Marmara’nın derin batiyalinde işlerin yolunda gitmediğini, habitat
tahribatının temelinde özellikle oksijensizleşmenin yattığını ve devam eden
yıkımı onarmanın kolay olmayacağını savunan araştırmacıları “aşırı karamsar”
olmakla eleştirenler bitmek bilmiyor. Veri yetersizliğine dayalı bilgisizlikten
güç alan ya da mevcut politikaların suyuna gitmenin sağladığı konfor alanına
sığınanlar arasında, sıradan yurttaştan Marmara’nın suyuyla yeni yeni ıslanan
araştırmacılara kadar her çeşit insan var.
İç denizin derin bölgelerinde umut verici kıpırdanmalar
görmüyor değilim. Ancak, sevinmek için daha çok erken. Ne demişler bir çiçekle
bahar gelmez. Kılıç artığı birkaç köpekbalığı kıta sahanlığının derin
bölgelerinde ya da kıta yamacının başlangıcında gözlendi diye kutlama yapmaya
gerek yok. Bunlar can çekişen bir denizin son yakarışları. Marmara’nın derinlerinde
yok olmaya direnen kırılgan yaşamların son güçleriyle yaptıkları ortak uyarı.
Deniz ölür mü?
Gereken koşullar oluşursa bal gibi ölür!
Gezegenimizin neresinde olursa olsun Antroposen (insan çağı)
okyanuslarının karşı karşıya olduğu en zorlayıcı çevresel sorunlardan birisi “ölü
bölgelerin” oluşması ve yaygınlaşmasıdır. Endüstriyel atıklardan tarım suyu
deşarjlarına, yıkadığınız çamaşırın deterjanlı suyundan sabah aldığınız duşa, çektiğiniz
sifona kadar çeşitlendirebileceğimiz insan kaynaklı her türlü faaliyetin sonucu
oluşan hipoksi (çözünmüş oksijen <1.42 mL/L deniz suyu) ya da anoksi (0
oksijen) etkisindeki deniz alanları “ölü bölge” olarak tanımlanıyor.
Değişen iklim koşulları, küresel ısınma ya da deniz
tabanında donmuş halde muhafaza edilen metan yataklarından gaz kaçağı, hidrojen
sülfür oluşumu gibi sebeplerle okyanusların oksijen kaybettiğini biliyoruz.
Küresel ölçekte karşımızda duran bu sorun 1960’lardan itibaren şiddetlenmeye
başladı. Bugün itibarıyla ölü bölgelerin tüm okyanus hacminin %2’sine eşdeğer
olduğu hesaplanıyor. 2100 yılına gelindiğinde bu oranın %7’ye çıkması
bekleniyor.
Bu sadece bir sayı değil. Deniz yaşamını doğrudan etkileyen
bir kırılma noktası!
Deniz yaşamını olumsuz etkilemesi kaçınılmaz olan oksijensizleşmenin
sağ kalım oranlarını azaltması, büyümeyi ve üremeyi baskılaması bekleniyor.
Ancak, giderek oksijensizleşen okyanusların dünyayı yaşayan bir gezegen halinde
tutan fonksiyonlarını yitireceği tahmini ise en kötü durum senaryolarını bile
aşan bir tablo çiziyor.
Oksijen yoksa
köpekbalığı da yok
Köpekbalıkları ve akraba türler (vatozlar vb.) zorunlu
oksijen soluyucular olarak tanımlanırlar. Bunu da iki şekilde yaparlar: ya
büyük köpekbalıklarında olduğu gibi sürekli yüzerek solungaçlarından temiz
deniz suyu geçirir ve sudaki oksijeni süzerler ya da dibe yakın yaşayan
türlerde yaygın olan ağız hareketleriyle suyu pompalayarak bukkal solunum
yaparlar. Dibe yatarak zaman geçiren vatoz vb. türler, gözlerin gerisindeki
spirakulum deliklerinden su çekerek solungaçlarına yönlendirebilirler. Böylece
dipten kum çamur yutmamış olurlar.
Solungaçlardan deniz suyu geçirmek için kullandıkları yöntem
değişir. Ama gerçek değişmez. Oksijen yoksa yaşam da yoktur.
Eğer deniz suyunun çözünmüş oksijen içeriği yeterliyse
fizyolojik açıdan bir sorun yaşamazlar. Fakat çözünmüş oksijen konsantrasyonu
azaldıkça sorunlar da çıkmaya başlar.
