi

DERİNLERDE KANAT ÇIRPMAK...

“Ama bunun parçası yok... Bunun kuyruğu kırılmış...”

Geçenlerde oğlum Derin’le televizyonda mantalarla ilgili bir belgesel seyrederken yumurcak aniden bu tepkiyi
verdi. Haftasonuydu, uykum kaçınca kendime okkalı bir sabah kahvesi yapmıştım. Kafeinin yardımıyla kendime gelmeye çalışırken kanaldan kanala atlamayı da ihmal etmiyordum.

Kim kimi aldatmış? Kimin eli kimin cebinde? Falanca filancayı hangi mekânda kiminle bastı? Klasik haftasonu programları. Denizin derinine dalmayı seven bendeniz başkalarının mahremine dalmayı çok şükür hiç sevmedim. Allah’tan belgesel kanalları var...

Digiturk 183’de yayınlanan BBC Science’ı izlemenizi öneririm. Her programı güzel olmasına güzel, ammavelakin “Okyanuslar” adında bir belgesel dizi var ki, görüntü ve içerik kalitesiyle benzerlerinden hemen ayrılıyor. Tabi bu benim fikrim.

Neyse lafı uzatmayayım, işte kanaldan kanala gezerken mavi dünyada yüzmekten çok kanat çırpan dev
mantalar bir anda ekranı doldurdular. Tam bu görüntünün tadını çıkarırken uyku mahmuru Derin gözlerini ovuşturarak içeri girdi. Koltuğa zıpladı ve hemen yanımda yerini aldı. Klasik baba oğul koklaşmasının daha başında bizimki ekranda balerin edasıyla süzülen mantayı gördü.

Önce klasik soru: “Baba bu ne?”
Cevap gayet basitti: “Manta balığı oğlum...”
Soruda ve cevapta hiçbir olağanüstülük yoktu ama yumurcağın takip eden tepkisi şapka çıkarttıracak cinlikteydi: “Ama baba bu balık değil, bunun parçası yok, kuyruğu kırılmış...”

***

Su Ürünleri Fakültesi’nde balık sistematiği dersi 2. sınıfın ilk döneminde okutulur. Denizlerimizde yaşayan irili ufaklı yüzlerce balık türünü dört ay içerisinde ve formaldehit sıvısında rengi solmuş şekli çarpılmış, kimbilir kaç sene önce toplanıp kavanozlara tıkıştırılmış örneklere bakarak öğrenmeye çalışırsınız. Benim gibi meraklı olanlar ellerine geçen her fırsatta olabildiğince canlılarını görmek için Kumkapı balıkhanesiyle denizin dibi arasında mekik dokurlar.

Sessiz dünyanın tuhaflıklarıyla ilk karşılaşmaların yaşandığı derslerden birisi de balık sistematiğidir. O
tuhaflıklar arasında kuyruk yüzgeçleri yok denecek kadar küçülmüş vatozlardan, kırbaç kuyruklu irinalara ve mantalara kadar çeşitlenen birkaç düzine yassı kıkırdaklı balık da vardır. Gerçi bu hayvanlara yassı köpekbalıkları diyenler de çıkar zaman zaman, ancak vatozlarla diğer benzerlerinin, kıkırdaklı balık olmaları haricinde  köpekbalıklarıyla uzaktan yakından ilgileri yoktur. Köpekbalıklarıyla aşağı yukarı aynı dönemde dünya sahnesinde yerlerini alan vatozlar ve benzerlerinin evrim yolculuğu farklı bir yolda ilerleyerek günümüze ulaşmış.

Alışılmış balık biçimiyle uzaktan yakından ilgisi olmayan vatozları ilk kez balık sistematiği laboratuvarında görünce birçoğumuzun tepkisi de oğlumunkinden pek farklı değildi: “Bunun kuyruğu yoksa nasıl yüzüyor peki?”

***

Vatozlar dost canlısı ve zarif yaratıklar. Ancak oldukça tembel olduklarını da eklemeliyim. Çoğunlukla dipte
yatarlar. Öyle ufak tefek dürtüklemeler onları yerlerinden kıpırdatmaya yetmez çoğu zaman. Şöyle bir kıpırdanır ama genelde yerini terketmez, terketse de çok uzaklaşmaz. Yüzmek doğasında yok zannedebilir onu tanımayanlar. Fakat böyle ağır kanlı bir balığın bile tahammül sınırı vardır ve nihayet orasının burasının kurcalanmasından bıktığında etli kanatlar gibi genişlemiş olan göğüs yüzgeçlerini önden arkaya dalgalandırarak yüzmekten çok uçarak yanınızdan uzaklaşır gider.

Vatozun gidişi hızlı bir kaçıştan çok genellikle zarif bir yer değiştirmedir. Eğer ille de bulucam derseniz arkasında bıraktığı kum bulutunu izlemeniz yeter.  Geçenlerde Darıca Yelkenkaya’da aşırı ilgimizden sıkılan vatoz da böyle kaçıp gitmişti yanımızdan. Karşımıza çıkan vatozun türü Raja radula’ydı. Taner (Aksoy) hayvanı yerinden kıpırdatıcam diye hatırı sayılır bir çaba sarfetmişti. Yelkenkaya’nın az ilerisinde Tuzla’da Mercan diye bir yer vardır. Bahar aylarında bunların birçoğunu bahsettiğim yerde kıyının yakınlarında gezinirken görebilirsiniz. Hatırı sayılır bir üreme telaşına denk gelirseniz şaşırmayın.

Karnını doyurmak, soyunu devam ettirmek ve derinlerde keyifle kanat çırpmak; vatozların yaşam felsefesi böyle özetlenebilir...

10 Mart 2014 Pazartesi

HAYATTA SEVEREK YAPTIĞIM TEK İŞ

Köpekbalığı hikâyem aşağı yukarı 26 yıl önce, Bakırköy Balık Pazarı’nda gördüğüm kocaman bir bozcamgözle (Hexanchus griseus) başladı. İstanbul Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi’de öğrenmeye iştahlı bir öğrenciydim. Derinlerden gelen ziyaretçinin haberini aldığımda ki, kuzenim bir solukta anlatmıştı bir gün önce gördüğü dev köpekbalığını, fotoğraf makinemi kaptığım gibi soluğu balık pazarında almıştım. Marmara’nın derin karanlığından koparılan dev bozcamgözü görmeye benden başkaları da gelmişti. Kimi derisine dokunuyordu, kimi uzaktan bakmakla yetiniyordu. Dişleri ölüyken bile korkutmaya yetmişti kara insanlarını. Hazır gelmişken bir kilo da balık alalım diyen meraklı kalabalığından fazlasıyla memnundu Balıkçınız Kenan. Evet yanlış duymadınız; özellikle kış aylarında Gürpınar’daki dükkânında sergilediği irili ufaklı bozcamgözlerle ve kurduğu deniz canlıları müzesiyle gündeme gelen Balıkçınız Kenan da o tarihlerde Bakırköy’deydi.

Bozcamgözü incelerken aklımda tek bir soru vardı: acaba bir punduna getirip bu dişlerden birini alabilir miyim? Etraf fazlasıyla kalabalıktı ve dişleri yerlerinden sökmek zor görünüyordu. Dev köpekbalığının birkaç kare fotoğrafını çekip doğrulmuştum ki balıkçının sesini duydum: - Selam delikanlı, gazeteci misin? Yok... - Madem değilsin ne halt etmeye hayvanın ağzına elini sokuyorsun o zaman?

Balıkçılık okulunda öğrenci olduğumu bir solukta söyledim, tabi ki dişlerden almak istediğimi de. Bıyık altından hafifçe gülümsedi, sonra kocaman palamut bıçağıyla birkaç tane dişi kesip verdi. Çenedeki dişsiz kalan yerler çok zavallı görünmüştü gözüme. Köpekbalığının dişleri olmadığında tüm kudretini yitirdiğini daha o gün anlamıştım. Onun sihri de şiddeti de dişlerindeydi. Adeta alamet-i farikasıydı sedef ışıltılı dişleri.