Ölü bölgelerde yapılan araştırmalar balıkların oksijen
azlığına belirli bir seviyeye kadar tahammül edebildiklerini gösteriyor. Hatta
söz konusu bölgelerde yaşamaya uyum sağlamış olan balıklar da yok değil.
Bunların arasında köpekbalıkları da var. Metabolik ihtiyaçları gereği oksijen
gereksinimi fazla olan büyük yırtıcıların çoğunlukla uzak durdukları bu boğucu
sulara uyum sağlayan türler yırtıcı baskısından uzak bir sığınağın güvenli
ortamında yaşıyorlar. Dolayısıyla ölü bölge demek her zaman ıssız bir denizaltı
çölü anlamına gelmiyor. Karadeniz’in hidrojen sülfürle zehirlenmiş derin
sularındaki ölü bölgenin aksine Marmara’nın derinlerinde oluşmaya başlayan ölü
bölgede hâlâ yaşamın kuyruk vuruşlarına rastlamak mümkün.
Derin Marmara henüz tamamen sessizliğe gömülmedi.
Dünden bugüne ne
değişti?
Japonya Uluslararası İşbirliği Ajansı (JICA) desteğiyle 1990’ların
başında gerçekleştirilen Marmara, Ege ve Akdeniz’de demersal balıkçılık
kaynakları araştırması raporunun satır araları, derin Marmara’da neleri
kaybettiğimizi adeta yüzümüze vuruyor. Özellikle derin deniz türlerinin Marmara
üst batiyalindeki (>200-500 m derinlik) biyokütlelerine ilişkin olarak
verilen değerler, aynı yıllarda yayınlanan bir başka raporda yazılı olan “Marmara’nın
derin katmanlarında oksijensiz koşullar oluşmamaktadır” vurgusunu destekler
niteliktedir.
Marmara doğası gereği derin suları her zaman oksijen fakiri
olmuş bir denizdir. 1965 yılında araştırma gemisi Pillsbury’nin P6507 sayılı
seferinde Marmara deniz tabanından alınan karot örnekleri inceleyen Stanley ve
Blainpied’e göre günümüzden 12000 yıl önce Marmara’nın tamamen oksijensiz
kaldığı bir dönem var. Hatta bu dönemde aşırı tuzlu bir su kütlesine dönüştüğü
de söyleniyor. Çözünmüş oksijen bakiyesi açısından gelgitli dönemler yaşayan
Marmara en sonunda bugünkü koşullarına ulaşır. Ege’den giren temiz ve bol
oksijenli sularla arınır, fakat derin sularında çözünmüş oksijen yüzeye kıyasla
çok azdır. Yine de bu oksijen fakirliği derin deniz yaşamının yayılmasını
engellememiştir.
Marmara bu tür dalgalanmalarla bugüne ulaştı. Ama hiçbir
zaman bugünkü kadar baskı altında değildi.
JICA raporunun en can alıcı satırları >200-500 m derinlik
kuşağındaki görkemli kıkırdaklı balık yaşamının anlatıldığı kısımlardır.
Marmara’nın gerçek derin deniz köpekbalıkları olan Centrophorus uyato, Galeus
melastomus, Oxynotus centrina, Squalus blainville türlerinin söz konusu
derinlik kuşağında hiç de azımsanmayacak canlı kütle değerlerine (km2’ye
düşen kg olarak canlı ağırlık) ulaştıklarını yine bu raporda okuyoruz. Her ne
kadar bu raporda Hexanchus griseus ve
Echinorhinus brucus’un adı geçmese de
Marmara batiyalinde bu türlerinde de bulunduğu hatta ilk türün hatırı sayılır
bir popülasyonu olduğu başka çalışmalarda ortaya çıktı.
17 Ağustos 1999 depremi sonrasında Marmara’nın dibindeki
fayları araştırmaya gelen Fransız araştırma gemisinin uzaktan kumandalı araç
(ROV) kullanarak Tekirdağ açıklarında kaydettiği kısa bir filmde ise, bir
çivili köpekbalığı yüzeyden 1214 m derinde aheste aheste yüzmekteydi. Doğu
Akdeniz’de neslinin tükendiği varsayılan Echinorhinus
brucus Marmara’da ortaya çıkmakla kalmamış, literatürde en fazla 900 m’ye
kadar indiği kayıtlı olan bu tür için bir de derinlik rekoru kırılmıştı.