***

Size anlattığım bu kısa hikâye 1988’de soğuk bir Kasım günü yaşanmıştı. Akşam eve dönerken cebime
tıkıştırdığım naylon poşette köpekbalığı dişleri vardı. Hayatımda ilk kez büyük bir köpekbalığının fotoğrafını çekmiştim. Keyifliydim; belki o gün farkına varamamıştım ama hayatımın yönü belirlenmişti Bakırköy Balık Pazarı’nda. Gelecek 20 küsür yılda akademisyenlikten serbest çevirmenliğe, dalgıçlıktan metin yazarlığına kadar çeşitli işlere girip çıkacaktım. Hatta kısa sürelerle de olsa işsiz bile kalacaktım. Ancak, bazen balıkçı tezgâhlarında bazen açık denizde köpekbalıklarının peşindeki yolculuğum asla sona ermeyecekti. Hayatta severek yaptığım tek işin temeli buz gibi bir Kasım sabahı atılmıştı.

Onları asla kana susamış canavarlar olarak görmedim. Özellikle büyük köpekbalıklarıyla uğraşmanın
 beraberinde getirdiği tehlikeler her zaman aklımın bir köşesindeydi. Köpekbalıklarıyla birlikte dalarken ya da yeni avlanmış bir makoyu incelemek için yanına çömelmişken en küçük bir dikkatsizliğimin ciddi sonuçlar, hatta üzücü sonuçlar doğurabileceğinin farkındayım. Yırtıcı canlıların doğası onları incelerken çok dikkatli olmayı gerektiriyor. Neyse ki hâlâ tek parçayım. Çoğu insan benim sadece bir kelle avcısı olduğumu, çene ve diş toplamaktan başka bir şey yapmadığımı düşünür. Bu kesinlikle doğru değil. Şüphesiz fırsat buldukça bu kıymetli örneklerin yanı sıra genetik analizler yapmak için doku parçaları da topluyorum köpekbalıklarından. Fakat bu kıymetli örnekler basit bir aksesuar merakının özneleri değil. Onlar, denizlerimizde asırlardır süregelen ancak bugüne kadar çok az kulak verilen köpekbalığı hikâyelerinin elle tutulur kanıtları. Bugün Kabasakal Koleksiyonu’nda muhafaza edilen bu örneklerin tümü farklı araştırmalar için mercek altına alındı ve uluslararası bilimsel dergilerde makaleler halinde yayınlandı. Türkiye Köpekbalığı Kaynakçası’nın oluşturulmasında her birinin önemli bir yeri olduğunu düşünüyorum.

Balıkçınız Kenan’da geçirdiğim birkaç saat köpekbalığı bilimi ya da elasmobrankoloji alanındaki kariyerimi başlatmakla kalmadı, aynı zamanda İhtiyoloji (Balık Bilimi) Araştırmaları Topluluğu’nun da (İAT)  fitilini ateşledi. İAT’ı Türkiye’de çok az insan tanıyor olsa da farklı ülkelerdeki birçok köpekbalığı araştırmacısının gözünde önemli bir kurum haline geldi zamanla.

***

Yeni bir balıkçıyla ilk kez çalışmaya başlamanın her zaman kendine has sıkıntıları olur. Karşınızdakinin güvenini kazanmak bu işin kilit taşıdır. Aradan geçen 26 yılda en az bir düzine balıkçı teknesine gönül rahatlığı ile girip çıkabildiğim için şanslıyım. Aksi halde Türk sularında yaşayan köpekbalıklarının gizemli dünyasına giremezdim. Hepsinin bende ayrı bir hatırası var, ama içlerinden birinde gördüklerimi unutmam mümkün değil. ‘Şekerbaba 2’ydi bu teknenin adı. Gökçeada’da Kaleköy rıhtımına bağlı dururdu. Hacı ve Ramazan Çavuş adında iki balıkçı kardeşe aitti 17 m uzunluğundaki ahşap trol teknesi. Onları ilk tanıdığımda çok telaşlıydılar. Tekneyi yeni almışlardı ve donatmaya uğraşıyorlardı. Kaleköy’de eski Rum kilisesinin hemen yanıbaşındaki çınarın altında, demli çaylarımızı yudumlarken, onlara doktora tezimden ve köpekbalığı yakalamak zorunda olduğumdan bahsetmiştim.  1997 yılının Nisan ayıydı. Gökçeada’nın meşhur rüzgârlarının esmediği, güzel güneşli bir ilkbahar günü, ada sakindi. - İnceleyecek başka şey bulamadın mı?” diye sormuştu Ramazan. - Biz sana kasa kasa gönderelim, gelmene gerek yok...” demişti kardeşi. Evet bu da bir çözümdü, fakat ben onları sadece laboratuvarda değil, kendi yaşama ortamlarında incelemeyi de istemiştim. Düşünceme saygı duyup beni aralarına kabul etmişlerdi, ama delinin teki olduğumu yıllar boyunca hep gülerek, şakayla söylemeyi de ihmal etmedi bu kurt balıkçılar. Kuzey Ege’nin bazen hırçın, bazen sakin sularında, yıllarca sürecek maceramız böyle başlamıştı. Beraber çok güzel günler gördük, çok fırtınalar atlattık emektar trolün güvertesinde. Şekerbaba 2 adeta ikinci evimdi.

Eski ve yeni ustalardan çok şey öğrendim köpekbalıkları hakkında. Orkinozların peşinden Marmara’ya akın eden büyük beyazları (Carcharodon carcharias) onlar sayesinde tanıdım. Gerçi orkinozun da büyük beyazın da Marmara’dan eli eteği çekildi artık. Yaşlı kurtların sonuncusu da öldüğünde bu hikâye de sonsuza kadar unutulacaktı. Neyse ki KANIT (Türk Sulanda Yaşayan Köpekbalıklarının Tesbiti) Projesi kapsamında yürütülen geçmişe dönük incelemeler ışığında, unutulmaya yüz tutmuş köpekbalığı hikâyelerinin onlarcası kayıt altına alındı. KANIT Projesi’nin bir başka hedefi ise, sularımızda yaşayan köpekbalığı türlerinin güncel durumunu ortaya çıkarmaktı. İAT çatısı altında 2000 yılında başlatılan ve 2010’da ilk bölümü biten projenin bana göre en önemli sonucu ise, köpekbalıklarımızı diğer balık türlerinden ayrı tutarak anlatan ilk Türkçe kitabın yayınlanmış olmasıdır. 4Deniz Yayınları’ndan çıkan Türk Sularında Köpekbalıkları okuyucusunu bekliyor.

***

Bu işe başladığımda bıyıkları yeni yeni terleyen bir delikanlıydım. Bugün kafamda siyahtan çok beyaz saç var. Mikroskop başında geçen uzun saatler gözlerimi bozmuş olsa da şikâyetçi değilim. Köpekbalığı dokularındaki dünya görmeye değerdi. Domuz köpekbalığını incelemek için derin sularda dakikalarca gezinirken hissettiğim heyecanı, Gökçeada’da Kaşkaval Burnu açıklarında mavi köpekbalığıyla yaşadığım kapışmayı hiçbir şeye değişmem. Müzelerin tozlu koridorlarından, kitapların sararmış sayfalarına, derin deniz çukurlarına uzanan bir yaşam benimkisi. Kuzey Anadolu Fayı üzerinde dipsiz bir kuyuyu andıran Tekirdağ Çukuru’nun 1000 m’yi aşan derinliğinde çivili köpekbalığını (Echinorhinus brucus) kaçınız izlediniz?


26 yıl zordu ama çok keyifliydi. Umarım bir bu kadar daha devam edebilirim, hayatta severek yaptığım tek işi yapabilmeye.