Ancak insan rahat durmadı ve kıyıdaki faaliyetlerinin
atıklarıyla Marmara gibi çok özel ve kırılgan bir içdeniz ekosisteminin canına
okudu. Marmara’nın taşıdığı özellikleri daha önce başka yazılarda anlatmıştım.
O yüzden burada tekrar etmiyorum. Merak eden okuyucu bu yazıları okuyabilir (Derin
Direniş: Bozcamgöz Baskıya Direnebilir Mi? & Kimler
Geldi, Kimler Geçti, Kimler Kaldı: 3. Bölüm - Kalanlar). Derken olan oldu
ve günün sonuna geldiğimizde bir zamanlar Marmara’nın derinlerinde kol gezen bu
türlerin kıyı sularına sıkıştıklarını ve derin sularda ise yok denecek kadar
azaldıklarını görüyoruz.
ROV: Derin Marmara’ya
bakan gözler
2000 senesinde Tekirdağ çukurunda kaydedilen görüntüler
Marmara’da derin deniz köpekbalıklarını görüntülemeye yönelik ilk çalışmalar
olarak kayıtlara geçti. Bölgeden 100 yılı aşan kayıt tarihçesi olan çivili
köpekbalığını (Echinorhinus brucus) ilk
kez kendi evinde görmeyi başardığımız bu çalışmayı 2005 yılında Annales
dergisinde kısa bir makale olarak yayınladık. Sonraki yıllarda Marmara’nın
çivili köpekbalıklarını işlediğimiz başka makalelerde yayınladık. Çivili
köpekbalığı başlı başına bir hikâye ve onu anlatmayı sonraya bırakıyorum.
Bu öncü çalışma sonrasında derin Marmara’ya ROV kullanarak
bakan oldu mu bilmiyorum? ROV çalışmaları pahalıdır, yapılması zordur. Ancak,
İstanbul Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri tarafından desteklenen 39455
numaralı proje ile işler değişti. Kuzey Marmara Denizi’nin Derin Sularında
(50–300 m) Sünger, Mercan ve Hidroid Topluluklarının Dağılımı ve Biyolojik
Çeşitliliği (No. 39455) başlıklı projede uzun yıllar sonra Marmara mezofotik
kuşağına ROV’la bakma fırsatımız oldu. Hem de yerli ve milli üretim Letna Marine Pyrot marka ROV’la...
İstanbul Üniversitesi Su Bilimleri Fakültesi tarafından işletilen
araştırma gemisi Yunus-S’den başlayan
her dalışta Pyrot, kuzey Marmara
mezofotik kuşağında daha önce görülmemiş kareleri yüksek çözünürlükte
görüntüledi. Derin bölgeden gelen her görüntüyle karanlık sulardaki kırılgan
yaşamın hikâyesi daha da renklendi.
Mercan bahçelerinde
gezinen köpek balıkları
Pyrot’un gözlerine
takılan en çarpıcı görüntüler arasında mercan bahçeleri de vardı. Kara mercan (Savalia (Gerardia) savaglia) ve sarı
gorgonya (Eunicella cavolini)
kayaların üzerini kaplayan mercan bahçelerinin en kalabalık üyeleriydi. Deniz
tabanından birkaç metre yükselebilen minik ağaçları andıran mercanlar, sert iskeletler
üreterek kendi fiziksel çevrelerini inşa eden, değiştiren ve sürdüren “ekosistem
mühendisleri”dir. Bu canlılar, başka türler için barınak, besin ve koruma
sağlayan yapılar oluşturarak okyanus tabanını şekillendirir ve biyolojik
çeşitliliği doğrudan yönetirler. Basit bir çalı ne işe yarar demeden önce bu
tanımı hep hatırlayın lütfen.
Derin Marmara’nın mercan bahçelerinde gezinen en görkemli ziyaretçiler
ise şüphesiz köpekbalıklarıdır. Parlak ışıklarına ve pervane gürültüsüne rağmen
Pyrot’un yakınlarına gelen
köpekbalıkları Marmara’nın tanıdık yüzleriydi: bozcamgöz (Hexanchus griseus), yutucu camgöz (Centrophorus uyato) ve domuz köpekbalığı (Oxynotus centrina).
Bozcamgöz köpekbalığı, ROV’a kısa bir süre dokunacak kadar
yaklaşsa da ardından uzaklaşarak ROV’un varlığına ters bir tepki vermedi.
Yutucu camgözün aktif bir şekilde yüzdüğü gözlemlendi ve solungaç yarıkları
açıkça şişmişti. Domuz köpekbalığı ROV’a yaklaşmadı ve takip aracına tepki
olarak hızla dipten yükseldi ve uzaklaştı. Tüm köpekbalıkları dipten birkaç
metreden fazla uzaklaşmadan yüzmekteydiler.
Oksijen değerleri “ölü
bölgeyi” akla getiriyor
Bu keşif seferleri sırasında CTD cihazıyla çözünmüş oksijen
ve sıcaklık ölçümleri de yapıldı. Kabaca bir metre uzunluğunda metal bir
gövdeden oluşan CTD cihazının içinde derinlik, sıcaklık, tuzluluk ve oksijen
algılayıcıları var. 6000 m derindeki basınca dayanıklı bu aletle yüzeyden en
derin noktaya kadar oşinografik parametrelerin değişimi kaydedilir. Bozcamgözü
104 m derinde görmüştük ve burada çözünmüş oksijen değeri 0.71 mL/L’ydi. domuz
köpekbalığı ve yutucu camgöz daha derin sularda görüntülenirken (sırasıyla 149 m
ve 289 m) çözünmüş oksijen değerleri daha da düşmüştü (sırasıyla 0.54 mL/L ve 0.24
mL/L).
Dikkat ettiniz mi bu değerler “ölü bölge” çözünmüş oksijen
sınır değerinin (<1.42 mL/L) çok altında. Derin Marmara’da bir ölü bölgenin
yayılmakta olduğunu anlamak için başka kanıta gerek var mı?
Bu artık bir uyarı değil, bir durum tespiti!
Ölü bölge “ölüm
bölgesi”ne dönüşmemeli!
Henüz geç değil ama zaman daralıyor.
2000 yılında Tekirdağ açıklarında 1214 m derinde görüntülenen
çivili köpekbalığına, birkaç sene sonra aynı bölgede ve aynı derinlikte
örneklenen siyah ağızlı kedi köpekbalığı da (Galeus melastomus) eklendi. Demek ki 2000’li yıllara kadar Marmara’nın
derin deniz çukurlarında köpekbalıkları için uygun yaşam koşulları hakimdi. Pyrot’un kaydettiği görüntüler, devam
eden oksijensizleşme sürecine rağmen, aktif avcı köpekbalıklarının kuzey
Marmara’nın hipoksik batiyal sularında hâlâ gezindiklerini gösteriyor. Bozcamgöz
en az 2.500 m’ye kadar inebiliyorken, domuz köpekbalığının ve yutucu camgözün
azami derinlik sınırları sırasıyla 805 m ve 1400 m olarak geçiyor literatürde. Oysa
onları görüntülediğimiz derinlikler gerçekte inebildikleri derinliklerin ihtişamından
çok uzakta.
Şu anda esas olarak hipoksiya gelişimiyle beslenen ölü
bölgeler, kıyı sistemlerinden derin deniz bölgelerine kadar farklı deniz
ortamlarını etkisi altına alıyor. Marmara’da ölçülen güncel çözünmüş oksijen
değerleri bölgenin kıta sahanlığından (>100 m) itibaren derin batiyal
bölgeye kadar uzanan, biyolojik çeşitliliğin şiddetli şekilde azaldığı bir ölü
bölgeye dönüşmekte olduğunu destekliyor.
Bir zamanlar yaşamın beşiği olan derin Marmara
köpekbalıkları için hızla “ölüm bölgesi”ne dönüşüyor.
Kaynak makale:
Bu yazı, 2025 yılında Marine Ecology dergisinde yayımlanan Threatened
Sharks in Low Oxygen Waters of the Sea of Marmara Highlight Potential
Challenges for Conservation başlıklı bilimsel çalışmanın bulgularına dayanarak
hazırlanmış, genel okuyucu için kaleme alınmış bir popüler bilim uyarlamasıdır.
Kaynak makaleyi incelemek için aşağıdaki linke tıklayın:
Kabasakal, H., Karakulak,
F.S., İşinibilir, M., Topçu, N.E. & Topaloğlu, B. (2025): Threatened
Sharks in Low Oxygen Waters of the Sea of Marmara Highlight Potential
Challenges for Conservation. Marine Ecology, 2025; 46:e70059. https://doi.org/10.1111/maec.70059.



Emeğinize sağlık hocam.
YanıtlaSil